Helenizm Roma Felsefesi

Helenizm Roma Felsefesi

Aristo ile Yunan felsefe düşüncesi doruğuna ermiş ve kısıtlı bir alanda kalan ilkçağ Yunan düşüncesi sona ermişti. Aristo, Yunanistan’ın siyasal bakımdan pek parlak bir döneminde yaşadı. Bu dönemden sonra, İskender’in Asya seferiyle başlayan Hellenistik Çağ’a giriliyordu. Bu çağda Yunan kültürü kendi içine kapalı yapısından kurtulup, Akdeniz çevresinde yer alan büyük kültürlerin arasına katılmıştı. Bu dönemde Yunan düşüncesinin, doğudaki düşünce akımlarıyla da ilişkiye geçtiğini görüyoruz. Bu iki düşüncenin kaynaşması Roma İmparatorluğu dönemine kadar sürecek ve Hıristiyanlıkta sentezine ulaşacaktır. İlkçağ felsefesinin Aristo’dan sonraki aşamaları Hellenizm, Roma felsefesi ve Hıristiyanlık olarak üç bölümde incelenebilir. Yunan kültürünün Akdeniz kültürüne egemen olarak, bu kültürleri Yunanlılaştırması demek olan Hellenizm, başlıca kaynağını eski Yunan felsefesinden alır. Hellenistik dönemde Aristo metafiziğinin eski gücünü yitirdiğini ve bilimlerin yavaş yavaş felsefeden ayrıldığını görüyoruz. Bu dönemde ayrı ayrı bilim dallarında yapılan araştırmalar, bilgileri geliştirmiş ve kısır metafizik çekişmelere ilgiyi azaltmıştır. Felsefe ise, daha çok erdemli ve bilgece yaşama sorununa eğilmiştir. Ancak bu dönemde yine teorik konular üzerinde de çalışılmış ve Yeni Eflatunculuk ve Stoacılık gibi felsefe akımları doğmuştur.
Bu dönemde Rodos, Bergama, İskenderiye, Tarsus, Roma daha sonraları da Antakya ve İstanbul önemli kültür merkezleri haline gelmişti. Daha çok etik (törel) sorunlarla uğraşmaya başlayan felsefe, bu kentler çevresinde yetişen düşü- nürlerce yepyeni bir aşamaya ulaştırılıyordu. Eflatun ve Aristo’nun okulları (Akademia ve Lyke- ion) da bu gelişmeye ayak uydurmak zorunda kalmıştı. Ancak 4. yüzyılın sonlarına doğru bu iki ünlü okulun yetkinliği, Stoa ve Epikür (Epicurus) okullarının üstünlüğüyle bir hayli sarsılmıştı.

SEPTİKLER (KUŞKUCU OKUL)
Septikliğin ortaya çıkması, felsefenin bilgi sorununa eğilmesiyle ilgilidir. “İnsan bilgisinin olanakları ve sınırı nedir?” sorusu daha önce de felsefenin gündemine gelmişti. Bu soruyu ilk kez Sofistlerden Gorgias ortaya atmıştı. O halde ilk septiklerin Sofistler olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bilgi sorununa sistemli olarak ilk yaklaşan septik Elis’li Pyron’dur. İ.Ö365-275 yılları araşında yaşayan bu düşünürün kuşkuculuğunu yazılı olarak ilk kez öğrencisi Philus’lu Timon tanıtmıştır.
Pyron da tıpkı Demokrit gibi, mutluluğun dirlik ve gönül hoşluğu içinde geçen dingin bir yaşamda bulunacağını, bu mutluluğa erişmek içinse felsefe bilmek gerektiğini söyler. Pyron bilgi konusunda ise çok kuşkucu bir tavır içindedir. “Hiçbir şeyi kesinlikle bilemeyiz. Onun için de herhangi bir konuda kesin yargıdan’kaçınmalıyız” demektedir. Septiklerin yargıda bulunmaktan kaçınmak için sorulara “Olabilir”, “Belki de öyledir”, “Hiçbir şey öne sürmüyorum” türünden yanıtlar vermesi ün salmıştır.


EPİCURUS (EPİKÜR)

Septiklerin en önemli temsilcisi kendi adıyla anılan ünlü felsefe okulunun kurucusu olan Epikür’ dür. Epikür İ.Ö.341-270 yılları arasında yaşamıştır. Samos (Sisam) Adasında doğan düşünür, yoksulluk içinde büyüdü. Babası dar gelirli bir öğretmendi. Ailesi, Sisam’dan sürülünce Kolophon’a (bugünkü Değirmendere) yerleştiler. Epikür,The- os’ta (Sığacık) Demokrit’in izleyicilerinden birinin öğrencisi oldu. Hocasından atomculuğu öğrenen filozof, bunun yanı sıra Pyron’un kuşkuculuğuyla, ilk kez böylece tanıştı. Daha sonraları Midilli’de ve Lampsakos’ta (Lapseki) felsefe- öğrenimini sürdürdü. Epikür, okulunu Atina’da satın aldığı bir bahçede kurdu ve derslerini burada verdi. Bu nedenle okuluna kısaca Kepos (Bahçe) adı da verilir.
Epikür öğretisinin temelini Eudaimonia kavra mı oluşturur. Eudaimonia mutluluğa ulaşmak çabasını simgeler. Sokrat gibi o da “Sağlam bilgi olmadan, doğru yaşamak olanaksızdır” der. Doğrunun pratik alanda ölçütleri haz ve acı duygularıdır. Epikür buna Pathe adım verir. Haz, Epikür’e göre canlıların her türlü çaba ve isteminin doğal amacıdır. Epikür, Hedone adını verdiği hazzı, maddi ve manevi hazların bir bileşimi olarak tanımlar. Bu bileşimin ilk unsuru maddi hazdır. Manevi hazlar ne kadar içerikli ve derin olsalar da bağımsız değillerdir; bedene bağlıdırlar. Ancak Epikür, hazdan yalnızca olumlu hazzı anlamaz. Ona göre haz,”acıdan kurtulma” halidir. Acıdan kurtuluş, bedenin acıdan, ruhun tedirginlikten sıyrılmasıdır. Kısaca haz acısızlıktır. Epikür buna Ataraxia adını verir. Epikür Ataraxia’yı durgun ve canlı hazlar diye ikiye ayırır. Durgum hazlar – doğal gereksinimleri karşılayan açlık, susuzluk, cinsellik, uyku v.b. bazlardır ve bunlar en değerli olanlardır. Manevi hazlar ise, ruhun bilge bir yaşam sonucunda ulaştığı dinginliktir (sükunet). Epikür felsefesinin temelinde, insanın yaşamdan, bunlardan öte bir şey beklememesi, yalnızca doğal gereksinimlerin karşılanmasını amaçlamak ilkesi yatmaktadır. Mal, mülk, konum sahibi olmak gibi istekler, zorunlu gereksinimler değildir; o nedenle peşinden koşmaya değmez. Mutlu olmak için bir başka koşul da erdemli yaşamaktır. Epikürcülüğün kuramsal görüşüne Hedonizm adı verilir. Hedonizmin en önemli unsurlarından birisi de dostluk kavramıdır. İnsanla insan arasındaki ilişkilerin en güzeli ve en doyurucusu dostluk ilişkisidir. Dostluk,bilge kişiler arasında hesapsız, çıkarsız bir birliktelik haline gelir. Dostluk Epikürcülüğün toplumsal ülküsüdür.
Epikür’ün, felsefe düşüncesinin gelişmesi yönünde önemli bir adım olması beklenirken öyle olmamıştır. Bunun nedeni, Epikür’ün öne sürdüğü düşünceleri tartışılmaz kesin doğrular (dogmalar) olarak kabul etmesidir. Bu dogmalarını kısa notlar halinde toplayan düşünür, öğrencilerinden bunları ezberlemelerini istemiştir. Ancak bu tezleri gerçekleştirenlerin, gerçek bilge olabileceği düşüncesi onun öğretisini katı bir dogmatizme dönüştürmüştür. Bu yaklaşım da Epikürcülüğün Antik felsefenin gelişmesi doğrultusunda pek bir rol oynamaması sonucunu doğurmuştur.

STOA
Hellenistik çağın en önemli öğretisi Stoacılıktır. Bu öğretinin kurucusu Kıbrıslı Zenon İ.ö. 336 yılında doğdu. Babası tüccardı. İ.Ö. 314 yılında Atina’ya göçtü. Burada Ksenephon’un “Sokrates’ in Savunmasr’nı okuyarak, Sokrat’a hayranlık duymaya başladı. Daha sonraları başka Yunan filozoflarının görüşlerini de okuyarak bunlar arasında en çok Kyniklerden etkilenmiştir. İlk yazılarında bu etki çok belirgindir.
Stoa öğretisi Hellenizmin tipik felsefesidir denilebilir. Bu felsefede, tıpkı Kynik felsefede olduğu gibi temel olan insanın bağımsızlığıdır. Doğaya uygun bir yaşama biçimi öneren öğretinin kökleri Eflatun’un ve Sokrat’ın görüşlerine kadar uzanır. Felsefeyi mantık, fizik (metafizik) ve etik (ahlak) diye üç bölüme ilk kez ayıranın Kıbrıslı Zenon olduğu söylenir. Zenon da Kynikler gibi sensualisttir (duyumcu). Ona göre, ilk tasarımlarımızın kaynağı, duyularımızla aldığımız uyarımların ruhumuzda bıraktığı izlerdir. Gerçek bilgi (episteme) ile sanı (doxa) arasında bir bilgi vardır ki, bu yalnızca delilerle budalalarda bulunur. Episteme (gerçek bilgi) ise yalnızca bilgenin varabileceği bir şeydir. Buna göre kavrama (kate- lepsis’e) değil de gerçek bilgi, yani “episteme”ye sahip olan bilge kişidir.
Zenon’a göre ruh bedene tümüyle egemendir. O sıcak bir soluktur ve bedeni canlı tutandır.
Ruhun birliğini ise iyi ve kötü sağlar. Bu birlik sağlıklı bir insan için gereklidir. Zenon ona He- gemonikon adını verir. Bilge kişide iyi vardır ama kötü eksiktir. Bilge, yaşamında olumsuz duygulanmalardan arınmış olmalıdır. Zenon buna duygusuzluk durumu (Apatheaa) adını verir. Ancak bu gerçek bir duygusuzluk değil, yalnızca akılla bağdaşmayan duygulanmalara sırt çevirmektir. Bilge kişi, duygularının değil, aklının ışığında eyleme geçmelidir. Stoacı ahlak görüşü, kendi kendine yeten bilge ülküsü ile bireyci (individüalist) bir öğretidir, öte yandan da, doğaya uygun yaşama
kavramı bu bireyciliğe karşı bir denge oluşturmaktadır. Çünkü aynı yaşam biçimini seçen kişiler birlikte olacaklar ve yalnızlıktan kurtulacaklardır. Stoacılığın toplumsal ülküsü ise koz- mopolitik kavramıyla açıklanabilir. Bu kavram dünya yurttaşlığı anlamına gelir. Tüm insanların kardeşliği,sınıf ve ulus ayırımlarının reddedilmesi gibi bir evrenselcilik (üniversalizm)ile bireycilik (individüalizm) Stoa öğretisinde bir senteze ulaşmış ve daha sonraları Roma Hukukunun temelini oluşturmuştur.

ROMA DÖNEMİ
Felsefenin ve düşüncenin evriminde, Roma Çağının da özgün ve yeni bir katkısından söz edilemez. Genel olarak Roma felsefesi Yunan düşüncesinin etkisi altında kalmış ve onu aşamamıştır. özellikle Epikürcülük ve Stoacılık Roma düşüncesinde egemen olmuştur. Roma felsefesinde Epikürcülüğün en önde gelen savunucusu Lukre- tius’tur. 96 – 55 yılları arasında yaşayan düşünür görüşlerini “Evrenin Yapısı” adlı uzun şiirinde açıklamıştır.
Rom^ felsefesinin bu dönemdeki bir başka ünlü düşünürü de 105 – 143 yılları arasında yaşayan Çiçero’dur. Çiçero büyük bir hatip olduğu kadar, Latincenin felsefe dili olmasını sağlayan seçkin bir yazardır. Çiçero’nun görüşlerinde, bilgi konusunda kuşkuculuk, ahlak felsefesinde ise stoacılık
ağır basar. Çiçero yazılarını eklektik (seçici) bir yöntemle hazırladı. Eklektik yöntem değişik düşünürlerin düşüncelerini derleyerek bir araya getirmek anlamına gefir.Roma Stoacılığının öteki önemli temsilcileri Senecad.ö. 3 ve I.S. 65) ve Marcus Aurelius’tur (121 -180).
Roma Çağında felsefenin iki önemli akımı İskenderiye Okulunun Yeni Eflatunculuğu ve Patris tik felsefedir. Birinci düşüncenin kurucusu Yahudi filozof Philo (İ.ö. 25 – İ.S. 50), en ünlü temsilcisi ise Plotinus’tur (203 – 270).
Eflatun’u kendine göre yorumlayan Plotinus’ un daha sonraları batıda ve İslam dünyasında ortaya çıkan tümtanrıcı (Pantheist) ve mistik dünya görüşlerini ve ahlak anlayışını etkilediğini göreceğiz.
Roma felsefesinin ikinci döneminde egemen olan felsefe Patristik Felsefedir (Kilise Babaları Felsefesi). Bu felsefenin savunucuları, genellikle Hıristiyanlıkla Yunan düşüncesini uzlaştırmaya çalışmışlardır. Bu düşüncenin en önemli temsilcisi Augustinus (354 – 430), Yeni Eflatunculukla Hıristiyan dogmatizmini, yani dinsel inançla aklı uzlaştırmaya çalıştı. Augustinus, aklın yalnızca kendisini tanıyabileceğini, kişinin varlığından bile kuşku duymasının varlığın kesin kanıtı olduğunu savunur. “Yanılıyorsam varım” ve “Anlamak için inanıyorum” sözleri ün yapmıştır. Augustinus’un bu düşünce biçimi, Ortaçağ Hıristiyan Felsefesinin kaynağını özellikle Katolik düşüncesini derinden etkilemiştir.

Yorum yazın