Felsefe ve Din İlişkisi

Felsefe ve Din İlişkisi

 

Din ve felsefe aynı sev değildir. Ne var ki, felsefi sonuçların bazen, dinsel savları desteklemesine ya da yadsımasına ve dinsel inançlardan felsefi soruların doğmasına ya da felsefenin dine ilişkin sorular sormasına karsın, din ile felsefe aynı alana yerleşmek için savaşan rakipler sayılabilirler.

Aguino’lu Thomas’ın Etkisi

Felsefeci ve tanrıbilimci Aqui no’lu Thomas (yaklaşık 1225-1274). Tanrı nın varlığının, bes yoldan kanıtlanabileceğini iddia etti. Thomas, o çağda yeniden canlanmış olan Aristoteles’ci düşünceye değişik bir perspektiften yaklaştı. Aristoteles’ci düşüncenin temelini oluşturan soru şuydu: «Doğanın temel yasalarının ötesine gitmeye gerek var mıdır? Thomas geniş ve iddiasız öncüllerden başladı: evrenimizde neden-sonuç ilişkileri, hareket düzen v.b. bulduğumuzu, bunların bir «İlk neden», «bütün insanların Tanrı dediği», «büyük bir düzen kurucuyu öncelediğini savundu.
Thomas’ın «ilk neden»i, «başlangıçta» herşeyi harekete geçiren bir şey olarak tanımlanmıyordu. «İlk neden» su ânda ve nedensellik bağıntısı sürdükçe isleyen, sonsuz taşıyıcı nedendi . Thomas sapkınlıkla suçlanmasına karşın, evrenin gerçekten bir başlangıcı olduğunun, felsefi tartışmalarla kanıtlanamayacağını belirtti. Kutsal Katolik Kilisenin savunduğu gibi bu, ancak inançla kabul edilebilirdi. Thomas, felsefenin akla davrandığını ve bilginin iki kaynağı olarak inançla akıl arasında bir çatışma olmadığını savundu.

Thomas’ın Tanrı’nın varlığının bilinen’ gerçeklerle gösterildiğini belirten görüşü, daha sonra David Hume (1711-1776! İ7İ tarafından ortaya konan farklılıkları hesaba katmıyordu. Hume, bütün doğal tanrıbilim düşüncesine, yani Tanrı ve ruh konusunda yapılacak felsefi tartışmalarla olumlu sonuçlara varma çabasına karsı çıktı. Genel olgulardan, evrenin bir nedeni olması gerektiğini çıkarma çabasının geçersiz olduğunu belirtti: ona göre «herhangi bir şev, herhangi bir şeyin nedeni olabilirdi».

İnsan deneyini temel alan yaygın bir tartışma, tasarım olmaksızın düzen olamayacağını savunur. Ancak Hume. sözgelimi biyolojik olgular için, bunun doğru olduğu düşünülse bile, evrenin tek olduğunu. bu yüzden de evrenin başlangıcı konusunda insanın hiçbir de-neye sahio olamayacağını öne sürdü. Öyleyse, evrende görülen düzen, bir dış Güç tarafından sağlanmak yerine, neden evrenin kendi düzeni olmasını (Thomas’ın tersine, Hume bir bilinemezciydi (agnostik) ve Tanrı’nın varlığının kanıtlanabileceğine inanmıyordu.)

 

Descartes ve Descartes’cı Felsefe

Thomas’ın, Tanrının varlığının, dünyaya ilişkin genel olgularla içerilebileceğini (implied) savunmasına karşı, René Descartes (1593-1650) 131, tartışmayı tersine çevirdi. O, bu olguların Tanrıya ilişkin bir bilgi olmaksızın bilinemeyeceğine inanıyordu. Descartes, bilginin sarsılmaz temellerini bulmak için, kuşku duyabileceği herşeyden sistemli bir biçimde kuşku duyarak ise başladı Bu onu, kuşku duyabilen bir varlık olarak, sadece kendinin varolduğunu apaçık bilmeye götürdü:

Düşünüyorum, öyleyse varım» («Cogito ergo sum»). Tanrı düşüncesinin böylesine yetkin olmasına sadece yetkin bir Tanrı’nın neden olabileceğini kabul ederek, doğru kullanıldıkları zaman, kendi Tanrı vergisi duyularının, kendini yanıltmayacağı sonucuna vardı. Bu, dışımızda bir dünya olduğunu nasıl kesinlikle bilebileceğimiz sorusuna Descartes’cı bir yanıttır.

Descartes, Tanrı’nın varlığını gösteren kanıtlarının birinde, doğrudan «Tanrı» sözcüğünün tanımından yola çıkar: Tanrı, tanım olarak. en yetkin varlıktır (ens perfectissimum); varlık, bir yetkinliktir, öyleyse. Tanrı vardır.

Bu kanıt geçerli olsaydı (bu kanıta «Ontoloiik kanıt» denir), usçu (rasyonalist) düşünce için kesin bir temel sağlamış olacaktı. Üç klasik uscu (Descartes, Leibniz ve Spinoza) ontolojik kanıt tan en iyi biçimde yararlandılar. Usçuluk, bu anlamda deneycilikle (ampirizm) karşıtlaşır. Usçujar, saf geometri gibi, mantıksal olarak zorunlu doğrulardan oluşan tümdengelimli bir sistem üretmeyi umarlar; ama bir farkla: saf geometrinin doğrularından farklı olarak, bize evrene ve kendimize ilişkin .bilgi verirler. Deneyciler, dünyaya ilişkin deneylerden elde edilmeyen bir bilginin olamayacağında direnerek, usçuların boşuna çaba gösterdiğine inanırlar.

 

Din Felsefesi

Din felsefesi, başlıca dinsel inançların nasıl hem tutarlı hem de anlamlı olabileceği sorusuyla ilgilenir. Theodicy (1710) adlı yapıtında Leibniz, hem kötülüğün varolduğunu, hem de Tanrı’nın yetkin olduğunu söylemenin, tutarsız olmadığını göstererek, «kötü» sorununu çözmeye çalıştı. Bazı erdemlerin, bazı kötülükleri mantıksal olarak önceden varsayması, Leibniz’in düşüncesinin temelini oluşturur . Sözgelimi, gerek mantık, gerek sağduyu açısından, bağışlanacak bir kusur olmadığı sürece, bağışlamak olanaksızdır. Yetkin bir Tanrı var olduğuna göre («ontoloiik kanıt» ın geçerliliğini varsayarak), kötülüklerin,. son kertede haklı gösterilebilir olmaları gerekir. Öyleyse bu, mantıksal açıdan, dünyanın mümkün olan bütün dünyaların en iyisi olduğu anlamına gelir.

Bazı dindar filozoflar, yasamı sürdürmenin ve ölümsüzlüğün saçma olduğunu ileri sürdüler. Eflatun ve Descartes’ın izleyicileri, insanın beden ve ruh olmak üzere iki öğeden meydana geldiğine ve madde olmayan ruhun gerçek kişiyi oluşturduğuna inanırlar. Aristoteles’ciler ise, akıl» ve «kişilik» gibi sözcüklerin, bölünmez bir organizmanın nitelik ve yeteneklerine ilişkinin olduğunda diretirler. Aristotelesçilere göre akıl yada kişiliğin, organizmanın ölümünden ve çözülmesinden sonra da yaşayabileceğini ileri sürmek, Lewis Carrol’un Gülümseyen Kedi’sinin yüzündeki gülümsemenin kedinin suratından sonra da devam edeceği yolundaki iddiası kadar saçmadır.

Etiketler: , , , ,

Yorum yazın