Düşüncenin Ulaştığı Aşama

Düşüncenin Ulaştığı Aşama

HOBBES
On yedinci yüzyıl felsefe düşüncesinin gelişimi içinde yer alan önemli düşünürler arasında öncelikle Hobbes’dan söz edeceğiz. İngiliz felsefesinin önemli düşünürlerinden olan Hobbes 1588- 1679 yılları arasında yaşamıştır. Hobbes metafizik konuları bir yana bırakıp doğa olaylarına eğildi. Ona göre önemli olan, doğa olaylarının önceden bilinebilmesiydi. Felsefe doğrudan doğruya ve yalnızca cisimlerle uğraşmalı, deneyler ve matematik hesaplamalarla doğa olayları çözümlenmeliydi. Aslolan cisimlerin hareketlerinin incelenmesiydi. Hobbes cisimleri “yapay” ve “doğal” olarak iki sınıfa ayırır. Yapay cisimlerin en önemlisi devlettir. Hobbes’un devlet kuramı, Rönesans’la başlayan bilimsel gelişmenin, Koperni- kus’un astronomide, Pascal’ın ve Galileo’nun fizikte, Harvey’in fizyolojide yaptığı devrime eşdeğerli bir aşamasıdır.
Devleti yapay bir cisim olarak kabul eden düşünür, eski topluluklarda insanların devlet biçiminde bir örgütlenmeye gitmediklerine işaret eder. Onun için insan kavramının yanı sıra, var olan gerçeklik derecesi ondan daha üstün bir varlık olarak devletten söz edilemez. Devlet yalnızca bir araçtır. Gerçek olan yalnızca bağımsız insan “doğa insanı”, onun kendi koyduğu sınır ve yasalarla eylemlerini kısıtlamış olan sosyal insan “yurttaş”tır.
Ancak devletin yapay bir organ olması, onun zorunlu olmadığı, işlevi olmadığı anlamına gelmez. İnsanların tüm eylemleri zorunlu nedenlere bağlıdır. Bu nedenle devletin kökenini ve işlevini nedensel bağlantılarla çözüp kavrayabiliriz. Bu nedensel ilişkinin kavranması tutumu, insanın varlığını belirlemekte de temeldir. İnsan da her- şeyden önce varlığını sürdürme çabasıyla ayakta kalır. Bu onun temel içgüdüsüdür. Onda doğanın nimetlerinden sonuna kadar yararlanma eğilimini yaratır. Bu eğilim, kaçınılmaz olarak insan topluluklarının bireyleri arasında çatışmaya yol açacaktır. Böylelikle bu bireyler birbirleriyle düşmanca ilişkilere girebilirler. Herkesin herkese karşı savaşı (bellum omnium contra omnes) durumu böyle ortaya çıkar.Hobbes bu toplumsal olguyu “insan, insanın kurdudur” olarak bilinen ünlü önermesiyle anlatır (homo homini lupus).
Hobbes devlet kuramını anlattığı ünlü yapıtı Leviathan’da, insanın insanla çatışması ve bu çatışma sürecinde varlığını koruyabilmek için girişeceği uzlaşma ve anlaşma durumunu incelerken, devletin toplumsal bir sözleşme niteliğinde olduğunu belirtir. Leviathan,Tevrat’ta adı geçen bir devin adıdır. Hobbes’e göre insanların temel hak ve özgürlüklerini koruyabilmeleri için kurdukları devlet ya böyle bir dev olmalı ya da bir hiç olmalıdır. Devletin gücü ya mutlaktır ya da hiçtir. Hobbes’un önerdiği yönetim biçimine en uygun düşen hükümet biçimi monarşidir. O halde Hobbes devleti bireyin mutluluğu için bir araç olarak görmekle birlikte, bu aracın işlevine uygun çalışması için çok güçlü olması ve güçlü tek bir istenç (irade) tarafından yönetilmesi gerektiğini de savunmaktadır. Hobbes, hukukun, ahlakın ve dinin de devletin güdümünde yürümesini öngörür. Hobbes’un devlet konusundaki bumutlakiyetçiliğinin kökeninde o dönemin İngiltere’sinin anarşik yapısını görmek yanlış olmaz. Uzun yıllar Fransa’da yaşamış olan düşünür, kendi ülkesindeki toplumsal başıbozukluğun devletin devleşip güçlenmesiyle giderilebileceği umuduna kapılmış olmalı.

SPÎNOZA
On yedinci yüzyılın en büyük düşünürleri arasında akla gelen ilk isim Spinoza’dır. On yedinci yüzyıl felsefesini belirleyen ana tema tümtanrıcılık (panteizm) düşüncesidir. Tümtanrıcılık, her şeyde Tanrıyı görmek ve onun varlığını duymak demektir. Spinoza’nın yaşamı ve düşüncesini yöneten de işte bu Tanrı sevgisi olmuştur. Spinoza’nın felsefesine tam bir panteizm adı verilebilir. Bene- dictus de Spinoza 1632 -1677 yılları arasında yaşamıştır. Amsterdam’da dünyaya gelen düşünür Yahudi bir tacirin oğluydu. Ailesi Portekiz’den, Engizisyon mahkemelerinden kaçarak Hollanda’ ya gelmişti. Babası onun din adamı olmasını istiyordu. Ancak din öğretimi onu pek doyurmadı. Spinoza, Bacon, Dekart, Hobbes gibi yeni filozofların düşüncelerini benimseyen bir aydıp grubuna girdi.
Bu yeni düşünceleri tanıdıktan sonra, Spinoza Yahudi dogmalarına karşı çıkmaya başladı, sonunda cemaatten atıldı. Bu olay onun yaşamında bir dönüm noktasıdır. Lahey’e yerleşen düşünür bundan sonra hiçbir dine bağlı kalmadı. Yazıları büyük yankılar uyandırıyordu. Bu nedenle hiçbir yapıtını yayımlamamaya karar verdi. Ünlü kitabı Etik ise kendisinin ölümünden sonra dostları tarafından yayımlandı. Kırk beş yaşında,yalnızlıklar içinde yaşamı sona erdi. Yaşamı boyunca tam bir bilge gibi yaşadı. Felsefe görüşlerinin değeri bir yüz yıl sonra anlaşılmıştır. En ünlü yapıtı “Devlet üzerine İnceleme”dir. Spinoza’nın çalışmalarında kullandığı biricik yöntem, Dedüksiyon (Tümdengelim) – Matematik yöntemidir. Kendisini en çok etkileyen düşünür Dekart olmuştur. Spino- za’nın varoluş kuramını şöyle özetleyebiliriz:
Tanrı, tüm var olanları, şaşmaz bir düzene göre kendi özünden türetmiştir. Kökleri Tanrı’daolan tüm varlıkların ideleri de Tanrı’dadır. Böylelikle Tanrı’yı bilmek, tüm ideleri kavramaktır. Bu düşünceye göre “ide” ile “gerçek” birbiriyle örtüş- mektedir. Düşüncedeki kavrayış, gerçekle özdeştir. Spinoza’nın düşünce yöntemi, merkezinde Tanrı’nın bulunduğu geometrik bir sistem gibidir. Zaten ünlü eseri Etik’in asıl adı “Geometrik Yönteme göre kanıtlanmış Ahlak”tır. Kitapta en derin metafizik sorunlar bile geometrik bir anlatımla işlenmiştir. Spinoza’ya göre, nasıl geometrik şekiller mekân olmadan var olamazlarsa, varlıklar da Tanrısız var olamazlar. Evren bir zorunlu bağlantılar düzenidir. Spinoza’da “töz” (cevher), “Tanrı”, “doğa” kavramları özdeş kavramlardır. Ona göre töz, var olmak için, kendisinden başka şeye gereksinimi olmayan şeydir. Dekart’ın birden fazla sayıda töz olduğu yolundaki düşüncesine katılmaz. Çünkü bağımsız olarak var olan töz bir tane ve öncesiz-sonrasızdır.

LEİBNİTZ
Spinoza metafiziğinin, kendi içinde tutarlı bir sistem ve ödün vermez bir determinizme (gerekircilik) bağlı olduğunu gördük. Ona göre varlıkların kaynağı, tek bir tözdü ve varlıklar bu tözden tümdengelimli (dedüktiv) biçimde türemişti. Onun kuramına göre, varlıklar değişmez önce- siz-sonrasız bir düzen içerisinde zorunlu olarak oluşmuştur.
17. yüzyıl felsefesinin bir başka önemli temsilcisi olan Leibnitz’de ise Spinoza’nın kuramın-
dan çok farklı bir çokçulukla karşılaşıyoruz. Le- ibniz öğretisinin en belirgin özelliği çok yönlülüğüdür. Leibnitz düşüncenin evrimi çizgisinde yer alan en evrensel en yaratıcı filozoflardan biridir. Leibnitzlnbu yaratıcılığı ve çok yönlülüğü, onun yalnızca bir filozof olmayıp, aynı zamanda bir matematikçi, doğa bilimcisi, tarihçi, filolog, hukukçu ve tanrıbilimci (teolog) olmasından kaynaklanmaktadır.
On sekizinci yüzyıl aydınlanma felsefesinin doğuşuna yol açan ruh,Leibnitz’dekendini iyice fark ettirir. Bu ruh “Kültürün sürekli bir g:elişme içinde bulunduğu” biçiminde özetlenebilir. Le- ibniz yalnızca kuramsal görüşler üretmekle yetinmemiş, çeşitli bilim kollarının gelişmesi için etkin eylemlere girişmiştir. Leibnitz bu yönüyle gerçek bir eylem adamıdır. Akademiler kurdu, siyasal planlar yaptı ve bilgiyi her zaman yaşamın emrine sokmaya çalıştı. Ayrılıkları uzaklaştırır, bilimsel çalışmaları örgütler, evrensel bir dil birliği kurmaya çalışırdı. Leibniz,Newton’la birlikte, diferansiyel ve integral hesapları geliştiren dahi matematikçilerden biridir.
Leibnitz, yeniçağ Alman felsefesinin en büyük düşünürüdür. O’na, Alman felsefesinin babası adı da verilmektedir. Gottfried Wilhelm Leibnitz 1646 yılında Leipzig kentinde dünyaya geldi. On beş yaşındayken Eflatun’u, Aristo’yu, De- kart’ı ve Hobbes’i okudu. En önemli yapıtları “Metafizik Üzerine Konuşma”, “insan Anlağı Üzerine Yeni Denemeler” adını taşır. Ayrıca Locke’un birçok yazısına eleştiri niteliğinde yanıtlar vermiştir. Leibnitz felsefesinde de temel kavram,tözdür (cevher). Ancak onun töz kavramı, Spinoza’nın tanımı olanaksız, sınırsız, tek bir varlık olan tözünden farklıdır.Leibnitz, tözü etkinlik ve enerji kaynağı olarak görmüş, bir tek tözün varlığını kabul etmeyerek sonsuz sayıda töz bulunduğunu savunmuştur. Bu tözler bölünemez varlıklardır. Bunlara Leibniz.Monad adını verir. Monad “bir”dir, “bir olan “dır. Monadların etkinliği maddesel değildir. Bu monadlar kendi içlerine kapalı, birbirlerinden bağımsız, birbirinden farklı varlıklardır. Leibnitz, evrende birbirine benzer iki şeyin olamayacağını söyler. Monad kavramı biraz atomu çağrıştırırsa da, atomların maddesel varlıklar, monadın ise manevi oluşumlar olması bakımından bu iki kavram örtüşmez. Her monad kendi özelliğine uygun değişiklikler geçirir. Monadlar evrenin aynası gibidirler. Evren bu monadların bir topluluğudur. Monadlar basamaklı bir düzen içinde sıralanmışlardır. En üstte Tanrı monadı bulunur, en alt basamakta da madde bulunur. Birbirlerinden bağımsız ve kendi içlerine kapalı bulunan bu monadlar nasıl oluyor da böyle üstün bir düzen ve uyum içinde var olabiliyorlar? Bu soruya Leibnitz’in getirdiği açıklama, Tanrı’nın bu düzen ve uyumu sağladığı yolundadır. Tanrı bu düzeni önceden kurmuştur. Leibnitzln bu kuramına “önceden kurulmuş uyum” adı verilir.

Yorum yazın