Din Ve Çağdaş İnsanın Durumu

Din Ve Çağdaş İnsanın Durumu

Son yıllarda yaşamın dinsel yanına duyulan ilginin yenilendiğini gösteren kanıtlar vardır. Hatta bazı gözlemciler. Batı’da bir XX. yüzyıl «manevî rönesansı»ndan söz etmektedirler. Ne var ki. Batı’daki bu yeniden doğuş. büyük ölçüde eski dinsel kurumların yapısı dışında ortaya çıkmaktadır. Bu yeni faaliyet, kısmen çağdaş bilimle eski manevi dünya görüşleri arasındaki uçurumu kapatma çabalarından, kısmen de çoğu Doğu dinlerinden etkilenen «yeni dinler» in (özellikle, ABD’de) birdenbire yaygınlaşmasından ileri gelmeli testlr. Bazı çevrelerde dinin vermiş  laik bir kült yada kesin, buyurucu ve dokunulmaz bir dogma düzeyine çıkarılmış sosyal, siyasal ya da ırkçı bir düşünce sistemi kovma eğilimi görülmektedir.

Bilgi ve İnanç

Din ile Batı bilimi  arasındaki çelişkinin, Kopernikus (1473-1543) ve Galileo’nun (1534-1342) dünyanın güneş çavresinde döndüğüne ilişkin kuramlarının ortaya atılışıyla başladığı düşünülür. Genel kanıya göre KİİİS3, Kopernikus ve Galileo’nun kosmos kavramının, dünyanın, evrenin kımıldamayan merkezi olduğu yolundaki İncil öğretisini tehdit ettiğini görmüş ve bu noktadan sonra da doğayla ilgili bilgilerin araştırılması dinsel inançlara ters düşmüştür. Ancak sonuçta bilimin açıklayıcı gücü ve uygulamadaki başarısı. Kilisenin öğretilerine üstün gelmiş ve bilimsel görüş egemen olmuştur.

Olayların bu yorumuna göre akıl ve bilgi ülküsü, inançlar üzerinde zafer kazanmış olmaktadır. Ne var ki son yıllarda, özellikle Doğu öğretilerinin yayılmasıvle. hem dinin bilimsel öğesi, hem de bilimin inanç öğesi, daha açık biçimde kabul edilmeye başlamıştır. Ayrıca, din ile bilim arasındaki uyuşmazlıklar da yeniden gözden geçirilmektedir. Bu uyuşmazlıkların bazılarının gözlenen olayın kendisinden çok gözlemcinin tutumundan ileri geldiği sanılmaktadır.
Sözgelimi ruhbilimde. bütün dinsel geleneklerdeki büyük mistiklerin, insan doğasının çağdaş bilimin gözünden kaçan yönlerini kavradıkları, şimdi genellikle kabul edilmektedir. Bunun sonucu olarak, «bilinç durumları». Batılı ruhbilimcilerin araştırmalarında önemi giderek artan bir konu olmaktadır . Bu araştırmanın ağırlık merkezi, patolojik ya da sanrısal durumlardan, genel zekanın artması, manevi güç ve bencil duygulardan kurtulma gibi özellikleriyle bilinen bilinç durumlarının incelenmesine doğru kaymaktadır. Bu incelemelerin ışığında «normal» bilinç, oldukça sınırlı kalmaktadır. Böyle bir görüş gerçek ten bir devrim sayılmalıdır; çünkü kişinin algılama ve açıklama yapma yeteneğinin kendi bilinç durumuna bağlı olduğu anlaşılmıştır Bu, bilimin gerçeklik kavramına. İncilin yüzeysel yorumlarından çok daha kesin bir meydan okumadır. Vurgulanan nokta, insanın bugünkü tehlikeli konumuna ancak daha aşağı bir bilinç durumuna tutkuyla sarılarak düşebildiğidir.

Anahtar Soru

Zihni, geleneksel dinsel öğretilerin ışığı altında inceleyen birçok ruhbilimcinin ve psikoterapistin yanısıra, bazı fizikçiler de kozmik düzenle ilgili Doğulu kavrayışlara dönmektedirler. Tıp bilimcileri arasında da, Çin akupunktürü gibi, insan doğasının maneviliğine ve evrenin madde-dışı olarak algılanmasına dayalı eski tedavi yöntemlerini anlamaya çalışan önemli bir akım doğmuştur. Aynı zamanda birçok Batılı, meditasyon yöntemlerini etkin bir biçimde uygulamaktadır. Bunu kimi insanlar Budizm, kimileri de Hinduizm çerçevesi içinde yapmaktadırlar. Sözgelimi transandantal meditasyon. Hindu Vedanta sisteminin belirli yönlerinin köklü bir uyarlamasıdır.

Önemli bir soru, çağdaş insanın meditasyona yönelirken ahlak kuralları gibi manevi duyguları besleyen geleneksel kültüre ilişkin çok sayıda özellikten yararlanan insanla aynı amaçları paylaşıp paylaşmayacağıdır. Çağdaş insan, acaba, eski gelenek parçalarını, dış dünya ile ilgili büyük çağdaş bilimsel buluşlarda olduğu gibi, kendi bencil amaçları için mi kullanacaktır? Kendi -iç dünyasına-, dış dünyaya yöneldiği gibi mi yönelecektir?

Yeni Dinler

Bugünkü «dinsel rönesansın belirsiz yönleri, özellikle Kuzey Amerika ve İngiltere’de geçtiğimiz on yıl içinde ortaya çıkmaya başlayan «yeni dinler»de açıkça görülmektedir. Bütün Batı dünyasında, binlerce küçük yada büyük grup. Doğudan gelen  su ya da bu öğreti çevresinde kümelenmiştir Ayrıca, İsa’nın kişiliğine bağlanmayı vurgulayan sofu Hristiyanlıkta da gözle görülür bir canlanma görülmektedir .

«Yeni dinler»i izleyenlerin, eski geleneklerin sadece «geçerli- ya da çekici gelen yanlarını benimsedik leri göze çarpmaktadır. Bir zamanlar bir geleneğin tümünün yarattığı sonucu, acaba o geleneğin bir parçası yaratabilir mi? Soru, budur.

İnsanlığın manevi tarihinde, insanın bir öğretiden dilediği yönleri seçip alarak, dikkatle oluşturulmuş bir bütünden öznel bir din yaratması, her zaman bir sorun olmuştur. Musevi-Hristiyan geleneğinde -puta tapma- teriminin temel anlamlarından biri budur: İnsan, kendi tanrısını yaratmamalıdır. Asya’dan Batı’ya gelen «manevi öğretmenlerden çoğu, simdi bu sorunla uğraşmaktadır. Bunların, hem modern anlayışın dış yönlerine uymayı, hem de dinin özünü çağdaş insana aktarmayı başarıp başaramayacağını şimdilik hiçkimse söyleyemez.

Yorum yazın