Alman İdealizmi Nedir – Kant ve Hegel

Alman İdealizmi Nedir – Kant ve Hegel

KANT
Bir felsefe akımına adını vermiş önemli filozoflardandır. 1724 yılında Doğu Prusya’da dünyaya geldi. Babası saraç ustasıydı.Königsberg Üniversitesinde Doğa Bilimleri ve Felsefe öğrenimi gördü. Felsefe tarihinde Kant’ın önemi, idealist felsefe ile materyalist f elsefenin ilk sistemli sentezini yapmış olmasından gelir. Dekart’tan sonra felsefenin iki ayrı doğrultuda gelişme gösterdiğini ve idealist düşüncenin, düşünce ve bilince önem verdiğini, maddenin varlığından kuşku duyduğu halde ruhun varlığına üstünlük tanıdığını; materyalist düşüncenin ise nesnel dünyanın varlığının gerçek olduğunu, duyularla edinilen bilgilerin gerçekliğini kabul edip, ruhun varlığını yadsıdığını bir kez daha vurgulamamız gerekir. On sekizinci yüzyılda bu iki düşünce arasındaki çatışma en aşırı noktasına ulaşmıştı. Kant, bu iki ayrı felsefe görüşünün, doğru yanlarını saptayarak bilimlerin ışığında yepyeni bir felsefe sistemi kurmuştur. Bu açıdan, kendisinden sonra gelen filozofları özellikle Marx’ı çok etkilemiştir.
Kant’a göre bilgilerimizin iki temel kaynağı vardır: Bunlardan birincisi, bilgiyi edinen özne, ötekisi dış dünyadır. Dış dünya bilgilerimizin malzemesini, içeriğini verir, özne ise bu karmakarışık maddeyi (içeriği) düzenler belli bir biçime sokar. Böylelikle duyumlarımızla algılarımız düzenli ve anlamlı bilgiler haline gelir. Kant dış dünyanın varlığını, gerçekliğini kesinlikle kabul eder. Dış dünya var olmasaydı, duyuların bize ilettiği olgular da olamazdı. Ancak, bizim anlayış gücümüz (anlağımız) olmasaydı, dış dünyayla ilgili algılar, anlamlı bir bütün haline giremeyecek, bu konuda deney ya da bilgi edinmemiz olanak- sızlaşacaktı. O halde, bilgilerimizin temel malzemesini duyularımız, algılarımız ve deneylerimiz oluşturur. Ancak bu verilerin anlam kazanabilmesi için, öznenin, bunları belli bir işlemden geçirmesi gerekmektedir. “Salt Aklın Eleştirisi” adlı ünlü yapıtında Kant bu konuyu ayrıntısıyla inceler. Kant’a göre özne, duyularla gelen verileri belli bir form içinde ele alıyor ve düzenliyordu, öyleyse bilginin niteliğini kavramak için önce bu formların rîe olduğunu anlamak gerekirdi. Duyum edinme gücüne Kant “duyarlık” adını verir. “Duyarlığımız dış dünyayı hangi formlarla algılar?” Duyularımızın, deneyden gelmeyen, deney öncesi (apriori-önsel) unsura bağlı olduğunu söyleyen düşünür, bu unsurlar zaman ve uzaydır, der. Biz dış dünyayı bu iki form aracılığıyla algılarız. Bazı kesin bilimlerin varlığını bu iki formun varlığını kabul etmezsek kavrayanlayız. Örneğin matematik kavramlar ve işlemlerin doğruluğu ancak bu iki formun varlığıyla ulaşılabilen bir gerçekliktir. Böylelikle duyuların getirdiği verilere, zihnin kazandırdığı biçimin, bilgilerimizin temel kaynağı olduğu görüşüne varır. Kant anlayış gücünün (anlak) niteliklerini de incelemiş, deneyler ve duyularla elde edilen verilerin anlağın temel kategorileri yardımıyla genelleşen çözümlemeler sonucunda bilgiye dönüştüğünü savunmuştur.
Bu kategoriler şöyle sıralanır:
Nicelik: Bütünsellik, Çokluk, Birlik.
Nitelik: Çokluk, Olumsuzlama, Sınırlama.
Bağıntı: Töz (Cevher), Nedensellik ve bağımlılık, Karşıtlılık.
Kip: Olanak ve Olanaksızlık, Varlık ve varlık olmayan. >:t
Deneylerin sağladığı verileri anlığın bu kategorileri (kavramları) aracılığıyla biçime sokar, düşünür ve bilgiye dönüştürürüz. Anlayış gücünün (anlağın) bu kategorileri, deney öncesidirler ve zihinde bulunurlar. Herkes için geçerlidirler ve zorunludurlar.
Kant’ın bilgi kuramının en önemli özelliği, duyularla gelen verilerin anlağın bilgi-işlem sürecinden geçmediği sürece bir işe yaramayacağını, zihnin yukarıda saydığımız temel formlarıyla
yoğurulmadıkça gerçek bilgiye dönüşemeyeceği- ni söylemesidir. Böylece Kant, temel bilimleri, özellikle fizik bilimini sağlam temeller üzerine oturtmaya çalışmıştır.
Kant,duyularımızın ve deneylerin dışında yer alan nesneler konusunda bilgi edinemeyeceğimizi savunur. Bu nesneye “numen” adını verir. Numen, özneye göre biçimlenmemiş, kendinde şeydir. Ayrıca nesnelerle ilgili bilgilerimizin göreli olduğunu (relative) savunan Kant’ın felsefe kuramına eleştirel-görecelik (Kritik-Relativite) adı verilir. Ancak Kant’ın göreceliğini, Sofistlerin kuşkuculuğuyla karıştırmamak gerekir. Kant’a göre bilgilerimiz özneye göre vardır, ancak bu özne tümeldir, yani herkeste var olan bir formlar (kavramlar, kategoriler) birliğidir. O halde deneylerimizin dışında kalan nesneleri kavrayanlayız. Tanrı, ruhun özü gibi metafizik kavramları bilmemiz olanaksızdır. Bunları kavramaya çalışmanın da bir yararı yoktur. Kant’ın bu görüşü Marxist felsefe üzerinde çok etkili olmuştur. Metafiziğin eleştirilmesine büyük ağırlık verdiği için, Kant’ın felsefe görüşüne Eleştirel Felsefe adı da verilir. Kant, deneyüstü kavramının varlığını yalnızca etik (ahlak) konusunda kabul eder. Yalnız özne, ahlak konusunda deneye bağımlı değildir. Pratik akıl (vicdan) ahlak yasalarını dış dünyaya bağımlı olmadan kendisi koyar ve bulur. O halde ahlak konusunda insan istenci (iradesi) özgür ve mutlaktır.

HEGEL
Alman İdealizmine en kesin biçimini veren ve bu görüşü en sistemli biçimde dile getiren düşünür Alman Filozofu George IVilhelm Friedrich Hegel’dir. Hegel sistemi, diyalektik düşünme yöntemini geliştirmesi bakımından felsefe tarihinde önemli bir yer tutar. Diyalektik, evrenin gelişim yasalarının işleyişini saptayan düşüncenin izlediği yoldur. Marx’ın felsefe sistemini büyük ölçüde etkileyen bu yöntem hem düşüncede, hem de varlıkta değişmenin, oluşun, ilerleyişin incelenmesi yöntemidir. Diyalektik sözcüğünün bu kullanımının, daha önceki felsefe akımlarındaki anlamlarıyla bir ilişkisi yoktur. Burada diyalektik evrenin gelişme yasasının insan zihni tarafından kavranmasını belirtmektedir.
Hegel 1770 yılında Stuttgart’ta doğdu. Babası yüksek dereceli bir memurdu. Üniversite hocalığı, özel öğretmenlik ve gazetecilik yaptı. He- gel’in felsefe kuramıyla, ilkçağ Yunan filozoflarından Heraklit’in evrendeki oluşum yasalarını açıklaması arasında bir benzerlik vardır. Ancak, düşüncenin diyalektiğiyle, varlığın diyalektiğini kesin ve sistemli biçimde açıklayan ilk düşünür Hegel olmuştur. Hegel, diyalektiğin, doğada ve düşüncede kendini gösteren Ting’in (İdenin) değişmesini ve gelişmesini gösteren yasa olduğunu söyler. Hegel’e göre mutlak varlık yalnızca bir varoluşla açıklanamaz. O değişme, gelişme ve ilerlemedir. Mutlak varlık, tezlerin ve antitezlerin ortaya konmasıyla açıklanabilir. Ama bu tezler (savlar) ve antitezler (karşıtlıklar) mutlak varlıktan bağımsız değildirler. Onlar mutlağın kendi kendini gerçekleştirme sürecinde birer uğraktırlar (moment). Varlık bu uğraklardan geçerek kendini ortaya koymakta ve gerçekleştirmektedir. Hegel’in “Mutlak Varlık’,”Geist”, ‘Tin” diye isimlendirdiği bu kavram, genel bir soyutlamayla Tanrı kavramına özdeş kabul edilebilir. Hegel’e göre doğa farklılaşmış olan, yani kendisinden farklı bir duruma giren idedir (mutlak varlıktır). Buna Hegel “kavram” adını da vermektedir. Kavram tek tek varlıklar durumuna girerek, yani tikelleşerek, kendi dışında bir varlık, bir dış varlık olmaktadır. Bu nedenle, idenin gerçek varlığı doğada bir bakışta görülemez. Örtülü biçimde var olur. Doğada birlik değil çokluk vardır. Doğadaki bu tek tek ve birbirinden farklı varlıklar, varlıklarını ideden alırlar. Ancak mutlak varlık doğada kendinin dışına çıkmış ve kendinden başka bir görünüme ulaşmıştır. O nedenle varlıklarla ideler tam bir uyum içinde değildirler.
Evrenin alt ucunda ideye tamamen dışlamış, yabancılaşmış olan doğa, üst ucunda ise idenin kendisine dönerek bilinç biçiminde ortaya çıktığı varlık,insan bulunur. İnsan da doğa içinde yer alır; ancak, doğadan yavaş yavaş bağımsızlaşarak bilincine varır. Bütün varlıkların temelinde bulunan ideye “mutlak varlığa” ulaşır. İdenin (Geist) kendisine yabancılaşarak, kendi dışına çıkarak, doğa haline geldiği ve doğanın ideden bu ayrı düşmüşlüğünün, yabancılaşmasının insan bilincinde ortadan kalktığını savunan Hegel, doğanın içinde bulunan mutlak doğrunun Tin’de ve düşüncede kendini gösterdiğini söyler. Bilinç ise birtakım kavramlarla doludur. Bu soyut kavramların her biri tek yanlıdır ve bizi bir başka kavrama götürür. Sentez, tez ile antitezin gerçek yanlarını daha zengin biçimde içinde taşır. Bu tez-an- titez-sentez aşamalarıyla kavramlar, düşüncedeki gerçekliklerine ulaşırlar. Diyalektik bağıntı diye adlandırılan bu bağıntı, gelişmenin, düşüncedeki izlenimidir.
Hegel bütün varlığın temelinde, maddesel olmayan, Tin (Geist), ide, akıl, ruh gibi adlarla tanımladığı mutlak varlığın (bir anlamda Tanrı’nın) bulunduğunu, bu mutlak varlığın farklılaşarak, tek tek varlıkları oluşturduğunu, sonunda insanoğlunun bilincinde kendi bütünlüğüne,gerçekliğine kavuştuğunu söyler. Maddesel varlığın, nesnel dünyanın, manevi bir varlıktan, bir ideden, ruhtan kaynaklandığını söylemesiyle Hegel, idealist bir filozof oluyordu. Ancak oluşum, gelişim ve bunların düşüncedeki izdüşümlerinin yasalarını koyarak kendisinden sonra gelen çok geniş ve kapsamlı bir felsefe görüşünü, Marxist öğretiyi büyük ölçüde etkilemiştir.

Yorum yazın