Yatırım Nedir – Nasıl Yapılır

Yatırım Nedir – Yatırım Nasıl Yapılır

YATIRIM, eko., ulusal ekonomimin ya da bir ticaret kuruluşunun üretim ve sunu gücünü artırıcı nitelikte olan etkin değerlerine yapılan yeni eklemeler. Yatırım terimi, en genel anlamda, üretim kapasitesinin yaratılması ya da yeni temel malların üretilmesidir. Daha dar anlamda ise, özel ve tüzel kişilerin, çalışmakta olan bir işletmenin tümüne ya da bir bölümüne hisse senetleri satın alma yoluyla ortak olması demektir. Bu durumda satın alınan oranda hisse, karşı yanda eksileceğinden, temel mallar stokundaki denge bozulmaksızın aynı düzeyde kalır.
Yatırımların yalnız yeni iş alanları yaratma ve ekonomik kalkınma açısından değil, toplumun gelecekte elde edeceği olanaklarla; karşılaşacağı sorunların niteliğini belirleme açısından da gelişmiş çağdaş toplumlarda önemli bir yeri vardır. Örneğin, savaş sonrası yıllarda gerçekleşen hızlı ekonomik ve teknolojik kalkınma sonucu doğayı kirleten sanayi artıkları birçok ülkede önemli çevre sorunları yaratmıştır. Öte yandan, giderek yaygınlaşan nükleer santrallerden sağlanacak ucuz enerji, Batılı ülkelerin petrol üreten ülkelere olan bağımlılığını azaltacak, ancak buna karşılık yine çevre sorunları yaratacaktır. Mikroelektronik alanındaki yeni buluşlar daha rahat bir çalışma ortamı yaratma yanında işsizliği artıracak ve kişilerin giderek robotlaşmasına yol açacaktır. Yatırım, o anda tüketilecek mallar için değil de yeni ya da daha çok mal üretmek için yapılacağı sürece ileriye dönük olumlu bir girişimdir. Bu yolla üretilen ürünler, temel mallar ya da sermaye olarak tanımlanır. Yatırım, tüketime yönelik üretim sürecinden daha fazla önem taşıyan bir etkinliktir. Üretim kapasitesini artırmak ve gelecek için yeni ürünler yaratmak amacı güden yatırımlar bir anlamda güncel tüketim gücünü o an için kısızlayıp ileride daha da büyütmeye yönelik, geleceğe dönük bir işlemdir. Yatırımların geçmişi çok eskilere dayanır. Tarihöncesi dönemlerde avcılar daha iyi avlanabilmek için boş zamanlarında yay ve oklar yaparlardı. Tarihi süreçte avcıların yerini alan çiftçiler, tarım yapabilmek için toprakları çapalamaya, gübreleyerek verimini arttırmaya, ekip biçmeyi kolaylaştırıcı araç ve gereçler yaratmaya ve topladıkları tohumların bir bölümünü gelecek hasat mevsimi için saklamaya koyuldular. Ancak, yatırımların teknoloji ve ekonomi alanlarındaki gelişmelerin kaynağını oluşturarak toplum içinde gerçek yer ve önemini kazanması, 18.yy sonlarında gerçekleşti. Kapitalist ekonomiye dayalı güçlenmesiyle birlikte, teknoloji alanında gerçekleştirilen buluşlar büyük bir hızla çoğalmaya başladı. Bununla birlikte, ortaçağda da çıkrık, yel değirmeni gibi yeniliklerin geniş bir kullanım alanı bulduğu da dikkate alınmalıdır. Bu yeni kapitalist yatırım sürecinin, eski avcılık ve çiftçilik örneklerinden tümüyle değişik bir özelliği, yatırım gücünün işadamlarından oluşan küçük bir topluluğun tekelinde oluşudur. Başlangıçta yalnız bir kişi ya da ailenin mülkiyetinde bulunan ve onların yönettiği işletmeler, sonraları şirketlere dönüştürülerek yönetim yetkisi mülk sahipliğinden belirli ölçülerde ayrıldı. Böylece yönetici paydaş İkilisi ortaya çıktı. Ancak amaç değişmiş değildir; Hizmet ve iş, kişi ve toplum yararından çok, şirketi güçlendirip kazancı artırmak için yapılmaktaydı. Gene de uzun dönemde tüketim gücü büyük ölçüde artmış, çalışma saatleri oldukça azalmıştı. Bu sonucun alınmasında serbest ticareti ilkesinin büyük katkısı olmuştur. Şirketler fiyat rekabeti nedeniyle verimi artırmak zorunda kaldıklarından, üretim teknolojisi ve yöntemlerini geliştirmeye dönük büyük yatırımlar yapmışlardır.

Ekonomi sektörleri, çok genel bir açıdan temel mallar ve tüketim malları üretenler olarak ikiye ayrılabilir. Binalar, makine ve donanımları yanında, un ve çelik gibi ara ürünler de temel mallar kapsamına girer. Makine, bina ve lokomotif gibi uzun süre kullanılan mallara bu nedenle sabit anamal da denilir. Döner sermaye olarak tanımlanan ara ürünlerin kullanma süresi bir üretim süreci kadardır. Yatırımlar net ve brüt olarak da ikiye ayrılır. Belirli bir dönem içinde yapılan yatırımların tümü brüttür. Bu dönem boyunca eskime ve aşınma nedeniyle ortaya çıkan değer kayıplarını da brüt yatırımların bir bölümü karşılar (amortisman). Geri kalan anamal bazen genişletme yatırımı olarak da tanımlanan net yatırımları oluşturur.

Net yatırım ayrı üretim biriminde çalışan işçi sayısını artırarak yapılırsa, toplam üre^ tim kapasitesinin artırılmasına karşın, işçi başına düşen anamal oranıyla birlikte üretim oranı da artar. Başka bir deyişle, ya aynı işçi sayısıyla daha fazla üretim ya da daha az işçiyle ayrı üretim kapasitesi elde edilir. Aynı sonuca işçi sayısı yerine çalışma saatlerini azaltarak da ulaşılabilir. Uygulamada, yatırım genellikle teknolojik yenilikler ve gelişmelerle koşut bir çizgi izlediğinden, genişlemesine ve derinlemesine yatırımlar arasında ayırım yapmak oldukça zordur. Bu nedenle de belirli bir anamal yatırımının tümüyle yitirilip yenilenmesi, çok ender rastlanan bir olgudur.
Makineleşme ve otomasyonun getirdiği kolaylıklarla çalışma saatleri kısalmış ve üretim kapasitesi de büyük ölçüde artmıştır. Ancak, bu hızlı makineleşme süreci, işçi toplulukları arasında giderek artan bir işsizlik korkusu yaratmaktadır. Bilgisayar ve robot (özellikle otomobil sanayiinde) kullanımı, 1980’lerin başında bazı iş kesimlerinde kaygılara yol açtı. Küçük bilgisayarların daha çok, günlük yazışmalar gibi sıradan işlerin yoğun olduğu bürolarda ve benzeri yerlerde çalışanları etkileyeceği ve bu tür işlerin % 40’ının bilgisa-yarlarca yürütülebileceği sanılır. Buna karşılık, mikroelektronik teknolojisi yardımıyla çok çeşitli yeni ürünler geliştirilerek yeni iş alanları yaratılacağı da bir gerçektir. Bu nedenle, ortaya çıkacak işsizliğin kısa süreli olması ve uzun sürede giderek denge durumuna erişilmesi beklenebilir. Ancak yakın gelecekteki işsizlik olasılığına karşı, çalışma saatlerini azaltmak gibi bazı önlemler alınmazsa, ekonomi uzmanlarınca yapısal işsizlik olara tanımlanan bir sonuç doğabilir. Konuya iyimser bir bakış açısıyla yaklaşanlar bu olasılığın, iki yolla önlenebileceği kanısındadır: Boş kalan işgücünü eğiterek yeni iş sektörlerine kaydırmak ya da üretimi, üretkenlikteki artışa koşut biçimde artırmak. Üretim artışı, satın alma gücüyle orantılıdır. Bu nedenle, yeni ürünlere olan istem arttığı oranda, bu ürünleri üreten kesimlerde çalışan işgücü istemi de artacağından büyük bir işsizlik ortaya çıkmayacaktır. Ekonominin her zaman mantık kurallarına göre işlemediğini gösteren örnekler çoktur. Gelişmekte olan ülkelerde ekonominin temelini oluşturan tarım kesiminde çalışan pek çok işçi, makineleşmeyle birlikte, tarım ürünlerine yoğun istem bulunmasına karşın, başka bir iş bulamayıp işsiz kalırken; gelişmiş ülkelerde aynı sorunla karşılaşan tarım işçileri, değişik eğitim koşulları ve ekonomik olanaklar nedeniyle kolaylıkla endüstri sektörüne geçip iş bulabilmişlerdir. Daha sonra sanayi alanındaki makineleşme ve otomasyonun doğurduğu işsizlik sorunu da açıkta kalan işçileri, öteki kesimlere (özellikle hizmet kesimi) kaydırarak çözümlenmiştir. Yatırımların kapsamı, kısa ve uzun dönemli olmalarına göre değişir. Uzun dönemli olanlarda bu kapsam ülkelerin gelişme düzeyleriyle orantılıdır. Günümüzün sanayileşmiş ülkeleri, 19. yy başlarında ulusal üretimlerinin yaklaşık % 5’ini brüt yatırıma ayırmaktaydı. 19. yy sonunda sanayileşmenin hızlanmasıyla bu oran % 10’a çıktı. 1945-1974 arasında Fransa, Federal Almanya, Hollanda gibi ülkelerde GSMH’nın °/o 20’slnden aşağı düşmeyen yatırım oranı, bazı yıllarda % 30’a kadar çıktı. Yatırımları genellikle % 20’nin altında kalan ABD ve Büyük Britanya, sanayi alanındaki üstünlüklerini giderek yitirdiler. Bu dönemde hızla gelişen ülkelerin başında gelen Japonya’da yatırım oranı genellikle GSMH’nın °/o 30’u dolayındaydı. Daha düşük düzeyde bulunan net yatırımlara bakıldığında, bu oranın Fransa, Hollanda ve Federal Almanya gibi ülkelerde 1960’larda GSMH’nin °/o 15-20’si dolaylarında olduğu görülür. 1974-1975 petrol bunalımı döneminde bu oran °/o 10’a kadar düştü. 1930’lardaki büyük ekonomik çöküntü dönemindeyse söz konusu oran sıfıra indi ve anamal daha yatırıldığı anda değerini yitirmeye başladı. Bunun sonucunda temel mallar stoku hızlı bir erime sürecine girdi. Bir ülkede bulunan anamalın değerini kesin olarak saptamak güçtür. Anamal getirdiği kazanç oranında değer kazanır. Bu oran da başta ödenen işçi ücretleri olmak üzere, birkaç etkene bağlı olarak değişir. Ayrıca, temel malların değeri de hızlı teknolojik gelişmeler nedeniyle kısa sürede düşebilir. Örneğin, ilk geliştirilen bilgisayarlardan birini üretmek için harcanan parayla artık yüz-lercesi yapılabilmektedir. Batılı ekonomistlerin yaptığı yaklaşık değerlendirmelere göre, temel mal stoklarının değeri GSMH’nın 4 katıdır. Yatırım düzeyinin başlıca belirleyicisi şirketlerdiri. Böylece geleceğe ulusal üretimin ne kadarlık bir bölümünün aktarılacağı da bu yatırımları yapan şirketlerce saptanmaktadır. Yatırılan anamalın o anda tüketimi artırması bunun nedenidiri. Başlıca yatırım kaynakları, eski yatırımlardan sağlanan kazançlar, banka kredileri, emeklilik fonları ve sigorta şirketlerinin ödenekleridir. Bankalardan sağlanan katkı, faiz karşılığı verilen krediler ya da yatırıma ortak olma biçiminde gerçekleşebilir. Ortaklık seçeneğinin daha geçerli olduğu Federal Almanya’da bankalar yatırımlar konusunda önemli bir rol oynarlar. Yatırımlarda temel amaç kazançtır. En kazançlı yatırım alanının seçimi, bazı ekonomistlere göre işadamlarının sezgisine, bazılarına göreyse daha önce sağlanmış olan kazançların niteliğine bağlıdırlu. Yatırımlar sonucu bir dizi zincirleme olay ortaya çıkar. Gelişen ekonominin sağladığı yükselen kazançlar daha çok kazanç sağlama isteklerini kamçılar. Çeşitli şirketler bu beklentinin gerçekleşmesi için birbirlerinden bağımsız olarak yeni yatırımlara girişirler. Sonunda pazar doyma noktasına erişir ve bir kapasite fazlası ortaya çıkar. Bu da fiyatların rekabet nedeniyle düşmesine, yatırımların değer yitirmesine, kazancın azalmasına ve ekonomik durgunluğa yol açar. Bu durum aşılıp yeni bir atılım dönemine geçillnce-ye dek birçok şirket iflas eder ve yatırımlar boşa gider. Sanayileşmiş ülkelerde hükümetin belirli alanlarda yapılan yatırımlara büyük katkısı vardır. Özellikle kara ve demiryolları, köprüler, limanlar, havaalanları gibi alt yapı yatırımları büyük ölçüde kamu kesimince karşılanır. Çok uzun dönemli olan ve yoğun anamal gerektiren bu tür yatırımlar genelde özel kesimin amaç ve kapsamı dışındadır. Ayrıca, altyapı kuruluşları için zorunlu olan kamulaştırma yalnız devletin elinde olan bir haktır. Özel kesim fabrika ve şirket binaları, makine ve donanımı gibi kazanç elde etme amacına yönelik temel mal yatırımları yapar. Bazı ülkelerde okullar da bunun içine girer. 1960’larda ve 1970’lerde kamu kesiminin toplam yatırımlar içindeki payı, Fransa, Federal Almanya ve Hollanda’da °/o 15-20 dolaylarında. Büyük Britanya’da ise genellikle bu sayıların biraz üstündeydi. Eğitilmiş elemanların da bir tür anamal varlığı olduğunu İleri sürerek eğitim ve benzeri konulardaki cari harcamaların da yatırım olarak kabul edilmesi gerektiğini savunanlar vardır. Uygulamadaysa okul binaları dışında tüm eğitim harcamaları cari olarak kabul edilir. Ayrıca, tank, uçak, savaş gemileriyle Igili harcamalar da içinde olmak üzere tüm ulusal savunma giderleri cari harcamalar arasındadır. Hükümet; kapsam, yönlendirme ve konum seçimi konularında özel sektör yatırımlarına da dolaylı oiarak katkıda bulunur. Ayrıca hızlı gelişme dönemlerinde aşırı kazançlardan doğacak kısır döngüyü önlemek amacıyla bazı özel kesim yatırımları vergilendirilir. Örneğin, 1973’te Federal Alman Hükümeti enflasyonu denetim altına almak amacıyla yatırımlara % 11 oranında vergi koydu. Ancak iki yıl geçmeden, petrol bunalımının yarattığı durgunluk üzerine, aynı hükümet, yatırım yapan şirketlere °/o 7.5 oranında bir yardımda bulunmayı kabul etmek zorunda kaldı. Avrupa ülkelerinin çoğunda hükümet, özel kesim yatırımlarını, ekonomik açıdan geri kalmış bölgelere kaydırıp buraları kalkındırmak amacıyla, şirketlere düşük faizli krediler ve özel vergi indirimleri sağlar. Bu tür yatırımlar üretim yöntemlerini geliştirmek ve ürünlerin niteliğini yükseltmek amacıyla da yapılır. Enerji kısıtlaması ve çevre korunması konularında yapılan yardımlar da aynı amaca yöneliktir. 1970’lerin ortasında beliren durgunluk, gelişmiş ülke hükümetlerini, ekonomilerinin temel yapısını güçlendirmek amacıyla, özel kesim araştırma-gellştirme çalışmalarına daha çok yardımda bulunmaya zorlamıştır. AET ülkelerinde GSMH’nın ortalama °/o 2’si, yarısından çoğunu kamu kesiminin karşıladığı araştırma-geliştirme giderlerine ayrılmaktadır. Yatırımları etkileme konusunda hükümetlerin gücünü kısıtlayan başlıca etken, genellikle Batılı ülkelerle gelişmekte olan ülkelerin çoğunda yan kuruluşları bulunan çokuluslu dev şirketlerdir. Bunlar içinde Exxon ve General Motors gibi en büyüklerinin yıllık brüt gelirleri çoğu ülkelerin GSMH’larını aşar. Daha da önemlisi, bu şirketlerden birinin birimleri arasında gerçekleştirilen alım-satımların, dünya ticaretinin yaklaşık 1/3’üne eşdeğerde olmasıdır. Bu dev şirketlere ayrıca, 1950’lerden bu yana kapsamı giderek genişleyen uluslararası yatırımlarda büyük paylar elde etmişlerdir. Merkezleri ABD’-de bulunan başlıca çokuluslu şirketlerin, 1975’te öteki ülkelerde yaptıkları doğrudan yatırımların tutarı yaklaşık 12 milyar doları buluyor ve bunun % 70’i 250 şirketçe karşılanıyordu. Federal Almanya ve Büyük Britanya’nın dış yatırlarında da bundan daha az sayıda çokuluslu şirketin byüük payları vardır. 1971’de yapılan bir inceleme, o güne kadar yapılmış olan 165 milyar dolar tutarındaki doğrudan dış yatırımın yarısından çoğunun ABD’ce gerçekleştirildiğini ortaya çıkardı. En çok yatırım yapılan ülke de sanayi kesiminin % 60’ıyla ticaretin 1/3’ünün yabancı şirketlerin elinde bulunduğu Kanada’dır.

Öteki sanayileşmiş ülkelerde rastlanmayan bu yabancı anamal egemenliği, gelişmekte olan ülkelerde ço yaygındır. Kanada Hükümeti de bu üstünlüğü yıkmak için özellikle enerji kesimindeki yabancı anamal hisselerini sam almaya başlamıştır.

Sanayilerini geliştirmek için yabancı anamal yatırımlarına gereksinmeleri bulunan gelişmekte olan ülkelerin çoğunda hammadde üretimi de genellikle büyük ölçüde yabancı şirketlerin elindedir. Çokuluslu şirketlerin bu yoldan sağladıları ve kendi çıkarları doğrultusunda kullandıkları büyük güce karşı gösterilen düya çapındaki tepki, 1980’de UNCTAD’ca (Birleşmiş Milletler Ticaret Kalkınma Konferansı) hazırlanan ve çokuluslu şirketlerin etkinliklerini kurallara bağlayan bir yasayla açıkça ortaya konuldu. Doğrudan yapılan dış yardımların yaklaşık 1/3’ü gelişmekte oian ülkelere yöneliktir. Batılı sanayileşmiş ülkelerde uygulanan yatırım siyaseti, yatırım düzenini korumayı ve sektörler arasındaki dengeyi bozmayacak biçimde bir yayılmayı amaçlar. Oysa gelişmekte olan ülkelerde durum oldukça değişiktir. Halkın temel gereksinmelerinin güçlükle karşılanabilmesi nedeniyle, yatırım için gereken anamal birikiminin yok denecek kadar az olduğu bu ülkelerde başlıca sorun, hızlı bir kalkınmanın ve yeni iş alanları yaratmak için gerekli olan yatırım anamalına sağlanmasıdır. Genellikle küçük bir azınlığın elinde bulunan ve çoğu lüks tüketim mallarıyla verimsiz yatırımlara harcanan anamal fazlasının tümü yerinde kullanılsa bile, gerekli kalkınmayı gerçekleştirmek için çok yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle, ne kadar sakıncalı görülse de yabancı anamal başvurmak, istenen gelişmeyi sağlayabilmek için zorunlu olmaktadır. Gelişmekte olan ülkeler de bu zorunluluğu kabul ederek, genellikle kalkınma planlarını gerçekleştirmek için yabancı anamal yatırımlarına; vergi indirimi, kazançların serbestçe kaynak sağlayan ülkeye aktarımı gibi büyük kolaylıklar tanırlar. Bu tür ülkelere örnek olarak başta Brezilya olmak üzere, Tayvan, Güney Kore Singapur, Hong Kong ve Filipinler gösterilebilir. Singapur, 1973-1979 arasında net sanayi yatırımlarını °/o 310 oranında arttırtı ve 1979 yatırımları için gereken sermayenin % 80’ini dış ülkelerden sağladı. Filipinler’in 1978-1987 arasını kapsayan 10 yıllık planında, sanayi yatırımlarının % 60’ının gelişmiş Batı ülkeleriyle petrol üreten zengin Arap ülkelerinden sağlanması öngörülmektedir. Bu ülkelerde uygulanan talkınma siyasetinin başka özelliği de üretimde dışsatım ürünlerine büyük öncelik tanınmasıdır. Bunun nedenlerinden biri de Batılı ülkelerde belirli sanayi dallarında görülen bunalımdır. Yukarıda adı egeçen ve yeni sanayileşen ülkeler olarak tanımlanan bu ülkeler, yatırımlarını dokumacılık, görsel-işitsel aygıt oarçaları yapımı gibi emek yoğun üretim alanlarına yöneltmektedirler. Ancak, yeli gelişmeler anamal yoğun kesime doğ-u bir eğilimin başladığını gösterir. Örneğin, 1979’da ilk Güney Kore otomobilleri vrupa pazarında satılmaya başladı. Ge-işmekte olan ülkelerden bazıları yabancı anamala karşı tepki göstermektedir. Yabancı yatırımcıların, ülke için önem taşıyan alanları çoğunlukla hiçe sayarak, ekonomik gelişmeyi kendi çıkarları doğrultusunda yöneltmeleri ye böylece tek yanlı bir ekonomik kalkınmaya yol açıp sanayinin gelişmesine engel olmaları bunun nedenidir. Örneğin, bazı çokuluslu şirketlerin yan kuruluşları bu ülkelerde ürünleri yarı işlenmiş duruma getirerek bunları başka bir ülkede ya da kendi ülkelerinde işlerler.
Böylece, ülkedeki öteki kuruluşları hemen hiç yarar sağlayamamaktadır. Ayrıca, ana şirket o ülkedeki kuruluşunu her an kapatabileceği için herhangi bir iş güvencesi de yoktur. Bir de yabancı yatırımlarla ilgili üretim teknolojisinin kuruluş ve ürünlere tümüyle el konulacağı korkusu vardır. Bunun nedeni, yabancı anamalla birlikte yabancı bir yaşam biçiminin zorlanacağı kuşkusuzdur. Böyle bir durumda yerli kültür ve toplum değerleri zedeleneceğinden bu gibi ülkelerde uygulanacak kalkınma siyaseti kendine yeterli olmak ilkesine dayalı olmalı ve iç yapıya uygun küçük çapta üretim yöhtem ve teknikleri benimsenmelidir. Bu tür bir ekonomik kalkınma siyasetini benimseyen Çin Haik Cumhuriyeti, çarpıcı bir örnek oluşturur. Yakın zamana kadar hiç yabancı anamal kullanmamış olan bu ülke, son yıllarda ekonomi siyasetinde köklü değişiklikler yaptı ve Batılı ülkelerden aldığı teknolojik yenilikleri kullanarak sanayiini geliştirmeye koyuldu.
Geleceği biçimlendirmede büyük payı olan yatarımlar var olan iş olanakları, ekonomik gelişme, çalışma koşulları ve çevre sorunlarını da önemli ölçüde etkiler. Bu nedenle büyük bir çoğunluk, yatırımlarının nerede, ne zaman ve hangi alanlarda yapılacağını daha kapsamlı bir toplumsal denetim yoluyla belirlemekten yanadır. Bu görüşü savunanlar, toplumun gelecekteki yapısının, kazanç amacı güden kişisel kararlarca belirlenmemesi için yatırım siyasetinin daha kapsamlı bir plan çerçevesinde hazırlanmasının ve başlıca sanayi kuruluşlarıyla bankaların devletleştirilmesinin zorunlu olduğunu ileri sürerler. Küba, SSCB ve Doğu Avrupa ülkeleri gibi planlı ekonomilerde, yatırımların kapsamı, sektörlere dağılımı ve uygulanması tümüyle devletin yetkisindedir. 1917 Devrimi’nden sonra ilk kez SSCB’de uygulamaya konulan planlı ekonominin ilk yılları karmaşa içinde geçti ve ancak 1920’lerde gerçek anlamda yürürlüğe ko-yulabildi. Bu dönemde ülke sanayi yönünden gelişmemişti. 1928’de uygulamaya koyulan yeni bir plan sanayi de hızlı bir gelişme sağlamak için tüketimi kısarak yatırımlara ağırlık verilmesini öngörüyordu. 1928-1940 arasında özel tüketimim GSMH içindeki oranı % 65’ten °/o 51 ’e kadar düştü. Bu düşüşün bir bölümü silah sanayi üretimindeki artıştan ileri geliyordu. SSCB’de yatırımlar İkinci Dünya Sa-vaşı’ndan sonra da yüksek bir düzeyde kaldı. Ekonomik sistemlerdeki değişiklikler nedeniyle kesin bir karşılaştırma yapmak güç olmakla birlikte, bu dönemde SSCB yatırımlarının GSMH oranı açısından Japonya dışında öteki pazar ekonomisine dayalı ülkelerde yapılanlardan fazla olduğu sanılır. Bu oranın 1960’larda % 30 dolayında olduğu belirlenmiştir. Planlı ekonomilerde yatırımların büyüklüğü kadar çeşitli kesimlere ne oranlarda dağıtılacağı da önemlidir. Burada ön koşul, çeşitli kesimler arasında eşgüdümün sağlanmasıdır. Bir ayakkabı fabrikası planında, bu fabrikaya yetecek düzeyde deri sağlanması konusu da düşünülmelidir. Planlı ekonomilerde öncelikle fiziksel birimler ele alınır ve para ikinci planda kalır. Buna karşın, üretkenliği azaltan darboğazlarla zaman zaman karşılaşılmaktadır. SSCB ve öteki Doğu Bloku ülkelerinde çoğu zaman tarım kesimindeki verimi düşürme tehlikesi göze alınarak sanayi kesimi yatırımlarına büyük ağırlık verilir. Bu kesim itinde de en büyük yatırım çimento, çelik, kömür gibi ağır sanayi kuruluşlarına yapılır. SSCB’de uygulanan bu yatırım ağırlıklı ekonomi planı olumlu sonuçlar verdi ve 1930-1965 arasında kişi başına düşen ulusal gelir artışı ABD’den daha hızlı gerçekleşti. Ancak ABD’ye yetişmeyi ve bu ülkeyi geçmeyi amaçlayan SSCB, henüz bu konuma ulaşamamıştır. Bunun bir nedeni de uygulanan yatırı yöntemidir. SSCB’nin ekonomik kalkınması önemli ölçüde, planlama açısından, teknolojik yenilikler, araştırma-geliştirme alanlarına yapılandan daha büyük kolaylıklar gösteren genişlemesine yatırımlarla gerçekleşmiştir. Ancak belirli bir noktada, üretimi bu yolla genişletmek, büyümeyi sınırlandırmaktadır. Bu nedenle, SSCB’de son yıllarda teknolojik yeniliklere ve derinlemesine yatırımlara daha çok ağırlık vermeye başlandı, eskiyle karşılaştırılamayacak ölçüde yabancı anamalla işbirliğine önem verildi. Artık POlonya ve SSCB’de İtalyan otomobilleri yapılmakta, Sibirya’daki hammadde kaynaklarını işletmek amacıyla dış ülkelerden temel mallar getirilmektedir. Örneğin, SSCB’de bir doğal gaç boru hattı döşeme işi, ücretsiz doğal gaz alma karşılığında Federal Alman sanayiine verildi.

Yorum yazın