Türk vergi sistemi

Türk vergi sistemi Hakkında Bilgiler
Türkiye’de Cumhuriyet yönetimi 1926’ya değin Osmanlı Döneminden kalma vergileri toplamak ve bunlara bazı zamlar yapmakla yetindi. 1916 tarihli Osmanlı gümrük tarifelerinin 1928 sonuna değin uygulanmasını öngören Lozan Antlaşması da (24 Temmuz 1923) Cumhuriyet yönetiminin koruyucu gümrük vergileri uygulamasını önlüyordu. Ama 1925’te öşü-rün(*) kaldırılması yeni vergi düzenlemelerine gidilmesini zorunlu kıldı. Bu amaçla, tarımı vergilendiren ağnam resmi(*) miktarı artırıldı, arazi ve bina vergisinin yeni yazım değerleri yükseltildi, yol vergisine zam yapıldı. Kentsel nüfusun vergi yükü de 1926’da temettü vergisi yerine getirilen kazanç vergisi ve gene 1926’da kabul edilen umumi istihlak vergisiyle artırıldı. Genel gelişmişlik düzeyinin düşüklüğü nedeniyle bu vergiler başanlı olamayınca hükümet Tekel’ce üretilen mallar üzerindeki vergileri artırarak gelir sağlamaya yöneldi; bu yöntem de kentsel ve kırsal sabit gelirli kesimlerin mali yükünü ağırlaştırma yönünde etkili oldu. Ama vergi yükünde kırsal kesimden kentlere doğru bir kayma gerçekleştirildi. Kentlerde de vergi yükü özellikle ücretliler üzerinde ağırlığım gösterdi. 1927’de çıkarılan Teşvik-i Sanayi Kanunu ise birçok sanayi işletmesini çeşitli vergi yüklerinden bağışık tuttu.

1929’daki Büyük Bunalım’ı izleyen dönemde ücretlilerin vergi yükü daha da ağırlaştı. Örneğin iktisadi buhran vergisinin 1931-38 arasındaki toplam tahsilatının yüzde 83’ünü ücretliler karşıladı; muvazene vergisi (1932) ve hava kuvvetlerine yardım vergisi (1935) bütünüyle ücretlilerce ödendi. Bu üç vergi, ticaret kesimine yönelik kazanç yergisinden üç kat daha çok gelir sağladı. Öte yandan bunalımdan en çok etkilenen kırsal kesim üzerindeki yol vergisinde indirime gidildi, buna karşılık yükü gene kentli tüketicilere binen buğdayı koruma vergisi uygulandı. II. Dünya Savaşı yıllarında vergi sistemine Varlık Vergisi’yle(*) öşüre dönüş niteliğindeki Toprak Mahsulleri Vergisi gibi olağanüstü vergiler eklendi, yol vergisi de ağırlaş-tınldı. Milli gelir üzerindeki vergi yükü (bütçe vergi gelirlerinin gayri safi milli hasıla içindeki payı) 1950 öncesinde yalnızca 1930-35 ve 1944-50 dönemlerinde yüzde

10 eşiğini aşarak yüzde 12’lik bir ortalama düzeye ulaştı.

1946 sonrasında Fritz Neumark’ın(*) katkısıyla hazırlanan ve 1950’de yürürlüğe konulan vergi reformunun üç önemli ürünü oldu: Kazanç vergisi ve bunun ek vergileri yerine geçen gelir vergisi; kurumlar vergisi; vergi yönetimi ile vergi yargısını tek örnek kurallara bağlayan Vergi Usul Kanunu. Aynı yıl yürürlüğe giren ve küçük esnafı dışarıda bırakan esnaf vergisi ise 1955’te baskı gruplannın etkisiye kaldınldı, yüksek gelirli esnaf gelir vergisi kapsamına alındı. Milli gelir içinde hâlâ çok önemli payı olan tanm kesimiyse hemen bütünüyle vergi dışı kaldı; yol vergisi 1952’de kaldınldı, arazi vergisinin matrahı yenilenmediği için getirisi çok azaldı. Siyasal etkiler sonucunda gelir ve kurumlar vergilerine yeni bağışıklık ve indirimler getirildi. Muamele vergisini yeniden düzenlemek amacıyla 1957’de çıkarılan Gider Vergileri Kanunu, sanayicilerin gösterdiği tepki nedeniyle muamele vergisinden de daha düşük bir vergi geliriyle sonuçlandı. 1950’lerde vergi yükü ortalama yüzde 11 dolayında kaldı.

27 Mayıs 1960 hareketinden sonra gelir ve kurumlar vergilerinde yapılan önemli değişikliklerin gördüğü tepki üzerine yatırım indirimi, hızlandırılmış amortisman, gümrük vergisi indirimi ve ihracatta vergi iadesi gibi özendirme araçlan getirildi. Tanm üzerine getirilen gelir vergisi hafifletildi, 1963’te hayvan vergisi kaldırıldı. Böylece kamu kesiminin kaynak yaratmaktan çok kaynakların yeniden dağıtımında etkin rol almasını gerektiren yeni bir vergi politikası benimsendi. Buna karşılık bir tür vergi güvenlik önlemi olarak getirilen servet beyanı korundu. Planlı dönemde devlet gelirlerini artırmayı amaçlayan yeni bazı vergiler de vergi sistemine gelir bakımından gerekli esnekliği kazandıramadı. 1961-68 arasında vergi yükü ortalama yüzde 13 düzeyindeydi. 1970’te yürürlüğe giren Finansman Kanu-nu’yla işletme vergisi, taşıt alım vergisi, bina inşaat vergisi ve gayrimenkul kıymet artışı vergisi gibi yeni düzenlemelere gidildi. Ama bunlardan yalnızca sonuncusu, ilk kez sermaye kazançlarını ve spekülatif kazançla-n vergilendirdiği için ileri bir adımdı. Öte yandan emlak vergisinde yazım yönteminden beyan yöntemine geçildi, veraset ve intikal vergisinde de yükümlünün bildirimi ve bunun idare tarafından denetimi tekniği benimsendi. 1972’de zorunlu tasarruf bono-lanmn yerini alan mali denge vergisi, dolaysız vergilere tek oranlı adaletsiz bir zam getirdi.

1980’lere değin ekonomik yapı ve politika amaçlarıyla uyumlu bir vergi sistemi geliştirilemedi, sermaye birikiminin finansman gereksinimi büyük ölçüde dış borçlanma ve enflasyonla karşılandı. Vergi yükü 1969-74 arasında yüzde 16’ya, 1975’ten sonra yüzde 18’e ulaştıysa da hızlı enflasyonun etkisiyle 1978’den sonra düşmeye başladı. 1973 verilerine dayalı tahminlere göre bu dönemde, milli gelirin yüzde 28’ini alan ücretliler toplam gelir vergisinin yüzde 64’ünü öderken, milli gelirin yüzde 72’sini paylaşan kâr, faiz, rant ve benzeri gelir sahipleri toplam gelir vergisi yükünün yalnızca yüzde 36’sını üstleniyordu.

12 Eylül Harekâtı’nın ardından 1981 başla-nndan sonra yürürlüğe giren vergi düzenlemeleri başlıca dört eksende gelişti: 1) Gönüllü tasarruflan ve özel yatınmları artırmak amacıyla yüksek gelirli özel ve tüzel kişilerin vergi yükünün düşürülmesi, 2) ihracatta iç vergi maliyetlerini kendiliğinden indirilebilir, ithalatta da yüklenebilir duruma getirmek için KDV türü dolaylı vergilere kayılması, 3) kentsel ve kırsal küçük girişimci kesime vergi yükü kaydırılması, 4) yürütmenin mali araçları daha özerk kullanabilmesine olanak vererek merkezileşme eğilimlerini destekleyen kamu fonlan(*) sistemine geçilmesi.

Bu çerçevede özellikle dolaysız vergiler alanında yenilikler getirildi. 1963’ten beri dokunulmayan gelir vergisi tarifesi köklü biçimde değiştirildi ve 1987 dışında her yıl yeniden düzenlendi. Bu düzenlemelerle, gelirleri toplama ve artan oranlı vergilendirme yerine, kazanıldığı yerde ve anda düz oranlı vergilendirme politikası ağır basmaya başladı. Faiz gelirleri üzerindeki gelir vergisi kesintisi düşürüldü. Kurumlar vergisi yeni bir teknikle hesaplanmaya başladı ve oranı geçici olarak yükseltildi; döviz kazandırıcı etkinlikler için yeni özendiriciler getirildi. Vergi girişlerini hızlandıracak düzenlemeler gerçekleştirildiyse de servet beyanı ve gider esası gibi vergi güvenlik önlemleri kaldı-nldı.

Küçük girişimcilerin dolaysız vergi yükünü artırmak amacıyla 1981-82’de peşin vergi uygulamasına geçildi; 1983 sonrasında hayat standardı temeline dayalı asgari bir zorunlu vergi ödemesi getirildi; 1986-88 arasında bir başka peşin vergi düzenlemesi olarak “dahili tevkifat” sistemi uygulandı; 1989’dan sonra da aynı politika “geçici vergi” adıyla sürdürüldü. 1981-85 arasında kapsamı genişletilen, oran ve miktarları artırılan dolaylı vergiler yeterince esnek bir yapıya kavuşturulmayınca, dışa açılma gereklerinin de zorlamasıyla 1985 başında KDV sisteme sokuldu. 1984’ten başlayarak “ücretlilere vergi iadesi” adı verilen uygulamanın yürürlüğe girmesi ve aynı dönemde yazarkasa uygulamasının başlatılması vergi tabanının yaygınlaştırılmasına katkıda bulundu.

Fonları da içeren toplam vergi gelirleri içinde dolaylı vergilerin 1985’ten sonra yeniden ağırlıklı duruma gelmesi, kaynakta toplanan vergilerin toplam vergiler içindeki payının yüzde 75’i aşması ve yüksek enflasyon gibi nedenlerle Türk vergi sistemi 1980’lerde yansımaya daha elverişli bir yapı kazandı. Böylece vergi yükünün dağılımı öngörüldüğünden de daha eşitsiz biçimde oluştu. Konsolide bütçe vergi yükü 1984’te yüzde 13’e kadar düştü, 1985-89 döneminde yüzde 14 dolayında gerçekleşti. Bununla birlikte bütçe vergi gelirlerinin yanı sıra fonları, yerel yönetimlerin vergi niteliğindeki gelirlerini ve sosyal güvenlik vergilerini de içeren toplam vergi yükü 1980’lerin ikinci yarısında önceki bütün dönemlerin üstüne çıktı. Ücretlilerin geiir vergisi ödemeleri içindeki payı 1980’lerde yüzde 55’e düşmekle birlikte, aynı dönemde milli gelirden aldıkları pay çok daha fazla azalarak yüzde 15’e düştüğü için gelir vergisi yükü yüzde 60’ın üzerinde ağırlaştı.

Yorum yazın