Japon Kalkınmasının Başlangıcı

Japon Kalkınmasının Başlangıcı

Japonya, Asya kıtasının doğusunda yer alan dördü büyük 1042 volkanik adadan oluşan bir adalar zinciridir. Yüzölçümü 372.313 kilometre karedir. Büyük bölümü dağlık bir ülke olan Japonya, tarıma elverişli topraklarının her dönümünü yeterli besin elde etmek için dikkatli ve bilinçli biçimde işlemek zorundadır. Tarım yapılabilen kıyı alanlarında nüfus oldukça yoğundur. Doğal kaynakları çok az olduğundan, sanayi için gerekli hammaddelerin, okyanusların ötelerinden getirilmesi gerekmektedir. Bu ülke, bir yandan şiddetli yer sarsıntılarına sahne olurken, bir yandan da Büyük Okyanus’taki kıyıları gemiciler ve balıkçılar için tehlikeler yaratan ve onların korkulu rüyaları olan, tayfunlardan zarar görür.
Daha yüz yıl öncesine değin, Japonya, birçok tarım ülkesinden hem tarım, hem de ekonomi yönünden çok gerilerdeydi. Ülke, mutlakiyet- le yönetiliyordu. Toplum düzeni eski geleneklere
dayanıyor ve dünyadaki her türlü yeniliğe kapalı bulunuyordu. Yönetim, dışarıdan gelecek tehlikelere karşı bir önlem olarak, ulusu dünyanın öteki ülkelerinden tümüyle soyutlamıştı. Yabancı ülkelerle yapılan ticaret yok denecek kadar az olduğu gibi, o ülkelerdeki gelişmelerin hiçbiri halka duyurulmuyordu.
Dış dünyadan bu denli soyutlanmış olmasına ve doğal yapısındaki yoksunluklara karşın, Japonya, bugün, dünyanın en ileri endüstri ülkeleri arasında yer alabilme başarısını göstermiştir. Mal ve işgücü üretimi yönünden, Japonya bugün Rusya ve ABD’den sonraki sırada yer almaktadır. Nüfusu, geçen yüzyılda 30 milyon iken, bugün 110 milyonu aşmıştır. Bununla birlikte Japonya, gerekli besin maddelerinin yarısından çoğunu dışarıdan satın almaktadır. Başka bir deyişle, endüstri alanındaki göz kamaştırıcı başarıları ülkeyi besin maddeleri bakımından dışa bağımlılıktan kurtaramamıştır. Ancak, yerli ürünü olan pirinci gereksinmesinden çok üretmekte, bir bölümünü de dışarı satmaktadır.
Bugün elli milyon Japon işçisinden ancak yüzde yirmisi tarımla uğraşmaktadır. Geri kalanın bir bölümü ticaret yapmakta, öteki bir bölümü ise devlet sektöründe ve özel sektör kumumlarında çalışmaktadır.
Günümüz Japonya’sının toplum düzeni büyük oranda,çağdaş demokratik ilkeler doğrultusunda yürütülmektedir. Demokratik yollarla seçilen yöneticiler ulaştırma, eğitim, sağlık hizmetleri ve sosyal güvenlik alanlarında toplumun yararına büyük başarı sağlamışlardır.
Sosyal ve ekonomik örgütlenmede çok ileri giden Japonya’da sendikalaşmış işçi sayısı büyük çoğunluktadır. Sağlık alanındaki örgütlenmeleri ve eğitim kumumlarının yaygınlığı birçok Batı ülkelerinden bile daha üstün düzeydedir. Buna koşut olarak Japon edebiyatı, sanatı ve çok ileri düzeydeki teknolojisi de ülkeyi dünyadaki öteki ileri güçlerin arasında ön sıralara çıkarmıştır.
Sokaklar, caddeler, ekspres yollar motorlu araçlarla doludur. Bu taşıtların büyük bir bölümünü Japon ailelerinin özel arabaları oluşturmaktadır. Tokyo ile ikinci büyük kent olan Osaka arasında dünyanın en hızlı treni islemektedir. Hemen
hemen her evde bir televizyon, çamaşır makinesi ve buzdolabı bulunmaktadır. Japon halkı giderek eski geleneksel giysilerini saklamayı yeğlemiş, Batılı ülkelerin insanları gibi giyinmeye başlamıştır. İçinde her çeşit mal satılan büyük mağazalar yurdun her yanına yayılmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’ya oranla ücretlerin düşük olmasına karşın Japon işçisinin yaşam koşulları hiç de çağdaş düzleyin altında değildir. Bunlar gibi birçok yönüyle modern bir toplum olan Japonya, öteki sanayileşmiş ülkelerden çok daha hızlı biçimde ilerlemesini sürdürmektedir.
Japonya bugün, gemi yapımında, tüm ülkelerin yaptığı gemilerin toplam tonajının yargından fazlasını yaparak dünyada başta gelmektedir. Motosiklet, radyo, piyano yapımında da başta yer alır. Ticaret filosu tonajında, otomobil, elektronik aygıt, fotoğraf makinesi, saat yapımında, dokuma ipliği üretiminde, plastik eşya, ilaç ve kozmetik sanayiinde, petrol arıtımında dünyada ikinci sıradadır. Ayrıca gazete satışı, kitap basımı, lise ve yüksek öğrenim görmüşlerinin sayısıyla da dünyadaki en ileri düzeye çok yaklaşmış durumdadır. Çelik, çimento, yapay gübre ve elektrik üretimi ile her türlü makine ve yedek parçalarının yapımında üçüncü sıraya ulaşmıştır.
Japonya’nın kısa bir süre öncesine değin varlığını sürdüren kapalı bir feodalizmden, zengin bir endüstriyel devlet düzeyine geçişinin tarihte benzeri yoktur ve bütün bunlar yüz yıldan daha az bir zamanda gerçekleştirilmiştir, öteki Asya ülkeleri ise, doğal kaynaklar bakımından daha geniş olanaklara sahip olmalarına karşın, ya henüz gelişme evresinde bulunmakta ya da kalkınma evresinin başlangıcındadırlar.
Bir mucize olarak tanımlanan Japon başarısı, büyük ölçüde sanayileşmenin bir sonucudur. Önceleri geçimlerini tarımdan, el sanatlarından ve
ticaretten sağlayan Japonlar, giderek sanayileşmeye, üretim için pek çok iş alanlarında örgütlenmeye ve elde edilen zenginlikleri tüm ülkenin yararına kullanmaya başladılar.
Böylesine ağır koşullara ve olanaksızlıklara karşın, Japonya’nın sanayileşmesi nasıl bu kadar kısa sürede gerçekleşebildi? özellikle aynı yolu izlemek isteyen ülkeler için, bu önemli bir sorundur. Yanıtlar, çoğu kez çelişkili olsa bile, ülkelerin nasıl gelişebilecekleri konusunda büyüle ölçüde aydınlatıcı olmaktadır

On dokuzuncu yüzyılın ortalarına gelindiğinde, sanayi devrimi, İngiltere’de, Avrupa’da ve Amerika Birleşik Devletleri’nde insanı şaşkına çeviren değişimlere yol açmıştı. Bilimsel buluşlar sayesinde, buharlı gemiler yapılmaya başlanmış, demiryolları ile taşımacılık, telgrafla haberleşme alanlarında büyük kolaylıklar sağlanmış, kimyasal maddelerin ve çeliğin ucuz yollardan üretilmesi yöntemleri bulunmuştu. Çırçır ve iplik makineleri, dokuma tezgâhları ile de kimsenin düşleyemeyeceği kadar çok mal üretme olanakları doğmuştu.
Üretim fazlası bulunan bu sanayi ülkeleri, ticaret gemilerini, dünyanın her yerine gönderiyorlar, demir, çelik, kumaş gibi malları karşılığında, süs eşyası ya da kendilerine yararlı olacak hammadde almanın yollarım arıyorlardı. Bu ülkeler, özellikle doğu ülkeleriyle yapılan ticarete ilgi duyuyorlardı. Çünkü Doğu, hem gönderdikleri mallar için iyi bir pazardı, hem de Batı için önemli olan hammaddelere, ipek, çay, yiyecek, baharat ve değerli madenlere sahipti. Güneydoğu Asya’nın büyük bir kesimi zaten daha önce sömürgeleştirilmişti. Buralara kadar uzanan tüccar ülkeler özellikle Çin’le ticareti hızla geliştirmeye çalışıyorlardı.
Denizcilikte, özellikle demir ticaretinde, başı İngiltere çekiyordu; ancak Amerika da arayı hızla kapatmaktaydı. Meksika Savaşımdan sonra 1849 yılında, ABD, Kaliforniya’yı da topraklarına katmış ve Büyük Okyanus kıyılarına ulaşmıştı. Bu bölgede bulunan altın madenleri de, gözleri kendine çevirmişti. Altına hücumla başlayan bu durumun sonunda gemicilik Büyük Okyanus kıyılarına kaydı. Artık daha çok sayıda Amerikan ticaret gemisi Asya limanlarına uğrar olmuştu. Kuzey Pasifik’te, Amerikalı balina avcıları çok etkin bir durumda olmalarına karşın Asya limanlarının çoğu hâlâ, İngilizler başta olmak üzere öteki Avrupa ülkelerinin denetimi altında idi. Bu ve daha başka nedenlerle, ABD hükümeti, Asya’da etkin bir duruma geçmek konusunda, bir şeyler yapma zamanının geldiği kanısındaydı.
Büyük Okyanus’un ötesinde, ABD’nin en yakın komşusu Japonya idi. Japon Adalarının konumu ABD gemilerine barınak limanlar, deniz üsleri yakıt ve ticaret merkezleri olabilecek biçimdeydi. Bu nedenle ABD, Japonya ile dostça ilişkiler kurmada büyük istek gösteriyordu.
Ancak dünyanın her yerinde büyük değişimler olurken, Japonya kendini bunlardan tümüyle soyutlamış bulunuyordu. İki yüzyıldan daha fazla bir süre Japonya kapılarını yabancılara kapatmıştı.
Aslında on altıncı yüzyılda, Japonya ticaretinin büyük bir bölümünü, Portekiz ve ispanya ile yapmaktaydı.
Ancak, AvrupalIların Hıristiyanlığı halk arasında yaymak amacıyla Japon yönetiminin gücünü zayıflatma ve kendi egemenliklerini artırma çabalarını önlemek üzere Şogun’lar (asker başbuğlar) yabancıları ülkeden çıkardı, bu arada Japonların, dış ülkelere gitmesini ve hatta denizi geçip kıtaya ulaşabilecek kadar büyük gemi yapmalarını da yasakladılar. Sadece Nagasaki limanından Çin ve Hollanda ile küçük boyutlu ticaret yapılmasına izin verildi. Ancak bu kısıtlı ticaretle Japonlar silah ve gereksinmeleri olan malları satın alabiliyorlar, denizaşırı ülkelerdeki gelişmelerden de haberdar olabiliyorlardı. Ama bu ilişkiler bile, ‘Tanrıların ülkesi” Japonya’ya, yabancı barbarlarrın yaklaşmalarına engel olmayı başlıca görev sayan Şogunlârın sıkı denetimi altında yürütülüyordu.

Yorum yazın