Japon Kalkınma Mucizesi

Japon Kalkınma Mucizesi

1950 yılı sonlarından itibaren Japonya’nın gayri safi (brüt) milli hasılası çığ gibi büyümeye başladı. Gayri safi milli hasıladaki gelişme oranı her yıl yaklaşık yüzde 12 dolayındaydı ve bu oranla dünyada baş sırada yer alıyordu. Kişi başına düşen ulusal gelir 1955 yılında 300 dolar iken, 1970 yılında 1300 doları buldu. Bugün aile başına düşen yıllık gelir ortalaması 2800 dolardır. Japon ailelerinin yarısı bu miktardan daha azı ile geçinmekte olmalarına karşın, özellikle çalışan sınıfın yaşam düzeyinde belirgin bir gelişme olmuştur.
Bu büyük gelişme ve ilerleme, çok titiz bir biçimde hazırlanan ve uygulanan planlar sayesinde gerçekleşmişti, örneğin 1960 yılında, Japon başbakanı, ekonomi uzmanlarının hazırladığı on yıllık “geliri iki katına çıkarma planı” nı halka açıkladığı zaman alay konusu olmuştu. Ancak on yıl içinde hem kişisel hem de ulusal gelir iki katının üzerine çıkarken, dış ticaret üç katına, sanayi üretimi ise dört katına ulaştı. On yıllık programın son yılı olan 1970 yılına gelindiğinde Japonya’ nın gayri safi milli hasılası ABD ve Sovyet Rusya’dan sonra dünyada üçüncü sırada yer alıyordu.
Bu arada gerekli yatırımlarla, fabrikaları modern duruma getirerek, verimi artırmak da ekonomik gelişmede önemli bir etken olmuştur.
Fabrikalarda dizi yapım (seri imalat) yöntemi kabul edildi. Taşımacılık, paketleme ve öteki işlemler otomatikleştirilerek işçi harcamaları azaltıldı. Kendilerine daha iyi olanaklar sağlanan işçiler, daha üretken bir duruma geldiler. Bu da şirketlerin daha çok kâr elde etmelerine, işçilerine daha dolgun ücretler vermelerine yol açtı. İşçiden yapılan tasarruf ve şirket kârları ile yeni yatırımlar yapıldı. Bu yeni yatırımlar teşebbüsün daha da büyümesine neden oldu. Bu böylece sürüp gitti, tıpkı suya atılan bir taşın çevresinde oluşturduğu halkalar gibi…
Savaş sonu demokrasisi, Japonların toplumsal ilişkilerine de birçok değişiklikler getirdi. Aile bireylerinin yaşamı ve meslek seçimi daha özgürce olmaya başladı’. Bununla birlikte eski gelenekler terk edilmedi, özellikle de işçi, işveren ilişkileri derebeylik düzeninde olduğu gibi kaldı. Bugün bile bir şirket ya da bir teşebbüs aile gibidir. İşçiler işverene büyük bir bağlılıkla çalışırlar. Yaşam boyu aynı işte çalışma ve o işte yükselme gelenekseldir. Şirketler, işçilerine ikramiye, düşük kiralı lojmanlar,yemek yardımı, tatil ve eğlence masrafı, sağlık sigortası yardımı, emekli maaşı ve diğer olanaklar sağlarlar. İşverenlerin, işçilerini işten çıkarması çok az görülen bir olay olduğu gibi, iş yokluğunda onlara iş bile bulurlar. Bu yüzden işsiz sayısı oldukça düşüktür. İşçi sendikaları yaygınlaşmıştır, ancak işçiler sendikalardan çok şirkete bağlı olduklarından, ciddi grevlere az rastlanır. İşçi anlaşmazlıkları, genellikle “aile” içindekilere benzer biçimde çözüme kavuşturulduğundan toplu sözleşme düzeni henüz gelişmemiştir.
Bu, eski ile yeni karışımı düzen oldukça iyi işledi. Hem işçilerin, hem de işverenlerin kazançları yerinde idi. Gelecek için tasarruf bile yapabiliyorlardı.
Gerçekten de Japonlar, tutumlu kimselerdi. Gelirlerinin üçte birini biriktirirlerdi. Ama yine de bu birikim, sanayi alanındaki gelişmeye yetecek güçte olmadığından ABD Dış Ticaret Bankası, Dünya Bankası gibi yabancı bankalardan ve özel bankalardan büyük miktarlarda ödünç paralar almaktadırlar.
Savaştan önce halk, günlük gereksinmelerinin dışında harcamalar yapamayacak kadar yoksuldu. Ancak savaş sonrasında, iş alanında yapılan düzenlemelerle ücretler ve dolayısıyla satın alma gücü arttı, japonlar, tutumlu oldukları kadar, tüketici de olduklarından bu durum büyük bir tüketim pazarının oluşmasına yol açtı.
örneğin, savaş sonrasına değin, Japon evlerinde elektrikli alet ve ev eşyası hemen hemen yok gibiydi. Japon sanayiinin yeniden canlanmasıyla bunlardan çok sayıda üretildi, önce radyolar, vantilatörler, fırınlar, sonra da çamaşır makineleri, buzdolapları ve elektrik süpürgeleri yapıldı. Televizyon yapımı 1950 yıllarında başladı ve satışı hızla yaygınlaştı, 1960’larda renkli televizyon en çok tüketilen mallar arasına girdi. Aynı hızla önce bisiklet ve motosiklet yapımı başladı, bunu küçük arabalar izledi ve 1960’larda otomobil yapımı ile ileri bir düzeye ulaşıldı.
Ancak, hızlı sanayileşme, diğer ülkelerde görülen çevre kirliliği gibi ciddi sorunları buraya da getirmişti. Motorlu araçların plansız biçimde üretilmesi trafik sıkışıklıklarına yol açtığı gibi, trafik kazalarında ölenlerin sayısının da yükselmesine neden oldu. Sanayiin gelişmesi için yoğun çaba harcayan yöneticiler, topluma gerekli olan taşımacılık, okul, hastane, park, kütüphaneye konut gibi sorunlarla ilgilenmedikleri için, bu konularda geri kalındı.
Japonya’da işçi ücretlerinin diğer ülkelerdekinden daha düşük olması, üretim maliyetlerinin düşük olmasının başlıca etkenlerinden biriydi. Küçücük işyerlerinde çalışanlar, özellikle kadınlar, çok az ücret alırlar. Bu küçük işyerlerinin ülke ekonomisine katkısı küçümsenemeyecek kadar büyük olduğundan, Japon dışsatım mallarının fiyatlarının halen bu düşük ücretlerden kaynaklandığı söylenebilir.
İşçiye olan istem, insanların kırsal kesimlerden kentlere göçmesine yol açınca, aşırı kalabalıklaşma yüzünden, arsa fiyatları arttı ve gelişigüzel yapılarla çevre bozulmaya başladı. Bu problemleri çözmek için, çabalar harcandıysa da yetersiz kaldı. Kesin bir çözüm getirilinceye kadar bu durumunun süreceği ve belki de daha kötüleşeceği sanılmaktadır.

Yorum yazın