İŞÇİ HAREKETLERİ

Büyük Sanayi Devriminden günümüze kadar, gitgide önemini ve etkisini artıran bir gelişme göstermiştir.
işçi hareketleri, birkaç yönden gelişmiştir.
i) ilk olarak, işçi sınıfının kendi sermayesini kullanarak ve mal sahibi olarak yürütmeği hedef tutan teşebbüsleri üzerinde duralım.
Charles Gide’in belirttiği gibi, sanayi ekonomisi gelişirken emek ve sermayeyi aynı ellerde toplamak ümidile girişilmiş geniş çaplı denemelere rastlanmıştır. Bu denemeler, başlangıçta patronsuz işletme düzeni kurmak fikrine dayanmıştır. Patronsuz işçi düzenim, üretim demokrasisi terimile ifade eden yazarlar görülmüştür.
Sermaye ve emek faktörlerinin doğrudan doğruya çalışanlar tarafından sağlandığı üretim demokrasisi fikri. On Dokuzuncu Yüzyılın hem ferdiyetçi hem sosyalist düşünürleri tarafından beğenilmiştir. John Stuart MiH gibi ferdiyetçiler, bu sistemde işçinin o çağa göre güvenliğini artırabilecek, randımanını yükseltecek ve kişiliğini kuvvetlendirecek faydalar görmüşlerdir. Fourier ve Louis Blanc ise, emeksiz kazanç yerine sermaye gelirini de emek sahiplerine intikal ettirebilecek bir sistem doğabileceğini düşünmüşlerdir.
İşçi ve sermayedar sıfatlarının aynı kişilerde toplandığı işletmelerin tipik örneği, üretim kooperatifleridir. Kapitalist rejimde. Antagonizm Teorisinin belirttiği gibi, üretimle yaratılmış değerler paylaşılırken işçi ve işveren hisseleri bir mücadele kaynağı olmaktadır. Sermaye ile emeğin payını tek bir grupa mal etmek, iki faktörün hissesine tek bir sahip ihdas etmek, On Dokuzuncu Yüzyılda ideal bir
formül olarak görünmekteydi. Bu sistem, o tarihlerde association terimile ifade ediliyordu.
Association sözcüğü eskiden müşareket diye dilimize çevrilmişti ve ortaklaşma – ortaklaşa yürütme anlamına gelmektedir. Association denilen rejimin özellikleri, şöyle özetlenebilir:
a) İşletmede, yalnız ücretli durumunda hiçbir işçi bulunmayacaktı. Her ücretli, aynı zamanda işletmenin bir hissedarı olacaktı. Hissesi olmayanlar, ücretle işletmede çalışamayacaklardı.
b) İşletmede, yalnız sermayedar durumunda hiç kimse olmayacaktı. Hissedarlar, bilfiil çalışacaklardı.
Association yahut ortaklaşa yürütme sisteminin gerçekleştirilmesinde.’aşılmaz zorluklarla karşılaşılmıştır. Yeni işçi alınacağı zaman, bunlardan çoğunun hissedar durumuna geçebilecek malî imkânlardan yoksun bulundukları görülmüştür. Konjonktürün veya mevsimlik dalgalanmaların etkisi altında faaliyeti genişletip daraltmak gerektiğinde, çıkartılanların çalışmayan hissedar durumuna geçtikleri ve yeni işe alınanların hissesiz işçi durumunda olabilecekleri anlaşılmıştır. Yaşları ilerleyip ayrılacakların durumu, ^zun dönemli ayrı bir sorun teşkil etmiştir. İşçilerden kurulmuş firmaların sermaye fonları genellikle yetersiz kalmış ve yine kapitalistlere başvurmak zorunluğu ile karşılaşılmıştır. Müteşebbislik ve yöneticilik fonksiyonları işçilerin yapamıyacakları bir görev olduğundan, çok defa nourrice veya sütnine tabir edilen tecrübeli yöneticilerin istihdamına zorunluk hasıl olmuştur.
Association modeline göre üretim kooperatiflerinin kurulmasına Fransada 1830 ihtilâlinden sonra Buchez adında bir Saint-Simon’cu ön ayak olmuştur. 1831 de bir marangozlar kooperatifi ve 1834 de bir kuyumcu işçileri kooperatifi kurulmuştur. Sa- //7f-S/mo/7’culuk etkisi altında bir tür mistik tari- katciliğe sapan bu ikinci kooperatif, faaliyetini 1894 yılına kadar sürdürmüştür.
1848 İhtilâli, kooperatifçiliğe yeni bir hız kazandırmıştır. Yalnız Fransada, bir yıl zarfında yaklaşık olarak üç yüz yeni üretim kooperatifi faaliyete geçmiştir.
1865 de. kooperatifçilik hareketinde tekrar bir canlanma olmuş ve bu sefer hareketi destekliyen- lerin başında Léon Say yer almıştır.
Association sistemine paralel olarak denenmiş bir başka türüne coopératives de main-d’oeuvre yahut işçilik kooperatifi denilmiştir.
Üretim kooperatiflerinin bu variyantı, başlıca iki fikre dayanmıştır.
Bu fikirlerden birincisi, ücretli sınıf rejimi çağının artık geçmiş olduğu ve ücretle bir patron yanında çalışmanın tahammülsüzlük yarattığıdır. İşverenin hiçbir vakit tatminkâr ücret ödemeyeceğidir.
İkinci fikir, işçinin firma yönetiminde müteşebbisin yerine kaim olamayacağıdır. Müteşebbis rolünün emekten ayrı ve emeke birleşemeyen bir faktör niteliği taşıdığıdır. Emek ve sermaye faktörlerinin birleşebilecekleri, fakat işçilik ve müteşebbislik sıfatlarının işletme hayrına daima aynı kişilerde toplanamayacağıdır.
Bu iki fikirden hareket ederek işletmelerde komanditer ve komandite ortaklıklar olarak iki ayrı fonksiyon bulunması gerekeceği kabul edilmiştir. İşletmenin ticarî yönetimi, pazarlama işlemleri ve sermaye ihtiyaçlarının karşılanması ilh.. işçi sıfatını taşımayan yani emekçi olmayan hissedarlara bırakılmıştır. Teknik işler yani işçilik ise, kdbperatif kapsamına alınmıştır. Ticarî yöneticinin komandite ortak gibi çalışması tercih edilmiştir. Diğer bir deyimle, işçi ve müteşebbis rolleri arasında işbölümü yapılmıştır.
İşçilik kooperatifleri akımını fikir alanında des- tekliyenlere örnek olarak, militan sendikacılardan Hyacinthe Dubreui! gösterilebilir. Sistemin uygulanmış olduğu en büyük müessese ise, Çekoslovakya’nın Bat’a kundura fabrikalarıdır.
Tomas Bat’a, Birinci Dünya Savaşını izleyen dönemde. en büyük kundura imalâtcılarındandı. Malları Avrupada ve diğer kıtalarda aranıyordu. Bu büyük sanayici, Polonya Cumhuriyet Konseyi Başkanlığına 1919 da seçilen meşhur piyanist Ignacy Pa- derewski’y bir akşam yemeğine çağırır. Yemekten sonra da, piyanoda birkaç parça çalarak san’at hünerini göstermesini rica eder. Bir süre sonra, bu defa Çekoslovakyalı sanayici; Paderewski’nm sof-‘ rasında hazır bulunur. Yemek tamamlandıktan sonra, bir uşak gümüş tepsi içinde bir çift eski kundura getirir* Meseleyi bilen davetlilerin gülüşmeleri arasında, devlet başkanı Bat’a’dan eski kunduralar üzerinde san’at hünerini göstermesini rica eder.
Bat’a’nin adı, iktisat tarihine Z//7?’deki kundura fabrikalarını bağımsız işçi kooperatif atelyeleri federasyonuna dönüştürmüş iş adamı olarak geçmiştir. Bu federasyon, gerçekte işçilik kooperatifleri yahut coopératives de main-d’oeuvre topluluğu idi. Kooperatiflerin ticar^ yönetimi. Bat’a’ya ve personeline aitti. İmalât kısmı ise; bağımsız işçi kooperatiflerine bırakılmıştı.
Tomas Bat’a. ilk olarak imalâthanelerin yahut atelyelerin bağımsızlığını prensip olarak kabul etmiştir. Atelyelerden herbiri için, ayrı bir muhasebe servisi kurmuştur. Her atelyenin katma değeri ayrı hesaplanmıştır. Bu katma değer, yani atelye kârı, ücrete ilâveten hisseleri ölçüsünde oradaki işçilere dağıtılmıştır. Ancak pazarlama gibi, üretim organizasyonu da işçilere bırakılmamış, bir merkezi programlama bürosundan yönetilmiştir. Merkezî, programlamanın direktifleri dairesinde, uygulamada atelyeler bağımsız bırakılmıştır. İşçiler, ayrıca bütün tasarruflarını atelyedeki hisselerine eklemekle yükümlü tutulmuşlardır. Işci tasarrufları, fabrikalarda otofinansman kaynağı olarak kullanılmıştır.
Tomas Bat’a, bu sistemden çok iyi sonuç almış> tır. Maliyetler düşmüş ve kalite yükselmiştir. Fransız iktisatçısı Emile James’a göre, İkinci Dünya Savaşından sonra aynı sistemi uygulayan bütün Çekoslovak firmalarında, randımanın arttığı görülmüştür.
Günümüzün özel teşebbüs düzeninde, emek ve sermayeyi birleştirmeği hedef tutan formüllerden biri kâra katılma ve diğeri yönetime katılmadır.
Kâra katılma prensipine göre, işçiler yalnız ücret ge/irie yetinmiyecekler, aynı zamanda işletme kârından bir kısmı kendilerine intikal edecektir. Ücret niteliğindeki primler yahut ikramiyeler yerine, de jure hissedarmış gibi temettü alacaklardır. Kâra katılma, değişik şekillerde uygulanmaktadır. Ancak sendikalar, kâra katılma formülünü genellikle tasvip etmemektedirler. Grev, kârı tehdit eden bir silâhtır. İşçinin bir ortak gibi işletmeye kâr saikile bağlanması, sendikacılık hareketine yararlı ad- dedilmemektedir.
Yönetime katılma hususunda, sendikalar farklı bir davranış göstermişlerdir. Yönetime katılma, otorite paylaşımı demektir. Sendikalar, işçinin yönetimde söz ve yetki sahibi olmasını daima tasviple karşılamaktadırlar.
ii) Günümüzde, işçi hareketinin organı, sendika’dır.
Sendikacılık hareketini andıran teşebbüslere, İn- gilterede On Altıncı Yüzyıldan itibaren rastlanmıştır. Hareket, yayılmak ve kuvvetlenmek istidadını On Dokuzuncu Yüzyılda kazanmıştır.
Sendikacılığın gelişmesi, sanayileşme ile atbaşı ilerlemiştir.
Sendikacılık, her memlekette aynı koşullar altında yayılmamıştır. Hareketin adı da, bir memleketten diğerine değişmiştir. Fransızlar, işçi haklarını temsil eden kuruluşları Yunanca’dan gelme syndicat sözcüğü ile ifade etmişlerdir. Anglo-Sak- sonlar, trade-union demişlerdir. Almanlar Gewerkschaften terimini kullanmışlardır.
Sendikalar, yalnız üyelerinin değil, iş kolunda çalışanların tümünü savunmağı hedef edinmişlerdir. işçi hareketinin gücü üye sayısına ve o iş kolunda çalışanların katılma payına bağlı olduğundan. On Dokuzuncu Yüzyılda, sendikacılar gayretlerini bu yönde yoğunlaştırmışlardır. Kanunların işçiyi sendikaya girmemekte serbest bırakması, birçok yerlerde çalışanların baskı altında tutulmasını önleyememiştir. Meselâ Anglo-Sakson ülkelerinde, çeşitli iş sahalarında, sendika kam gösteremiyen işçiden şantiyede çalışmaması rica edilmiştir. Böyle durumlarda, tek işçi çaresiz kaldığı gibi, işverenler de münferit vakalarda sendika ile anlaşmazlığa düşmeyi göze almamışlardır. t
Sendikalar, yalnız işçiler değil, patronlar üzerinde de baskı kuvvetini kullanmışlardır. Kaydolmamış bir işçinin çalışmasını önlemekle kalmamışlar, sendikasız işçi alan firmaları da fişe yahut kara listeye geçirmişlerdir.
Kanun koyucu ve mahkemeler, 1884 yılından bu yana, iş hürriyeti ile sendika baskısının meşruluğu tezi arasında bir tercih yapmak zorunluğu ile karşılaşmışlardır.
iki ayrı yorum çarpışmıştır.
Birinci yoruma göre, sendikaya kaydolmayı kanun ihtiyari bir hareket sayar. İşçi, takdirinde ve kararında hür olmak gerekir. Bu itibarla, sendikaların üye kam aldırmak üzere yaptıkları baskı, kanunsuzdur. İşçiyi ve işvereni kara listeye yahut fişe geçiren sendikanın cezalandırılması söz konusu olabilirdi.
İkinci yoruma göre ise, haklarını koruyacak bir kuvvete dayanmadığından, sendikasız işçi patron karşısında da zayıftı. Zayıf ve sarı renkli unsurların mevcudiyeti, diğerlerine de zarar vermekteydi. Sendikasız işçinin mevcudiyeti, işçi sınıfının tümü bakımından bir sakınca teşkil etmekteydi. Kanun sendikasız işçiliği yasaklamış olsa bile, esas görevi çalışanları korumak olan sendikanın yine müdahale edebilmesi gerekirdi.
Kanun koyucunun müdahale ederek bir çözüm şekli tayin etmediği memleketlerde, yargıçlar bir orta formül aramışlardır. İşçinin fişe yahut kara listeye geçirilmesini, kanunsuz bir tehdit saymışlardır. Sendikaya girmeği reddeden işçiyi korumuşlardır. Ancak içtihatların bu yönde gelişmesi, sendika baskısını durdurmağa ve hattâ hafifletmeğe yaramamıştır.
İşveren fişe veya kara listeye geçirildiğinde, yargıçlar, hak’kın kötüye kullanılması söz konusu olup olmadığını araştırmışlardır. Sendikanın kendi savunma imkânlarından öteye geçerek işvereni maddi veya manevi zarara sokacak davranışlara sapmasına, şiddete – hakarete – tehdide – teşhir eylemlerine başvurmasını cezalandırmışlardır.
Sendikacılık, tedricî fakat gitgide kuvvetlenen bir temerküz hareketi geçirmiştir. Sendikacılığın gelişmesine çalışmış Fransız devlet adamlarından Waldeck – Rousseau. 1884 de sendikacılığın federasyon veya konfederasyon halinde bütün bir ülkeye yayılabileceğine ihtimal vermemekteydi. Gerçekleştirilen gelişme, bütün tahminleri aşmıştır.
Tatbikatta, üç tür temerküz hareketi göze çarpmıştır.
Bunlardan birincisi, coğrafi temerküzdür. Coğrafî temerküz, Fransa’da emek bor salar ma dayanmıştır. Aynı il veya bölge işçilerinin sendika yahut federasyon düzeyinde birleştirilmesi, coğrafî temerküz hareketinin hedefini teşkil etmiştir. Günümüzdeki büyük sendikalar ile bunların kurdukları federasyonlar ve konfederasyonlar, bütün ülkeyi kapsamaktadır.
İkincisi, profesyonel planda temerküz yahut meslek sendikacılığıdır. Bu tür sendikacılıkta, örgüt kriteri çalışılan yer değil, işin karakteridir. Değişik işyerlerinde çalışan tesviyeciler, bir sendikada birleşmektedirler. Profesyonel planda temerküzde. sendikaların baskı kuvveti mesleğe göre büyük ayrılıklar göstermektedir. İşletmelerin kilit faaliyetini kontrol eden sendikalar kuvvetli bir durum kazanmakta ve diğerleri baskı yapabilmek için onların yardımına ihtiyaç duymaktadırlar. Kilit hizmetlerdeki birkaç kişinin grevi yahut işi yavaşlatması, hava meydanlarının kontrol kulelerinde görüldüğü gibi bütün işin akımını etkileyebilmektedir.
Meslek sendikacılığı halen yerini işyeri ve işkolu sendikacılığına bırakmış bulunmaktadır. Bu üçüncü sisteme göre, aynı iş yerinde çalışanlar ayrı mesleklerden olsalar ve ayrı konularda uzmanlaşmış bulunsalar bile, müşterek bir sendika çatısı altında toplanabilmektedirler.
Sendikacılığın esprisi, association – işçilik kooperatifleri – kâra katılma sistemlerinin tam karşıtıdır. Sendikacılık, işçileri işverenler karşısında ayrı bir cephe halinde örgütlendirmeğe çalışmaktadır.
Sendika, işverenle müzakere edebilir veya anlaşmazlığa düşebilir.
Kollektif pazarlıkta veya münferit sorunlarda olsun.. Sendika ile işverenin karşılaşması, iki yanlı monopol koşulları altında cereyan etmektedir. Sendika, işçinin tek sözcüsüdür ve emek arzı onun mutlak veya nisbî monopolü altındadır. Söz konusu işyerinde emek gücü talebinin monopolü de işverendedir. Gerek müzakerelerde ve gerek grevde. Oyun ve Karar Teorilerinin kuralları geçeri i dir. Tarafların kuvveti, dayanıklılığı ve stratejisi, sonucu tayin etmektedir.
Sendikanın münferit işçi yerine kaim olarak ve onun hür iradesi üstünde bir yetkiye dayanarak kollektif pazarlık yapmasını hukukî yönden izaha çalışan müelliflere rastlanmıştır. Vekâlet, vesayet ve görevlendirme teorileri tutunmamıştır. Hukukçular. nihayet toplu sözleşme yetkisini sendika tüzel kişiliği kavramından hareket ederek izahı tercih etmişlerdir.
Sendika kollektif pazarlıkta anlaşamazsa hakeme gidilebilir, arabuluculardan yararlanılabilir veya grev yapılabilir.
Hakem sistemi, grev hakkı ile bir arada olabilir veya kanunun koyduğu tek çözüm yoKj olarak uygulanabilir. Yeni Zelanda’nın 1894 de ve Avustralya’nın 1904 de uygulamağa başladıkları sistem, grev ve lokavtı yasaklayarak hakem üsulüne başvurulmasıdır. Sendikalar, ihtiyarî veya mecburî olsun, hakem sistemine sempati duymamaktadırlar.
Arabuluculuk ise, tarafları bağlamadığımdan vakit kazanmak ve gelişmeleri beklemek imkânını sağladığından, sendikaların tepkisi ile karşılaşmamaktadır. Sendikalar, işverenin kabul ettiği şartları. genellikle biraz daha lehe çevirmek üzere arabuluculuk müessesesinden ustalıkla faydalanabilmededirler.
Grev, işçi sınıfının en kuvvetli silâhıdır. Georges Scel/es. İşçi Hukuku adlı eserinde der ki:
«Grev ve savaş, birbirine benzer olaylardır. Her ikisi de. anlaşmazlığı zor kullanarak ve İktisadî kayıpları göze alarak sonuca bağlamayı hedef tutar. Harplerde olduğu gibi, grevlerde de belirli bir gerginliği izleyen bir harekât safhası vardır. Mücadele, her ikisinde de. tek bir karargâhtan yönetilir.»
Şu farkla ki, harpte mücadeleye katılan kuvvetler düşmana zarar verir. Grevde ise. millî ekonominin kendisi de kayba uğrar.
İşçi hareketleri şiddete dönüşebilir ve işgal olayları da meydana gelebilir.
İşgali ve şiddete başvurulmasını tahlil eden düşünürler, başlıca iki neden üzerinde durmaktadırlar. Bu nedenlerden biri ekonomik ve diğeri psikolojiktir.
Psikolojik işgaller ise, çok değişik koşullar altında meydana gelmektedir. Sendikaların zayıf durumda olmaları, sarı sendikacılığa tepki gösterme ihtiyacı, ihtilâlci eğilimler ilh.. psikolojik nedenlere bağlanmaktadır. İtalya’da 1920 deki işgaller, Fransa’da 1936 ve 1968 işgalleri psikolojik faktörlerin etkisiyle izah edilmektedir.

Yorum yazın