Türk Edebiyatında Hikaye ve Öykü

Türk Edebiyatında Hikaye ve Öykü Hakkında Bilgiler

TÜRKİYE’DE ÖYKÜ

Türk edebiyatmda Batılı anlamda öykü, XIX. yy’da, Tanzimat edebiyatı döneminde başladı. Bununla birlikte, edebiyatımızda zengin bir anlatı geleneğinin bulunduğu da bir gerçektir. Sözgelimi, Dede Korkut Kitabı ’nda bulunan on iki öykü, olağanüstü olaylar, abartmalar ve öteki destan özelliklerini içermekle birlikte bir anlatı (yani bir bakıma öyküleme) türü olan destandan öyküye geçişin örnekleri sayılabilir. Halk öyküsü adı verilen sözlü öykü geleneğinin, bu destandan öyküye geçiş sürecinin ürünü olduğu düşünülebilir. Düzsözle (sözlü nesir) ve şiir biçiminde olan halk öykülerinin yanı sıra, çoğunlukla düzsözün arasına şiirler karıştırılmış olarak söylenenleri de vardı. Halk öyküleri konu olarak ya Divan edebiyatı mesnevilerinde de kullanılan ülküselleştirilmiş düşsel kişilerin, halk ozanlarının, vb’nin aşklarını ya da din büyüklerinin, evliyaların, İslamlığın yayılışında yararlıklar göstermiş kahramanların, vb’nin destanlaşmış yaşamlarını işlerdi. Okuma yazmanın yaygın olmadığı bu dönemde, sözlü halk öyküsü geleneği, halkın anlatı gereksinmesini karşılamıştır. Ozanlar tarafından anlatılan bu öyküler Kerem ile Aslı. Tahir ile Zühre. Arzu ile Kamber, Âşık Garip. Elif ile Mahmut, Asuman ile Zeycan gibi aşk öyküleri; Köroğlu (Köroğlu kolları), Şah İsmail, Celali Bey. Battal Gazi. Kan Kalesi. Hayber Kalesi gibi dinsel motiflerle karışmış kahramanlık öyküleridir. Halk öykülerinin sözlü geleneğine koşut olarak, meddah adı verilen ve bir kişinin taklitlerle anlattığı meddah öyküsü geleneği de, sözlü öykü geleneğinin bir başka kolu sayılabilir (Bkz. HALK EDEBİYATI). Divan edebiyatında herhangi bir konuyu öyküleme biçiminde işleyen mesneviler de, eski anlatı geleneğinin yazılı olan bölümünü oluştururlardı. Din dışı mesnevilerde birbirini seven, birleşme yolunda acılar çeken ve arınan, sonunda ayrılmak zorumda kalarak, çektikleri acılar, üzüntüler, vb. nedenlerle ölen kahramanların aşkları anlatılırdı. Tasavvufçu mesnevilerdeyse görünüşte gene bir aşk öyküsü anlatılırdı ama bu, tanrıyı arayan âşığın duyduğu tanrısal aşkı temsil ederdi. Fuzulî’nin Leyla ve Mecnun. Şeyh Galip’in Hüsn-ü Aşk mesnevileri, bu türdeki seçkin örneklerdir (Bkz. DİVAN EDEBİYATI).
Doğallıkla, gerek sözlü halk ve meddah öykülerini, gerekse Divan edebiyatının mesnevilerini günümüzdeki anlamda öykü saymak olanaksızdır. Çünkü bunların kahramanları özgünlük göstermeyen, kalıplaşmış kahramanlardır, yaşamda karşılıkları yoktur; olağandışı motiflere, abartmalara çok yer verirler; olayların gelişimini değişmeyen bir şemaya uyarak anlatırlar; konuda ve biçimde özgünlük değil gelenek önemlidir.

Ali Aziz Efendi’nin 1796-1797 yıllarında yazdığı Muhayyelât’ı (Hayal Edilmiş Şeyler), konu, dil ve anlatım yönlerinden Binbir Gece Masalları ve Binbir Gündüz Masalları’ndaki Doğu öykü geleneğini sürdürmekle birlikte,

XVIII. yy’m İstanbul yaşamından gerçekçi sayılabilecek gözlemlere yer vermesi bakımından da. bu gelenekten ayrılmıştır. Bu yapıt, Ahmet Mithat Efendi’nin Kıssadan Hisse’si ve Letaif-i Rivayat’ı (Söylenen Hoş Şeyler, 1870-1895), Emin Nihat’ın Müsa-meretname (Gece Toplantıları Kitabı, 1872) adlı yapıtlarını etkiledi.

TÜRK ÖYKÜSÜNDE İLK YAZARLAR: TANZİMAT DÖNEMİ

Doğu anlatı geleneğinden ayrılarak Batılı anlamda öykü yazma çabaları Tanzimat Edebiyatı (1860-1896) döneminde ortaya çıktı. Bunda, siyaset ve kültür alanında olduğu kadar edebiyat alanında da etkisi duyulan Batı’ nın, özellikle Fransız edebiyatının rolü vardır.
Aslında Batılı anlamda ilk öykü yazarı sayabileceğimiz Ahmet Mithat Efendi’nin Letaif-i Rivayat’ı da, toplumdaki kölelik kurumu, cariyelerin bulundukları evlerin bireyleriyle ilişkileri gibi günün güncel sorunlarına eleştirel açıdan yaklaşmasına karşın, bir yandan Doğu öyküsündeki masalsı öğeler içermesi, bir yandan da yer yer meddah anlatımına yer vermesi nedeniyle, Ahmet Mithat Efendi’nin gelenekten kurtulamadığını göstermektedir. Emin Nihat’ın, içinde yedi öykü bulunan Müsameretname’si evlenme gelenekleri, kültür farklılıkları gibi yeni olan konularına karşın, mes-nevüerin, halk öykülerinin ve meddah anlatımının etkilerini taşımaktadır. Tanzimat döneminde Nabizade Na-zım’m Karabibik (1891) adlı yapıtı, roman olarak sunulmasına karşın, uzun öykü boyutundadır. Karabibik, yalın dili, ılımlı ağız taklidi, basit bir çizgide gelişen olayı anlatırken kullandığı, eski gelenekten bütünüyle arınmış üslubuyla yeni olan bir yapıttır. Konusunun Akdeniz bölgesinde bir köyde geçmesi, kahramanı Karabibik’i ve çevresindeki yoksul köylüleri doğalcı bir anlatımla betimlemesi, yapıtı köyü konu alan kitapların ilki saymaya yeterlidir. Yazar, yayımladığı dokuz uzun öyküde olayın anlatılmasına önem vererek ruhsal durumlar üstünde fazla durmamış, konularını günlük yaşamdan seçerek gerçekçi bir çizgide geliştirmiş ve kimi öykülerin başlarına koyduğu küçük önsözlerde, okura, öykü ve gerçekçilik konusunda bilgi vermiştir.

Çağdaş anlamda küçük öykünün ilk temsilcisi Küçük Şeyler (1982) adlı yapıtıyla Samipaşazade Sezai’dir. Küçük Şeyler ‘deki, gündelik yaşam gözlemlerinden kaynaklanan, gerçekçi bir çizgide gelişen ve Nabizade Nazım’dan farklı olarak ölçülü bir duyarlığı, etkileyici bir biçimde kullanan öyküler, Servet-i Fünun öyküsünün habercisi sayılabilir. Dil bakımından, Nabizade Nazım’ın Karabibik dışındaki öykülerinde az çok görülen Namık Kemal’in düzyazı etkisi, Küçük Şeyler’de söz konusu değildir, ancak yazar, fransızcanm etkisiyle biçimlenen ve giderek yalınlıktan uzaklaşan bir dil estetiğine ulaşmış, bu yönden de Servet-i Fünun öykü dilini etkilemiştir (Bkz. TANZİMAT EDEBİYATI).

SERVET-İ FÜNUN’DA ÖYKÜ

Servet-i Fünun dönemi (1896-1901) edebiyatta eski etkilerin tümüyle ortadan kalktığı, sanatçıların örnek olarak özellikle Fransız edebiyatım aldıkları, 1870’ten sonra Tanzimat şiir ve düzyazısında belli bir estetik düzeye varma çabalarının şiirin, romanın ve öykünün amacı durumuna geldiği bir dönemdir. Bu dönemde öykü türü de Halit Ziya Uşaklıgil’m kalemiyle biçim ve içerik bakımlarından yetkinliğe ulaştı.

Halit Ziya Uşaklıgil, on kitapta yayımlanan kısa öykülerinde halk kesiminden insanları anlattı. Gerçekçi Türk öyküsünün başlangıcını oluşturduğu söylenebilecek bu öykülerinde ustaca bir gözlemcilik ve romanlarından farklı olarak yalın bir öykü dili dikkati çekmektedir.
Onun öykülerinde, çeşitli çevrelerden sıradan insanların yaşayış biçimleri, görenekleri, düşünce yapıları, vb. be-timlenmiştir. Halit Ziya, gerçekçi anlayışa uygun olarak, öykülerinde, romanlarındaki kadar geniş ve derin biçimde olmasa da, ruhsal boyuta ve çevre betimlemesine önem vererek kahramanlarının kişiliklerinin bütünleşmesini de sağladı. Kişilerin düşünce yapılarındaki ya da yaşamlarındaki dramları değişme süreçleri içinde işleyerek, daha önce derinliksiz tipleri işleyen Türk öyküsüne, karakter boyutunda kahramanlar ekledi (Bkz. UŞAKLIGİL, HALİT ZİYA).

Servet-i Fünun dönemindeki öteki öykü yazarları da şunlardır:

Duygusal konuları şiirsel düzyazıyla işleyen Mehmet Rauf; öyküİerinde yapmacıklı ve süslü bir dil kullanan,iki öyküsü dışında yerli kahramanlara ve öğelere yer vermeyen Hüseyin Cahit Yalçın; hem Servet-i Fünun döneminde yazdığı Haristan ve Gülistan (1901), hem de Milli Edebiyatçılara katıldıktan sonra yayımladığı Çağlayanlar (1922) kitaplarında, süslü bir anlatımda yazılmış öyküler yayımlayan Müftüoğlu Ahmet Hikmet; melodram öğelerini bolca kullanan Saffeti Ziya (Bkz. SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATI).

SERVET-İ FÜNUN DIŞINDA ÖYKÜ

Servet-i Fünun dışındaki öykünün en verimli yazarı Hüseyin Rahmi-Gürpınar’dır. Gerçi Hüseyin Rahmi öykü kitaplarını 1920’den sonra yayımlamıştır ama XIX. yy’ın sonunda beliren edebiyatçı kişiliği, konulan, anlatım biçimiyle yaşamının sonlarına değin hemen hemen aynı kaldığından bu dönemin yazarı sayılır. Gürpınar’ın öyküleri, romanlarında olduğu gibi, İstanbul’un kenar semtlerindeki insanların yaşamlanndan dikkatli bir gözlemle derlenen kesitler sunda. Bu insanların yaşamlarındaki güncel olayları, dertleri, üzüntüleri, kıskançlıkları, kavgaları, bencillikleri, vb. işleyerek yüzyılın başındaki İstanbul yaşamını dile getirdi.

Bir konuşturma ustası olan Gürpınar’ m öykülerindeki dil. romanlarındaki dilden daha yalın ve günlük konuşma diline daha yalandır (Bkz. GÜRPINAR, HÜSEYİN RAHMİ).

MEŞRUTİYETTEN SONRA ÖYKÜ
1909’da kurulan Fecr-i Ati topluluğu çıkış bildirilerinde Avrupa edebiyatım örnek alacağını söylüyordu. Bununla birlikte,Servet-i Fünunculardar hemen hiçbir bakımdan farklı olama yan Fecr-i Ati döneminde öykü, pel bir varlık gösteremedi. Edebiyat yaşa mına bu dönemde başlayan Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile Refik Hali: Karay asıl ünlerini, bir iki yıl sonra yaygınlaşan Milli Edebiyat akimine katıldıktan sonra yaptılar. Fecr-i At; dönemi öyküsünde yalnızca öykülerir de romantik bir anlatım kullanan Cemil Süleyman’m Timşal-i Aşk (1910) Ukde (1912) ve İzzet Melih’in Hüzür. ve Tebessüm (1922), Her Güzelliği Âşık (1938) kitaplarından söz edilebilir.

Yazı yazmaya Fecr-i Ati döneminde başlayan ama bu akıma girmemiş olan Halide Edip Adıvar da Milli Ede-biyat’a katılmıştır.

Fecr-i Ati dışındaki Ebubekir Hazım Tepeyran, Eski Şeyler (1910) kitabında, dil ve anlatım bakımından Servet-ı Fünun etkisindedir (Bkz. FECR-İ ATİ EDEBİYATI).

MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ VE CUMHURİYET DÖNEMİNE GEÇİŞ

1911’de Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin ve Ali Canip Yöntem tarafından yeni biçimiyle çıkarılan Genç Kalemleı dergisi, Türkçülük akımının gelişmesi ve yandaşlar kazanması için mücadeleye başladı. Bu dergi çevresinde toplanan yazarların oluşturduğu Milli Edebiyat akımı, öyküde, özellikle siyasal ve toplumsal sorunların yeni bir dil ve estetikle işlendiği açılımı sağladı. Yazı dili olarak konuşma dilinin temel alınması, türkçedeki yabancı öğelerin atılması, gerekirse yeni sözcükler yaratılması biçiminde özetlenebilecek Milli Edebiyat’m dil anlayışı. Cumhuriyet sonrası öykücülüğümüzün dilini olduğu kadar, genel olarak yazı dilinin de çıkış noktasını oluşturdu. Bu dönemde roman ve öyküde ulusal bilinci güçlendirici konuların yanı sıra İstanbul dışındaki günlük yaşam da gerçekçi bir anlayışla işlendi. Genç Kalemler dergisinin ilk sayısında, imzasız olarak yayımladığı “Yeni Lisan” yazısıyla dönemin dil anlayışına yön veren Ömer Seyfettin, Türkçülük görüşünü ve Milli Edebiyat ilkelerini öykülerinde başarıyla uyguladı (Bkz. ÖMER SEYFETTİN).

İçinde düzyazı şiirler de bulunan, dil ve anlatım bakımından Edebiyat-ı Ce-dide’nin etkilerini taşıyan Harap Mabetler (1911) kitabında üvey analık, evlilik yaşamında geçimsizlik, vb. konuları işleyen Halide Edip Adıvar, Birinci Dünya savaşından sonra yazdığı Dağa Çıkan Kurttaki (1922) öykülerinde ulusal sorunları ele aldı. Öykü dilindeki süslü dili ve romantik söylemi bırakarak, yalın bir dille, gerçekçi ve coşkulu bir söyleme ulaştı (Bkz. ADIVAR, HALİDE EDİP). Fecr-i Ati topluluğuna katılan ve bu topluluğun bireysel edebiyat anlayışım benimseyen Yakup Kadri Kara-osmanoğlu, ilk öykülerinde düzyazı şiir havası içinde aşk, ruhsal bunalımlar, bireyin geleneklerle çatışması gibi kişisel konuları, kişisel bir üslupla işledi (Bir Serencam, 1913). Ancak Balkan savaşının ardından, yaşamdan kopuk bir edebiyatın anlamsız ve yetersiz olduğu bilincine vararak, 1916’dan sonra Milli Edebiyat ilkelerini benimsedi. İnsansal ve ulusal gereksinmeleri yansıtacak bir edebiyata yöneldi.
Halide Edip gibi, Birinci Dünya ve Kurtuluş savaşlarını konu edinen, 1947’de kitaplaşan öykülerinde gerçek olayları anlatan Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun kahramanları, yalın çizgilerle ve güçlü bir gerçekçilikle çizilmişlerdir. Yakup Kadri, ulusal konuların eski süslü osmanlıcayla anlaşılamayacağmın bilincine vararak, dilini Milli Edebiyatçıların doğrultusunda yalınlaştırmış, kolay oku-nurluğu sağlamak için çevre betimlemelerini aza indirerek konuşmalara ağırlık vermiştir. Ruhsal çözümlemelerden çok, olayın etkileyiciliğine ve çarpıcılığına dayanan gerçekçiliği benimsemiştir. (Bkz. KARAOSMA-NOĞLU, YAKUP KADRİ).

Daha önce Fecr-i Ati sanat anlayışına bağlanan, siyasal nedenlerle sürgün olarak gittiği Anadolu’yu ve Anadolu insanım tanıdıktan sonra Milli Edebiyat ilkelerini benimseyen Refik Halit Karay Memleket Hikâyelerinde (1919) bu sürgün yıllarının gözlemlerini öyküleştirdi. Karabibikten beri Türk öyküsünün ulaşamadığı bir biçimde, köy ve kasaba insanının yaşamını konu alan bu öykülerde, toplumsal sorunların önyargılardan arınmış bir biçimde işlenmesi Refik Halit Karay’ın gözlemci gerçekçi öykü yazarlarından biri olmasını sağladı. Memleket Hikâyelerinden sonra, gene siyasal nedenlerden dolayı sürgün olarak gittiği Beyrut ve Halep’ten derlediği gözlemlerden oluşan Gurbet Hikâyelerinde (1940), tanıdığı Arapların ve gurbetteki Türk-lerin yaşamlarından canlı sahneler çizdi (Bkz. KARAY, REFİK HALİT). Reşat Nuri Güntekin, öykülerinde, romanlarında olduğu gibi duygusal konuları işledi. Ancak kimi öykülerinde magazin öyküsü özellikleri ağır basar. Kolay okunur, süssüz. kimi zaman duyarlıktan duygusallığa dönüşen dil ve anlatımla yazılan öykülerinde Reşat Nuri, romanlarındaki başarıya ulaşamadı (Bkz. GÜNTEKİN, REŞAT NURİ).
F. Celalettin adıyla tanınan Fahri Celal Göktulga, konularını gündelik yaşamdan alarak, Hüseyin Rahmi ve Ahmet Rasim gibi, yüzyılın başındaki İstanbul yaşamını folklor zenginliğiyle canlandırdı. Öykülerinde çıkış noktası olarak gözlemlerini kullandı. Teknik olarak klasik öykü kalıplarının dışına çıkmadı. Öykülerine çoğu zaman gülmece çeşnisi katarak, toplumsal yergiye de yöneldi.

Bataklık Çiçeği adlı öykü kitabım 1924’te yayımlayan Selahattin Enis, doğalcı edebiyatımızın bir başka yazarıdır. Konularım gündelik yaşamdan ve köy yaşamından çıkaran Selahattin Enis, tümce yapısı bakımından yalın olmasına karşın, kullandığı sözcükler bakımından, dilde yalınlaşma akımından uzaktır.

Sadri Ertem Türk öyküsünde, toplum için edebiyatın ilk temsilcilerinden biri sayılır. Cumhuriyet devrimlerini kendi toplumsal görüşlerini temel alarak okura benimsetmeye çalışırken gözlemden değil, önceden saptanmış savlardan yola çıkmıştır. Öykü dili ve tekniği yetkinlikten uzaktır.

Eşkiya Güzeli (1925) adlı bir öykü, bir de Sandalım Geliyor Varda (1938) adlı uzun öykü kitabı bulunan Osman Cemal Kaygılı konularım İstanbul’un kenar mahallelerindeki insanların yaşamlarından çıkardı; gülmece öğelerini ustaca kullandı.

Ahmet Naim’in Zonguldak kömür işçilerinin yaşamlarından kesitleri işlediği öyküleri, ölümünden sonra Kuduz Düğünü [ 1968) ve Bir Yudum Soluk 1971) adlarıyla basıldı. Sabahattin Ali, işlediği konular ve anlatım bakımlarından Refik Halit geleneğine bağlanabilir. Öykülerinde 1930-1940 yıllarının özellikle köy ve kasabadaki görünümünü yansıtarak eleştirmiş, kahramanlarına sevgiyle yaklaşarak, zaman zaman duygusal, zaman zaman da doğalcılığa varan bir söylem geliştirmiştir. Betimlemelerin yanı sıra ruh çözümlerine de başvurmuştur (Bkz. SABA
HATTİN ALİ).

Yedi Meşale topluluğunun tek öykücü üyesi olan Kenan Hulusi Koray, kimi öykülerinde kendi gözlemlerinden çok, okuduğu ve duyduğu köy gerçeklerinin, gündelik yaşam konularının yanı sıra, aşk, hayvan sevgisi gibi konuları işledi; kimi öykülerinde magazin tipi korku öyküsünü denedi. Ömer Seyfettin’in yerleştirdiği klasik öykü planını kullanan Kenan Hulusi, öyküde estetiğe ve biçime önem verdi. İlk öykülerinde düzyazı şiir özelliği görülmektedir. Kısa tüm-celi bir öykü dili vardır.

Hemen tümü uzun öykü niteliğinde olan öykülerinin konularını, dönemin yaşamına göndermeler yaparak Osmanlı döneminden seçen Nahit Sırrı Örik, aşk ve kıskançlık, eski yaşayıştan çizgiler, Boğaz’daki yalı yaşamı, eski yaşamdaki töreler, vb. konuları işledi. Bugüne göre ağdalı sayılabilecek, ama işlediği döneme uygun düşen öykü dili, bütün zenginliğiyle kullandığı İstanbul türkçesini temel alır. Duygusal bir üslubu vardır.

İlk öykülerinde, belli bir dünya görüşüne yaslanmasa da, konuları ve gözlemciliğe dayanması bakımlarından Sadri Ertem’in etkisinde kalan Bekir Sıtkı Kunt, ilk kitabı Memleket Hikâyelerinde (1933) köy gerçeklerini, devlet dairelerini, kahveleri, vb. anlattı. Öyküde ayrıntıya önem verdi. Sonraki öykülerinde, kent gerçeklerine daha yoğun olarak eğilerek, yaşananı olduğu gibi yansıtmaya çalıştı. Kısa tümceli, yalın bir üslupla yazan Bekir Sıtkı, Yataklı Vagon Yolcusu (1948), Ayrı Dünya (1952) gibi kitaplarında Memduh Şevket Esendal öyküsüne yakınlaştı.

îlk öyküsünü 1908’de yazan ama 1946’ya kadar öykü kitabı yayımlamayan Memduh Şevket Esendal, Türk öyküsünün en önemli adlarından biridir. Günlük yaşamdaki geçim sıkıntıları, devlet-yurttaş ilişkisi, bürokrasi gibi konuları işlemiştir. Yaşamdan bir dilimi alarak, doğal akışı içinde anlatmaya dayanan öykülerinde Memduh Şevket Esendal’m, bu bakımdan Sait Faik’i etkilediği söylenebilir. Memduh Şevket Esendal’m öykü dili son derece yalın ve süssüz-dür. Bu bakımdan, kendine lözgüjbiı anlatım yaratmıştır. Betimlemelere hemen hiç yer vermeyerek, konusunu diyaloglar yardımıyla geliştirmesi, yalınlığının temel nedenidir (Bkz. ESENDAL, MEMDUH ŞEVKET).

İlk öykülerini 1930 öncesinde yayımlayan bu sanatçılarla önemli gelişmeler gösteren Türk öyküsü, özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında belirmiş olan düşünce özgürlüğünden yararlanarak, yurt gerçeklerine eğildi. Genellikle toplumsal eleştiri, bu dönem öyküleriyle birlikte keskinleşerek, eleştirel gerçekçi ürünlerin çoğalmasına yol açtı. Öykücüler, eski anlatının, Tanzimat acemiliklerinin ve Servet-i Fünun’un etkilerinden bütünüyle koparak, çağdaş Türk öyküsünün temellerini attılar. Öykü dilinde de yeni arayışlar ortaya çıktı.

1930’dan sonra Türk öyküsünde, toplumsal gerçekçilik eğilimi sürdü. Ümran Nazif Yîğiter, ilk kitabı Kara Kasketli Amelede (1933), Sadri Ertem etkisiyle işçilerin, memurların yaşam koşullarını anlattı. İçimizden Biri’nde (1941) de bu konuları sürdürmekle birlikte daha derli toplu bir dil ve anlatıma yöneldi. Sonraki kitaplarındaki öykülerde İkinci Dünya savaşının etkilerini, savaşın getirdiği ahlak bozukluklarım, savaş zenginliklerini, topraksız köylülerin Zonguldak kömür ocaklarında işçileşmelerini öyküleştirdi.

Öykülerinde gözleme dayanarak, kişilerini olağanüstü hiçbir özellik katmadan anlattı. Katı bir gerçekçilikten kaçınarak, üslubuna zaman zaman duygusallık kattı.

Türk öyküsünde kahramanlarını ruh çözümlemelerine dayanarak anlatan Samet Ağaoğlu, genellikle Dostoyevski’nin yapıtlarındaki karanlık, hüzünlü, umut kırıcı havanın etkisinde kaldı. Ölüm düşüncesini dolaylı ya da dolaysız, öykülerinde anlatının merkezi yaparak, yaşamda mutluluğu aradıkça mutsuzluğa gömülen hasta yapılı insanları başarıyla canlandırdı. Nesnel bir dünyayı gerçek çizgileriyle değil, öykü kişilerinin zihinlerindeki biçimiyle yansıttı. Samet Ağaoğlu, öykülerinde uzun tümceli, eski sözcüklerle yüklü bir dil kullanarak, belki işlediği konulara ve yazış biçimine uygun düşmeyeceği düşüncesiyle, dildeki yalınlaşmadan uzak kaldı.

Memduh Şevket Esendal geleneğine yakın bir öykü dünyası kuran Sait Faik Abasıyanık, ilk öykülerinde çocukluk ve gençlik anılarından yararlanarak duygusal gerçekçi bir üslup kullandı. Ancak daha sonra gerçekçiliği ve gözlemleri, kişileştirerek verdi. Genel olarak “küçük adarn’ın yalnızlığını, ilişkilerini, sevgilerini anlattı. Çoğu kez birinci kişi söylemini kullandığı öykülerinde, yalın, sürükleyici bir üslup geliştirdi. Alemdağ’da Var Bir Yılan (1954) kitabındaki kimi öykülerde gerçeküstücü bir anlatım kullandı. Öykülerinde klasik öykü planını kullanmayan Sait Faik. Memduh Şevket Esendal’ın “yaşamdan bir dilim” anlatmaya dayanan öykü yapısından da farklı bir anlatı yarattı. Bu anlatı, öykücünün kendisini gizlemeyerek, olaydan çok, olayın kendisi üstündeki izlenimlerini ve duygulanımlarım vermeye dayanır ÎBkz. ABASIYANIK SAİT FAİK).

Ankara’nın Alündağ gecekondu semtlerindeki insanların ve devlet dairelerindeki memurların yaşamlarından çıkardığı öykülerinde kendine özgü bir eleştirel gerçekçiliğe yönelen İlhan Tarus, üslup bakımından oldukça kurudur.

Mehmet Şeyda genç yaşta öyküye başladı, ama öykülerinin kitaplaşması 1962’den önce gerçekleşmedi. Zonguldak Hikâyelerinden (1962) başlayarak günlük yaşamdan olayları sergiledi. Kişilerinin iç dünyalarını, ruhsal durumlarım, anlattığı olayın içine yedirerek verdi. Mehmet Şeyda’nın öykülerinde cinsellik, kadm-erkek ilişkileri ve birey-toplum çatışması önemli bir yer tuttu. Öykülerinde olaya ağırlık verdi (Bkz. ŞEYDA, MEHMET). İlk öykü kitabı Anadolu ‘dan Hikâye-ler’de (1939) kasaba yaşamını, iktisadi bakımdan birbirine bağımlı olan memur-esnaf çekişmesini, tüccarlaş-ma sürecindeki eşrafı anlatan Kemal Bilbaşar, sonraki öykülerinde bu konuların yanı sıra insanların sömürüye direnişlerini, köy ve kent yaşamından çeşitli kesitleri öyküleştirdi. Öykülerinde, toplumsal gerçekçilikten ayrılmayan ve topluma belirgin bir eleştiri getiren Bilbaşar. üslubuna zaman zaman az da olsa gülmece öğeleri kattı (Bkz. BİLBAŞAR. KEMAL). Türk edebiyatında, denizi ve deniz insanlarını bütün boyutlarıyla anlatan ilk yazar olan Halikarnas Balıkçısı, romanlarında olduğu gibi öykülerinde de ekmeğini denizden çıkaran insanların çileli yaşamlarım, denizle yaptıkları mücadeleleri, deniz özlemlerini coşkun, bir dille verdi (Bkz. HALİKARNAS BALIKÇISI).
Konularını Ege bölgesinden, özellikle Söke ovasmdan çıkaran Samim Koca-göz, bölgedeki toprak sorunlarını, çıkar çatışmalarını, yaşam güçlüklerini anlattı. Klasik gerçekçi öykü yapısından ve estetiğinden ayrılmadı (Bkz. KOCAGÖZ, SAMİM).

Orhan Kemal günlük ekmeğinin peşinde koşan küçük insanları, başıboş işçi çocuklarını, işçileri, ırzına göz dikilen savunmasız kadınları, toplumun kıyısında kalmış emekçileri söz konusu ettiği öykülerinde, toplumsal ahlakı ekmek kavgasının belirlediği düşüncesinden yola çıktı. Gözlemci gerçekçiliğin başarılı örneklerini verdi. Toplumsal eleştiri getirirken, iyimser görüşünü bir yana bırakmayarak, kahramanlarına sevgiyle yaklaştı. Genellikle “kötü adam”lan gülmeceyle yumuşattı. Orhan Kemal’in öyküleri, diyaloglarla geliştirilen olaya dayanır. Betimlemeler fazla değildir. Yaşamlarını konu edindiği insanların davranışlarındaki ve konuşmalarındaki yalınlıkla koşut olan yalın bir öykü dili kullanmıştır. Kimi öykülerinde çarpıcı bir duyarlık, kimi öykülerinde de doğalcılığı anımsatan bir gerçekçilik egemendir (Bkz. ORHAN KEMAL). Sait Faik’in öykü anlayışının etkileri birçok öyküsünde görülen Sabahattin Kudret Aksal, gözlemlerinden yola çıkarak İstanbul yaşamından derlediği öykülerinde, gündelik yaşamdaki bireysel sorunları anlattı. Bireyleri anlatırken, günlük yaşamdaki ayrıntılarla kişilerin iç dünyaları arasında, koşutluklar ve ilişkiler kurdu. Sait Faik öykülerindeki iyimserlik Sabahattin Kudret’te de görülür (Bkz. AKSAL, SABAHATTİN KUDRET).

1930-1940 yılları arasında yazı yaşamına başlayan bu yazarlarla birlikte, Türk öyküsünde gerek konu, gerek biçim, gerekse dil açısından bir gelişme görülmektedir. Sabahattin Ali ile yerleşen toplumsal gerçekçilik yolundaki öykücüler, yurt sorunlarını sergilerken, bir yandan da bu sorunların nedenlerini göstermeye çalıştılar. İkinci Dünya savaşının getirdiği bunalım Türk edebiyatında genel bir karamsarlığa yol açtıysa da, genel olarak şiirde ve romanda görülen umut ve insan sevgisi öyküde de ana özelliklerden birini oluşturdu. Bu dönemde Sait Faik’in yerleştirdiği öznel gerçekçilik ve akışı içinde yaşamı anlatma tekniği çeşitli sanatçılarca izlendi.

Toplum-insan ilişkilerinin sorunsal değil, insansal ve öznel düzeyde öyküye yansıdığı bu doğrultuda,toplumsal gerçekçilerde olduğu gibi, insan sevgisi belirgin bir biçimde görülmektedir.

1940’TAN 1950’YE ÖYKÜ

Göl İnsanları (yazımı 1940; basımı 1955) adlı tek öykü kitabındaki dört uzun öykünün de konularını köy yaşamından alan Kemal Tahir kitabın üçüncü baskısına dört öykü daha ekledi. Patron-işçi, ırgat-ağa ilişküerini, kız kaçırma olayını, köydeki delikan-hların evlenme zorluklarını işleyen ilk dört öyküde çıkış noktası toplumsal köy sorunlarıdır. Öteki öykülerdeyse baraj yapılması sırasında geçen olaylar, bir vapur yükü ot ve sürülen bir aşiret, Binbir Gece Masalları ‘nuı bir bolümü, vb. öykülenir. Kemal Tahir, öykülerinde, romanlarında geliştireceği betimleme tekniğini ve diyalogda gerçekçi yöntemi kullandı (Bkz. KEMAL TAHİR).

Saplantılar içindeki insanları, Samet Ağaoğlu’nunki gibi karanlık bir üslupla işleyen Ahmet Hamdi Tanpınar genel olarak konularını kendi çocukluğundan, çocukluğunda dinlediği öykülerden çıkardı. Hayalgücünü gerçekliğin önüne geçirerek, gerçeğe benzemeyen özel bir öykü dünyası kurdu. Ruh çözümlemelerinin yerine imgeleri koyarak dış gerçekliğin yerine iç gerçekliği geçirdi. Öykü dili, uzun tümceli, süslü, estetik düzeyi yüksek bir dildir (Bkz. TANPINAR, AHMET HAMDİ).
Sait Faik’in geliştirdiği duygusal gerçekçiliği benimseyen Oktay Akbal, dış çevreyi ve insanları, kendisini anlatmak, dışa vurmak için araç olarak kullandı. Günlük yaşamın akışını verirken, gerilimden kaçındı. Oktay Akbal öykülerinde, umut dolu, aydınlık bir dünyayı duyarlıklara yer vererek anlattı. Kısa tümceli, yalm, konuşma düiyle örtüşen bir öykü dili kurdu (Bkz. AKBAL, OKTAY).

Özgün bir gülmece öyküsü kuran Aziz Nesin, öykülerinde özellikle 1950-1960 dönemindeki siyasal ve toplumsal oluşumları yerme amacına yöneldi. Sonraki öykülerindeyse, daha çok tipler üzerinde durdu. Karşılıklı konuşma ya da tekli konuşma yöntemini kullanarak, yalm, kolay kavra-nabilen bir öyküleme tekniği yarattı (Bkz. NESİN, AZİZ).

Öykülerinde şiirsel bir dille Adapazarı ve çevresiyle İstanbul’un kıyı yörelerindeki yaşamı konu edinen Faik Baysal, yer ve kişileri gözlemlerine dayanarak betimledi. Kişisel ve toplumsal dramları anlattı (Bkz. BAYSAL, FAİK).

Sait Faik ve Memduh Şevket çizgisindeki Naim Tirali, öyküleştirmeye hiç çaba harcamadan yazdığı anı tadındaki öykülerinde kendisini ve kendisiyle ilgili olarak tanıdığı insanları, Beyoğlu yaşamını, geçirdiği hastalığı, yolculuklarım,vb. anlattı. Zorlamasız, yalım bir dille, kendisine özgü bir anlatım kurdu.

Öyküde hayalgücüyle birlikte kurma-caya da yaslanarak, gözlemlediği kent gerçekliklerini, zekâ kıvraklıklarıyla ilginçleştirerek anlatan Haldun Taner, insanların zayıf yanlarını öyküleştirdi. Toplumun çeşitli kesimlerinden seçtiği kahramanları, para düşkünü kadınlar, kadın düşkünü erkekler, memurlar, öğrenciler, kapıcılar, vb’dir. Öykülerinde, insanların zayıf yanlarını alay ve yergi yoluyla sergilerken, nükteyi, kara gülmeceyi, ince alayı ustalıkla kullandı .Uzun tümceli ve yetkin bir öykü diliyle yazan Taner, kimi öykülerinde (“Konçinalar”, “Sanc-ho’nun Sabah Yürüyüşü”,vb.) benzetme ve karşılaştırma yöntemini kullandı (Bkz. TANER, HALDUN).
Romanlarının çoğu, biçim, içerik ve anlatım bakımından birer büyük öykü niteliğinde olan Orhan Hançerlioğlu, tek öykü kitabı İnsansız Şehir’de (1953), köy, kasaba ve büyük kent yaşamından kotarılan konularını gözlemden çok kurmacayla işledi. Çocukluk anılarından da yararlandı. Yazarın roman olarak yayımladığı Ali (1955), adları Ali olan yedi kişinin yaşamından kesitleri bağımsız bölümlerde anlatmasıyla bir öykü kitabı sayılabilire

Toplumsal değişmenin birey üstündeki etkilerini öykülerinin çıkış noktası yapan Tank Buğra, köy ve kent gerçeklerini, gözlemlerine dayanarak, ama bireysel düzlemde anlattı. Düş kırıklıklarını, can sıkıntısını, evlilik ve aşk sorunlarını işledi. Türkçenin yalınlaşmasının dışında kalarak, çarpıcı tümcelere ağırlık tanıyan kişiselleştirilmiş bir üslupla yazdı (Bkz. BUĞRA, TARIK).
Çeşitli türlerde yapıtlar veren Necati Cumalı, kentlerdeki orta halli insanların,köy ve kasaba insanlarının yaşamlarındaki kız kaçırma, su ve toprak kavgaları, kan davası gibi kesitleri, ailelerin geçmişindeki anıları (Makedonya 1900,1976), vb’ni öyküye geçirdi. Yurt dışı izlenimlerini de Ya-kubun Koyunlan (1979) ve Revizyonist (1979) kitaplarında işledi. Yalın bir anlatımı ve şiirsel bir söylemi olan Necati Cumalı, kişilerini sevecenlikle yansıttı (Bkz. CUMALI, NECATİ). Ziya Osman Saba, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi (1952) ve Değişen İstanbul (1959) adlı iki öykü kitabında aile çevresi içindeki çocukluk ve gençlik yıllarını, o günlere duyulan özlemin bakış açısıyla öyküleştirdi. Ziya Osman Saba’nın dili, biraz Abdülhak Şi-nasi Hisar’ı anımsatan, süslü, uzun tümceli, özenli bir dildir.

1950’DEN GÜNÜMÜZE ÖYKÜ

1950’den sonra, Sabahattin Ali’nin yerleştirdiği, kö.y ve kasaba insanlarının sorunlarını toplumsal gerçekçilik yöntemiyle irdeleyen öykü anlayışı, köy kökenli yazarlarca geliştirildi ve zenginleştirildi. Sait Faik’le başlayan, Oktay Akbal, Naim Tirali gibi yazarlarca da benimsenen, bireyin temel alındığı öykü anlayışı da kimi yazarlarca sürdürüldü. Öykü yazmaya 1950’den sonra başlayan bazı yazarlar da, özellikle şiirde İkinci Yeni’nin egemen olduğu yıllarda, bireyin nesnel gerçeklik karşısındaki bunalımını, varoluşun bunaltısını işlediler. Bu öykücüler, bir bakıma, Samet Ağaoğlu, Ahmet Hamdi Tanpmar gibi yazarların kahramanlarının var olma ve nesnel gerçekliğin yerine öznel gerçekliği koyma çabasına ek olarak, varoluşun getirdiği bunalımı yaşayan, edilgin, kaçış içindeki insanları anlattılar. İlk öykü kitaplarını çıkarış sırasına göre, 1950 sonrasının başlıca yazarları şunlardır: Tek öykü kitabı San Sıcak’ta (1952), Adana yöresinin insanlarının sorunlarını işleyen Yaşar Kemal, romanlarında olduğu gibi doğamsan ilişkilerine yer verdi (Bkz. YAŞAR KEMAL). Kendine özgü bir anlatım biçimi geliştiren Nezihe Meriç, kadının toplum içindeki ezilmiş konumunu, tedirginliklerini konu alırken şiirli ve duyarlı bir dil kullandı. İlk öykülerinde bir Anadolukasabasınm insanlarını gerçekçi bir söylemle öyküleyen Tahsin Yücel, daha sonra insanın iç gerçekliğini irdelemeye yöneldi (Bkz. YÜCEL, TAHSİN). Fakir Baykurt, yalın bir gerçekçilik anlayışıyla kırsal kesimlerdeki insanların sorunlarını dile getirdi. Kahramanlarının ruhsal yapılarını da betimledi (Bkz. BAYKURT, FAKİR). Toplumun kıyısında kalmış insanları sevecen bir bakış açısıyla yansıtan Tarık Dursun K., ustalıklı konuşmalarla kolay okunur bir öykü dili yarattı (Bkz. K„ TARIK DURSUN). Bilge Karasu, öykü metninin kurgusuna ve yapışma ağırlık vererek, yaşanmamış zamanı arayan çağımızın tedirgin insanını anlattı (Bkz. KARASU, BİLGE). Denizi ve deniz adamlarının yaşamlarından sahneleri öyküleyen Zeyyat Selimoğlu, Karadeniz ağzım kullanarak ustaca kurduğu konuşmaların ve olayın yardımıyla, deniz emekçilerinin bireysel sorunlarına eğildi. Hemen tüm öykülerinde gülmece öğesi yer alır. Muzaffer Buyrukçu, sıradan insanların tutkularını, özlemlerini, cinsel sıkıntılarını ayrıntılara fazla yer vererek betimledi. Demir Özlü, ilk öykülerinde büyük kentte yaşayan bireyin tedirginliğini, bunalımlarını anlatırken, daha sonra, genel anlatım tekniğinde pek değişiklik yapmamakla birlikte toplumsal sorunlara yaklaştı. Bununla birlikte, hemen tüm öykülerinde eksen olarak bireyi aldı. Demir Özlü gibi, Ferit Edgü de, bireyin çevresine yabancılaşmasını öyküledi (Bkz. ED GÜ, FERİT). Yusuf Atılgan köy vı kentte yaşayan insanları öyküleştirirken, özenli, işlenmiş bir öykü dili yarattı (Bkz. ATILGAN, YUSUF). Dü vı biçim bakımından yetkin öykülerini] yer aldığı tek kitabı îshak’ta (1959] gerçeklikten değil kurmacadan yok çıkan Onat Kutlar, kimi öykülerinde şiirsel bir dil kullandı. Gerçeküstüci öğelere yer vererek ilginç ve kendim özgü bir öykü söylemi geliştirdi. Erda Öz, ilk öykülerinde dış dünyanın, bireyin bilincinde yarattığı etkileri anlatırken, 1970’li yıllarda toplumsal sorunları odak noktası alarak öyküledi Bireydeki toplumsal özü aradı. Tümçeleri kısa, yalın, süssüz bir öykü diliyle yazdı.
Adnan Özyalçıner de, Erdal Özgib 1970’ten önce insanların yalnızlığını bunaltısını işlerken, daha sonra öyküsünü toplumsal sorunlara yöneltti Öykü dilini de, kişilerin trajik durumlarını yansıtmaya elverişli düşsel simgeler, alegoriler, vb’yle dolu karmaşık dilden yalın bir söyleme doğru geliştirdi. Öyküsünü geliştirerek değiştiren bir başka yazar olan Demirtaş Ceyhun, bireyin çevreyle ilişkilerini ruhsal ve cinsel yönleriyle ele alan bir öyküden, toplum sorunlarını gerçekçi bir dille yansıtan öyküye geçti (Bkz. CEYHUN, DEMİRTAŞ). Leyla Erbil, sözdizimde, anlatımda biçimsel arayışlara girerek, gerçekliği öznel boyutuyla kavramaya çalışan bir öykü dünyası kurdu.

Bireyin yalnızlığım şürsellikten yararlanan bir dille anlatan Sevgi Soysal, gerçekliği birey-toplum ilişkilerinde aradı. Sevim Burak, kişiselleştirilmiş bir öykü diliyle, öykülerinde kendi “ben”ini odak noktası aldı, kendisini anlattı. Kadının toplumdaki umarsızlığım, ezilmişliğini duygulu ve yalm bir dille anlatan Afet İlgaz, kimi öykü kitaplarında, geleneksel halk öyküsüyle bağlantılı öyküler de yazdı. Necati Tosuner, sakat bir insanın, içe kapanık, yalnız ve acılı dünyasını yansıttı. Daha sonra Almanya izlenimlerini öyküleştirdi. Selim îleri, kendi ya-

şamından kesitleri, kadın erkek arasındaki duygusal ilişkileri, değişen -toplumdaki aile bireylerini konu aldı (Bkz. İLERİ, SELİM). Güneydoğu Anadolu’nun insanlarını, törelerini, ağa-ırgat üişkilerini, kaçakçılık sorunlarını, cinsel sorunlarını anlatan Bekir Yıldız, doğalcı bir söylem geliştirirken, açık ve yalın bir dil kullandı. Kerim Korcan, Tatar Ramazan’da (1969), hapishane yaşamından kesitleri, gerçekçi dille anlatırken, anılarından yararlandı.
Doğu Anadolu gerçeklerini konu alan Ümit Kaftancıoğlu, öykülerinde yerel konuşma dilinden yararlandı. Füru-zan, Rumeli göçmenlerini, onların toprağa bağlılığını, kadınların karşılaştığı baskıları, cinsel sorunlarını ve var olma savaşımlarını şiirli ve duyarlı bir dille verdi (Bkz. FÜRUZAN). Tomris Uyar öykülerinde olaya az yer vererek, daha çok anıları, çağrışımları, iç içe geçmiş zamanı kullanarak insan ilişkilerindeki kesikliği, uyumsuzluğu öyküledi. Ayrıntılara, iç ve dış gözleme ve ruh çözümüne yer verdi (Bkz UYAR, TOMRİS). Toplumsal sorunları gerçekçi yöntemle irdeleyen Necati Güngör, kimi öykülerinde de kendi yaşamöyküsünden seçtiği konuları günümüzle koşutluklar kurarak anlat tı, yalm bir dille yazdı. Oğuz Atay tel öykü kitabı Korkuyu Beklerken ‘dı (1975), çağın tedirginliğini ve yaban cılaşmasmı duyumsayan kent insanını anlatırken, ince alaylarla, hüzni birlikte içeren bir öykü dünyası yarattı. Kişileştirilmiş, özgün bir öykü dil kullandı. Hulki Aktunç kente göçtüği halde kentlileşemeyen kırsal kesil insanlarım, toplumsal göndermelerlı anlattı. Ten ve Gölge’de (1985) özgüı bir konu ve öyküleme yarattı. Hulk Aktunç’un dili, işlenmiş, günlük dildeı ayrı bir öykü dilidir. Toplumsal ve bireysel gerçekleri anlatırken gerçekli gerçeküstü arasında ilişki kuran Nazi Eray, masalsı öğelere de yer vererel

çağrışımlara açık bir öykü dili kurdu İlk öykülerinde birey-çevre ilişkisini bireyin bilincine yansımasıyla anlatan Nedim Gürsel, Kadınlar Kitabinda (1983) erotizme yer verdi, şiirselleştirilmiş bir öykü dili geliştirdi.

Bu öykücüler dışında da şu adlar sa yılabilir: Feyyaz Kayacan, Kâmuraı Şipal, Şükran Kurdakul, Metin İlkin Mustafa Kutlu, Afşar Timuçin, Kema Ateş, Behzat Ay, Yusuf Ziya Bahadm lı. Dursun Akçam, Mehmet Başaran Şevket Bulut, Osman Şahin, Vüsat O Bener. Meral Çelen, Sevinç Çokum Enver Naci Gökşen, Ayhan Bozfırat Gülten Dayıoğlu, Hakkı Gümüştaş Burhan Günel, Şahap Sıtkı, Celal Öz can, Mustafa Balel, Behiç Duygulu Mübeccel İzmirli, Tezer Özlü, İne Aral, Ayşe Kilimci, Rasim Özdenören Hakkı Özkan, Işıl Özgentürk, Ayse Özakın, Pınar Kür, Nursel Duruel, İzzet Yasar, vb.

Yorum yazın