TARIK BUĞRA’NIN HAYATI, EDEBİ KİŞİLİĞİ, ESERLERİ

TARIK BUĞRA’NIN HAYATI, EDEBİ KİŞİLİĞİ, ESERLERİ

A. HAYATI

Süleyman Tarık Buğra 2 Eylül 1918’de Akşehir’de doğdu. Erzurumlu Mehmet Nazım Bey ile Nazike hanımın tek erkek çocuğu olmakla beraber, ilk hocalığını da babası Nazım Bey yapmıştır. Erzurum asıllı olan Nazım Bey ağır ceza reisidir. Küçük Ağa romanındaki ceza reisi babasının karakterini ve babasının vücut yapısını tamamen yansıtmaktadır.T. Buğra Hak Hürriyet aşkını da babasından aldığını söylemektedir. Babasının kendisine verdiği ahlak terbiyesinden de memnunlukla bahseder. Onu kendi yaşıtlarından ayıran ve yalnızlığa iten karakter yapısında babasının verdiği terbiyeden ileri gelir. T. Buğra babasına büyük bir saygınlık duymaktadır.

M. Nazım Bey’in Türk kültür ve edebiyatının seçkin eserlerinden oluşan, küçük ama şekçin bir kütüphanesi vardır. “Safahat, Rubab-ı şikeste Cevdet Paşa Tarihi, N. Kemal’in Osmanlı Tarihi, Siyasi Tarih, Murat Bey Tarihi, Servet-i Funun Terakki gibi eser, edebi ve dergilerle bu sayede ve daha ilk okuldayken, temasa geçtim. Başlangıçta bana o bunlardan parçalar okuyup anlatırdı.” (Tuncer,1998 s.5-6)

Buradan da anlaşılacağı gibi ilk eğitimi babasından almış ve hayatının ilk yıllarında daha seçkin, onun anlayabileceği hikayelerle babası tarafından ilerideki yazarımız, o zamanlar köklü temelleri atılmaya başlanmıştır. Babasının anlattığı bu hikayeleri can kulağıyla dinler, bundan da çok büyük bir zevk alırdı. Hatta babası olmadığı zamanlarda ablaları, amcası veya kimi bulursa ona okuturdu. Kıvrak bir zekası vardı. Eski yazı olan bu kitapları bazen biriktirdiği harçlıkları vererek okuturdu ablalarına veya amcasına. Onlar okurken eğilip onları takip ederken kelimeleri öğrenmiş, daha okula gitmeden eski yazıyı öğrenmiştir.

Annesi Nazike Hanım, Nazım Bey’in ikinci hanımıdır. Nazike Hanımın tek çocuğudur Tarık Buğra. Nazım Bey’in öbür hanımından da iki kızı vardır. Nazike Hanım 15 yaşında evlendirilmiş, ümmi bir kadındır. Kendisi tarikata ve tekkeye bağlı, tasavvuf ilmi özümsemiş ve geleneklerini yerine getirmeye çalışan, kültürlü, yol yordam bilen, gönlü zengin bir Anadolu kadınıdır.
Tarık Buğra bir mektubunda annesini şöyle anlatır:

Annem ümmi idi.tarikata bağlı idi. Ahretlik ve kardeşleriyle toplanırlar, bilhassa yunus Emre den ilahiler, şiirler okurlardı. O tertemiz, saf, o büyük değerleri sezen ve benimseyen seslerin bende büyük hakkı vardır.bir tek şiirini bile yazılı olarak görmeden, duyduğum Yunus Emre aşkı onun büyük mirasıdır. Mevlana’ya da o sayede erdim. (Tuncer 1988- s .6-7) diyen yazarımız. Adı güzel kendi güzel Muhammed’e başladılar mı ayrı bir neşelenir ve severek şevkle dinlermiş.

İlkokul ve ortaokul eğitimini Akşehir de tamamlamıştır. İlkokul yıllarından önce tanıştığı kitaplar, ilk okul yıllarında da onu okumaya sevk etmiştir. Hatta ilkokul son sınıfa geldiğinde kitaplarla iyice haşır neşir olmuş. R. Nuri Güntekin’in eserlerini iki üç defa okumuş olmakla beraber; “Dudaktan Kalbe” yi tam on dört defa okumuştur. Bu olay T. Buğra’yı roman yazmaya itmiştir. R. Nuri’nin kitaplarını okuması onu romantizme ve santimentalizmin büyülü oyunlarının içine doğru iter.

Ortaokul yıllarında biraz haylaz ve yaramazdır. Ortaokul yılları başarı ile doludur. Haşarılık yıllarında onu edebiyata ve şiire tekrar yönelten Türkçe öğretmeni ve aynı zamanda şair ve yazar, Rıfkı Melül Meriç’in büyük etkisi olmuştur. R. M. Meriç ondaki zekayı ve yeteneği fark etmiş, babasının yanına gidip konuşarak öğrencisi hakkında bilgiler almıştır ve ona okuması için kitaplar vermiştir. T. Buğra’nın şiire başlaması işte bu yıllara rastlar. Bunda hocası R. M Meriç’in etkisi ve yönlendirmesi büyük yer tutar.

R. M. Meriç’in dikkatini çekmesi ise şöyle cereyan etmiştir. “T. Buğra derste arkadaşının biriyle kaynatırken, hocası fark eder ve çok sert bir şekilde ‘oku’ diye emir verir. Hocasının bu sözünü fırsat bilerek, R. Melül’ün şiirini açar ve okur. Hocası okumasını beğenmiş ve ‘aferin’ sen akıllı birine benziyorsun” demiştir.

1933 yılında ortaokul eğitimine Akşehir’de nokta koyduktan sonra; yine aynı yıl İstanbul’da , İstanbul Lisesi’nde lise eğitimine yatılı olarak başlar. Küçük bir muhitten geldiği için İstanbul’a ve buradaki arkadaşlarına alışmakta bir müddet zorlanmıştır. Kendisini arkadaşlarından gerilerde hissetmiş ve içine kapanmıştır.
Aşkla ilk defa lise yıllarında tanışmış. Aşkı ilk defa tanıyan T. Buğra kayıt için kendisini getiren ve aynı zamanda, velisi olan akrabasının kızına aşık olmuştur.yıllarca süren bu aşk evlilikle sonuçlanmıştır. Kızda sevmiş ancak meslek sahibi olmaması onları ayırmıştır. Onuncu sınıfa geldiği zaman İstanbul Lisesinin yatılı bölümü kapatılmıştır. Bunun üzerine Konya Lisesine gelerek lise eğitimini burada tamamlar. Bu sıralar babasının maddi durumu iyi değildir. Bütün bu zorluklara rağmen oğlunu okutmaya çalışır.

İstanbul ve Üniversite yılları başlamıştır. Diploma notunun Pekiyi olması nedeniyle İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesine imtihansız olarak girer. Buradaki ilk zamanlarında hocası Rıfkı Melül Meriç ile karşılaşmış ve yine onun sayesinde, Beyazıt’taki Küllük kahvesini keşfetmiştir. Henüz sorumluluk duygusu pek olmayan bir dönemdir. Babası onu okutmak için evini satmıştır. Bu güç koşullara rağmen okutulduğunun farkında değildir. Küllük kahvesine ilk gittiğinde A. Nihat Tarlan, F. Köprülü, Mükrimin Halil Yınanç, Emin Ali Çavlı, Yavuz Abadan, Nurullah Ataç gibi ünlü bilim adamlarını ve yazarlarını tanır ve kısa sürede de buradan vazgeçemez hale gelir. Burada briç oynamayı öğrenmiş, kısa zamanda da en iyilerden biri olmuştur. Zaman ilerlemiş yıl sonu gelmiş çatmış. T. Buğra derslere girmemiş, bu nedenle de sınıfta kalmıştır. Yurttan da atılmıştır. Sıkıntılı ve eziyetli dönem başlamıştır artık ikinci yıl tekrar aynı sınıfta kalınca tıp okulundan ayrılır. Hukuk Fakültesine yazılır. T. Buğra yeni okulunu sevmiş, derslerine de devamlı girmiştir. Fakat bu seferde maddi imkansızlıklar yakasını bırakmamıştır. Babasının gönderdiği para yetmemektedir. Yurttan da atıldığı için zaman zaman parkta yattığı da olmaktadır. Hukuk Fakültesini bitirmeden oradan da ayrılmıştır.

Bir gün Küllükte teyzesinin oğluyla karşılaşır. Üstelik teyzesinin oğlu Mustafa subay olmuştur. Kayserinin bir ilçesine tayini çıkan Mustafa ona birlikte gitmelerini teklif eder. T. Buğra teklifi kabul eder. Okulu bırakarak ikisi de Kayserinin yolunu tutarlar.

Askerlik günleri… derken İskenderun’da askerliği yaparak ailesinin yanına döner. Uzun zaman olmuştur ve ailesini de özlemiştir. Onlarla hasret giderir. İskenderun dan sonra Ankara yedek subay okuluna gider. Yedek subay okulunda kendisine göre bir arkadaş topluluğu edinmiştir. Bunlar; Ahmet Ateş, Behçet Necatigil,Muvaffak Semi Onat, Halit Tanyeli, gibi şair, yazar ve üniversite hocalarının oluşturduğu kültürlü insanlardır. Bu grupta sadece edebiyat konuşulur, şiirler okunur, roman ve hikayelerden bahsedilirdi. Askerliği üç yıl sürmüş ve bir o kadar da olaylı sorunlu geçmiştir.bir çok kez sürgün yemiş, hatta biri üç ay sürmüştür. “Akümülatörlü Radyo” adlı eserini de bu sürgün sırasında yazmıştır. Taş ocağına sürgün edildiği zaman ise “Yalnızların Romanını“ yazmıştır.

T. Buğranın askerde yediği sürgün cezalarının sebebi sadece, bıyıklarını kesmekte direnmesidir. Büyük suç! Millî Şef bıyıklarını kestiği için yasak olmadığı halde ve hatta şeklide tespit edildiği halde, bütün askerlerden ve Devlet memurlarından bıyıklarını kesmeleri istenmiştir. Milli şef bıyıklarını kesmişse bıyık bırakmak kimin haddine! Ama T. Buğra bütün baskılara rağmen bıyıklarını kesmez. Sonuç! Terhis oluncaya kadar 12 ay sürgün cezası . (Ayvaz oğlu, s.39)

Bu olayı kendisi şöyle anlatır:
“Millî Şef bıyıklarını kesmişti. Bütün asker ve memurlardan da bıyıklarını kesmelerini istiyordu. Kesmedim. Bıyık yasak değildi. Üstelik şekli tespit edilmişti. Köle değildim. Sürgün mü baskı mı hay hay! Ama bıyık kesmeye hayır..!” (Tuncer, 1998,s.9)

Millî Şef’le mücadelesi sadece on bir ay sürgün bile olsa bıyıklarımı kesmesi değil, milli mücadele döneminde aktif olarak rol almış, daha sonralarda kendini muhalefetin saflarında bulan babası Nazım Bey’in oğlu CHP damgalı olması idi. Bu olaylar onu tarihi sorgulamaya itti. Yazar bu sorgulamaya önce Küçük Ağa ile başladı. Firavun imanı ile devam etti.Bu eserler böyle bir dönemde meydana geldi.

Askerlik bittikten sonra tekrar İstanbul’a döner. Bu dönüş onun için işsizlik, parasızlık, sıkıntı, dönemlerinin tekrar başlayışı olmuştur. Askerde Ahmet Ateş isimli biri ile tanışmış ve arkadaş olmuştur. İstanbul’a gelince de bu arkadaşlıkları devam etmiştir. İşte bu arkadaşının teşviki üzerine, 1947 yılında İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne kayıt yaptırır. Dostu Behçet Necatigil’in de yardımıyla, Şişli Terakki Lisesi’nde muallim müdavimliğine başlamıştır.

T. Buğra bulunduğu bu işle biraz olsun maddi açıdan rahatlamıştır. Edebiyat Fakültesine sürekli devam edememiş, ama hocalarından A.H. Tanpınar ve M. Kaplan’la iyi anlaşıp onlarla sohbetler yapmıştır. Adeta arkadaş gibidirler. O yıl Fakültenin Türkoloji Bölümü öğrencilerinin çıkardığı bir dergi olan “Zeytin Dalı” yayımlanmaktadır. M. Kaplan kendisine bu dergi için bir hikaye yazmasını rica eder. Bunun üzerine “Kekik Kokusu”nu yazar. Ancak hikayesini M. Kaplan beğenmemiştir. T. Buğra’ya sert bir şekilde ‘ sen hikaye falan yazamazsın’ der.buna çok üzülen ve söylediği söz ağırına giden, kamçılanan T. Buğra “oğlum” adlı hikayeyi yazar. Hocası bu sefer çok beğenmiş ve hemen yayımlatacağını söylemiştir. T.Buğra bunu kabul etmeyerek; hikayesini Cumhuriyet Gazetesi’nin hikaye yarışmasına gönderir. Kısa bir zamandan sonra bu mektupla gazeteye gelmesi istendi. Büyük ödüle layık olarak T.Buğra’nın eserini görmüşler, ve gazetede çalışma teklifinde bulunmuşlardı. Üstelik yarışma ödülü 1000 Liraydı. Ancak kendisine 1000 Lira yerine altın bir dolma kalem hediye edilmişti. Ödül aldıktan sonra geçim durumunu düzeltebilmesi için kapılar bir bir açılmış ve “oğlum” hikayesi onun Edebiyat dünyasında ÖLÜMSÜZLÜĞÜNÜN temelini atmıştır. T.Buğra bu yarışmada aslında birinci olmuş ama aslında ikinci ilan edilmiştir. Bunun için 1000 Lira yerine dolmakalem hediye edilmiştir. O günden sonra yarışmalara ve jüri üyelerine şüpheyle bakar olmuştur.

“Oğlumuz” hikayesinin yayımlanmasından sonra Y.Ziya Ortaç’tan bir teklif gelir. Her hafta bir hikaye yazmasını ister. T.Buğra ise bunun ilk hikayesi olduğunu yazamayacağını söyleyip bu işten sıyrılmaya çalışsa da, Y.Ziya Ortaç ısrar eder ve derki ‘Ben bir cümleden anlarım kimin ne yapacağını, sen bir hafta değil, her gün bir hikaye yazarsın.’

Bu teklifi T.Buğra şöyle anlatır:
“Milliyet gazetesinin sahibi Ali Naci Karacan ile çınar altını hazırlamakta olduğunu öğreneceğim. Yazıya ortaç beylerden bir telgraf ile uçak postası mektup alalım, ikisi de benimle konuşmak istiyorlardı. Ortaç her hafta bir hikaye istiyor, Karacan da gazetesine haftada üç hikaye yazmamı teklif ediyordu. Ona bu işi denediğimi, beceremeyeceğimi söyledim. İkisi de ayrı ayrı ama sözleşmişler gibi aynı şekilde ısrar ettiler “sen her gün bir hikaye yazabilirsin” dediler. Çınar altı devri ‘HAVUÇLU pilav meselesi ile başladı. ( Anolı , s,22-23)

Çınar altı dergisi çıktığı sürece her hafta bir hikaye yazacak, ve dergide yayımlanacaktı. Yalnızlığın romanı da 5 Mayıs – 9 Haziran 1948 yılın da çınar altında tefrika edilmeye başlandı. Ta ki derginin kapanışına kadar , dergi kapatılınca tefrikada yarım kaldı.

İlk kitabı oğlunuz 1949 yılına da yayımlanır. İlk kitabına kavuşmuş ve telef hakkı olarak o zamanın parasıyla servet denile bilecek kadar yüklü bir para verilmiştir.

Akşehir de çıkarmış olduğu Nasrettin Hoca gazetesi ile 1949 yılında gazeteciliğe başlar T.B’nin hayatında bu gazete önemlidir. Çünkü babasıyla beraber çıkarmaya başlamışlardır. Gazeteyi ilk sayısı 26 Temmuz 1949 tarihinde yayınlanır. Bu gazete Akşehir ve Konya çevresinde baya etkili olmuş. Hatta İstanbul’daki büyük gazetelerde ( vatan , hürriyet gibi) iktibaslar bile yapılmıştır. Ancak gazetenin ömrü uzun olmamıştır. 28 Haziran 1912, T. Buğra’nın babası M. Nazım Efendi’yi de kayıp ettiği tarihtir.

İlk evliliğini 23 Eylül 1950 de fakülteden tanıştığı Jale Baysal’la yapar. O yıllarda Jale Hanım onun için hikayeler yazmaktadır. Yaptığı bu evlilikten bir kız çocuğu olur. Adını Ayşe koyarlar. Jale Baysal aynı zamanda, yazarın ilk hikayesini yazmasına vesile olan insandır. Böyle on sekiz yıl evli kalırlar ve sonra ayrılırlar. Onun için uzun bir yalnızlık dönemi başlar. O zamanda bir otel odasında kalmaktadır. Kaldığı otelin sahibi Hatice Bilen’de bir hikayecidir. Jale hanımdan ayrıldıktan sonra dokuz yıl boyunca evlenmemiş, daha sonra 9 Eylül 1977’de Hatice Bilen’le hayatını birleştirmiştir. 1993 yılına kadar Hatice Bilen’in Tarık Buğra’nın eşi olduğu bilinmiyordu. 1993 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Hatice Bilen yılın yazarı seçilmişti. Tarık Buğra kendi ödülünü aldıktan sonra Hatice Bilen’inde ödülünü almaya gidince anlaşılmıştı karısı olduğu.

Akşehir’e geldiği zaman kadim dostu Behçet Necatigil’in vasıtasıyla çıkartılmaya hazırlanan bir dergide yazı işleri müdürlüğüne başlar. Yıl 1951 patronunun arkadaşlarının bazılarını yazılarının dergiye konulmasını istemesi ve ısrar etmesi üzerine ayrılır. Yine aynı yıl Milliyet gazetesinde görürüz onu. Milliyet gazetesinde yalnız sanat ve edebiyat tetkikleri, romanları bu gazetede tefrika edilmiştir. Yine Milliyet gazetesinde çalışırken başlığı askerde kendini gösterdiği gibi, burada da kendini gösterir.

Yıl 1952 2. hikaye kitabı Yarın Diye Bir Şey Yoktur. 1954’te 3. kitabı “İki Uyku Arasında” Yedi tepe yayınları arasında çıkmıştır. Çıkan ilk kitabı Siyah Kehribar çok fazla eleştiriye maruz kalmıştır. Çünkü bu romanda mekan ve kahramanlar yabancıdır. İsimler de yabancı isimlerdir. Roma’ya hiç gitmediği halde romanın konusu Roma’dır. İsimlerse İtalyan isimleridir. Yabancı olmasına rağmen anlatılan Türkiye, Türkiye’nin durumu, gerçekleri ve bir ideolojiye bağlı olan insanların, oyunların, yaşadıkları yani Tahir Alango’nun deyişiyle “dostluğa susamış yalnız ve üstün adamın soylu sıkıntıları ve bunalımlarıdır. Yazarın Roma’dan kastettiği aslında İstanbul’dur. Siyah Kehribar’da diktatörlüğe, totaliter rejime karşı olan tavrı vardır.

Esasen ilk romanı olmasına rağmen Siyah Kehribar’da acemiliklerin eksikliklerin kurgu hatası da vardı. Bunu kitabın ikinci baskısında kendiside dile getirmiştir. Ancak bu kitapta aydınlar ve insanların ruh halleri çok iyi yansıtılmıştır.

Cingöz Recai seri ile çocukluğundan bu yana tanıdığı Peyami Safa ile tatsız bir şekilde karşılaşmış, bu tatsız karşılaşma kadim bir dostluğun başlangıcı olmuştur. Aralarında ki buzları eritmenin yollarını aramışlar, Nihat Karaveli, Recep Doksat, Vecdi Bürün gibi dostlarının çalışmaları ile bir gün İstanbul lokantasında buluşmuş, uzun uzun sohbet etmişler ve birbirlerini yavaş yavaş tanımaya başlayıp dost olmuşlardır.

Recep Doksat, Tarık Buğra’ya Peyami Safa hakkında “Tanışan emin ol en sevdiğin adamlardan bir olacak onun bir dramı var, sen bunu anlarsın dediğini ve haklı olduğunu söyler, şöyle devam eder; ben P. Sefa’nın ne büyük yürekli insan olduğunu çok yakından gördüm der.” (Ayvazoğlu, s59)

Bu olayların üzerine yazar dört yıl boyunca hiç yazmadığı söyler, ancak gazetelerde tefrika olarak kalmış romanları vardır. Geçim sıkıntısı onu yazmaya itmiştir.

Siyah Kehribar hakkında çıkan 33 tenkit yazısından sadece Talat Tekin imzasını taşıyan ve seçilmiş hikayelerde çıkan yazı müspettir. “Sanki roman yazmamış, cinayet işlemiştim.”diyor T.Buğra. hikaye kitaplarına yazılan övgüler yüzünden Kaf Dağı’na uzanan burnum öyle kırılmıştı ki, tam 4 yıl ne hikaye, ne de roman yazdım; küsmüştüm. (DKS, s378)
Yazmadığım dediği yıllarda ki tefrika romanları 1955 yılında Bursa Hakimiyet Gazetesinde, Abasa Paşa’nın Rüyası, 1956 yılında yine aynı gazetede şehir uyurken, 1957 yılında Yeni Günde ki Yanıyor mu Yeşil Köşkün Lambası? Ve son olarak 1958 yılında Yeni İstanbul’da Ölü, adlı romanlarıdır.

Yeni Gün Gazetesinin kurucusu ve yayın müdürü olma teklifi gelince kabul etti. 1957’de Ankara’da çıkarılması düşünülüyordu. 7 ay burada çalıştıktan sonra Vatan Gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Vatan Gazetesinden sonra bir müddet Milliyet Gazetesinde spor sayfası sorumlusu olarak çalıştı. 1959 yılında Tercüman Gazetesine geçti. P.Sefa’da Tercüman’daydı. Yine aynı yıl İskandinavya’ya seyahat etti. Seyahat dönüşü P.Sefa ile birlikte gazeteden kovuldular. Buradan da ayrılınca Yeni İstanbul Gazetesinin yayın müdürlüğü görevini yapmıştır. Aynı müessesenin çıkardığı Türkiye Spor Gazetesinin Neşriyat müdürlüğünü üstlenmiş, bu görevi nedeniyle 1961’de Almanya, Norveç ve Rusya’ya gitmiş, görmüştür. Dönüşte izlenimlerini röportajla anlatmıştır. Yazar, Küçük Ağa’yı bugünlerde yazmış ve Yeni İstanbul’da tefrika etmiştir. Küçük bir kitap halinde 1962 yılında basılır.

T.Buğra’nın romancılığı açısında da, roman açısından bakacak olursak eser onun için bir dönüm noktası olmuştur. Ona edebiyatımızda bir yer ve sarsılmaz bir konum sunmuştur. Bu eser onun çocukluk yıllarında günümüze kadar gelen, okumuş olduğu kitapların vermiş olduğu bakış açısı olup, aynı zamanda bütünüdür. Babasının çevresi, kitaplığı, okuduğu kitaplar onun bu kitabı yazmasında etkili olmuştur.

Küçük Ağa romanının baş kahramanı İstanbullu hocadır. İstanbullu hoca, hem bir din adamı, hem de Kuva-yı Milliye muhalifidir. Zeki, kararlı, akıllı, kendini yetiştirmiş güçlü bir karaktere sahiptir. Kuva-yı Milliyeciler kadar da vatan severdir. Ancak, geleneklere çok bağlı bir vatan severdir. İşte bu özellikleri onu, P.Safa’nın tahmininin tersine onu bir epope değil, hakiki, tarihi büyük bir roman yapar.

Romantizm ile realizmin kesiştiği noktada yazılmış gibi bir intiba uyandırması ilk bakışta Türk-Yunan harbi yıllarının Anadolu’su sert bir realizm gibi görünür. Ama incelemesine başlandığı zaman, kahramanların kendi iç dünyalarında ince ve hassas romantizme rastlanır.
Küçük Ağa’nın dikkate değer bir özelliğinde tiplemelerin çok canlı olması, nerdeyse elle tutulur, gözle görülür şekilde net ve belirgin olmasıdır.

Eserde Akşehir kasabası ve çevresindeki Kuva-yı Milliye ortamı ve Anadolu’nun 1. Dünya savaşındaki durumu anlatılmaktadır.Yazar, o güne kadar anlatılan milli mücadele dönemini farklı bir bakış açısı ile ele almış olması bakımından önemlidir. Milli mücadele dönemi o güne kadar devlet ile devletin resmi gücü yönetim açısından ele alınmıştır. Bu roman ise din, millet ve vatan üçlüsünden oluşan bir dizi film haline getirilmiştir.

7 Haziran 1962’de Yol adlı derginin sorumlu yazı işleri müdürlüğünü yapmaya başlar. T.Buğra’nın bu dergideki faaliyetini Ayvazoğlu şöyle değerlendirir: “Haftadan haftaya yol notları başlığı altında yazdığı yazılarda siyasetten edebiyata, ekonomiden şehirciliğe kadar bir çok konuda görüşlerini açıklayan T.Buğra’nın şahsiyeti aslında Yol’un her sayısına sinmiştir. İsmet Paşa ve sola karşı seviyeli bir muhalefet sergileyen Yol bu Hüviyetle bir bakıma çiçeği burnunda Adalet Partisinin fikri ve ideolojik zeminini hazırlar. Ancak T.Buğra’nın hiçbir zaman hiçbir ideolojiye angaje olmadığını belirtelim. Bu bakımından önüne çıkarılan siyasi fırsatların hepsini tepmiş, hatta bir keresinde adı Adâlet Partisi tarafından kontenjan adayı olarak açıklandığı halde, “Kimden izin aldınız?”diyerek hiç tereddüt etmeden ret etmiştir. Bununla beraber politik olarak Akşehir’de Serbest Fırkanın ve Demokratik Partinin kurucularından olan babası Nazım Bey’in çizgisinde yürüyerek, önce tek partiye, çok partili döneme geçildikten sonra da CHP’ye ve sola sürekli muhalefet edecektir. (Andı, s29-30)

1963 yılında Yıldız Kenter kendisinin on yıl önce yazdığı Akümülatörlü Radyo adlı eserini biraz güncelleştirebilirse oynamak istediğini söyler. T. Buğra istediklerini yerine getirir ancak buna rağmen eser oynanmaz. Bu olay onu tekrar piyes yazmaya iter. 1964’te Ayakta Durmak İstiyorum’u yazar 1965 yılı Mayıs ayında da sahneye konulur. Bu piyeste büyük bir başarı sağlar ve Anadolu turnelerine çıkar.

1951-1966 yılları arasında İstanbul Şehir Tiyatrolarında edebi heyeti üyeliği yapmıştır. 1985’e kadar bu görevde yer alır. 1985’te ayrılır.

T.Buğra eşinden 1968’de ayrılır ve Kadıköy’e taşınır. Eşinden ve kızından ayrılmak ona çok ağır gelmiş, çok üzülmüştür. Maddî – manevî sıkıntılar üst üstte gelmiş. İbiş’in Rüyâsı’nı bu zamanlarda yazmıştır.her şey, özellikle kötü şeyler üst üste gelirmiş. 1969 yılında da annesi Nazike Hanım’ı kaybetmiştir.

8 Haziran 1969 yılından 1976 yılına kadar Tercüman Gazetesi’nin “Merhaba” sütununda çalışmıştır. 1976 dan 1983’e kadarda yine aynı gazetenin “Pazar Konuşmaları” başlıklı köşesinde fıkralar yazmıştır. Yine bu yıllar arasında Gençliğim Eyvah adlı romanını yazmıştır. Eser 1979’da kitaplaştırılmıştır. 12 Eylül 1980 deki askeri darbeyi, İdeolojik düşünce gruplarını ve bu grupları hırs, tezgah hesaplaşmalarını sembol isimlerle anlatmaya çalışmıştır.

1980 de Düşman Kazanma Sanatı kitap halinde çıkmıştır. Yine 1980 de Dönemeç’te romanını yazmıştır. Eser Demokrat Partinin kurulduğu ve Anadolu’da bu partinin hareketini bir fırtına gibi estiği yılları, bu hareketin Anadolu insanı üzerindeki etkilerinin oluşturduğu durumlar anlatılır.

1981’de Yalnızları yazmıştır. Yine aynı yıl “Yağmuru Beklerken” adlı romanı yazar. Türk siyasi hayatının anlatıldığı ancak Demokrat Parti’den önceki çok partili hayata geçişi yani Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın anlatıldığı bir kitaptır. Bu kitapta Dönemeçte ve başka bir çok eseri gibi TRT’de dizi olarak gösterilmiştir.

1983’te de Osmancık kitap halinde yayımlanmıştır. Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ve kurucusu Osman Gazi’nin hayatının anlatıldığı bir romandır. Eser, roman ancak tarihi bir roman niteliği taşır.

T.Buğra yıllar önce enfarktüs geçirmiştir. Bu yaşadığı acı tecrübe hep onu”eğer bir gün ölecekse bunun kalbinden olacağına inandırmıştı. Oysa vücudunda kanser sinsice yayılmış,hatta bütün vücudunu sarmıştır. Oysa hala kalbini dinlemeye devam etmektedir. Doktora gitmemekle ısrar etmiş, bu sebeple kanserin anlaşılmasını geciktirmiştir. Zaman zaman halsiz hissettiğinde ise o artık yaşlandığını ve bunların olmasının doğal olduğunu düşünmüş, yine yorum yapmamıştır.
Sabancı ailesinin maceralarını, hayatını anlattığı “Sıfıra Doğru” eserini yazarken baya yıpranmış yorgun ve bitkin düşmüştür. Artık sık sık ara vererek uzanıp dinlenme ihtiyacı hisseder olmuştur.

Son zamanlarına doğru “Güneş Rengi Bir Yığın Yaprak” isimli bir roman yazmak istemiş, ama çalışmaları yarım kalmıştır. 1993 Eylül ayında Akçay’a tatile gider. Ancak orada hastalanır ve yatağa düşer. Bir aylık bir gecikmeyle kanser teşhisi konur. Çapa Tıp Fakültesinde ameliyat olur, artık yapılacak bir şey kalmamıştır. 26 Şubat 1994 yılı vefat eden, 28 Şubat’ta Fatih Camisinde kılınan namazdan sonra Karacaahmet Mezarlığına annesinin yanına gömülür.

B. EDEBİ KİŞİLİĞİ

Tarık Buğra’nın gazete yazılarında değişik ve kendine has bir üslûbu vardır. O yazılarını yazarken hiç bir düşünce ve ideolojiye bağlı kalmadan yazmıştır.

Edebiyat dünyasına hikayeleri ile girmiştir. Hikayelerinde dil ve üslûp kaygısı hemen hissedilmektedir. Kelimelerindeki seçişi ve sentaksındaki hususilik dikkat çekicidir. Dili kullanırken Türkçe’nin bütün inceliklerini, zenginliklerini ihata etmemeye çalışmıştır. Hikayelerini kronolojik bir sıraya göre inceleyecek olursak dikkat çekecek olan şey yazarın bir acemilik dönemi yaşamamasıdır.

Hikayeleri kurtuluş, tema, dünya görüşü ve her şeyden önce hikaye olması bakımından hikayelerimiz arasında ayrı bir yer tutar. Çoğu hikayelerinde olayları fazla umursamaz. Yaşayışının herhangi bir noktasından tutarak anlatmaya başlaması ve şiirli bir üslûp tarzı kullanması özellikleri, onun hikayelerini klasik hikayelerden ayırır. Çevredeki insanların günlük yaşantılarını, bir olay içinde aldıkları tavırları yorumlamadan ön yargısız bir şekilde anlatabilmesi hikayelerindeki yine dikkati çeken bir özelliktir. Hikayelerini yazarken çevre, kişi olay tasvirleri yapar ama hikayeyi sırf gözlemcilik üzerine oturtturmaz. Açık fikir söylemekten kaçınır. Hikayelerinde aşk, aile, sanat, tanrı, ahlak, insana saygı, evlat sevgisi gibi esaslara bağlıdır.

Öykülerinde canlı ve etkili anlatımı kişilerin özelliklerine göre biçimlendirilir. Bunun için durağan değildir. Şairler gibi sözcüklerini seçerken çok titizdir. Yer yer ince yergiye başvurmuştur. İnsanı, davranışları, sorunları, duyarlılıkları içinde alarak güncelden uzaklaştırmıştır. T. Buğra, olay değil atmosfer hikayesidir. Hikayelerinden onun hüznünü bilen biri olduğu anlaşılmaktadır. Tiyatrolarında sergilenen eserlerinde ise yarıda kalmış olan şeylerin saadetlerinin hikayesini anlatmıştır.

T. Buğra romanını roman olarak düşünür. Onu bu gün ve gelecekte de sarsılma yapacak olan budur. T. Buğra’ya göre roman yada sanat “Kainatı ve insanı bir mizaca göre yeniden oluşturmaktır” bu özelliklerinden dolayı bir tahlil ustasıdır. Bazı romanlarında inan bazıları da ise meseleler ön plandadır. Ancak her ikisi de dengededir. Kalıcı eserlerin en mükemmel kültür Türkçe’si ile yazılacağını savunur. Sanat için her türlü basma kalıbı reddetmiştir. Bağımsız bir sanat anlayışını benimser.

Romanlarında öyküsüne dirim kazandıran öğeleri rahatça kullanır. Bu sebeple tekniğe egemen bir yazardır. T. Buğra’da olaylar yaşamsal sorunun sonucu olarak ortaya çıkar. Sorunları, kararları, seçimleri önceden saptamış izlenimi bırakmaz. Yaşadıkları iç sorunları vardır ve karar vererek, seçmek zorundadır. Romanlarındaki bütün tipler tabidir. İnsan ise en gerçek ve inkar edilemez bir şekilde anlatılır. Toplumdaki çatışmaları, zıtlıkları, haksızlıkları, sosyolojik açıdan ele almaz. Bunu psikolojik açıdan ek olarak alır. Onda bireysel ahlak ön plandadır. Romanlarında şiiri, devirsel, yoğun bir anlatımı kullanır; kişi ve olayların soyut derinliğine iner.

C. ESERLERİ

1.Hikayeleri: Oğlumuz (1949), Yarın Diye Bir Şey Yoktur (1952), İki Uyku Arasında (1954), Hikayeler (1964, Yeni İlavelerle 1969)

2.Tiyatroları : Ayakta Durmak İstiyorum, Akümülatörlü Radyo, Yüzlerce Çiçek Birden Açtı. (1979)

3.Gezi Yazıları: Gararingrad (Moskova notları 1962)

4.Fıkra ve Denemeleri : Gençlik Türküsü (1964), Düşman Kazanmak Sanatı (1979), Politika Dışı (1992)

5.Romanları:Siyah Kehribar (1955), Küçük Ağa (1964), Küçük Ağa Ankara’da (1966), İbiş’in Rüyası (1970), Firavun İmanı (1976), Gençliğim Eyvah (1979), Dönemeçte (1980), Yalnızlar (1981), Yağmur Beklerken (1981), Osmancık (1981)

Bu Çağın Adı:
T.Buğra’nın makalelerinin bir kısmının toplanmasıyla meydana getirilmiştir. Devrin aydınlarına idarecilerine ve bütün herkesi düşünmeye sevk eden konularının bulunduğu, politik olaylara karşı gerçekleri ve özgür bir düşünceyi savunan kısacası karakterli bir kişiliğe yakışır bir dil ve üslupla, millet ve memleket meselelerini gündeme getiren makalelerin bulunduğu okuyana çok şey kazandıracak değerde bir eserdir.

Dönemeçte:
Türkiye’nin tek partili dönemden çok partili döneme geçiş yılları anlatılır. Anadolu’nun küçük bir kasabasından yola çıkarak, aradaki her tür insan ilişkileri anlatılarak aydın- halk ilişkisi gözler önüne çıkarılır.

Osmancılık:
Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ve Osman Gazi’yi anlatan tarihi bir romandır. Osmanlı Devleti’ni imparatorluk yapan ve insan anlayışının tohumlarının atıldığının roman içinde ele alınışı güzel bir şekilde anlatılır.

Küçük Ağa:
T.Buğra’nın en büyük ve en tanınmış eseridir. Kurtuluş savaşını bir Anadolu kasabası içinde anlamaya çalışmıştır. İnsanımız ve kültürünü tanıdık olmalarıyla Milli mücadeleyi gerçek yönleriyle anlatan tarihi bir romandır.

İbiş’in Rüyası:
T. Buğra’nın dil-üslup ve teknik bakımından özelliklerinin belirgin olarak görüldüğü romandır. Konu olarak da sineme ve tiyatronun ilgisini çekmiştir.

Firavun İmanı:
Kurtuluş savaşı, Kuva-yi Milliye ve Çerkez Ethem dönemlerini anlatırken, sakarya savaşı öncesi ve sonrası ele alınmıştır. Çıkarcı ve üç kağıtçılara karşı; yiğit ve mert vatan evlatlarını ve yeni bir devletin kuruluş günlerini anlatır.

Yarın Diye Bir Şey Yoktur:
Yazarın 1948-1964 yılları arasındaki hikayeleri yer alır. İnsanların değişmeyen ve eskimeyen duygu ve düşüncelerini anlatıyor.

Siyah Kehribar:
Yazarın ilk romanıdır. Epeyce bir eleştiriye maruz kalmış bir romandır.

Politika Dışı:
Siyasetten konu alındığı bir eserdir. Değişik yerlerde yayınlanan yazıları ve yazar ile yapılmış bazı özel röportajları içeren bir kitaptır.

Yağmur Beklerken:
Cumhuriyet döneminin bazı kesimlerinin konu alındığı, serbest fırkanın dönemi ele alınmıştır.

Yalnızlar:
İnsan ilişkilerinin de ele alındığı psikolojik bir romandır.

6. Senaryo ve Oyunu: Sıfırdan, Doruğa, Patron (1994)

Yorum yazın