Cumhuriyet Döneminde Roman Özellikleri

Cumhuriyet Döneminde Roman Özellikleri – Cumhuriyet Dönemi Romanı Hakkında Bilgiler

1911-1923 tarihleri arasında iki önemli olay, Türk toplumunu olduğu kadar edebiyatı ve romanı da etkiledi: 1911’de Genç Kalemler dergisinde ileri sürülen Türkçülük düşüncesi ve Kurtuluş Savaşı.

Halide Edip Adıvar, hemen bütün romanlarında görülen kişisel ve toplumsal nitelikleriyle erkeklerden üstün, onları yönlendiren kadın kahramanlarının ilk örneklerim verdi. Ateşten Gömlek (1922) ve Vurun Kahpeye (1926) romanlarında Kurtuluş Savaşı’nı coşkulu bir biçimde öyküledi. Sinekli Bakkal (1936), Tatarcık (1939) gibi romanlarında Doğu-Batı değerlerini karşılaştırarak, bunların bireşiminin çağdaşlaşmada etkili olacağım savundu. Halide Edip Adıvar, gözlemlerinden de yararlanarak, kadın kahramanları ön plana çıkardığı romanlarında kendine özgü bir dil kullandı. İlk romanlarındaki Servet-i Fünun etkileri yerini daha sonra Milli Edebiyat dil anlayışına bıraktı (Bkz. ADI-VAR, HALİDE EDİP).

İlk romanı İstanbul’un İç Yüzü’nde (1920), toplumsal değişmelerin birey üstündeki etkilerim yansıtarak, Ab-dülhamit II ve İkinci Meşrutiyet ile Birinci Dünya savaşı dönemlerindeki İstanbul’u anlatan Refik Halit Karay, kurgu ve anlatım bakımlarından öykülerindeki yetkinliğe ulaşamadı. Siyasal konulara değinmeme kaygısıyla yazdığı çok sayıdaki öteki romanlarıysa, popüler roman anlayışında, ama üslup açısından daha ustalıklı yapıtlardır (Bkz. KARAY, REFİK HALİT). Türk toplununum, Tanzimat’tan sonra toplum, siyaset, ahlak ve kültür alanlarındaki değişimi ve altüst olan değer yargılarım anlattığı romanlarında Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Tanzimat’tan Cumhuriyete genişleyen bir panorama çizdi. Kiralık Konak ’ta (1922) üç kuşağın farklı bakış açılarım, Nur Baba ’da (1922), Bektaşi tekkelerinin yozlaşmasını ve inançların çıkarlara alet edilişini, Hüküm Gece-si’nde (1927) İkinci Meşrutiyet dönemindeki kısır siyasal çekişmeleri, So-dom ve Gomore ‘de (1928) işgal altında yozlaşmış İstanbulluları, Yaban’ da (1932) Kurtuluş Savaşı sırasında bir Türk köyünün insanlarım, Ankara ‘da (1934) yeni cumhuriyetin başkentinin kuruluşunu ve sivil yaşamda yolları ayrılan eski askerleri anlatan Yakup Kadri Karaosmanoğlu, romanlarında Milli Edebiyat’m dil anlayışından uzak kalarak, özellikle betimlemelerde Fecr-i Ati düzyazısının etkilerinden kurtulamadı (Bkz. KARAOSMANOĞLU, YAKUP KADRİ).

Daha sonraki romanlarında da sürdüreceği roman tiplemesinin ve söyleminin ük örneği olan ve kendisine yaygın bir ün kazandıran Çalıkuşu’nda (1922) Reşat Nuri Güntekin, aşk kırğım bir genç kız olan kahramanının öğretmen olarak gittiği Anadolu kasaba ve köylerinden gerçekçi-romantik sahneler çizdi. Bu romandaki duygusallığı sürdürdüğü Dudaktan Kalbe (1925), Akşam Güneşi (1926) gibi yapıtlarında sevgi ve acıma konularını işledi. Daha sonra Yeşil Gece (1928), Yaprak Dökümü (1930), Miskinler Tekkesi (1946) gibi romanlarıyla toplumsal değerlendirmelere yöneldi ama gene de roman anlayışını pek fazla değiştirmeden bireylerin tekil serüvenlerini anlattı. Bütün romanlarında gözlem ve düş gücünü bağdaştırarak kıvrak bir roman dili yarattı (Bkz. GÜNTEKİN, REŞAT NURİ). Mehmet Rauf’tan sonra, romanda psikolojik boyutu ön plana geçirerek, kişilerin iç dinamiklerini toplumla çatışmalarında motif olarak kullanan Pe-yami Safa, ilk romanları Sözde Kızlar (tefrika, 1922), Mahşer (1924), Canan (1925), vb’nde toplumsal konumu içinde aşk konusunu işledi. Kendi yaşa-möyküsünden yararlanarak yazdığı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda (1930), sağlığı bozuk bir gencin, aşkm bile renklendiremediği hüzünlü yaşamını yansıtırken, Türk edebiyatında psikolojik romanın ikinci önemli örneğini verdi. Fatih-Harbiye’de (1931) Doğu-Batı değerlerim, şematik bir karşılaştırmayla yargılayarak Doğu’ nun erdemi karşısında Batı’nm yozlaşmışlığım vurguladı ve batılılaşmanın yanlış anlaşıldığım savundu. Bir Tereddüdün Romam (1933), Biz İnsanlar (tefrika, 1939), Matmazel Norali-ya’mn Koltuğu (1949) ve Yalnızız
(1951) romanlarında yaşamın metafizik yorumlamalarına yönelirken değişik sözdizimleri denedi ve konusuna uygun bir roman dili geliştirdi (Bkz. SAFA, PEYAMİ).

Gerçekçi yöntemle yazdığı romanları arasında en önemlisi Zaniyeler (Zina Yapan Kadınlar, 1924) olan Selahat-tin Enis, günlük biçimindeki bu romamnda, Birinci Dünya savaşındaki toplumsal çürümeyi, gerçek yaşama göndermeler yaparak anlattı.

Sadri Ertem, Çıkrıklar Durunca (1931) romamnda Avrupa’dan gelen mallar ve teknik ilerlemeden dolayı, küçük tezgâhların yok olması. Bir Varmış Bir Yokmuş’ta (1933) Tanzimat döneminde mali bakımdan dışa bağımlılığın imparatorluğun çöküşünü hızlandırması, Düşkünler’de (1935) aynı dönemde siyasal ve iktisadi çöküşün etkisiyle yüksek tabaka insanlarındaki ahlak ve değerlerin yozlaşması gibi, edebiyatm işlevi konusundaki düşüncelerine uygun konular yakalamasına karşm, roman estetiği, kurgusu, dili, vb. bakımlarından başarılı yapıtlar ortaya koyamadı; romanı, yalnızca toplumsal sorunları irdeleyen ve çözüm öneren bir araç olarak gördü (Bkz. ÖYKÜ).

Gazetecilikten romana geçen Reşat Enis, mesleği dolayısıyla edindiği İstanbul ve Anadolu gözlemlerini kullanarak yazdığı Kanun Namına (1932), Gong Vurdu (1933), Gece Konuştu (1935) gibi romanlarında büyük kentin çizgi dışı insanlarını, serserileri, gazetecilerin dünyasını, vb. anlattıktan sonra, Afrodit Buhurdanmda Bir Kadiri da (1939) Zonguldak kömür ocaklarım ve kömür işçilerinin yaşamım, grevleri, iş kazalarım doğalcı bir söylemle betimledi. İnanılmaz raslan-tılarla, kurgudaki aksaklıklarla, olayların dağınıklığıyla bu roman, roman estetiği bakımından yetkin olmamasına karşm, Türk romanına getirdiği değişik konuyla ilgi çekti. Toprak Kokusu’nda (1944, yeni baskısı Kara Toprak adıyla, 1969) Adana’daki ağa-ırgat çatışmasmı ve toprak sevgisini işledi. Ağlama Duvarı’nda (1949) fabrikayı, Yol GeçenHam’ nda(1952) çok-partili döneme geçiş sırasında Anadolu’da turneye çıkan bir tiyatro kumpanyasını odak alarak Anadolu yaşamım, Despot’ta (1957) Kuvayı Mil-liye’yi kullanarak yapılan yolsuzlukları işledi.

Memduh Şevket Esendal, Ayaşlı ve Kiracıları (1934) adlı romamnda, öykülerinden pek farklı olmayan dil ve anlatımıyla, Ankara’da bir apartman dairesini oda oda kiraya vererek geçinen Ayaşlı ile kiracılarını söz konusu ederken yeni bir roman anlayışı denedi. Bir tek kahramanın yerine yurdun çeşitli yörelerinden, çeşitli göreneklerden gelmiş, farklı yaşam biçim-l leri olan kiracıların birbirleriyle iliş-l kilerini anlattı, büyük kentin hüziinlüj yaşamlarım betimledi (Bkz. ESENİ DAL, MEMDUH ŞEVKET). |

Tek romam Üç İstanbul’da (1938), Abl dülhamit II, Meşrutiyet ve Mütareke dönemlerini kapsayan uzun bir tarih dilimini anlatan Mithat Cemal Kun-tay, imparatorluğun çöküşünü, yönetimin ve ahlakın yozlaşmasını betimlerken, ana kahramanın çevresinde, bir kısmı gerçek yaşamdan alınmış kalabalık bir tipler toplamı yarattı. Kimi gerçek olaylar konusunda dipnotlar vererek romanın yarı-belgesel olmasına çalıştı. Ancak süslü anlatımı ve kurgusunun başarısızlığı, tam yetkinliğe ulaşmasını engelledi.

Eve Düşen Yıldırım (1934) ve Kıskanmak (1946) romanlarında aile içi dramlar, kıskançlıklar, aynı kadım seven iki erkek gibi melodram konularını işleyen Nahit Sırrı Örik Sultan Ha-mit Düşerken’de (1957 ; yeni baskısı Abdülhamit Düşerken adıyla, 1975) İkinci Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra OsmanlIların hızlanan yıkılış sürecini, bir paşa ve ailesi çevresini vererek anlattı. Paşa ve ailesi dışında hemen bütün kahramanları gerçek kişiler olan romandaki olaylar tarihteki sırayı izlemektedir. Nahit Sırrı Örik’in uzun tümceli bir anlatımı, teknik bakımdan kusurlardan arınmış bir roman yapısı vardır.

Kuyucaklı Yusuf ta (1937), Edremit’ te geçen olayları anlatan Sabahattin Ali, Reşat Nuri Güntekin’in romanlarında betimlenenden farklı bir köy ve kasaba yaşamı işledi. Karamsar bir bakış açısıyla gelişen romanda, gerçekçi anlatım, düz ve yalın çizgide gelişen bir üslup vardır. Sabahattin Ali İçimizdeki Şeytan’da (1940), Birinci Dünya savaşmdan sonraki İstanbul’ da üniversite ve aydın çevrelerindeki düşünsel eğilimleri ve bunalımları anlattı, Kürk Mantolu Madonna’day-sa (1943) Almanya’daki gözlemlerinden yararlanarak, bir aydının, giderek bütün yaşamım etkileyen aşktan dolayı çevresiyle ilişkisinin bozulmasını ve iletişimsizliği öyküledi. Sabahattin Ali’nin romanları, yöntemini duygusallıkla gerçekçiliğin belirlediği yalın bir dille yazılmıştır (Bkz. SABAHATTİN ALİ).
Önceleri popüler roman anlayışı içinde aşk konusunu işleyen, ama özenli dili ve anlatımıyla dikkati çeken Peride Celâl, 1950 yıllarında, gerek konu, gerekse dil bakımından edebi değeri olan yapıtlara yöneldi. Üç Kadmm Ro-mam (1954), Gecenin Ucundaki Işık

(1963), Evli Bir Kadınm Günlüğünden (1971), Üç Yirmidört Saat (1977) gibi yapıtlarıyla yemden değerlendirildi. Ahmet Rasim, Hüseyin Rahmi Gürpınar geleneğini sürdüren Osman Cemal Kaygılı, doğalcı yöntemle yazdığı Çingeneler (1939) romanında, romantik bir aşk öyküsünü anlatırken, çingenelerin yaşamını, duygu dünyalarını, folklorlarım başarıyla yansıttı, ama gerek kurgu, gerekse dil bakımlarından yetkinliğe ulaşamadı. Abdülhak Şinasi Hisar, Fahim Bey ve Biz (1941), Çamlıca’daki Eniştemiz (1944) ve Ali Nizami Bey’in Alafrangalığı ve Şeyhliği (1952) romanlarında, anı ve deneme türündeki öteki kitaplarında olduğu gibi, çocukluğunda tanıdığı ve gözlemlediği tipleri ve anılarda kalmış dingin bir dünyayı biraz da elinden kaçırılmış geçmiş zaman özlemiyle anlattı (Bkz. HİSAR, ABDÜLHAK ŞİNASİ).

Cevdet Kudret Süleyman in Dünyası adını verdiği üç romanlık dizinin ilki olan Smıf Arkadaşları’ nda (1943), Birinci Dünya savaşmdan hemen sonra, babasız Süleyman’ın annesiyle birlikte çektiği geçim sıkıntılarını, savaş ve sonrasının zenginlerini, insanların küçük çıkarları için birbirlerini sömürmelerini; Havada Bulut Yok’ta (1958) İkinci Dünya savaşı sırasında Kayse-ri’de görevli bir aydın öğretmenin (Süleyman’ın), yozlaşmış sağlıksız bir çevredeki onurlu direnişini; Karmca-yı Tamrsmız’da (1976), İstanbul’a dönen öğretmenin, giriştiği ekmek kavgasını, duygusal düşkırıklıklarını anlattı. Kendi yaşamöyküsünden belirgin motifler taşıyan bu romanlarda Süleyman’ın gözüyle Türk toplumu-nun yarım yüzyıldan fazla bir zaman içindeki durumunu sergiledi (Bkz. KUDRET, CEVDET).

İlk romam Denizin Çağırışı’da (1943) ruhsal bunalımlar içinde bocalayan bir ilkokul öğretmeninin hasta dünyasını yansıtırken karanlık ve umutsuz bir roman atmosferi yaratan Kemal Bilbaşar, uzun bir aradan sonra ya
yımladığı Ay Tutulduğu Gece’ de

(1961), bir Ege kasabasında balık ve zeytinle geçinen halkı uyandırmaya çalışan aydın öğretmen tipini canlandırarak, kasaba yaşamından canlı betimlemelerle söz etti. Cemo (1966) ve Memo (1968-1969) romanlarındaysa, Doğu Anadolu’daki toplumsal, tarihsel ve siyasal dönüşümleri gerçekle masal ve destan öğelerini başarıyla birleştirerek irdeledi. Bedoş’ta (1980) Kurtuluş Savaşı sonrasında Adana’ dan İstanbul’a göçen bir aileyi, Züh-re Mnem’deyse (1981) Balkan savaşı sonundaki çileli göçü dile getirdi (Bkz. BİLBAŞAR, KEMAL).

Sait Faik Abasıyanık, Medar-ı Maişet Motoru (1944; yeni basımı Bir Takım İnsanlar adıyla, 1952) adlı romanında, İkinci Dünya savaşı yıllarında, Burgaz adasındaki insanların acılarını geçim sıkıntılarını,bu nedenle yasadışı işlere girişmelerini, Kayıp Aranıyor’ da (1953) mutluluğu ve özgürlüğü arayan bir kızın düş kırıklıklarım, çevresine ve insanlara yabancılaşmasını, öykülerindeki dil ve anlatımdan pek ayrılmayarak anlattı (Bkz. ABA-SIYANIK, SAİT FAİK).

Sarduvan (1944) romamnda Sakarya yöresinde bir köy olan Sarduvan’ı (Ser Divan) ve insanlarım yalm bir gerçekçilikle anlatan Faik Baysal, kahramanlarım yüceltmeden, yansız olarak betimledi. Rezil Dünya’da

(1955) Adapazarı’nda geçen çocukluğundan sonra, büyük kente giderek toplumda kendisine yer edinmeye çalışan kahramanım çizerken, kendi ya-şamöyküsünden çokça yararlandı ve bu İkinci Dünya savaşı yıllarının
Türkiye’sinden kesitleri eleştirel bir gerçekçilikle betimledi. Drina ‘da Son Gihı (1972) adlı romanının konusunuy-sa, İkinci Dünya savaşı sırasında Yugoslavya’da Türklerle çeşitli etnik grupların çatışmalarından çıkardı (Bkz. BAYSAL, FAİK).

Ahmet Hamdi Tanpınar, alışılmış roman yapılarından farklı bir anlatımla yazdığı romanlarında üslupçu bir yazar kimliği gösterdi. Mahur Beste romanında (tefrika, 1944-1945) toplumun yüz yıllık değişimini, imparatorluğun yıkılışım ve iflasım, sekiz ayrı kişiyi ön plana alan sekiz bölümde işledi. Aynı tekniği, en iyi romanı olan Huzur’da (1949) da uygulayarak, romanı dört kişinin öne çıktığı dört bölümde, insan, zaman ve İstanbul’un kültür ve tarih birikimiyle kaynaştırdı, kişilerinin psikolojik özlerini yakalamaya çalıştı. Sahnenin Dışındakilerde (tefrika, 1950) işgal altodaki İstanbul’un acı çeken halkım, işbirlikçileri, gizli örgütleri anlattı. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde (1961) fantezi gibi görünen konusuna (kahramanı, yaşamını saatleri ayarlayan bir enstitüdeki görevine adamıştır) karşın, Türk toplununum elli yıllık panoramasındaki bilinçsizliği, şaşkınlığı başarıyla vurguladı. Kendisine özgü uzun ve karmaşık tümcelerle yazan Ahmet Hamdi Tanpınar zaman ve kültür kavramlarını irdeledi (Bkz. TANPINAR, AHMET HAMDİ).

Romanlarında da öykülerinde olduğu gibi Ege ve Akdeniz kıyılarındaki deniz emekçilerinin, süngercilerin geçim sıkıntılarını, sevdalarını, toplumsal ilişküerini, bütün tehlikelerine karşm denizden koparak kara adamı olamayışlarındaki ikilemi anlatan Halikar-nas Balıkçısı, Aganta Burina Burina-ta (1946), Ötelerin Çocuğu (1956) ve Deniz Gurbetçilerdi969) romanlarıyla denizi ve deniz insanlarım konu edinen ilk yazar oldu. UluçReis (1962) ve Turgut Reis (1966) romanlarında, de-nizcüik tarihindeki savaşları konu edindi. Coşkun ve duygulu bir dille yazdığı romanları, estetik yetkinlikten çok konuları ve içtenlikleriyle dikkati çekti (Bkz. HALİKARNAS BALIKÇISI).

İlk önemli romam Bir Şehrin İki Ka-pısı (1948) ile Yılan Hikâyesi’nde(1954) Söke yöresinde ağalarla, onların kasabalı üstündeki sömürüsüne engel olmak isteyen aydınların çatışmalarım anlatan Samim Kocagöz, sulama, demokrasi ve particiliğin çıkarlara alet edilmesi, Menderes ırmağının taşkınları gibi sorunları motif olarak işledi. Daha sonra yazdığı Bir Karış Toprak
(1964) ve devamı Bir Çift Öküz’de (1970) de aynı yöre ve sorunların Ab-dülhamit II dönemindeki ve Cumhuriyetin ilk yıllarındaki durumlarını irdeledi. Kalpaklılar (1962) ve devamı Doludizgin (1963) romanlarında İzmir’ in Yunan işgaliyle kurtuluşu arasında Kuvayı Milliye’nin örgütlenişini ve mücadelesini, kaynak ve belgelerden yararlanarak betimledi. Kocagöz, yakın tarihteki toplumsal olayları anlattığı Onbinlerin Dönüşü’nde (1957) İkinci Dünya savaşı sırasındaki düşünce akımları ve çatışmalarını, İzmir’in İçinde’de (1973) ülkenin 27 Mayıs 1960’a gidişine yol açan olguları ve aydınlar üstündeki baskıları, Tar-tışma’daysa (1976) çok takm tarihteki olayları anlattı (Bkz. KOCAGÖZ, SAMİM).

Orhan Kemal Küçük Adamm Notlan adım verdiği Baba Evi (1949), Avare Yıllar (1950) ve Cemile (1952) üçlemesinde, kendi yaşamöyküsünden yararlandı, gerçekçi anlatımı ve yalm diliyle dikkati çekti. Sanayüeşen Adana ve Çukurova insanlarının acı ve yoksunluk dolu yaşamlarım Bereketli Topraklar Üzerinde (1954), Vukuat Var (1959), Eskici ve Oğullan (1962), Kanlı Topraklar (1963) gibi romanlarında yansıttı; Suçlu (1957), Devlet Kuşu (1958), Gurbet Kuşlan (1962),Müfettişler Müfettişi (1966), Arkadaş Islıkları (1968) gibi romanlarında daİstan-bul’un kenar mahallelerindeki emek ve duygu sömürüsünü, kuşaklar arasındaki çatışmayı, gecekondu sorununu, vb. anlattı. Canlı bir anlatım ve ustalıklı diyaloglarla yazan Orhan Kemal, anlattıklarının acılığına karşm, karamsarlıktan uzak dünyalar çizdi (Bkz. ORHAN KEMAL). Kahramanının am defteri biçiminde yazdığı Garipler Sokağı (1950) romamnda, Fatih’te bir sokağı, insanlarını ve gündelik yaşamım anlatan Oktay Akbal, öykülerinde olduğu gibi, hüzünlü ama insancıl bir atmosfer çizdi. Suçumuz İnsan Olmak’ta (1957), ikisi de evli olan ama kavrayamadıkları nedenlerle mutsuz olduklarını sanan bir kadm ve bir erkeğin yasak aşklarını ve ayrılmalarını konu aldı. Bu iki sıradan insanın serüvenini anlatırken, duygusal gerçekçiliği başarıyla uyguladı. İnsan Bir Ormandır’ da (1975), yaşam çizgisi geriye dönüşlerle verilen bir adamın mutsuzlaşan evliliğindeki bunalımları işledi. Kişilerini abartmadan, basit çizgilerle canlandıran Oktay Akbal, yalın, ama ustalıklı bir dil kullandı (Bkz. AKBAL, OKTAY).

Karanlık Dünya (1951) ve Ekilmemiş Topraklarda (1954) Anadolu köylerinden ikisini, ilkinde köye elektrik getirilmesi, İkincisinde ekilemeyen toprak sorununu irdeleyerek anlatan Orhan Hançerlioğlu, Büyük Balıklar’ da (1952) bir vatmanın gözüyle, Ali’deyse (1955) toplumun çeşitli kesimlerinden Ali adlı kişiyi, her birini ayrı bölümlerde anlatarak İstanbul’un toplumsal panoramasını çizdi.

Hikmet Erhan Bener, Acemiler’de

(1952) çevresiyle uyum sağlayamayan kahramanının yaşam karşısındaki acemiliğini, Gordium’da (1956) değişik zaman dilimleri, çağrışmalar ve geriye dönüşlerle kördüğüm olmuş evlilik ilişkilerini, Loş Ayna’da (1960) cinsel tutkuların yol açtığı bir cinayet olayını anlattı. Ara Kapı (1962; ikinci basılışı Kedi ve Ölüm adıyla, 1965), üç aylık ömrü kalan bir ressamın ölüm korkularının belirlediği hasta ruhunun çırpınışlarım betimledi. Yalnızlarda (1977)kentlerden kasabaya gelen aydınların yozlaşmasını anlattı, Ünlü Gezginci Macellos da Vinci’nin Akılalmaz Serüvenleri’nde (1981) toplumsal eleştiriye yer verdi. Sokaktaki Adam (1953) ve devamı Zenciler Birbirine Benzemez (1957) romanlarında, aynı karakterdeki iki kahramanın kişilik çatışmalarını ve var olma mücadelelerini, Kurtlar Sof-rası’nda (iki cilt, 1963-1964) bir gazetecinin gözüyle toplumdaki haksız kazançları, iktisadi dolapları sergüeyen Attilâ İlhan, Cumhuriyet döneminde geçen bu romanlardan sonra Aynanm İçindekiler genel adıyla yayımladığı Bıçağm Ucu (1973), Sırtlan Payı

(1974), Yaraya Tuz Basmak (1978), Dersaadette Sabah Ezanları (1981) romanlarında Türkiye’nin Balkan savaşları, Birinci Dünya savaşı, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyetin kurulması, İkinci Dünya savaşı yılları, Kore savaşı, 1950-1960 dönemi gibi yakm tarih dilimlerini betimlerken, toplumsal ve siyasal açıdan çeşitli eleştiriler getirerek bir panorama çizdi. Fena Halde Leman (1980) ve devamı Haco Hanım Vay (1984) ise cinselliği ön plana çıkaran ayrı kategoride iki romanıdır. Konuşma dili yapısından kaçman Attilâ İlhan, çeşitli tümce yapıları geliştirerek, kendisine özgü bir roman dili kurdu (Bkz. İLHAN, ATTİLÂ)

Siyah Kehribar’da (1955) Mussolini döneminde aydınlar üstündeki baskının yıkıcı etküerini, öğrenim için Ro-ma’ya gelmiş bir Türk öğrencinin gözüyle anlatan Tarık Buğra, daha sonra Küçük Ağa (1964) ve Küçük Ağa Ankara’da (1966) adlı romanlarıyla Kurtuluş Savaşma yönelerek Akşehir’ de düşmana karşı direnişi örgütleyen Kuvayı Milliye’yi, önce direnişe karşı olan, sonra gerçekleri görerek harekete katılan “nasihatçı hoca”nm bakış açısıyla verdi.İbiş’in Rüyası’n-da (1970) “komik-i şehir” Naşit’in yaşamım, kendi düşgücüyle destekleyerek romanlaştırdı, dönemin tuluat tiyatrosu evrenini ve insanlarını canlı bir atmosferle betimledi. Küçük Ağa dizisinin üçüncü kitabı Firavun İma-nı’nda (1976) Sakarya Savaşı ve yeni Türk devletinin kuruluşu sırasında savaşı kişisel çıkarları için kullanan vurguncuları ve yurt için yiğitçe çalışanları sergiledi.Gençliğim Eyvah’ta

(1979) yakm dönemin toplumsal olaylarım kendi düşünceleri açısmdan dile getirdi. Yağmuru Beklerken’de

(1981) Serbest Fırka’nm kurulduğu günlerde, bir kasabadaki yaşamı etkilemesini konu aldı. Osmancık’ta

(1983) ise Osmanlı devletinin kuruluş günlerini verdi (Bkz. BUĞRA, TARIK). Sağırdere (1955), Körduman (1957), Rahmet Yollan Kesti (1957), Köyün Kamburu (1958), Kelleci Memet

(1962) gibi romanlarında köy yaşamını işleyen ve eşkıyalıktan söz eden K mal Tahir daha sonraki romanlarında Türk toplumunun tarihsel aşamalarıyla ilgili düşüncelerine yer verdi. Bozkırdaki Çekirdek’te (1967) Köy Enstitülerinin Türk toplum yapısına uymadığı görüşünü ileri sürdü. Esir Şehrin İnsanları (1956), Esir Şehrin Mahpusu (1962), Yorgun Savaşçı

(1965), Kurt Kanunu (1969), Yol Ayrımı (1971) romanlarında yalan tarih olaylarım, İkinci Meşrutiyet, Mütareke, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet gibi dönemlerini betimledi. Devlet Ana’yla (1967) Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemini konu aldı. Kahramanlarım Çorum ağzım temel alan bir dille konuşturan Kemal Tahir anlattığı olayları betimlemekle yetinerek ruh çözümlerine girmedi (Bkz. KEMAL TAHİR).

Öykülerinde olduğu gibi romanlarında da toplumun ve bireylerin zayıflıklarını gülmece yoluyla veren Aziz Nesin, genel olarak romanlarım öykü yapışma göre düzenledi (Bkz. NESİN, AZİZ).

Yeşilkaya Savcısı’mda (1955), yeni mezun olan bir savcımn, atandığı kasabada haksızlıkları önlemek için, ağalar ve çıkarcılarla mücadelesini, Var Olmak’ta (1957) İstanbul ve Çanakkale’nin işgali sırasında Kurtuluş Savaşına hazırlanan yurtseverlerle padişah yandaşlarının mücadelesini anlatan İlhan Tarus, sonraki romanlarında bu iki tür konuyu işledi. Duru Göl’de (1961) gölden kanal açılıp sulama sağlanması için yapılan çalışmaları ve işçüeri, Hükümet Meydanı ‘n-da (1962) ve Vatan Tutkusu’nda (1967) Kurtuluş Savaşı sırasında hainlere ve işgalcilere karşı örgütlenen halkın ulusal bilincim kazanmasını öyküledi. İlhan Tarus ruhsal ayrıntılara girmeden öykülöyici bir aidatım ve yalm bir dille yazdı.

Yaşar Kemal, Çukurova’yı ve Çukurova’daki toplumsal ve iktisadi koşulların evrimleşmesini, ağa-ırgat çatışmasını, tarımın makineleşmesini anlattığı
romanlarının ilki Teneke’de (1955), çeltik ekimindeki düzeni öyküledikten sonra İnce Memet’ i yayımladı.

Ağalık kurumunu, eşkıvalarm türeyişini, köylünün İnce Memet’ in yanında birleşmesini, daha sonraki romanlarında sürdüreceği destansı ve şiirsel anlatımıyla verdi. İnce Memet ITûe (1969) bu konuyu sürdürdü. Çukurova’yı odak olarak alan üç kitaplık diziden Orta Direk (1960) mevsimlik ırgatlık yapan dağ köylülerinin ovaya inerkenki çileli yolculuklarım, sıtmayı ve sömürülmelerini, Yer Demir Gök Bakır’da (1963), Çukurova’da yeterli para kazanamayıp üstelik borçlandırdan köylünün acılarını ve çaresizlikten boş inançlara yönelişini, Ölmez Otu’nda (1969), koşullarının iyileşmesiyle yemden canlanışım öyküledi. Yaşar Kemal Akçasaz’ m Ağalan genel başlığıyla yayımladığı Demirciler Çarşısı Cinayeti (1974) ve Yusufçuk Yusuf ta (1975) ağaların köylünün birleşmesinden çekinerek karşıtlarım gene köylülere vurduruşu-nu,eski ağalık düzenininevrimleşerek, sanayiye yönelen ağa tipinin ortaya çıkışını anlattı. Türkiye’de sermaye birikiminin kaynaklarını irdeledi. Çukurova’yı konu olan son iki romam, töreleri, kız kaçırma yüzünden çıkan çatışmaları anlatan Yılanı Öldürseler

(1976) ve Rusların gelmesi üzerine Van’dan Çukurova’ya göçen bir ailenin karşılaştığı güçlükleri ve geleneklerini öyküleyen Kimsecik’tir (1980). Yaşar Kemal bu romanlarında şiirsel bir gerçekçilikle, Çukurova’daki, başta ağalık ve eşkıyalık olmak üzere toplumsal kurumların değişmesini, elli yıllık bir süreç içinde feodaliteden kapitalist iktisat ilişkilerine geçişin panoramasını çizdi. Al Gözüm Seyreyle Salih (1976) ve Deniz Küstü romanla-rıydaysa (1978) denizi, balıkçüarı ve çevre kirlenmesi gibi değişik konuları anlattı. Höyükteki Nar Ağacı’ysa

(1982) köylerinden çıkıp iş aramaya giden dört köylünün, traktör kullanımı nedeniyle işsiz kalışım ve sorunlarım çözmek için kutsal olduğuna inandıkları nar ağacım arayışlarım öyküleyen romandır (Bkz. YAŞAR KEMAL).

Romanda sürekli bir konu ve dil arayışları içinde olan Tarık Dursun K., Rıza Bey Aile-Evi (1957) ve İnsan Kurdu’nda (1959) fabrika işçilerinin sö-mürülüşüne, grev ve gurbetçi işçilerin sorunlarına, Sabah Olmasm’da (1967) gecekondu sorununa değindikten sonra, Denizin Kam’nda (1968) çokparti-

11 döneme geçiş yıllarında Bodrum’daki süngercilerin sünger ağalarıyla çatışmalarım, aşklarım, törelerini işledi. Kopuk Takımı’nda (1969) bir gencin özlemlerini, Gün Döndü’de (1974

12 Mart olayım, Kayabaşı Uygarlığı mn Yükselişi ve Birdenbire Çöküşün de (1980) bir tür önceleme yapara1 Almanya’daki işçilerin 1985’te alma bir kararla topluca dönüşleri, bun yarattığı sorunları, kara güimecey yönelerek anlattı. Kurşun Ata Ata Bi ter’deyse (1983) güneydoğudaki ka çakçılık olaylarım gerçekçi bir yön temle dile getirdi. Romanlarında ya İm bir dil kullandı (Bkz. K., TARI” DURSUN).

Talip Apaydın, San Traktör’de (195 tarımın makineleşmesini, Yarbükü’ de (1959) çeltik sulaması nedeniyl çıkan tartışmaları, Emmioğlu’nnd (1961) köyden kasabaya göçü, Orta çılar’da (1964; ikinci basılışı Ortakçının Oğlu adıyla, 1974) köydeki ortakçılık sorununu ve Köy Enstitüsü çıkışlı aydının ağzından eğitim sorununu, Define’de (1972) köylünün zengin olma sevdasını, Yoz Davarda (1973) bir çobanın yaşamını anlattı. Toz Duman İçinde (1974) romanında, İzmir’in işgali sırasında köylünün önce geçim sıkıntısı nedeniyle işgale kayıtsız kalışını, daha sonra örgütlenişini öyküledi; bu konuyu Vatan DeciileTde (1981) de sürdürdü. Tütün Yorgunu’nda (1975) tütün işçilerine değindi (Bkz. APAYDIN, TALİP).
Bir Gün Büyüyeceksin’de (1956) bir “büyük aile”nin çocuğu olarak doğan kahramanının yaşam serüvenlerinin başlangıcını, kaygısız çocukluk yıllarını anlatan Mehmet Şeyda, bu romanın devamı olan Yaş Ağaç’ta

(1958) kahramanının ilkgençlik yıllarını, Cinsel Oyun’da cinselliğini ve aşkı tanıyışım öyküledi. Olay sırasını gözetmeden yayımlanan bu romanlar, büyük ailenin dağılışını, kahramanının yetişmesini bireysel açıdan anlatmaktadır. Cinsel Oyun’da fre-udcu görüşlerden ve çağrışım, bilinç akışı, ruh çözümü gibi tekniklerden yararlandı. Ne Ekersen’de (1958) sevgi arayışı içindeki kadın kahramanının mücadelesini, 1950 yıllarının basın ve siyaset yaşamının çizgileriyle koşut olarak verdi. Süeda Hanımın Ortanca Kızı’nda (1970), Cinsel Oyun’un ikincil kahramanlarından bir kızın yetişmesini, kişiliğinin oluşmasını konu aldı. Yanartaş’ta (iki cilt, 1970), 1940 yıllarında Zonguldak’ta bir gencin memurluk, askerlik, sürgünlük yıllarını anlattı. İhtiyar Gençlik’te (1971) İkinci Dünya savaşı öncesinde dönemin düşünce akımlarından etkilenen Çorum’da eğitim sorunlarına değindi. İçe Dönük ve Atak (1973) ile Gerçek Dı-şı’nda (1976) değişik konuları işledi (Bkz. ŞEYDA, MEHMET).
Bir üçleme oluşturan Yılanların Öcü

(1959), Irazca’nın Dirliği (1961) ve Kara Ahmet Destanı (1977) adlı romanlarının ilkinde, geleneklerine bağlı cesur köy kadını Irazca ve ailesinin değişmeye başlayan köy geleneklerine ve köylülüğe bağlılıklarını, muhtar ve köylülerle çekişmesini, İkincisinde oğulun köyden göçünden sonra Irazca’mn muhtarın çevirdiği dolaplar karşısında yalnız kalışını , üçüncüsündeyse, Irazca’nın torunu Kara Ahmet’in büyüdükten sonra okumak için babasıyla çatışmasını, öğrenci olduğu kentte toplumsal olaylara karışmasını anlatan Fakir Baykurt, gözlemlerinden yararlanarak köy ve kentteki toplumsal değişmeleri betimledi. Onuncu Köy (1961), Köy Enstitüsü’nü bitirmiş bir öğretmenin, 1950-1960 yılları arasında köy ağasıyla çatışarak sürülmesini, sonra istifa ederek demirciliğe başlamasını öykülerken, köylülerin toprak sorununu, dayanışma geleneğinin yerini siyasal çıkarların öne geçtiği ilişkilere bıraktığını öyküledi. Amerikan Sargısı’nda (1967) Amerikan yardımının yararsızlığını, zararlarını tartışan Fakir Baykurt, Kaplumbağalarda (1967) köy öğretmeninin önderliğinde silkinen köylünün bürokrasi tarafından engelle-nişini, Tırpan’da (1970) istemediği köy ağasıyla evlenmek zorunda kalan kızın ağayı öldürmesi simgesiyle başkaldırı düşüncesini anlattı. Köy-göçüren (1973), Keldik (1975), Yayla

(1977) gibi romanlarında köy ve kent ilişkilerini, batıl inançları, köylünün ezilişini ve savaşımını anlatmayı sür dürdü. Önceleri betimleyici bir anlatımı olan Fakir Baykurt, sonraki romanlarında simgelere ağırlık veren bir anlatıma yöneldi (Bkz. BAY KURT, FAKİR).

Necati Cumalı, Tütün Zamanı’nda (1959; ikinci »basılışı Zeliş adıyla,1971) Urla’da tütüncülükle geçinen iki göçmen aileyi ve bunların birbirini seven çocuklarının aşk öykülerini anlatırken, yörenin tütün yetiştirme ve pazarlamasmdaki sorunları, çıkarcıların çevirdiği dolapları, çokpartili döneme geçişin çalkantılarım anlattı, konuyu üçleme oluşturacak biçimde, tütün alımında oy hesaplarıyla köylünün sömürülmesine ağırlık vererek Yağmurlar ve Topraklar (1973) ile Acı Tütün’de (1974) de sürdürdü. Aşk da Gezer’de (1975), tiyatro dünyasını ele aldı. Romanlarında güncel sorunları, duygusal gerçekçi yöntemle irdeledi. (Bkz. CUMALI, NECATİ).

Yusuf Atdgan, hem konu, hem dil bakımlarından bu dönemin romancılarından ayrılarak, Aylak Adam (1959) romanında, varlıklı ama hiçbir değere inanmayan bir gencin çevresine yabancılaşmasını ve mutsuzluğunu son derece bireysel bir bakışla yansıttı.

Aynı tutumla yazdığı Anayurt Oteli’n -de (1973) küçük bir kasaba otelinde kâtiplik yapan bir adamın cinsel tutku ve fantezilerinin, bunalımlarının, otele gelen yalnız bir kadınla birlikte su yüzüne çıkışını öyküledi. Ustaca ve kişisel bir anlatımla yazılmış bu romanlarında Yusuf Atılgan, yeni dil ve anlatım arayışları sergiledi (Bkz, ATILGAN, YUSUF).
1950 yıllarında yazmaya başlayan romancılar, ele aldıkları konularda ağırlığı büyük kent yaşamından çok, kasaba ve köy yaşamına verdiler. Bunda Mahmut Makal’m notlar biçiminde düzenleyerek yayımladığı Bizim Köy

(1950) adlı yapıtının etkili olduğu söylenebilir. Bu yazarlar, toplumsal ve iktisadi sorunların kökenini irdelemeye çalışarak, çokpartili yaşamm getirdiği sorunları, çatışmaları, vb’ni de motif olarak kullandılar. Hemen bütün romancılar bireyi, toplumsal çevresi içinde işlerken sorunların ve toplumun belirlediği, karakterler yarattılar.

1960 yıllarında yazmaya başlayanlardan Erdal Öz, Odalarda (1960) romanında, Anadolu’da bir kasabada yalnızlıktan bıkıp yeni tamştığı bir kadınla evlenen ama garip ve karabasanlı bir yaşamın içine yuvarlanan bir memuru anlattı. Uzun bir aradan sonra yayımladığı Yaralısın ’daysa (1974) toplumsal ve güncel bir konuya yönelerek, 12 Mart sonrasındaki siyasal oluşumları öyküleştirdi (Bkz. ÖYKÜ). Nezihe Meriç, Korsan Çıkmazı ‘nda (1961) hukuksal olarak çeşitli haklar elde etmiş olan kadının, bu hakları benimsemeyen toplumsal bilinçaltı karşısındaki bunalım ve mücadelesini, iki arkadaşm kişisel yaşantılarını anlatarak verdi. Geniş ölçüde iç monolog, çağrışım, geriye dönüş gibi yöntemlere yer veren bu romanda kişisel bir dil arayışı çabalarım sergüedi (Bkz. ÖYKÜ). Denizi konu alan yazarlardan Yaman Koray, Deniz Ağacı (1962) ve Gelin Taşı (1963) romanlarında Kapı-dağ yöresindeki, geçimlerini denizden sağlayan insanların yaşamlarını, deniz tutkularım, inançlarını, güncele fazla yer vermeden anlattı. Sığırcıklar ’da (1967) Erdek yöresinde zeytinde çalışan mevsimlik işçilerin çalışma koşullarını, zeytinyağı fabrikasıyla ilişkilerini sergiledi. Mola’da (1970 turizm sorunlarına değindikten sonra, Büyük Orfoz’da (1979) kent yaşamıyla, denizi de içeren doğa yaşamının karşılaştırmasını, kentte bunalıma giren kahramanının doğaya dönüşünü anlatırken yaptı.

Melih Cevdet Anday, Aylaklar (1965 romanında, Abdülhamit II döneminden kalma bir konakta yaşayan eski bir aüenin, yaşamm çalkantılarına yabancı kalarak, kendilerine özgü bir toplum oluşturan bireylerinin öyküsünü, yozlaşmışlıklarını, sevgisizliklerini, cinsel tutkularım vurgulayarak anlatırken, ince alaylı üslubuyla çeşitli toplumsal eleştiriler getirdi. Gizli Emir’de (1970) bir kentteki yaşamı betimlerken, herkesin “gizli emir”i bekleyişini anlattı. İsa ’nm Güncesi (1974) ve Raziye (1975) romanlarında da insan ve çevresi sorunsalım, kendisine özgü alegorik ve özgün bir anlatımla ele aldı (Bkz. ANDAY, MELİH CEVDET). Kutsal İsyan’da (sekiz cilt, 1966-1967), Kurtuluş Savaşı’nm bütün motiflerini kullanarak savaşm destansı öyküsünü, belgelerin de yardımıyla veren Haşan İzzettin Dinamo, zaferden sonraki dönemi Atatürk’ün ölümüne kadar (1938) anlattı. Ateş Yıllan (1968), Savaş ve Açlar (1968), Türk Kelebeği (1981), Açlık (1981) gibi romanlarında da, 1940 yıllarından başlayarak, toplumsal olguları ve oluşumları betimledi. Musa ’nm Mapusa-nesi (1974) ve devamı Musa ’nm Gecekondusu (1976) ile Koyun Baba’da (1976) yaşamöyküsünden belirgin motifleri kullanarak Öksüz Musa’nın çileli yaşamını, toplumsal çevresiyle birlikte yansıttı (Bkz. DİNAMO, HAŞAN İZZETTİN).
Kerim Korcan, Linç (1967), İdamlıklar

(1971), Ter Adamları (1975) romanlarında, kendi yaşam deneyimlerini kullanarak hapishane yaşamının sorunlarını, emekçilerin yaşam biçimlerini ve dünyalarını gerçekçilikle anlattı. Bir başka romam da Dimitrof Geçiyor

(1978) adını taşımaktadır.

Toprak Acıkmca (iki cilt, 1968) romanında, Kurtuluş Savaşı sırasında Ege yöresindeki mücadeleye koşut olarak, köylünün çektiği iktisadi sıkıntıları, savaştan çıkar sağlayan ve halkı sömürenleri anlatan Erol Toy, Acı Para ‘da (1970), topraksız köylünün, tefecinin elinde sömürülmesini, makineleşmenin küçük esnafı yıkıma sürüklediğini anlattıktan sonra Azap Ortaklarında (iki cüt,1973)Fetret Devrindeki toplumsal olayları, Şeyh Bedrettin ayaklanmasını, toplumsal yapının sarsılışını öyküledi. İmparator’da (1973), bir sanayicinin yaşamı çevresinde, sermaye birikimi, sanayi burjuvazisinin yükselişi ve siyasal etkinliği, dış ülkelere bağımlılığı gibi toplumsal sorunları irdeledi. Kördüğüm’ de (1974) 1950 sonrası toplumsal hareketleri betimledi. Son Seçim’de (1976) köylülerin topraklarına sahip olabilmek için ağalarla ve bürokrasiyle mücadelelerini, Doruktaki Öfke’ de (1977), orman köylülerinin yasalara karşı gelmek zorunda kalışım öyküledi. Kuzgunlar ve Leşler’de (1978) beylikler döneminde Türkmenleri, Zor Oyunu ’nda (1980), 1938 sonrasını anlattı.

1970 yıllarında yazmaya başlayan romancılar, 1950 ve 1960 yıllarının roman konularım, toplumsal ve bireysel sorunlar, yeni değer yargıları, vb’ni zenginleştirerek sürdürdüler. Bu dönemin yazarlarından Demirtaş Ceyhun, Asya (1970) romanmda Doğu insanının acılarını, gelenek, göreneklerini ve yaşama biçiminin belirlenmesini, olaya değil, anlatıya ağırlık vererek betimledi. Yağmur Sıcağı ’nda
(1976) toplumun yalan bir dönemindeki siyasal ve toplumsal bunalım sırasında, aydınların yaşamlarından kesitleri ve mücadelelerini öyküledi. Kentleşme sürecinin çelişkilerini anlatan Cadı Fırtınası ‘ndaysa (1982), at ve otomobil simgesiyle, her ikisinin simgelediği toplumsal-iktisadi yapıyı ve kişilerdeki yansımasını başarıyla betimledi. Tarıma dayalı iktisadi ve sanayileşme sürecine geçişi canlandırırken gelecek için umutsuz bir tablo çizdi (Bkz. CEYHUN, DEMİRTAŞ). Yapıtları geç kitaplâşan yazarlardan Abbas Sayar, Yılkı Atı (1970) adlı romamnda, yeterli yemi olmadığından kış gelince atım yılkıya bırakan bir köylünün atla arasındaki duygusa ilişkiyi verirken köylünün iktisadi durumuna etkili bir dille değindi. Köyde geçen bir aile çekişmesini ve köy delikanlısının mutsuzluğunu anlattığı Çelo ’dan (1972) sonra, Can Şenliği’n-de (1974), hayvanla taşımacılık yapan bir köylünün, taşımacılığın motorlu araçlarla yapılmaya başlamasıyla birlikte içine düştüğü bunalımı anlattı. Dik Bayır (1977), özyaşamöyküsel motifler taşıyan ve çokpartili döneme geçişten yabancı, ülkelere işçi göçünün başlayışına kadar yakın dönemin güncel sorunlarına değinen romanıdır.

Yürümek (1970) adlı romanında güncel sorunlardan çok, kadının toplum içindeki yeri ve mutlu olma çabasını bir sorunsal olarak ele alan Sevgi Soysal, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti (1973) romanında, değişik kesimlerden insanların aynı zaman dilimi içindeki gündelik yaşantılarından kesitler vererek çizdiği panorama içinde, bir kavağın kapıcının üstüne devrilerek onu öldürmesini simge olarak kullanıp, belirgin bir eleştiriye yöneldi. Şafak

(1975) ise Sevgi Soysal’ın, doğrudan toplumsal eleştiriyi amaçlayan romanıdır.

Oğuz Atay, Tutunamayanlar (iki cilt, 1971-1972) adlı romanında, arkadaşının intihar nedenini araştıran, ama gerçekte farkında olmadan kendi kişiliğini ve kimliğini arayan bir aydının, araştırması ilerledikçe içine düştüğü şaşkınlığı ve bunalımı sergilerken, anlatımda fantastik öğelerden, ince alaydan, ruh çözümlemelerinden yararlanarak, kapalı, uzun tümceli bir üslup yarattı. Aynı yöntemi kullandığı Tehlikeli Oyunlar ’da
(1973), gerçekle düş dünyasını birbirine karıştırarak boşluğa düşen bir aydını anlattı. Oğuz Atay’m son romanı Bir Bilim Adammın Romanı (1975), mekanik profesörü Mustafa înan’ın, belgelere ve klasik roman yapışma dayanan, yaşamöyküsel yapıtıdır. Büyük Gözaltı (1972) romanında, bilmediği bir nedenle tutuklanan bir yazarın suçunu açıklamaya zorlanmasını, bu olaya koşut olarak, geriye dönüşlerle çocukluk günlerini, bir üyesi olduğu büyük ailenin bireylerini anlattıktan sonra, Bir Avuç Gökyüzü’nde

(1974), kısa bir süre için özgürlüğüne kavuşan ama yeniden hapse girmek zorunda olan bir aydının, o kısa özgürlük süresi içinde, başta cinsellik olmak üzere yaşamm tadını çıkarmaya çabalamasını betimleyen Çetin Altan, Viski (1975) romanından sonra yayımladığı Küçük Bahçe (1978) adlı yapıtında yalnızlığa mahkûm bir insanın durumunu anlatırken, yaşamdan kesitleri sergileyerek değer yargılarındaki ikiyüzlülüğü, alışkanlıkları, derinliği olmayan insanları, vb. yerdi (Bkz. ALTAN, ÇETİN).

Adalet Ağaoğlu, Ölmeye Yatmak (1973) romanında aydm bir kadm olan kahramanının, yaşamının son otuz yılıyla hesaplaşmasını, toplumsal tarih ve kişisel geçmişiyle içi içe irdeleyerek, kadının özgürlük ve kişilik sorunlarım yazdı. Fikrimin İnce Gülünde

(1976) Almanya’dan arabasıyla dönen bir işçinin, arabasıyla özdeşleştirdiği yaşam biçimini, yurda döndükten sonraki düşkırıklığını, işçi ile araba arasındaki ilişkileri betimleyerek verdikten sonra, Bir Düğün Gecesi ’nde

(1979), Ölmeye Yatmak’m konu ve anlayışına dönerek, bir düğünde, çeşitli katmanlardan ve mesleklerden çağrılılar arasındaki üişküeri söz konusu ederken, kişilerin bireysel tarihlerinin arkasmdaki toplumsal tarihi yargüa-dı. Yaz Sonu ’ndaysa (1981), aynı yöntemle, kısa bir yaz tatüi için bir evde toplanan insanların ilişkilerini vererek, topluma göndermeler yaptı. Adalet Ağaoğlu, kişiselleşmiş ve çağrışımlarla zenginleşmiş üslubu ve ustaca kullandığı roman kurgusuyla dikkati çekti (Bkz. AĞAOĞLU, ADALET). Selim İleri, ilk romanı Destan Gönül-ler’den (1973) sonra, Her Gece Bodrum (1976) romanıyla başlattığı, Ölüm İlişkileri (1979) ve Cehennem Kraliçesi’yle (1980) bütünlediği, odak noktası olarak aydınları alan romanlarında, insan ilişkilerini, bilinçaltını, çeşitli karakterlerin düşünce yapüarmı, cinsel yönelimlerini, vb. yansıttı, siyasal düşüncelere ve ortama göndermeler yaptı. Bir Akşam Alacası (1980) siyasal düşüncelerin tartışıldığı bir romandır. Selim îleri’nin öteki romanları arasmda Yaşarken ve Ölürken

(1981), Ölünceye Kadar Şeninim

(1983) ve Saz, Caz, Düğün, Varyete
(1985) sayılabilir (Bkz. İLERİ, SELİM). Füruzan, 47’liler (1974) romanında, 1947 doğumlu bir kız olan kahramanının serüvenim anlatırken, toplumu 12 Mart olayına getiren oluşumlar üstünde durdu. Toplumsal olaylara katılan gençlerin sorumluluklarım tartıştı (Bkz. FÜRUZAN).

Aysel Özakm, Gurbet Yavrum (1975) romanında, toplum yapısmdaki bozukluğu, geriliği, bir tür ahlak sorunu olarak gören, bu sorunların çözümüne ancak kendi düzeyiyle sınırlı çareler öneren aydınları babayla, aydınları eleştiren genç kuşağı da kızıyla simgeledi, ama ağırlığı toplumdan çok bireye vererek duygusallığı öne çıkardı. Alnında Mavi Kuşlar’da (1978) büyük ve kanlı bir miting sonrasmdaki bir gün içinde yaşamın anlamını arayan kadın kahramanının, kendisiyle ve geçmişiyle hesaplaşmasını, geriye dönüşlerle anlattı. Genç Kız ve Ölüm’ deyse (1981) bir kadm yazarın, bir holdingin verdiği edebiyat ödülünü kabul ederken, bir yol ayrımma geldiğini duyumsamasını, aydın çevre insanlarına eleştirel göndermeler yaparak anlattı.

Vedat Türkali, Bir Gün Tek Başma

(1975) romamnda, yakm dönemlerde Türk aydınının yönelimlerini, karakter yapılarının belirlenişini, tutkularını ve zayıflıklarım’ irdeledikten sonra, Mavi Karanlık’ta (1983), Bodrum’u çerçeve olarak alıp, tatil köylerini sığmak gibi gören aydınlara, çağın gelişmeleri karşısındaki sorumsuzluklarım sert bir dille yargıladı.

İrfan Yalçın Pansiyon Huzur (1975) romamnda, bir evi pansiyon olarak kiralayan ve her türlü inşam kiracı olarak kabul eden kadının yaşam karşısındaki çıkmazım anlatarak, toplumsal eleştiriler getirdi. Genelevde Yas’ taysa (1978) genelev kadınlarının ya-şamöyküsünü anlatırken, konunun bilinen kalıplan içinde kaldı.

Ferit Edgü, Kimse (1976) ve O (1977) romanlarında, yedeksubay öğretmen olarak Doğu Anadolu’da bir köye atanan kahramanın duygu, düşünce ve gözlemlerini büyük ölçüde kendi yaşantı ve deneyimlerinden yararlanarak betimlerken, anlattıklarıyla gerçekçi, dil ve anlatımıyla kişisel bir roman anlayışım yansıttı (Bkz. EDGÜ, FERİT).

Pınar Kür, Yarm… Yarm… (1976) romamnda, burjuva dünyasındaki yaşam biçimine eğilerek toplumsal ilişkileri irdelerken, yozlaşan ahlak anlayışlarının eleştirisine girdi. Ustaca bir anlatıma ulaştığı bu romanda, psikolojik ayrıntüan başarıyla kullandı. Küçük Oyuncu ’da (1977), 12 Mart olayında aydın çevrelerin bunalımım olgun bir üslupla anlattıktan sonra, Asılacak Kadm ‘da (1979) bir cinayet olayım, yargıcın, kadm ve erkek kahramanlara ayrı ayrı bakış açılarıyla anlatarak, insan olgusuna karamsar bir açıdan yaklaştı, geriye dönüşler, iç monolog, büinçakımı ve çağrışım gibi roman yöntemlerine yer verdi.
Bir Kadınm Penceresinden (1976) romamnda, kadm kahramanının gözüyle renksiz, sıradan bir yaşamm gerçekliklerini anlatan Oktay Rifat, Danaburnu ‘ndan (1980) sonra yayımladığı Bay Lear (1982) adlı yapıtmda, dengesiz, geleneği reddederek gelişen insan ilişkilerinin toplumsal çürümeye yol açışım, insanlara sevgisizliklerini, çıkar düşkünlüklerim, Shake-speare’in Kral Lear oyununu anımsatan bir olay örgüsüyle anlattı (Bkz. OKTAY RİFAT).

Demir Özlü, Bir Uzun Sonbahar (1976) ve Bir Küçük Burjuvanm Gençlik Yılları (1979) romanlarında, kendisini ammsatan aydın küçük burjuva kahramanlarının kişisel ve siyasal ilişkilerini, bunalımlarını betimledi (Bkz. ÖYKÜ).

Ayla Kutlu, Kaçış’ta (1979), 1960 öncesinde ülküleri uğruna acı çeken aydınları ve çaresizliklerim öyküledi. Islak Güneş’ten (1980) sonra Cadı Ağacı (1983) ve Tutsaklar (1983) romanlarında, 1971 sonrasının çalkantüarı-nı yaşamlarında duyumsayan gençleri ve aydınları anlattı, bireyleri, çevreleri içinde vererek, toplumsal bir görünüm çizdi. Bir Göçmen Kuştu O ’ daysa (1985) Osmanlılarm son dönemleriyle Cumhuriyetin ilk dönemlerim, Kafkasya’dan göçen bir ailenin serüvenine koşut olarak irdeledi.

Orhan Pamuk, Cevdet Bey ve Oğulla-n ‘nda (1982), Abdülhamit II döneminden 1970 yıllarına kadar Türk burjuvazisinin evrimini, Cevdet Bey ve ailesinin serüveni çerçevesinde verdi. Araştırmaya dayanan belgeselliği ve canlı ayrıntılarıyla anlatıya gerçeklik kattı. Sessiz Ev’de (1983), gene Cumhuriyet öncesi ve sonrasmda bir ailenin geçirdiği değişimi, geriye dönüşler yardımıyla, babaannelerim ziyarete gelen üç torunun bir haftalık konukluklarım öykülerken anlattı. İlk romanındaki klasik roman yapısının yerine bu romanda, daha karmaşık bir roman tekniği kullandı. Beyaz Kale ’deyse (1985), XVII. yy. korsanlarının tutsak ettiği bir Venedikliyle, onu köle olarak satm alan bir Türk’ün, birbirlerini ve birbirlerinin dünyalarım tanımak için dost oluşlarını anlatarak değişik bir konu ve roman tekniği denedi.

Latife Tekin, Sevgili Arsız Ölüm

(1983) romamnda, bir Anadolu köyünden büyük kente gelen bir ailenin bireylerinin birbirleriyle ve çevreleriyle ilişkilerim, kendi yaşamöyküsünden yararlanarak, halk öyküsü tadında anlattı. Kendisine özgü bir anlatımla, çocukluğunda gözlemlediği boş inançlara ağırlık veren folklor gerecim kul-landı.Bera Kristin Çöp Masalları’n-da (1984) Çiçektepe’de gecekondu mahallesindeki yaşamı gerçekliği temel alarak masalımsı bir anlatımla betimledi.

Mehmet Eroğlu, Issızlığm Ortasmda

(1984) adlı romamnda 12 Mart koşullarım yaşayan gençlerin yaşamlarından kesitler anlatırken, toplumsal olgulara nesnel bir yöntemle yaklaştı. Issızlığm Ortasında’nm devamı sayılabilecek olan Geç Kalmış Ölü’de

(1984), ilk romandaki olaylardan dört yıl sonra, üç gencin serüvenini ve ölüm olgusunu verdi. Mehmet Eroğlu, özellikle kurgudaki ustalığıyla dikkati çekti.

1970’ten sonra Türk romam, genellikle güncel konulara yönelerek, toplumsal olguları ve gelişmeleri irdelemeye başladı. 12 Mart’ı konu olarak alan ilk romanlarda görülen duygusal yaklaşım, 1980’den sonra yerini serinkanlı bir değerlendirmeye bıraktı. Bu dönemde roman yazarlarının çokça işlediği bir başka konu da, gene toplumsal ve siyasal olgulara esinlendirme-siyle aydınlara yakm tarih içindeki sorumluluklarının tartışılarak değer lendirilmesiydi. Buna koşut olarak, Türkiye’nin sanayileşme sürecindeki sancüarı, çalkantıları dile getirildi. Avrupa ülkelerine, özellikle Almanya’ya giden işçüerin sorunları işlendi.

Edebiyatımızda roman yazan öteki sanatçılar arasında da şunlar sayılabilir: Ayhan Hiinalp; Cengiz Dağcı; Kemal Bekir; Şahap Sıtkı; Cengiz Tun-cer; Yusuf Ziya Bahadınlı; Nazım Hikmet; Hakkı Özkan; Behzat Ay; Burhan Arpad; Muzaffer Buyrukçu; Mehmet Selahattin; Mustafa Necati Sepetçioğ-lu; Burhan Günel; Lütfü Kaleli; Sulhi Dölek; Durali Yılmaz; Necati Tosuner; Güven Turan; Tezer Özlü Kıral; Hulki Aktunç; Mustafa Balel; Hidayet Karakuş; Ahmet Altan; Muzaffer İzgü; Leyla Erbil vb

Yorum yazın