20. yüzyılda ortaya çıkan edebiyat akımları

20. yüzyılda ortaya çıkan edebiyat akımları , 20. yüzyılda ortaya çıkan edebi akımlar hakkında bilgiler

Batı’da dinsel inançların çöküşünün neden olduğu kararsızlık, XX. yüzyıl edebiyatının ana özelliklerinden biri olan deneyselciliği doğurmuştur. Başka bir özellik, tümünde görülmese de, genellikle siyasal ve ırksal protesto öğelerini içeren yeni (ya da eskinin canlanmasında görülen) edebiyatların ortaya çıkmasıdır. Devrim, Rus edebiyatında büyük değişikliklere yolaçtı. Ünlü yazarlardan bazıları sustu, bazıları ise başka ülkelere göçtü. Buna karşılık devrimi isteyenler (Gorki, Veresayev) yeni edebiyata sağlam kadrolar kazandırmak için çok uğraştılar. Gorki, ömrünün son yıllarını komünist yazarları yetiştirmekle ve Rus devrimini anlatan kitaplar yazmakla geçirdi. Artamanovlar (Dela Artanıonoviç) (1925) ve Zizn Klima Samgina (Klim Samgin’in Hayatı) (1927 – 1936) bu dönemin ürünleridir.

Efsane Yaratanlar

Gerçekçi yöntemlerde ısrar edilmesine rağmen, genel eğilim mitolojik temaların işlenmesi olmuştur. Örneğin James Joyce’un Ulysses’i. olağanın, günlük yaşantının romanıdır, ama romanın temelinde ünlü Ulysses efsanesi vardır. «Yeni roman» ın Fransız temsilcisi Alain Robbe -Grillet (1922 – ), dünyanın in sanların ümit ve isteklerine tümüyle ilgisiz kaldığını aktarırken, geleneksel roman anlayışı olan -öykü» anlatımı düşüncesini yıkmaya yöneldi. Ancak öykü anlat manın yersiz, mantıksız ve aldatıcı olduğunu kanıtlamaya çalışırken bile ilk romanı Les Gommes’ da (Silgiler) (1953) mitolojiden yararlanmaktan geri kalmamıştır.

XX. yüzyıl insanı, geleneklerini ve inancını yitirerek yeni özgürlükler ararken de eski efsanelere ya da bireysel efsane yaratıcılığına dönmüştür. Örneğin, Leopold Senghor şiirlerinde, Afrika milliyetçiliği ortaya çıkana dek Batı’nın tanımadığı, eski zenci erdemlerine dayanmıştır. 1920’lerde, André Breton’un (1896-1966) öncülük ettiği Fransız gerçeküstücüleri, düşlerden alınan öğelerden ve bilinçsiz akıldan yararlandılar. Bunun sonucu olarak, modern edebiyatta bir dinsel öğe görülmektedir: bu eski dogmaların ya da Tanrı’nın varlığının onayı değil, insan davranışının yüzeysel akılcılığının altında saklı bir değer arayışı olmaktadır. Batı da çok okunan Hintli yazar Rabindranath Tagor bir hümanist olmakla birlikte, geleneksel hinduizm’de geçerli o-lan bütün değerleri keşfetmeye çalışmıştır. Tagor, felsefi nitelik taşıyan bütün gençlik yapıtlarında Hint bilgeliğini, Batı kültürüne duyduğu hayranlıkla bağdaştırdı.

Varoluşçular ve Reformcular

Katıksız dinsizliği seçerek dinden vazgeçilirken, daha iyi bir düzen için «varoluşçu» çaba vurgulandı. Fransız düşünürü Jean-Paul Sartre’ın (1906 – ) romanlarında dünya rasgele yaratılmış anlamsız bir yerdir; insan evrende yalnızdır ve kendi özgür iradesiyle başkalarına yararlı olma yolunu seçmelidir. Sartre için bu «varoluşçu» çaba, gerektiğinde değiştirilmiş Marksçı düşüncelere dönüşmelidir. Sartre’ın hiç bir zaman üyesi olmadığı Fransız Komünist Partisi bu düşünce biçimini revizyonistlikle suçlamıştır.

Lâtin Amerika edebiyatı , siyasal yenilik istediği, aynı zamanda insan varoluşunun gizemini kabul ettiği için son yarım yüzyılda çok tutulmuştur. Kıtanın tam keşfedilmemiş iç bölgeleri, güzel ve korkunç yanlarıyla insan aklının henüz ortaya çıkarılmamış derinliklerinin simgesi olmuştur. Dolayısıyla, Pablo Neruda’yı hem komünist eylemci, hem de gizemlerin anlatıcısı olarak görmekteyiz.

Yeni Afrika edebiyatı çeşitlilik göstermektedir. Amos Tutuola, Afrikalı’nın karmaşık mitolojik dünyasını ve derinliğini yansıtır. Nijerya’lı romancı Chinua Achebe (1930 – ) aynı dünyayı tümüyle değişik biçimde betimler: Nijerya yaşamındaki katıksız kabile özelliklerini de anlatan bir gerçekçidir.

Töresel ve Siyasal Protesto

Savaşta, siyasette, insanın insana yaptığı haksızlıklara karşı bir protesto (başkaldırma) duygusu, XX. yüzyıl edebiyatında yaygındır. Bu duygu, en iyi anlatım biçimlerini Rusya’da Soljenitsin, Afrika’da Athol Fugard’da bulmaktadır .

Edebi deneyselcilik konuya da biçime de uygulanmaktadır. Yeni biçimler zaman zaman karmaşık ve okuyucudan çok şey bekler olmuş; François Mauriac (1885-1970) gibi yazarlar konuları her bakımdan modern, açık ve anlaşılabilir romanlar yazmışlardır. Mauriac bir katolik olmakla birlikte romanlarında, kötülük sorununun alışılagelmiş, çözümlerine karşı varoluşçu bir tavır almıştır. Gene bir Fransızın, yani André Gide’ in (1869-1951) yapıtları, tutarlı bir ahlâk anlayışı arayan bir eşcinseli anlatır

Sol düşünceli İngiliz Graham Greene’in (1904 – ) romanları sosyal ve siyasal sorun bilinci taşımaktadır. Daha iyi bir düzen için mücadelesinde Green’in katolikliği ağır basar. Özetlenecek olursa XX. yüzyıl edebiyatının en önemli özelliği umutsuzluğa meydan okumadır: Yaratıcılıkla siyasal bilinç birleştirmiş, sosyal ve siyasal konular açıkça eleştirilmiştir.

Yorum yazın