Okyanus Nedir

Okyanus Nedir

Anakaraları birbirinden ayıran çok büyük ve derin denizlere okyanus denir. İnsan, karada yaşayan bir canlı olduğundan, geçmişte okyanuslara yalnız yeryüzünün çeşitli bölümlerini birbirinden ayıran bir sınır gözüyle bakmıştır. Okyanusu aşmak çok zor ve tehlikeli, derinliklerini araştırmak ise olanaksız olduğu için okyanusların esrarı ancak çok yakın zamanlarda araştırılmaya başlanmıştır.
Yeryüzünde okyanusların kapladığı alan 360 milyon kilometre kare kadardır. Bu alan Asya ve Kuzey Amerika kıtalarının toplam alanının beş katıdır. Dünyayı çevreleyen okyanuslar Arktik, Atlas, Büyük ve Hint okyanusları olarak dörde ayrılır. Dört okyanusun da güney bölümleri birleşerek Antarktik okyanusunu oluştururlar.
Okyanusun dibinde derin çukurlar vardır. Bu çukurların en derin noktalarına erişebilmek için deniz yüzeyinden 11 kilometre kadar dibe inmek gerekir. Everest tepesinin yüksekliği bile bu en derin çukurların derinliklerinden iki kilometre azdır.
Bilim adamları okyanusun en dibine dalabilmek için özel araçlar yapmışlardır. İçinde normal atmosfer basıncında hava bulunan madenden yapılmış odacıklar biçiminde olan bu aracın duvarları çok kalındır ve çok derinlerdeki büyük basınca dayanacak güçtedir. 23 Ocak 1963 tarihinde Jacques Piccard “Trieste” adlı araçla Büyük okyanustaki Mariana çukurunun dibine erişebilmeyi başarmıştır. Bu çukurun derinliği 10 900 metre kadardır
Okyanusları inceleyen bilime oşinografi adı verilir. Oşinografi birkaç bilim dalını içerir. Deniz jeolojisi bilginleri okyanusun dibindeki kayaların yapısını inceler ve bu kayalardan okyanusların kökeni ve tarihi hakkında bilgi edinirler.
Deniz biyolojisi uzmanları denizde yaşayan hayvan ve bitkilerle ilgilenirler. Kimyacılar okyanus suyunun kimyasal yapısını incelerler. Harita uzmanları okyanus sularının ve okyanus tabanının haritalarını çizer, akıntıların yerlerini ve dalgaların hareket biçimlerini belirtirler. Fizik uzmanları ise okyanus sularının hareketini açıklamaya çalışırlar.
Okyanus tabanının incelenmesi için kullanılan yöntemlerden biri yankı sistemidir. Bilginlerin bu iş için deniz dibine inmeleri gerekir. Bir gemiye yerleştirilen yankı aygıtı denizin derinliğini kolaylıkla ölçer. Yankı aygıtının çıkardığı ses sinyalleri suyun içinden geçerek dibine ulaşır. Okyanus tabanı sesi yansıtarak aygıtın alıcısına geri gönderir. Sesin su içindeki hareket hızı bilindiğine göre, gönderilen sinyalin geri gelmesi için gereken süre ölçülerek belirli bir noktadaki derinlik hesaplanabilir.
Bilim adamları okyanus tabanının üç ayrı bölümden oluştuğunu öne sürmektedirler. Bunlar kıyıları, kıta eşikleri ve derin denizlerdir. Kıyı suları denizin kıyıya en yakın olan bölümleridir. Oldukça sığ olan bu suların tabanı da hafif bir eğim gösterir. Eğim yaklaşık olarak 500 metrede bir metredir. Ortalama genişliği 68 kilometre olan bu şeridin en geniş olduğu yer Kuzey Avrupa’da 1 290 kilometre, en dar olduğu yer ise Güney Amerika’nın bazı bölümlerinde bir buçuk kilometredir.

Kıyı suları
Kıyı suları okyanusların en zengin balıkçılık alanlarıdır. Tabanı kıtalarda bulunan toprak ve kayaların yapısı ile aynı olduğundan bu alanlarda yararlı madenlerin çoğu bulunur. Son yıllarda bazı yerlerde kıyı sularının tabanlarında petrol ve doğal gaz kaynakları bulunmuştur.
Kıyı sularının kıyıdan uzak olan kesiminde derinlik ortalama olarak 180 metredir. Burada okyanus tabam birden dik bir eğim göstermeye başlar. Eğimi fazla olan bu bölge ile okyanus tabanının ikinci bölümü olan kıta eşikleri başlar. Buralarda eğim yaklaşık olarak 10 metrede bir metre düşer.
3 650 metrelik derinliğe ulaşınca okyanus tabanı tekrar düzleşmeye başlar.
Dünyanın birçok bölgesinde kıyı sularının tabanını ve kıyı eşiklerini derin vadiler keser. Yeryüzün-deki bu tür vadilerin, ırmakların yol açtığı erozyon nedeniyle oluştuğunu bilen uzmanlar uzun yıllar bu sualtı vadilerinin de ırmaklar tarafından oluşturulduğunu sanmışlar, eskiden kıyı sularının tabanının denizlerle kaplı olmadığını, eski ırmakların bu alanlarda vadiler meydana getirdiğini, daha sonra bu kara parçalarının deniz dibine çöktüğünü öne sürmüşlerdir. Buna göre deniz yüzeyinin bugün bulunduğu düzeyin en az 180 metre altından başlaması gerekmektedir. Bu görüş günümüzde geçerliliğini yitirmiştir.
Günümüzde deniz jeolojisi uzmanları bu vadilerin sualtında oluştuğuna inanmaktadırlar. Bu kurama göre sualtı vadilerini, kıta eşiklerinden büyük hızlarla akan su akıntıları oluşturmaktadır. Bu sular deprem gibi bir yerkabuğu hareketi sonucunda kıta sularının tabanında oluşan çamurlu ve kumlu sulardır. Çamurlu su, çevresindeki sulara oranla daha ağır olduğundan kıta eşiklerinden aşağıya doğru akmaya başlar, giderek hızlanır ve kıta eşiğinin eğiminin düzleştiği noktaya geldiği zaman hızı saatte 100 kilometreye kadar erişebilir.
Okyanus tabanının en derin olduğu yerlere derin denizler adı verilir. Bu alanlarda çok büyük dağlar vardır. Yeryüzündeki dağlar ve tepeler milyonlarca yıl süre ile rüzgâr ve suyun etkisiyle aşınmıştır; okyanus dibindeki dağlarda ise erozyon hemen hemen hiç olmamıştır.
Karadaki sıradağların birçoğu yeryüzü kabuğundaki büyük baskılar sonucunda kayaların sıkışmasıyla oluşmuştur. Karada yanardağ biçiminde volkanik hareketler sonucu ortaya çıkan dağlar çok azdır. Oysa okyanusun dibinde bulunan dağların çoğu yanardağlardır. Bunların birçoğu ise hâlâ sürekli olarak patlamakta ve çıkardıkları lavlar okyanusun dibine yayılmaktadır.
Okyanus içindeki dağların bazıları çok yükselerek deniz yüzeyine çıkar ve adalar oluştururlar. Büyük okyanustaki adaların çoğu ve Atlas okyanusundaki Tristan da Cünha ve Azor adaları gibi adalar yanardağların doruklarıdır.
Bazı okyanus dağlarının dorukları ise suyun yüzüne çok yakındır; ancak su yüzeyine çıkmamıştır. Bunların çoğunun tepeleri düzdür. Büyük okyanusta tepesi düz olan ve su yüzeyinin bir kilometre kadar altında bulunan pek çok dağ vardır. Bunların bir zamanlar deniz yüzeyine kadar çıktıkları, doruklarının denizdeki dalgalar ve rüzgâr tarafından aşındırıldığı sanılmaktadır.
Büyük okyanusta görülen bir özellik de atol adı verilen adalardır. Atol, halka biçiminde oluşmuş bir mercan resifidir ve ortasında lagün adı verilen bir göl vardır. Mercan resifleri mercan polipi adı verilen canlılar tarafından yapılır. Polip öldüğü zaman yapmış olduğu sert kabuk kalır. Yeni polipler bu mercan yuvalarının üzerine yeni yuvalar yaparak adayı büyütürler.
Bazı okyanusların büyüklüğü değişmektedir, örneğin, günümüzde Amerika kıtası Avrupaya Afrika’dan her yıl birkaç santimetre uzaklaştığı için Atlas okyanusu biraz büyümekte, tabanının doğu ve batı yarıları da kıtaların hareketi ile birbirlerinden uzaklaşmaktadır. Okyanusun ortasında bulunan yanardağlar dizisinden sürekli olarak çıkan lavlar yeni okyanus tabanını oluşturmaktadır. Okyanus tabanının birçok yerinde derin çukurlar vardır. Amerikalıların Trieste aracı ile buldukları Mariana çukuru bunlardan biridir. Burası, hareket durumunda olan Büyük okyanus tabanı ile, üzerinde Mariana adaları ve Guyam’ın bulunduğu taban bölümünün çarpıştığı noktadır.

Okyanusların oluşumu
Okyanusları, Dünyanın oluştuğu sıralarda içinden çıkan su buharının milyonlarca yıllık bir süre sonunda sıvı durumuna dönüşmesi ile ortaya çıkan suların oluşturduğu düşünülmektedir.
Okyanus dalgaları kıyıya çarptıkça kıyıdaki kara parçalarını ve kayaları yavaş yavaş aşındırır, küçük parçacıkları koparır. Kopan bu parçalar okyanusun dibine batmadan önce denizdeki akıntılarla uzaklara taşınır. Yeryüzünü aşındıran ırmaklar da küçük kaya parçacıklarını okyanuslara taşır. Aşınma sonucu sürüklenen parçacıkların çoğu kıyı sularının tabanına yerleşir. Tortu adı verilen bu maddeler milyonlarca yıl sonra basınç ve kimyasal etkilerle kireçtaşı ve tebeşir gibi taşlar meydana getirirler.
Taşınan tortunun daha küçük parçacıklarından bazıları okyanusun daha derin yerlerine kadar sürüklenir ve derin suların dibine yerleşirler. Ayrıca rüzgârla karadan okyanusun ortalarına kadar taşman toz ve kum parçacıkları da derin suların tabanına çöker.
Derin deniz tabanlarına karadan gelerek yerleşen tortuya kırmızı kil adı verilir. Ancak plankton adı verilen ve küçük canlı varlıkların oluşturduğu bir tür tortu daha vardır. Bitki ve canlı kalıntılarından meydana gelen tortulara balçık adı verilir. Değişik planktonlar değişik türde balçık alanları oluştururlar. Okyanus tabanından alınan bir balçık örneğini inceleyerek, bilim adamları balçığı oluşturan canlı varlıkların türünü anlayabilir ve bundan da balçığın meydana geldiği zamanlarda okyanusun ne durumda olduğunu saptarlar.
Derin okyanuslarda tortunun birikim hızı bin yılda 1 cm. kadardır. Okyanusun birçok bölümlerinde kalınlığı 300 metreye erişen tortu tabakaları vardır. En eski zamanlarda oluşmuş olan tortular en dipte, yeni oluşanlar ise en üsttedir.
Derin deniz tabanlarında bulunan tortuların içinde küçük bir patates büyüklüğünde olan yuvarlak topaklar da vardır. Nodül adı verilen bu topaklar bazı bölgelerde bol bulunur. Büyük okyanusun tabanında bir kilometre karede 40 000 ton nodül bulunmaktadır. Nodüllerin içinde manganez, nikel, kobalt ve bakır gibi madenler vardır. Nodüller küçük metal parçacıklarının bir kil ya da kül parçasının çevresinde toplanmasıyla oluşur. Bin yılda bir milimetre kadar büyüyen nodüllerin denizden çıkarılması için bir yöntem bulunamamıştır. Nodüller deniz dibinden çıkarılabilirse, sanayide gerekli olan en önemli metallerden bazıları denizlerden sağlanabilecektir.
Yeryüzünde bulunan kayalar milyonlarca yıl aşındıktan sonra deniz diplerindeki tortuları meydana getirmişlerdir. Bu kayaların içinde suda eriyen kimyasal maddeler de vardır. Bunlar deniz suyu ile karışmış ve deniz suyunu tuzlulaştırmışlardır. Tuz sodyum klorürden oluşur. Okyanus sularında yüzde 3,5 oranında sodyum klorür vardır. Bunun dışında suda eriyen daha birçok kimyasal madde de deniz suyunda bulunur. En fazla bulunan maddeler sodyum, potasyum, magnezyum ve kalsiyumdur. Deniz suyunda sayısı 75’i geçen kimyasal maddenin bulunduğu saptanmıştır. Deniz suyunda ayrıca altın, gümüş ve uranyum gibi bazı değerli madenlerin de bulunduğu bilinmektedir. Ancak bunların oranı çok az olduğundan denizden çıkarılmaları için hiç bir çalışma yapılmamıştır.
Okyanusun suyu sürekli olarak hareket etmektedir. Okyanus dalgalarını oluşturan etken rüzgârdır. Dalgalar bazen kıyıya vurmadan önce binlerce kilometrelik yol alırlar. Ancak dalgayı oluşturan su, dalga ile birlikte hareket etmez. Dalgaların üzerinde yüzen bir martı nasıl dalgalarla birlikte hareket etmez, sadece dalganın altından geçişi ile suyun yüzeyinde aşağı ve yukarı doğru inip çıkarsa, dalgayı oluşturan su da aşağı ve yukarı doğru hareket ederek dalgayı altından geçirir. Kıyıya yakın yerlerde ise sığ olan deniz tabanı dalganın bu yukarı ve aşağı hareketini bozar ve kırılmasına yol açar.
Okyanusta suyun bir yerden bir yere hareket ediş nedeni sudaki akıntıdır. Atmosferde bir hava akıntısı olan rüzgâr sıcak havanın yukarı çıkması ve soğuk havanın onun yerini almak için hareket etmesi ile oluşur. Okyanusun daha derin yerlerinde de aynı biçimde sıcak ve soğuk suların yer değiştirmeleri akıntıları oluşturur.
Akıntıları oluşturan başka bir etken de suda bulunan tuz oranının yer yer değişmesidir. Tuzu fazla olan su, az tuzlu suya oranla daha yoğun olduğundan dibe doğru çöker.
Okyanus yüzeyindeki akıntıları rüzgârlar oluşturur. Mevsim rüzgârları (alizeler) Dünyanın her iki yarıküresinden ekvatora doğru eser. Batıya doğru akan kuzey ekvator ve güney ekvator akıntılarını bu rüzgârlar oluşturur.
Okyanusun birçok yerinde günün değişik zamanlarında oluşan güçlü akıntıları ise gelgit olayı meydana getirir. Gelgit, Ayın ve Güneşin çekimi sonucu deniz sularının yükselip alçalmasıdır. Dünyanın Aya bakan yüzünde okyanus suyu birkaç metre yükselir. Ayın çekimi Güneşin çekiminden daha fazladır. Sular Dünyanın öbür yüzünde de yükselir. Dünya her gün kendi çevresinde döndükçe sular iki kez alçalır, iki kez yükselir. Bilim adamları gelgit olayı sırasında oluşan enerjiden yararlanma yolları geliştirmişlerdir. Fransa’ı da Rance ırmağının ağzındaki St. Malo enerji santralında bu yoldan elektrik üretilmektedir. Yükselen ve alçalan suların iki yönlü olarak çalıştırdığı türbinler kullanılmaktadır. Gelecek için bu konuda daha pek çok tasarı vardır.
Güneş ışınları deniz yüzeyinin ancak 90 metre kadar altına geçebilmektedir. Suyun Güneş ışığı alan bu üst bölümlerinde tek hücreli su yosunları yaşar. Birçok kara bitkisi gibi, bu yosunlar da Güneş ışığını soğurarak Güneş enerjisini kullanırlar. Bitkileri yiyerek yaşayan çok küçük hayvanlar da vardır. Bunların çoğu deniz hayvanlarının larva adı verilen yavrularıdır.
Planktonlar denizdeki akıntılara kapılarak hareket ederler. Bu canlıların yeryüzündeki bütün canlı varlıkların yaşamına çok önemli katkıları vardır.
Her şeyden önce bu küçük canlılar denizlerde yaşayan daha büyük hayvanların besinini oluştururlar. Uskumru ve hamsi türünden olan bazı balıklar canlı planktonları yiyerek beslenirler. Bazı balina türleri ise sadece plankton yer.
Planktonlar ölünce kalıntıları okyanusun tabanına çöker. Bu kalıntıların dibe çöküşü okyanusun içinde sürekli bir yağmur gibidir. Denizin güneş almayan bölümlerinde yaşayan bazı balıklar ve canlılar da ölü planktonlardan besin olarak yararlanırlar.
Planktonların Dünyadaki yaşama ikinci bir katkısı da, içlerinde bulunan bitkilerin havadaki oksijenin büyük bir bölümünü sağlamalarıdır. Bitkiler büyüme ve çoğalmaları sırasında Güneş ışığını kullanır, dışarı oksijen verirler. Bu oksijen öbür canlı varlıkların kullanarak bitirdiği oksijeni tamamlar. Buna göre bütün varlıkların yaşamlarının sürekliliği bitkilerin çıkardığı oksijene bağlıdır. Denizlerin üs katmanlarında yaşayan bitkiler ise Dünyada bulunan bitkilerin büyük bir bölümünü oluşturur.
Denizde de karada olduğu gibi yalnız Güneş ışığından yararlanabilen bitkiler, yaşamak için başka canlılara doğrudan doğruya bağlı olmak zorun da değillerdir. Hayvan planktonları bitki planktonlarını, büyük deniz hayvanları ve bazı balıklar bitki ve hayvan planktonlarını, büyük balıklar ise küçük balıkları yiyerek beslenirler. Okyanusların en büyük hayvanları olan balinalar ve mürekkep-balıkları bile öbür canlılar tarafından besin olarak kullanılır.
İnsanoğlu okyanuslardaki bitkilerden çok az yararlanır.

Yorum yazın