Zooloji Nedir – Zooloji Bilimi

Zooloji Nedir – Zooloji Bilimi

Zooloji hayvanları inceleyen bir bilimdir. Çok sayıda değişik hayvan türlerinin bulunması ve bu türlerin her birinin değişik açılardan incelenebilirliği, zoolojinin birbiriyle yakın ilişkisi bulunan birçok bölüme ayrılmasına neden olmuştur. Bu bölümler şunlardır: Çoğunlukla açımlama yoluyla tüm hayvan vücudunun anatomik incelemesini yaparak, hücreleri ve dokuları tek tek çözümleyen Morfoloji; değişik organların çalışma biçimlerini ve karşılıklı etkilerini inceleyen Fizyoloji; canlının yumurta durumundan başlayarak gelişimini izleyen, organların gelişen görünümlerini ve farklılaşmalarını tanımlayan Embriyoloji; hayvanların davranışlarını, beslenmelerini ve genellikle son derece karmaşık olan üreme yöntemlerini inceleyen Etoloji; bir organizmayla çevresi arasındaki ilişkileri inceleyen Ekoloji; ve son olarak da, kalıtsal karakterlerin, bir kuşaktan gelecek kuşağa aktarılmasını belirleyen yasalarla ilgilenen Genetik.

Zoolojinin ilk görevi, değişik türlerin belirlenmesi ve tanımlanması ve değişik türler arasındaki farkların yorumlanmasıdır. Bununla birlikte hayvanlar dünyasına ilişkin bilginin düzenlenmesine, basit ve evrensel bir sınıflandırma yönteminin tanıtımıyla başlanmalıdır.

Hayvanların modern sınıflandırması Linnaeus tarafından önerilen yöntem izlenerek, sıradüzen temelinde yapılmıştır. En alt basamakta, derece derece hayvanlar alemine tırmanan ve kategoriler biçiminde kümelenmiş olan türler bulunmaktadır. Benzer türler bir cinste, benzer cinsler familyalarda, benzer familyalar da takımlarda toplanırlar. Takımlar daha sonra sınıflarda, sınıflar da tür ya da filumlarda kümeleşmektedirler. Bugün bilinen fılumlar (yumuşakçalar, halkalılar, kordoklar vb. gibi, toplam 20 kadar), hayvanların oldukça değişik yaşam biçimlerini simgelerler. Başka bir deyişle her filum, bu filumun içinde belirlenen çeşitli sınıflara, familyalar ve türlerin karşılığı olan özgün bir yapısal düzene sahiptir.

Linnaeus’a göre her tür, diğer türlerden bağımsız olarak yaratılmıştı ve zaman akışı içinde herhangi bir değişime uğrayacak yeteneğe sahip değildi. Lamarck ve Darwin’e göre ise her tür, kuşaklar sonra yeni bir türün ortaya çıkmasına neden olan sürekli değişikliklere uğramaktaydı. Buna göre, birbirine benzeyen iki tür ortak bir atadan gelmekteydi. Böylece bugün, çevremizde gördüğümüz türlerin tümünün, çok eskilere dayanan tek bir örnekten türemiş olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Sözü geçen bu atadan, günümüzün çok çeşitli türlerine varana değin süregelen işleme evrim denmektedir. Günümüzde her şey, bu işlemin hala sürdüğünü göstermektedir.

İki tür arasında gözlenen oldukça belirgin farklılıklar, bu iki türün türediği iki atayı ayıran ve çok eski zamanlara dayanan bir izden kaynaklanmaktadır. Soyağacındaki oldukça yakın akrabalık ve kan bağının sonuçları olan yapısal benzerlikler, zoolojik sınıflandırmanın cins, familya ve diğer tüm kategorilerine doğal bir anlam kazandırmaktadır.

Bir hayvan türünün soyağacını oluşturabilmek için, eski zamanlardan kalma hayvan kalıntılarının bulunduğu arşivlerin incelenmesi gerekmektedir. Gerçekte bu arşivler, kemiklerin, dişlerin, kabukların ve hayvan vücutlarının diğer sert parçalarının korunduğu tortul kayalarıdır. Ancak fosil denen geçmiş yaşamlara ait bu izler, soyağacının kurulması için yeterli değildir.

Sağlanan yararlı bilgilerin çoğu, bugünkü türler arasında yapılan karşılaştırmaların sonucunda ortaya çıkmıştır. Bazı durumlarda, bir hayvanın eğilimlerinin yani türüyle arasındaki yakınlığın belirlenmesi zor olabilmekte dir. Örneğin, yunus balığının, balığa benzer yüzgeçleri vardır. Buna karşın bu tür, yavrusunu emzirmekte ve köpek, at ya da diğer memelilerde olduğu gibi, ciğerleri yoluyla solunum yapmaktadır. Bu durumda yunusun balıklarla mı, yoksa memelilerle mi daha yakın bir akrabalığı vardır? Gerçekte balığa, yalnızca suda yaşaması ve yüzgeçleri olması nedeniyle benzetilmektedir. Diğer bütün özellikleri, memeliler olarak nitelendirilen hayvanlara uymaktadır. Bu nedenle yunus, bu gurubun kapsamına alınmıştır. Kısaca yunus için deniz yaşamına uyum göstermiş ve yüzebilmesi için ayakları ve kuyrukları yüzgeçe dönüşmüş memeli denebilir. Balıklara olan benzerliği, yunusun ve balıkların denizde yaşadığı gerçeğinin doğruladığı basit bir yaklaşımdan kaynaklanmış tır.

Şimdi bir kuşu ele alalım. Kuşlar uzun tüylerle kaplı kanatlarını, yarasa, kelebek veya sineklerin zarımsı kanatları gibi uçmak için kullanırlar. Bu hayvanların kanatları değişik kökenlere ve farklı görünüşlere sahiptir. Ancak kullanılma amaçları aynıdır: uçmak, bu durumda bu organların analog (benzer) olduğu söylenebilir.

Şimdi de atın ön bacaklarıyla, insanın kol ve bacaklarını ele alalım. Bu organlar doğal olarak uçmak için değil, yürümek veya yakındaki nesneleri tutmak, hareket ettirmek için kullanılırlar. Böylece, kuşun kanadının, atın ayağının veya insanın kolunun işlevleri farklı olmaktadır.

Bu nedenlerden dolayı, bu organlar analog.değildir. Ancak iskelet yapıları incelendiğinde, iskeletin temelde aynı, fakat değişik biçimlerde gelişmiş olan kemiklerden oluştuğu ve kanadın, bacağın ve kolun omurgaya benzer biçimde bağlandıkları görülmektedir. Tüm bunların yanısıra, embriyonik gelişmede, bu uzantıların ilk büyüme evreleri de birbirine benzemektedir. Bu veriler kuşun kanadının, atın ön ayağının ve insanın kolunun birbirlerinin eşi olduğu gerçeğini ortaya çıkarmaktadır. Yapılar arasındaki büyük ayrılıklar bu oluşumların çevrelerine farklı uyumlarından kaynaklanmaktadır.

Değişik hayvanlarda uçmak, yürümek veya tutmak için aynı uzantılar kullanılmaktadır. Zoolojik terminolojide bu organlara, analog değil, homolog organlar denmektedir. Homolog organlar ilişki ya da akrabalık belirtirler^ Analog organlar ise, aynı ortam da yaşayan çeşitli hayvanlarda birbirinden bağımsız olarak meydana gelmiş değişikliklerin sonucunda oluşurlar ve akrabalık belirtmezler.

Hayvanlar aleminin doğal sınıflamasını yapabilmek için zoolog, benzer yapıları karşılaştırarak, aradaki farklara karşın, homolog organları belirleyebilmelidir. Çünkü bu organlar aynı zamanda ortak soyu belirtecektir.

Gerçekte genel olan bir kural, iki hayvanın gençken, yetişkin halinden daha çok birbirine benzediğidir. 19. yy.’ın ünlü embriyoloji bilgini von Baer araştırmalarında, türlerin adlarını içeren dizin kartlarına başvurmadan, bir sürüngen ceniniyle, kuş cenini arasında daha fazla bir ayırım yapamıyacağım kabullenmek zorunda kalmıştır.

Geçmişte yaşayan hayvanlar için fosilleşmiş kayalarda yürütülen incelemeler, hayvan türlerinin en basitten en karmaşığa doğru bir evrim içinde olduğu varsayımını güçlendirmiştir. Fosiller üzerindeki çalışmanın, bugünün en basit tek hücreli protozoalarının karşılığı olan yaratıklar konusunda hiçbir bilgi vermediği bir gerçektir. İskelet parçaları olmayan yumuşak hayvan kalıntılarına ender olarak rastlanmaktadır. Ancak tamamlanmamış da olsa, ele geçen fosil belgeleri yalnızca evrim kuramıyla açıklanabilen belli bir gelişme düzeni göstermektedir. Eski kayalarda omurgalıların izlerine rastlanmadığı bir gerçektir. Bu gurubun 450 milyon yıl önceye dayanan ilk fosilleri, bugünün en basit omurgalı yapılarını, yani çift uzantısı olmayan çenesizpetromyzoriları (taşemen) andırmaktadır. Gerçek balıkların kalıntıları sadece genç kayalarda bulunmuş ve toprakta, ilk görünen omurgalılar olan amfibilere de daha sonraları rastlanamamıştır. Omurgalıların en karmaşık yapıları olan kuşlar ve memeliler de yeryüzünde en son görülen yaratıklar olmuştur. Aynı şey birçok omurgasız gurubu için de geçerlidir. Örneğin karafatmalar ve yusufçuklar gibi böcekler, arılar, sinekler ve kınkanatlılardan daha önce ortaya çıkmıştır. Bunların ilkellik oranları da buna bağlıdır. Yeryüzünde yaşamın başlangıcına ilişkin sorun, zoolojinin ilgi alanının dışına çıkmaktadır. Ancak tek hücreli organizmalar arasında, hayvan yapılarıyla bitki yapılarının belirlenmesinin kolay olmadığı da bir gerçektir. Bunun yanısıra bu sorun, bugünün türleri için de geçerliliğini korumaktadır. Bir hayvanı bir bitkiden ayırmak için kullanılabilecek en geçerli ölçü, bunların farklı beslenme biçimleridir. Gerek tek hücreli, gerekse çok hücreli hayvanlar, bitkiler tarafından daha önce sentezlenen ve oluşturulan (ve daha sonra diğer hayvanlarca biçimleri değiştirilen) karmaşık organik maddelere gereksinme duyarlar. Öte yandan bir bitki, suya, karbondioksite ve mineral tuzlara gereksinme duyar. Gerekli organik maddeler, klorofil tarafından tutulan ışık enerjisinin etkinliğiyle yapraklarda sentezlenmektedir. Tek hücreli yapılar arasında, birinin klorofil içermesi diğerinin de içermemesi dışında, her yönden birbirine benzeyen türler bulunmaktadır. Bu yapılardan klorofil içerenleri bitki, içermeyenleri hayvan olarak kabul etmek sorunu çözümlemeyecektir.

Çünkü Öglena gibi bazı türler, ışığın varlığında bitki gibi davranmakta, karanlıkta ise hayvan gibi beslenmektedir. Bu nedenle, bu düzeydeki basit organizmalarda, hayvanlar alemiyle bitkiler alemi arasındaki geleneksel ayırıma fazla güvenmemek gerektiğini söylemek daha yerinde olacaktır. Her durumda, bir hayvanın besine gereksinmesi vardır. Çok sayıda tür, hem canlı bitkileri hem de bunların ayrışan kalıntılarını kullanarak, bitkisel dokularla beslenmektedir. Geviş getirenler ve bir ölçüde de ağustosböcekle-riyle tırtıllar (kurtlar) gibi birçokları, yalnızca yaprak ve dallarla, bazıları uzun delici rostrum yoluyla lenfayı ya da bitki özünü emerek beslenirken, diğerleri ise içinde oluklar kazdıkları bitki dokularında yaşamaktadırlar. Bütün diğer türler, başka hayvanlarla beslenmektedir. Bunlardan bazıları avlanan yırtıcı hayvanlar, diğerleri ise kan veya diğer sıvıları emen asalaklardır. Kene gibi, konakladıkları canlının kanıyla beslenen dış asalaklar ve karaciğer kurdu (karaciğer kelebeği), ya da sıtmalı plazmodyum gibi alyuvarlara zarar veren iç asalaklar vardır. Her tür, değişik beslenme biçimine göre farklı olarak düzenlenmektedir. Kedilerin avlarını yakalamak, öldürmek ve çiğnemek için sıçramaya yarayan kasları kıvrık keskin pençeleri ve sivri, vahşi dişleri bulunmaktadır. Sığır ve benzerlerinin ise, ot öğütmek için geniş uçlu dişleri, besinin hızla depolandığı ve daha sonra yeniden çiğnenip sindirildiği işkembeleri vardır. Sülük ya da kan emicinin, kurbanının vücuduna yapışan emici yeri, deriyi delmek için küçük dişleri, emme işlemi bitmeden kanın pıhtılaşmasını önleyen salgı bezleri ve emdiği kanın toplandığı bağırsak keseleri vardır. Bir hayvanın çeşitli organları, uyumlu bir bütünü oluşturmak için hazırlanmıştır. Bu da türün yaşamını sürdürebilmesi için gereklidir. Yırtıcı dişlere sahip bir memeli kuşkusuz çevik ve atik olacaktır. Bu özellik, kas yapısındaki düzenlemeyle kollardaki, bacaklardaki ve gövdedeki kemiklerin yapılarına da yansıyacaktır.

19.yy.’ın başlarında yaşayan ve karşılaştırmalı anatominin temellerini atmış olan Fransız zoolog George Cuvier, birçok durumlarda yalnızca birkaç kemiğin hayvanın iskeletini ve böylece genel görünümünü yeniden oluşturmak için yeterli olacağını ileri sürmüştür. Gerçekte her hayvan, yaşamak için içinde bulunduğu çevrenin istemlerine karşılık vermek zorundadır. Öte yandan, çevre hep aynı kalmayıp, zaman içinde sürekli değişikliklere uğramaktadır. Bu değişikliklerden bazıları, hayvanın varlığını etkile’mektedir: günlük yaşam, ışık ve karanlık değişimleri, kuruluk ve nemlilik farkları, rahatlık ve avlanma tehlikeleri gibi. Bunlar herhangi bir sosyal guruptaki bazı bireylerin, akrabalarından daha etkili bir biçimde baş edebilecekleri sorunlardır. Zamanla çevre koşullarına daha iyi uyabilen bu bireylerin, yaşama ve arkalarında torunlar bırakabilme şansları daha büyük olacaktır. Bu bireyler aynı zamanda, kendilerini benzerlerinden daha şanslı duruma getiren özellikleri döllerine de geçireceklerdir. Dünyanın her köşesindeki hayvan toplulukları, evrimin baş temsilcisi Darwin tarafından algılanmış olan bu doğal seçimin ilkelerine bağlı kalmışlardır.

Sürekli günlük ya da mevsimlik değişimlerin yanısıra, çevre bazen yeryüzünün geniş bölümlerini etkileyen uzun dönemli değişimlere de uğramaktadır. Bugün dünyanın son 1 milyon yıllık geçmişinde, kuzey yarımkürenin geniş bölgelerinin, çeşitli nedenlerle değişen ve ters yöne dönen hareketlerle kutup bölgelerinden, ılıman bölgelere kayan buz kütleleriyle kaplı olduğu bilinmektedir. Bu olayların hayvan toplulukları üzerinde belirgin yansımaları olmuştur. Buzullaşma dönemleri sırasında birçok türün soyu tükenirken, çevreye uymayan kara parçalarıyla çevrelenen küçük bölgelerde, soyutlanmış olan şanslı gurupların varlığı yeni türleri oluşturmuştur. Gerçekte, tamamen yeni bir türe dönüşene kadar akraba topluluklarından gittikçe uzaklaşmak, soyutlanmış toplulukların genel bir eğilimidir. Bu olay örneğin, okyanus adalarında, inlerde ve mağaralarda gözlenebilmektedir. Adalar’dak\ hayvan toplulukları özel türler bakımından son derece zengindir. Bu türler, üzerinde yaşadıkları adanın yaşına göre belirginleşirler. Madagaskar hayvan topluluğu bu açıdan dikkat çekmektedir. Burada Lemur’lar (Madagaskar’da bulunan ve maymuna benzeyen bir hayvan) gibi, dünyanın başka hiçbir yerinde bulunmayan hayvan familyaları vardır. Avustralya hayvan topluluğu da ördek gagası ve perdeli ayakları olan ornitorenk ve ekidna ya da dikenli karıncayiyen ile Madagaskar hayvan topluluğundan aşağı kalmamaktadır. Avustralya’ya özgü olan bu türler, kuşlar gibi yumurtlayan ve dünyanın diğer bölgeleriyle ilişkileri bulunmayan ilkel memelilerdir. Avustralya hayvan topluluğunun diğer eşsiz özellikleri, Amerika’da farklı familyalara ait uzak akrabaları bulunan kangurular, keseli ayılar ve diğer keseli hayvanlardır. Çeşitli kıtaların kıyı şeritlerinden uzakta, okyanus ortasında bulunan büyüklü küçüklü adaların hayvan toplulukları da oldukça ilgi çekmektedir. Pasifik Okyanusu’nda Güney Amerika açıklarında bulunan Galapagos Takımadaları; adalar gurubunun her üyesinde değişen çok sayıda tipik hayvanı barındırmaktadır. Charles Darwin dünya gezisi sırasında uğradığı Galapagos Adaları’ndan çok yararlı izlenimlerle ayrılmıştır. Bilim adamının bu uzak

yerde yaşayan tipik ispinozlar, kara ve deniz iguanaları ve dev kaplumbağalar üzerindeki araştırmaları, kendisine, evrim kuramını destekleyen birçok değerli fikirler sağlamıştır.

Mağaraların hayvan toplulukları da son derece ilginçtir. Dünyanın birçok bölgesinde yaşamını yeraltında sürdürmeye alışmış, tamamen karanlıkta ve besin bulmanın her zaman sınırlı olduğu koşullarda yaşayan hayvanlar da vardır. Çoğunlukla soluk renkli ya da renksiz ve kör olan bu tür hayvanlar, hayvan yaşamının böyle elverişsiz koşullarda bile çevreye nasıl uyum sağladığını göstermektedir. Mağaralar, bazı balık türleri ve semenderler tarafından barınak olarak kullanılmaktadır. Ancak bu mağaralarda sürekli yaşayanlar, kınkanatlılar, kabuklular ve yer üstündeki akrabalarına göre oldukça değişime uğramış olan diğer omurgasızlardır.

Dünya çöllerinde de hemen hemen eşit sayıda ve hatta daha fazla hayvan bulunmaktadır. Buralarda kısa süreli bir yağmur, bitkilerde inanılmaz bir renk cümbüşü oluşturur ve kuşlar, sürüngenler, böcekler, yumuşakçalar ve kara kurbağaları gibi suyla ilişkili olan birçok hayvan türü yeniden ortaya çıkar. Yağmur yağmadığı zamanlar ise, güneşin ufukta alçalması küçük etoburların, yılanların ve farelerin ortaya çıkması içinyeterlidir. Doğal olarak bu yaratıklar, çölde yaşamlarını sürdürebilmek için özel yapılara sahip bulunurlar. Örneğin çöl fareleri, hiç su olmadığı için yedikleri tohumlardan su çıkarmasını öğrenmişlerdir. Geceleri düşük ısı (bazı zamanlar çok düşebilir) nedeniyle hayvanlar dolaşabilmektedirler. Bu hayvanların karanlıkta avlarını nasıl buldukları oldukça ilgi çekici bir konudur. Çıngıraklı yılan, doğanın kendisine bağışladığı iki uygun organ olan, duyu çukurları yardımıyla”küçük bir memelinin yaydığı az miktardaki ısıyı algılayarak avına ulaşabilmektedir. Denizdibi bölgelerinde yaşayan hayvanlarda, değişik ve oldukça özgün uyarlamalar görülmektedir. Oldukça uzun uzantıları olan solgun kör karidesler, esnek sapları olan denizlaleleri, bazen kör bazen de aksine anormal gözlere sahip olan geniş ağızlı balıklar, en derin denizlerde yapılan araştırmalar sonucunda yüzeye çıkarılan yaratıklardan yalnızca bazılarıdır. Birçok deniz dibi türlerinde ve özellikle bazı balıklarda, derin denizlerin dipsiz karanlığını delen, yeşilimsi bir ışık saçan organlar (fotoforlar) bulunmaktadır. Bu canlılar, temel gıdalarını sığ sulardan gelen organik artıklardan ve diğer dip canlılarından elde ederler.

Birçok hayvan türünün kolonileşmesine engel olamayan diğer bir aşırı iklim koşulu da sürekli buzla kaplı olan karalardır. Bu tür alanlar yüksek dağ tepelerinde ve kutup bölgelerinde bulunmaktadır. Buralarda çözüm isteyen sorunlar oldukça düşük ısı ve yine yiyecek azlığıdır. Tüm bu koşullara karşın yosunlar, likenler, cüce söğüt dallan ve dağılmış göl otları, ren geyiği, misk öküzü ve karibu gibi büyük memelileri beslemeye yeterli olmaktadır. Bunların yanısıra Avrupa’da, Alp çayırlarının yağışlı iklimi nedeniyle dağ keçileri ve Amerika’daki Kayalık Dağlar’da da keçiler için uygun yaşam ortamları bulunmaktadır.

Bir su altı volkanı yeni bir ada oluşturarak su yüzeyine çıktığında, lav kaplı olan bu yüzey deniz akıntıları, rüzgarlar ve göçmen kuşlarla taşınan değişik yapıdaki hayvan ve bitki çeşitleriyle dolar. Böylece hayvanlar, dünya yüzeyindeki her uygun bölgeye yerleşmişlerdir. Sayılamayacak kadar çok olan canlı türlerinin bu çeşitliliği de değişik çevre koşullarının, bu canlılar üzerindeki etkileşimi sonucunda ortaya çıkmıştır. Bununla beraber bu çeşitlilik, zoolojik sınıflandırmanın yukarıda açıklanan filum veya türler yardımıyla az sayıdaki temel modellere indirgenebilmektedir. ilk filum tek hücrelilerden oluşmaktadır. Bunlar tüm yaşam etkinliklerinin; beslenme, hareket ve üremenin tek bir hücre tarafından yerine getirildiği organizmalardır. Tek hücrelilere örnek olarak çevresi sürekli hareket halindeki kıllarla kaplı terliksi hayvan, devamlı biçim değiştiren amip ve çeçe sinekleri tarafından insan kanına taşınarak uyku hastalığına yol açan tripanazomalar verilebilir.

Çok hücreli organizmalarda, aynı birey içersinde değişik hücre guruplarının işbölümü yaptıkları gözlenmektedir. Bu, tek hücreli kolonilerden fazla farklı olmayan süngerlerde görülen bir durumdur. Bir sünger, içinden suyun sürekli olarak geçtiği küçük deliklerle delinmiş küçük bir kese gibidir. Süngerdeki bazı hücreler, süngerin biçimini ve uyumunu sağlayan iskeletin oluşturulmasından; uzun hareketli liflere sahip olan diğerleri, sürekli olarak suyun değiştirilmesi ve su içindeki besleyici maddelerin ayrılmasından; diğer bazıları da, üremeden sorumludurlar. Dış görünüşlerinin farklılığına karşın, temel olarak aynı modele dayanan denizanaları ve deniz şakayıkları bulunmaktadır. Bunlar, denizanasında aşağıya doğru, deniz şakayığında ise yukarı doğru bakan ve ağız işlevi gören açıklıklara sahip keselerdir. Birçok hayvanlardan oluşan besini, bir dizi kavrama organı yardımıyla ağıza doğru çekmektedirler. Bu hayvanlar, koloniler halinde yaşayan ve iskeletli yapıları olan madreporlar (delikli mercanlar) ve mercanlarla birlikte selentereler adı altında toplanmaktadır.

Daha sonra yassı solucanlar gelmektedir. Su altında, ya da ıslak zeminde sürünebilen planaryalar, ya da diğer hayvanların vücutlarında asalak olarak yaşayan tenyalar bu gurubun kapsamına girmektedir. Yassı solucanlar gurubuna giren hayvanlarda diğer organların yanısıra, gerçek bir kas sistemi ve oldukça karmaşık bir sinir sistemi bulunmaktadır.

Nematodlar filumu, tek bölümden oluşan vücutları, su geçirmez kalın bir üstderiyle kaplı olan solucan benzeri hayvanları kapsamaktadır. Bu hayvanların denizlerde, tatlı sularda ve karalarda yaşayan binlerce çeşidi bulunmaktadır. Ancak en çok bilinen çeşitleri bitki ve hayvanlarda asalak olarak yaşayanlardır. Bunlar arasında insanlara zarar veren madenci solucanı, filarya ve yuvarlak solucan gibi 30’a yakın farklı tür bulunmaktadır.

Öte yandan halkalılar yer solucanları, sülükler ve suda yaşayan birçok türlerden oluşmaktadır. Bunların vücutları sıra sıra dizilmiş, birbirine benzer halkalardan oluşmakta ve birçok iç organ ile dış yapı her halkada tekrarlanmaktadır. Yer solucanları esas olarak, sebze artıklarıyla beslendikleri için toprakta yaşarlar. Sülükler ise esas olarak tatlı sularda olmak üzere, denizlerde de görülebilirler. Bunların bazı tropik türleri ağaçlarda da yaşayabilmektedir.

Salyangozlar, sümüklüböcekler, midyeler, istiridyeler ve mürekkep balıkları Yumuşakçalar fılumuna girerler. Bu yaratıkların vücutları değişik türlerde farklı gelişmiş üç ana bölümden oluşmaktadır: bir ayak, bir kabuk boşluğu ve kabuğa yapışık bir içderi.

Ayak, salyangozlarda belirgin olmasına karşın, mürekkep balıklarında kavrama organlarından oluşmuş bir halka ya da taca ve suyu oldukça güçlü bir biçimde dışarı atarak canlının bir jet gibi hareket etmesini sağlayan kısa bir huniye dönüşmüştür.

Kabuk, salyangozlarda tek, istiridye ve midyelerde ikişer parçadan oluşmaktadır. Mürekkep balıklarında, içeride oluşan bu kabuk, sümüklüböceklerde ise tamamen yok olmuştur.

Eklembacaklılarda, ise durum oldukça değişiktir. Bu gurup, böcekleri, örümcekleri, akrepleri, keneleri, yengeçleri, kırkayakları ve kerevitleri kapsamaktadır. Bu gurubun kapsamına giren hayvanlarda da, değişik türler arasında belirginleşen farklar ve bunun yanısıra birçok ortak özellikler de göze çarpmaktadır. Oldukça sert olan bir dış iskelet, hareket ve diğer amaçlar için kullanılan birbirine bağlanmış uzantıların gelişimi ortak olan noktalardır. Böceklerin üç çift bacakları ve genellikle iki çift kanatları vardır. Kafada, sürekli olarak çevredeki mekanik ve kimyasal uyarımları inceleyen bir çift hareketli duyarga ve gözlerin yanısıra oldukça karmaşık olan bir ağız yapısı bulunmaktadır. Ağız yapısı, çekirge, hamamböceği, ağustosböceği ve mayısböceğinde çiğnemek; sivrisinek, tahtakurusu ve hasat sineğinde ısırmak ve sokmak; sinek, kelebek ve güvede ise, sıvı yiyecekleri emmek için kullanılmaktadır. Bir çift zehirli kıskaçla donatılan örümcek ve akreplerin duyargaları yoktur. Bunun dışında bu hayvanlarda değişik çene biçimli bir çift ayak (bunlar akreplerin kıskaçta son bulan büyük uzantılarıdır) ve dört çift ayak bulunmaktadır. Keneler de bunlara benzerler, ancak bu hayvanların ağız uzantıları ısırmak ve kan emmek için biçimlenmiştir. Tümü kara hayvanı olan çokayaklılar ve genellikle suda yaşayan kabuklular çiğneyici yaratıklardır; bunların değişik hareket etme biçimleri (300 bacaklı bir hayvanın sorunlarım düşünün!), beslenme ve çiftleşme yöntemleri vardır. Eklembacaklılar çok çeşitli yönlerde gösterdikleri özelleşmelerle en değişken hayvan filumunu oluşturmaktadırlar.

Derisidikenliler ise tamamen deniz hayvanlarından oluşan bir filumdur. Denizyıldızı, denizkestanesi, denizhıyarı ve denizlalesi bu gurubun kapsamına giren canlılardır. Yiyecek alma ve sağlıkla ilgili amaçlarla kullanılan kabarcıklar ve uzantılardan oluşan denize özgü bir sistem bu yaşam türlerinin tümünde vardır. Bu hayvanların küçük kurtçuklar biçiminde yumurtayı terkettikleri andaki benzerlikleri oldukça şaşırtıcıdır.

Son büyük filum da, Kordalılar filumudur. Bu gurup bütün omurgalıları, askidya, salpa ve amfibileri kapsamaktadır. Oldukça değişik dış görünüşlerine karşın, daha yakından tanıdığımız hayvanlara benzer özellikler gösteren deniz canlıları da bu gurubun kapsamına girer. Diğer yandan bir beyin ve omuriliğin varlığı, kemiklerden ya da kıkırdaklardan oluşan bir iskeletin gelişimini ve (taşemenler dışında) balıklarda yüzgeç, amfibiler, sürüngenler, kuşlar ve hayvanlarda ayaktan oluşan iki çift uzantı, bir omurgalı hayvanı tanımlamak için yeterli olan üç özelliktir.

Zoolojinin uğraşı alanı sadece farklı türlerin yapıları ve ardıl gelişim evrelerinin ayrıntılı karşılaştırmasıyla elde edilen sınıflandırmanın, ya da çevre faktörlerinin çeşitli hayvan toplulukları üzerindeki etkisinin araştırılması değildir.

Zoolojinin diğer bir uğraşı alanı da davranışın incelenmesidir. Bu dal günümüzde, etoloji adıyla yeni ve bağımsız bir bilim olma yolundadır.

Bu bakış açısıyla, daha ilkel hayvanlarla daha gelişmiş hayvanlar arasında bir ayırım yapmak kolaylaşmaktadır. İlk durumda davranış, dış etkiye karşılık oluşan basit tepkilerle sınırlanmaktadır. Işığa doğru giden bir tek hücreli veya gölgelik bir yere doğru giden yassı bir solucan ışık uyarımına içgüdüsel bir tepki ile, mekanik olarak karşılık vermektedir. Dış uyarımlar doğal olarak daha gelişmiş hayvan türleri için de gereklidir (çevrelerinde kendileriyle ilgili neler olduğunu öğrenmeleri açısından).

Bir kedi avını rüzgar yönünde durarak bekleyecek, böylece kendi kokusu avına gitmeden, onun kokusunu alacaktır; erkek güve çevreye güzel kokulu bir maddenin moleküllerini yayan kendi türündeki dişi güvenin varlığını, tüylü duyargaları yardımıyla 2 km. den algılayabilecektir. Ancak bu yaratıklarda dış uyarımların algılanması oldukça karmaşık bir tepki doğurmaktadır. Diğer bir deyişle uyarımlar, hayvana sadece gerekli bilgiyi sağlamakta, daha sonraki davranış ise (yani kedinin avını yakalaması ya da erkek güvenin dişisini bularak onunla çiftleşmesi), düzenli bir program ile ve çoğunlukla (kedide olduğu gibi) önceden öğrenilmemiş davranışlar olarak ortaya çıkmaktadır.

Sosyal hayvanlar davranış açısından ileriye dönük nitel bir atılım gerçekleştirmişlerdir. Beyaz karıncalar (kanatlı karıncalar), eşek arıları, arılar ve özellikle karıncalardan oluşan böcek toplumlarında, toplumun üyeleri arasında kesin bir işbölümü vardır ve bu işbölümü bazı zamanlar aşırı sonuçlar doğurmaktadır. Örneğin üreme, bir ya da birkaç dişiye bırakılmıştır. Kısır kalan diğer dişiler ise, ortak kovanın, yavru arıların beslenmesini de içeren birçok gereksinmeyi karşılamak üzere, işçi anlar olarak çalışırlar. Ömurgalılarda ise daha değişik sosyalleşme çeşitleri görülmektedir. Bunlardan bazıları, sürüler halinde göçeden kuşlarda ve büyük sürüler halinde otlayan ceylanlarda olduğu gibi geçicidirler. Diğerleri ise birbirlerine bakıp, yırtıcı hayvanlara ortak olarak karşı koyan Habeş maymunları ve maymunlarda olduğu gibi daha uzun süreli ve karmaşık toplumlar oluştururlar. Durağan bir toplum, içindeki bireylerin birbirlerinin deneyimlerinden yararlanabileceği ve bir geleneğin oluşup bir kültürü ortaya çıkarabileceği geniş bir aile gibidir.

insanoğlu, hayvanlar açısından üzücü sonuçlar doğuran bir dizi olayda, sürekli olarak hayvanlar dünyasının çeşitliliğiyle karşı karşıya kalmıştır. Gerçekte tarih boyunca insanlar tarafından soyları tüketilen hayvanların listesi oldukça kabarıktır. Yeni Zelanda’da yaşayan büyük moa kuşu, bundan 200 yıl önce sayıları belirlenemeyecek kadar çok olan Amerikan posta güvercini ve Mauritius’da bulunan kanatsız bir güvercin türü olan dodo, soyları tükenen hayvanlardan sadece birkaçıdır. Bunların dışında, bugün soyları tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan başka türler de vardır. Amerikan ve Avrupa bizonları, susamuru ve hemen tüm balina türleri bu hayvanlara örnek olarak gösterilebilir.

Yorum yazın