Yaşlanma Nedir

Yaşlanma Nedir – Yaşlanma Belirtileri

YAŞLANMA, zaman etkisiyle canlı varlıklarda ortaya çıkan fizyolojik ve morfolojik bozukluklar. Yakın zamanlara kadar bilim adamları, yaşlılığın herhangi bir hastalık gibi belirli etkenlerin yol açtığı ve ilaçlar aracılığıyla tedavi edilebilme olanağı bulunan bir süreç olup olmadığı konusunda uğraş verdiler. Ancak yaşlanma çok etkenli ve çok biçimli değişmelerin gerçekleştiği geniş kapsamlı bir süreçtir. Bu nedenle geri çevrilmesi ya da bir hastalık gibi tedavi edilmesi çok güç ve karmaşıktır. Yakın zamanlarda yapılan çalışmalar sonunda yaşlanmanın ancak bazı yönleri açıklığa kavuşturuldu.

Kanser ve kalp-damar hastalıkları gibi günümüzde en yüksek ölüm nedeni oluşturan iki hastalığın tümüyle tedavi edilmesi bile insanın ortalama ömrünü ancak 6-7 yıl uzatabilmektedir. Biyolojik açıdan bir canlının yaşam süresini iki ya da üç katına çıkarmak olasıdır. Ancak yine de canlı organizmaların yaşam sürelerini belirleyen temel etken kendi biyolojik yetenekleridir. Genetik malzemeye, istenildiği gibi önlem alınabilecek bir aşamaya gelindiğinde, doğal olarak canlı organizmaların biyolojik yeteneklerinin de çoğaltılması gerçekleştirilecektir. Böyle bir aşamada insanın yaşam süresini 200-300 yıla ya da daha yukarıya çıkarmak olanaklı olacaktır.

Organizmanın gelişmesi belirli bir aşamaya geldiğinde yaşlanma süreci de birlikte işlemeye başlar. Yaşam dişi yumurtasının erkek sperması ile döllenmesiyle başlar.

Bundan sonraki gelişmeyi belirleyici etkiler, döllenmiş yumurta içindeki genetik ve dış ortam koşullarıdır. Doğum aşamasındaki bir bebek, döllenmeden sonra geçirdiği süre içinde milyarlarca kez büyümüştür. Oysa yeni doğan bir bebeğin erişkin bir insan durumuna gelebilmesi için 20 katı kadar büyümesi yeterli olmaktadır. Bu iki değişik oran birbiriyle karşılaştırıldığında, insanın pratik olarak doğum olayı sırasında ulaştığı aşamada gelişimini tamamlamış olduğu görülür.

Gelişme çağında yenilenen hücre sayısı, yıpranan ve ölen hücre sayısından fazladır. Organizma erişkin hale geldiğinde yapım ve yıkım hızı bir dengeye ulaşın ve yaş ilerledikçe bu denge olumsuz yönde yeniden bozulur, hücre yapımı yıkım hızına bir daha yetişemez. Ancak sözü edilen bu süreç, çeşitli organ ve dokularda değişik zamanlarda gerçekleşir. Yaşlılıkla ilgili kimyasal ve biyolojik süreçlerin kinetik incelemelerini yapan bilim adamları, fiziko-kimyasal bakış açısından yaşlanmanın, canlı organizmadaki bazı istenilmeyen değişikliklerin çevreyle etkileşimleri sonucu ortaya çıkan bir durum olduğunu ileriye sürerler. Yaşlanmayı önlemek ve yaşam surecim uzatabilmek için arzu edilmeyen değişikliklerin oluştuğu bu süreci olabildiğince geciktirebilmenin yolları araştırılmaktadır. Olaylar kimyasal açıdan incelendiğinde, polimer yapıdaki moleküllerin parçalanması ya da besinlerin bozulup kokuşması gibi rastgele oluşan, fakat olumsuz sonuçları olan birçok sürecin söz konusu olduğu görülür, bunlar bir anlamda maddenin yaşlanması olarak da nitelendirilebilir. Çünkü besin maddeleri ya da moleküller, bulundukları konumu koruyamamakta, çevreyle çeşitli (ısı, enerji, mikroplar gibi) etkileşimler sonucu biçimsel ve öznel değişmelere uğrayarak yapıları bozulmaktadır. Bu süreçlerin çoğunluğu da “serbest radikaller” adı verilen çok aktif, molekül parçalayıcı öğelerin etkileri sonucu ortaya çıkar. Bu yıkım sürecini başlatan serbest radikaller, ortamda uygun oranlarda bulundukları zaman yaşayan organizmalarda yapım süreçlerini de başlatıcı rol oynarlar. Bir başka deyişle yaşam süreci duyarlı dengelerin rol oynadığı, yapım ve yıkım olaylarının iç içe yürüdüğü çok karmaşık yapıda bir organizasyondur.

Yaşlanma olayı, organizmada istenilmeyen değişikliklerin artmasıyla ilerleyin bir süreçtir. Bazı kimyasal maddeler yardımıyla bu değişmeler engellenirse, yaşlanma olayı da en azından geciktirilmiş olacaktır. Bilim adamları bu düşünceden hareket ederek, serbest radikalleri tutukla-yıcı ve etkisiz duruma getirici bazı inhibi-tör bileşikleri incelemeye başladılar. Canlı organizmaların yaşamla ilgili etkinliklerini düzenleyen, bilginin saklı olduğu DNA moleküllerinin bozulması engellenerek büyük bir başarı elde edildi. Bu başarı, DNA molekülleri üzerinde yarattığı zararları ortadan kaldırmak amacıyla yapılan çalışmalar sonucunda kazanıldı. Işınım etkisinin yaşlanmayı arttırıcı yönde olduğu bilindiğinden, aynı koruyucu önlemin yaşlanma sürecini de etkileyebileceği düşünülmektedir. Genç organizmaların arzu edilmeyen çevresel etkileşimleri baskı alına alabilecek nitelikteki, kendilerine öz-” doğal inhibitör moleküllerinin var oldu-saptanmıştır. Yaşlanma ile bunların sanda da bir azalma olmaktadır. Deney vanlarına koruyucu nitelikli ilaçlar ve-inde, bu koruyucu inhibitörlerin yaş-a ile ölümleri oldukça azalır. Dolayı-geçen zaman İçerisinde yaşlanan or-zma, çevreden gelen istenilmeyen et-gençliğlndekl gibi karşı koyabilme eğini korur ve varoluş kavgasını sür-r. Çok çeşitli etkenlerden birisi böy-açıklığa kavuşmuştur, fakat tüm sü-n aydınlatılabilmesi uzun ve karmaşık malar sonucunda olabilecektir, monlar üzerinde çalışan bilim adam-ve endokrinologlara göre yaşlanma yi, sınırları belirlenmiş programlı bir sü-tir. Genetik bilginin bozulması ve za-görmeslnin yaşlanma ile artan oran-ra ulaşmasını ve sonuçta bazı işıev bokluklarına neden olmasını yaşlılık ola-ının geniş anlamda sorumlu mekanizma-ı olarak görürler. Doğadaki yanlışlıkların, ataların oldukça fazla sayıda olduğu, ras-antı sonucu gerçekleştikleri ve organiz-adan organizmaya değişiklikler gösterdikleri görüşü ileri sürülmekle, yaşlanmanın çok çeşitli biçimlerde gerçekleşeceği anlamı vurgulanmaktadır. Süreç olarak bireyler arasında değişkenlik söz konusu olmasına karşılık, yaşlılık belirtileri ve aşamaları, genel anlamda şaşırtıcı derecede bireyler arası benzerlik gösterir. Bir başka deyişle olay özünde aynı olaydır, fakat biçimsel olarak değişik geliim gösterir. Yaşam sürecinin belirli aşamalarında, üretici-yaratıcı işlevler gerilemeye ve organizmanın koruyucuları yeteneklerini yitirmeye başlar. Tüm bu olgular değerlendirildiğinde, yaşlanma olayının genetik açıdan özel biçimde programlanmış bir süreç olduğu ortaya çıkar.
Yaşlıları özellikle etkileyen hastalıklar arasında da büyük bir benzerlik vardır. Binlerce çeşidi bilinen hastalıklardan yalnız yedi tanesi, her 100 yaşlı kişiden 85’ini ölümüne neden olur. Bu kadar sınırlı sayıda hastalığın bu kadar yüksek bir oranda etki yaratması, şu soruyu akla getirir. Acaba yaşlılıkta hastalıklar da mı genetik olarak programlanmıştır? Bu yönde sorunun yanıtın olumlu destekleyici kanıtlar yoktur, insan, alabalık ve sıçan gibi birbirlerinden tümüyle değişik üç canlı türünün yaşlılık dönemlerinde, aynı çeşit hastalıklara yakalandıkları saptanmıştır. Özellikle yumurtlama döneminden sonra yaşamları sona eren alabalıklarda bu durum daha belirgindir: Alabalıklar yumurtladıktan sonra kandaki kolesterol düzeyleri çok yüksek değerleri ulaşır ve koroner yetmezliğinden ölürler. Bu ve benzeri kanıtlar, endokrnologların ileri sürdükleri tezin de belirli ölçülerde gernçekleri yansıttığını, fakat yaşlanma olayını tümüyle aydınlatmaya yetmediğini gösterir, insan için büyüme olayı yaklaşık 25 yaş dolayında durur. Varsayım olarak birçok etkinliğin de bu dönemde sabitleştiği düşünülür. Fakat gerçekte durum böyle’de-ğildir. Yetenekte bir artış gözlenir, fakat artık birçok şey dengeleyici ve denetleyici karmaşık sistemler aracılığıyla ayarlanmakta ve yavaş yavaş gerilemeye başlamaktadır. O halde 25 yaşındaki bir insanın temel biokimyasal parametreleri nicelenerek, büyümesinin üst sınırındaki yeri saptanılmak ve bundan sonra periyodik olarak yapılacak incelemelerde kişinin bu değerlerde ne ölçüde sapmalar gösterdiği bulunmalı ve değişen parametrelerin yeniden normal değerlerine dönüşümü sağ-lanılmalıdır. Böylece yaşlanma süreci dondurulmuş olabilir. Bugün için yalnız bir varsayım olmaktan öteye geçemeyen bu düşüncelerin, ne ölçüde gerçekleşebileceğini zaman gösterecektir. Günümüzde yaşlılık bilimi (geriyatri) alanında yapılan çalışmalar, hücrelerin yaşlanması olgusu üzerinde yoğunlaştırılmıştır. Yaygın biçimde benimsenen görüşe göre, vücudun ya da organların yaşlanması, hücresel ya da moleküler düzeydeki değişikliklerin birikmesi sonucu ortaya çıkar. Doku kültürleri yapılarak hücresel düzeydeki değişmelerin özellikleri saptanılmaya çalışılmıştır. Bu araştırmalar sonucunda elde edilen bulgular iki değişik görüşün ortaya çıkmasına yol açtı. Bazı bilim adamı yaşlanma olgsunun genetik bir program ürünü olduğunu ileri sürerken, bazıları da canlı or
ganizmayı oluşturan makromoleküler birikimi sonucunda yaşlanma olayının ortaya çıktığını ileriye sürerler.

Genetik programlama: Tam anlamıyla farklılaşmaya uğramış bir hücrenin, bölünerek çoğalabilme yeteneğini yitirmiş olması gerçeği, farklılaşma ve yaşlanma olgularının tek bir programlı sürecin parçaları oldukları olasılığını güçlendirir. Bu konuda çeşitli modeller ileri sürülmüştür. Hücresel genlerin kaybolması: Bu genel yaklaşım içerisinde te iki değişik görüş vardır. Bir görüşe göre somatik hücreler her çekirdek bölünmesinde DNA moleküllerinin uç bölümlerinden bir parçalarını yitirirler. Bu nedenle de hücreler zamanla yaşama yeteneklerini yitirirler. Başka bir görüşe göre de, özel enzimler, yinelenen DNA parçalarındaki baz çiftlerini yenilerler. Sonuç olarak her iki yaklaşımda da, hücre DNA’sında oluşan değişmeler hücrenin yaşlanmasına yol açar.

Kodon sırlanması: Bu varsayıma göre de, değişim ve yaşlanma süreçlerinde, sentez baskılayıcı molekülleri sentezleyen genler uyarılır. Bu gelişim sonucunda ise RNA çevrimleri gerçekleşememekte ve zaman içerisinde hücrenin canlılık işlevleri gerileyerek yaşlanmaktadır. Transkripsiyonda bozukluk: Yaşlanma olayı, çekirdek kromatinindeki denetim mekanizmasında oluşanbir bozukluk sonucu, genetik bilginin RNA moleküllerine dönüşümünün engellenmesi sonucu ortaya çıkar.

DNA onarım mekanizmasındaki bozukluk: Yaşlanmış hücrelerde, genetik bilgi – DNA onarım mekanizması yavaş çalışır. Bu durumda onarım işinde görevli enzimlerin sentezinin programlı bir biçimde yavaşlaması sonucunda ortaya çıkar. Hataların Birikmesi: Yaşlanma sürecinin genetik olarak programlanmış bir olgu olduğu düşüncesinin karşısında yer alan görüşü savunan bilim adamları ise, yaşam süreci içerisinde çeşitli yanlış işlemlerin oluşması ve bunların sonuçlarının birikmesinin yaşlanmaya neden olduğunu ileri sürerler. Bu hatalar rastlantı sonucu mutas-yonla ya da protein sentezleri sırasında ortaya çıkan yanlışlıkların birikmesi sonucunda oluşurlar. Rastlantısal mutasyon kuramı eskiden önemle benimsenirken, günümüzde yapılan araştırmaların ışığı altında eski önemini yitirmiştir. Medvedev’in “Gereğinden fazla üretilmiş mesaj” kuramı: Bu kuram şimdiye kadar değinilen yaklaşımlarda açık kalan bazı noktaları çözümleyici niteliktedir. Bazı temel genler birden fazla kopyaları bulunacak biçimde üretilmişlerdir. Dolayısıyla baskı altında tutulan genlerdeki mutasyon oranı, etkin genlere oranla daha fazla olmalıdır. Etkin genlerde oluşan mutasyon-lar ise hücrece belirli bir sınıra kadar to-lere edilebilmektedir. Bu sınır, etkin genlerin fazla sayıdaki kopyalarıyla belirlenmektedir. Mutasyona uğrayan etkin bir genin yerine, öteki kopyası gerekli işlevi sürdürür. Fakat bu hatalı mutasyonlar üst üste gelip tüm kopyaları tüketince, hücresel işlev yetmezlikleri başlayacak ve hücre yaşlanma aşamasına girecektir. Protein sentez bozuklukları: Orgel’in ortaya attığı bu kurama göre, protein sentez mekanizmasında oluşan bozukluklar hücre için hatalı mesajlar üretimine neden olmakta ve sonuçta bu hatalı mesajlar birikerek hücreyi ölüme götürmektedir. Yukarıda özet olarak anlatılmaya çalışılan iki ana grup kuram (Genetik Programlama ve Hataların Birikmesi) günümüzde yaşlanma olgusunu açıklamaya yönelik olarak kabul edilen bilimsel kuramlardır. Fakat buların yanı sıra daha değişik yaklaşımları olan eski kuramlardan bazıları da, henüz önemlerini tümüyle yitirmemişlerdir. Bir zamanlar yaygınbiçimde benimsenen kurama göre, yaşlanma olayı hücreler arası ortamda bağdokusu birikmesiyle açıklanıyordu. Kollagen molekülleri arasında artan oranlarda çapraz bağlanmaların söz konusu olduğu varsayılarak, bi-ikimin açıklanması yapılmaktaydı. Bazı bilim adamları ise yaşlanmada bağışıklık mekanizmaların rol oynadığı görüşünde birleşiyorlardı. Timus bezinin yaşlanma ile orantılı gerilemesi, programlı bir biçimde immün toleransın homoeostatik denetim mekanizmasında gerilemesi, doku bağışıklığı, antijenlerinin mutasyon oranını denetleyen genlerin baskılanması gibi olgular hep bu görüşü destekler niteliktedir. Günümüzde bu görüşlere ek olarak yaşlanmanın serbest radikallerin neden olduğu birtakım değişiklikler yayınlanan bir “Yaşlanma hormonu” ile gerçekleştiği yolunda da bazı kuramlar ileri sürülmektedir. Tüm bu kuramların ışığı altında ortaya çıkan önemli bir soru da şudur: Hücresel yaşlanma, organizmanın yaşlanma Hücresel yaşlanma, organizmanın yaşlanma olgusunda temel anahtar rolünü oynuyor mu? Bir organizmayı oluşturan o kadar çok sayıda hücre vardır ki, bunların belirli bir bölümü belirli bir zamanda yaşlan-salar bile, onların eksikliği organizmanın yaşam etkinliklerini bozmayacaktır. Örneğin insan, böbreğinin birisi olmadan, karaciğerinin yarısı alınmış halde, beynini belirli bölgeleri zarar görmüş, bağırsaklarının tümüne yakın bölümü çıkarılmışken de yaşamını çok iyi sürdürebilmektedir. Bu organlarda yaşlanan hücre sayısı çok büyük oranlara ulaşmalı ve hücre yapım mekanizmasını engelleyici boyutlara eriş-melidir, ancak o zaman beklenilen sonuç oraya çıkabilir. Bugüne kadar da böyle bir durumla henüz karşılaşılmamıştır.

Bir organın yaşlanmasını özelleştirebilecek işlevsel biyokimyasal ve morfolojik değişiklikler ise şöyle sıralanibilir:

Yapısal değişiklikler: insan vücudu üzerinde patalog ve anatomistlerin uyguladıkları bilinen yöntemlerle, çıplak gözle inceleme ve ışık mikroskobuyla, yaşlanma sürecinde söz konusu olan morfolojik değişmeler saptanmıştır. Çeşitli organlar içinde yaşlanmaya bağlanılan bazı değişiklikler tanımlanmıştır. Fakat bu değişikliklerin gerçek nedeninin yaşlanma mı yoksa özgür bir hastalık mı olduğu (örneğin ateroskleroz) ya da fizyolojik koşulların bozulması (inaktivite ya da kötü beslenme) sonucu ortaya çıkan bir durum mu olduğunu saptamak henüz günümüzdeki tekniklerle olanaksızdır.
Yaşlı bir insan kalbi umulmadık derecede küçük olabileceği gibi, anormal derecede ağır da olabilir. Aşağıdaki değişik-9122 liklerin birçoğunun nedeni de yaşlılığa bağlı olarak değerlendirilebilir; endokar-diumun kalınlaşması, sertleşmenin artışı, kalp kapakçıklarının kalınlaşması ve kal-sifikasyonu, miyokardiumdaki hücreler arası fibroz ve adipoz doku artışı, miyo-kardial dokunun bazı bölgelerinin büzülmesi, bazı bölgelerinin ise hipertrofisi, si-no atrial nodülde fibrosis ve kas hücrelerinde lipofisin pigmentinin birikmesi sayılabilir. Tümüyle sağlıklı kişilerde, kalp ağırlığının yaşlanma ile bir artış göstermediği de saptanmıştır. Yukarıda sayılan değişikliklerin tümü ya da bir bölümü (kas dokusunda lipofusin pigment birikimi dışında) yaşlılık dışı nedenlerden, örneğin, koroner damarlarındaki arteroskleroz, kalp damar sistemi bozuklukları, kalp romatizması ya da sigara içilmesinden kaynaklanıyor olabiliri. Bu nedenle kesin bir genelleme yapmak olanaksızdır. Yaşlanmakta olan beyin ve karaciğer dokuları için de yukarıdaki yorumu destekler nitelikteki bulgular elde edilmiştir. Geçmişteki genel kanıya göre, organizma yaşının ilerlemesiyle birlikte, beyindeki sinir hücrelerinin artan biçimde azalmaları söz konusudur. Fakat bu konuda araştırmalar, beyindeki sinir hücreleri yitiminin önemli ölçüde doğumla ergenleşme aşaması arasında söz konusu olduğunu ortaya çıkarmıştır. Deney hayvanları üzerinde yapılan bir incelemede bir erişkin dönemdeki yaşam süreci içersinde beyindeki DNA miktarlarının değişmeden kaldığı saptanmıştır, insanda da erişkin hale geldikten sonraki yaşam süreci içerisinde beyindeki sinir hücrelerinin belirli bir miktar azalma gösterdiği görülmüştür. Fakat bu azalma miktar olarak değişkendir ve yalnız beynin sınırlı bölgelerinde görülür. Yaşlanma ile bir bağlantı kurmak oldukça güçtür.

Herhangi bir karaciğer hastalığı geçirmemiş bir kişinin karaciğeri de çıplak gözle incelendiğinde, herhangi bir değişikliğe uğramamış olarak gözükür. Yapılan ışık mikroskobu incelemelerinde ise bazı hücresel değişiklikler olduğu görülebilir. Fakat bu değişiklikler için de bir genelleme yapmak olanaksızdır, zünkü birçok yaşlı karaciğerin dokubilim açısından da tümüyle normal ve eksiksiz işlev gördüğü saptanmıştır.

Bağırsak, testis ya da akciğerler gibi başka organlar üzerinde yapılan incelemelerin sonucu kalp, beyin ve karaciğer için varılan sonuçlar da aynıdır. Organizmanın yaşlanma süreci içerisinde dokularda bazı değişmeler olabilir, fakat bu değişmelerden sorumlu süreç yaşlanma olmaz. İşlevsel değişiklikler: Genellikle vücudun yaşlanması ile birlikte işlevlerde etkinlik yönünden azalmalar olduğu düşünülür. Klinik geriyatri üzerinde yazılmış kitaplarda, genellikle birbirlerine zıt işlevler olmalarına karşın kas gücünde, dokunma duyusunda, karanlığa uyumda, kalbin pompalama gücünde, mide asidi salgılanmasında akciğer vital kapasitesinde, böbrek glomerüler filtrasyon oranında, periferik sinirlerdeki iletim hızında ve tiroit hormonları salgılanmasına yaşlanma ile birlikte azalmalar olduğu yazılır. Fakat bu değerlendirmelerin, genel doğrular olarak be-nimsenebilmeleri için üç temel noktanın sağlıklı biçimde yerlerine oturtulmaları gerekir. Birinci önemli nokta: pek az sayıda belki de şimdiye kadar hiç kimse üzerinde, günümüz olanaklarından yararlanılarak, erişkin hale gelmesiyle yaşlılık dönemi arasında sözü edinilen işlevlerde bir gerileme olup olmadığı saptanamamıştır. İkinci önemli nokta: bu işlevsel etkinliklerin düzeyleri ve azalma dereceleri üzerinde uluslararası ölçütlere henüz ulaşılamamış olmasıdır. Üçüncü önemli nokta ise: söz konusu işlevlerde oluşan etkinlik azalmalarının yalnız kişinin yaşlanması sonucu ortaya çıktığını, herhangi bir hastalıkla, çevresel koşullarla, bağlı olmadığıdır.

Yorum yazın