Yaşam Nedir

Yaşam Nedir

YAŞAM, canlılarda doğumdan ölüme kadar etkinliği sağlayan olgular bütünü, dirim, hayat.

Yaşamın kökeni insanoğlunu en çok uğraştıran konulardan biridir. 19. yy’ın ikinci yarısı ve 20. yy’da teknolojide sağlanan büyük gelişmelerden önce, yaşamın kökenine ilişkin bilgiler çok azdı ve sorun daha çok felsefenin uğraş alanı içine giriyordu. Maddecilik akımına gelinceye kadar da. yaşamın kökeni daha çok ilahiyatın içinde açıklanıyordu. Ancak 18. ve 19. yy’ın ikinci yarısı ve 20. yy’da teknolojide sağlanan büyük gelişmelerden önce, yaşamın kökenine ilişkin bilgiler çok azdı ve bu sorun daha çok felsefenin uğraş alanı içine giriyordu. Maddecilik akımına gelinceye kadar da yaşamın kökeni daha çok ilahiyatın içinde açıklanıyordu. Ancak 18. ve 19. yy’larda bilim adamları doğada bol miktarda buldukları fosilleri toplanıp incelemeye başlanıyca yaşamın kökenine ilişkin bilgiler de çoğalmaya başladı. 1800’lerde soyu tükenen türlerin ortaya çıkış ve yok oluşlarında belirli bir düzenliliğin bulunduğu görüldü. Charles Darwin’-in geliştirdiği evrim kuramı (1859) bu düşünceyi bilimsel temellere oturttu. 1897’de ışınımın bulunması, çağların yıl olarak rad-yometrik yöntemlerle saptanmasını sağladı. Böylece iki önemli bilgi elde edildi: Birincisi, jeolojik zamanların süresi 19. yy’da benimsenen genel kanının çok üzerindeydi. İkincisi, o zamana kadar incelenen fosil kayaların ancak son sekiz jeolojik çağı aydınlatan bilgiler verdiği görüldü. Bu bulgular, tüm karalar üzerindeki prekambriyen anakara kalkanlarında bulunan daha yaşlı kayaların incelenmesine hız verdi ve prekambriyen fosillerinin önemli bir bölümü toprak üstüne çıkarıldı. Tüm tarihsel bilimler gibi palentolojide de, geriye gidildikçe, günümüze uzanabilen kalıntıların sayısı azalır. Yine de, uzun tarihinin büyük bir bölümünde, binlerce yıl basit yapıda kalmış olsa da dünya üzerinde yaşam biçimlerinin var olduğu söylenebilir. Yerkabuğundaki en yaşlı kayaların yaklaşık 4 milyar yıllık olduğu saptanmıştır; buna göre, yeryüzündeki yaşamın bu süreden biraz daha geç ortaya çıkmış olduğu varsayılabilir. Geçmişte, doğal olarak, bu yaşamın nasıl başladığı sorusu üzerinde düşünülmüştür. Şimdi, çok yaşlı kayalarda (3.5 milyar yıllık) ilkel, tekhürceli canlıların bulunması konuya yeni bir ışık tutmaktadır. Başlıca iki öğenin yardımıyla, konuya bilimsel olarak yaklaşmak olanaklaşmıştır. ilki, yeryüzündeki koşulların başlangıçta, günümüzdekinden büyük ölçüde değişik olduğunun anlaşılmasıdır. ikinci olarak, kimyasal yaşam süreçleriyle yakından ilgili olan biyokimyanın geliştirilmesi, cansız maddelerin nasıl yaşayan yapılara dönüştüğü konusunun anlaşılmasında temel oluşturmuştur. Bugün içinde soluduğumuz atmosfer hemen tümüyle bir azot (% 78) ve oksijen (°/o 21) karışımıdır. 4 milyar yıl önce, kuşkusuz, oksijen serbest durumda değildi. O dönemde atmosfer, yaradağlardan püsküren gazlardan oluşuyordu: Su buharı, metan, amonyak, hidrojen, karbondioksit, hidrojensülfür vb yani, birlikte canlı maddenin özelliklerini oluşturan büyük moleküllerin yapı taşları. Yerkabuğunun inceliği ve çok sayıdaki ısısının, bugünkünden çok daha yüksek olduğunun kanıtıdır. Serbest oksijen bulunmadağından bir ozon katmanı da yoktu, böylece morötesi ışınlar hiçbir engelle karşılaşmadan dünya yüzeyine ulaşıyordu. Yanardağ gazları içinde bol miktarda bulunan su buharının oluşturduğu kalın bulut katmanının varlığı da, elektrik boşalmalarının günümüzdekinden çok daha sık ortaya çıktığını gösterir. 1920’lerde, A.I.Oparin ve J.B.S. Haldane, böylece ortaya çıkan enerjinin atmosferdeki gazlar içinde canlı bileşimleri oluşturmasını kimyasal açıdan olası kılabileceğini belirttiler. Özellikle H.C. Urey ve S.L. Miller’in çalışmaları yardımıyla bu düşünce büyük bir ilgi çekti. Urey ve Miller, buhar basıncı altındaki metan (CH4), hidrojen (H2) ve amonyum (NH3) karışımı içinden elektrik kıvılcımları geçirerek dört aminoasit oluşturmayı başardılar. Benzer deneyler öteki gaz karışımlarıyla başkalarınca da sürdürüldü ve canlı maddenin temel bileşeni olan proteinlerde bulunan 20 aminoasitten en az 18’inin elde edilebileceği kanıtlandı. Halden, içinde bu tür canlı moleküller bulunan suyu temel sıvı olarak tanımlıyordu. Ancak, canlı madde yoğunluğu, hâlâ, ileri düzeyde tepkime ve bileşimleri oluşturamayacak kadar azdı. Kapalı çöküntü alanlarında suyun buharlaşması ya da donma, kalan su içindeki maddelerin yoğunlaşmasına yol açmış olabilirdi. Bir başka olasılık da, aminoasit moleküllerinin topraktaki minerallere tutunmuş olabileceğiydi. Maddenin oluşmasında zorunlu olan proteinlere ek olarak bir başka gerekli bileşen grubu da nükleikasitlerdir. Bunlar, kalıtım öğelerini taşıyıcısı olarak işlev görürler. Varlık özelliklerinin bir kuşaktan ötekine aktarıldığı düzeni olmayan bir yaşam biçimi düşünülemez. Uzun süredir var olduğu bilinen yapı taşlarından büyük moleküller oluşturmak (polimerizasyon) kâ-ğı.t üzerinde hiç de zor değildir. Ancak, egemen koşullar altında tepkimelerin doğrultusunun ne olduğu sorunu hâlâ bir engel olarak durmaktadır. İOparin ve S.W.Fox, değişik polimerlerin oluşturduğu karışımlarda, bunların kendiliklerinden ayrıldıklarını, bu arada 1-500 mikron (1/1000 mm) büyüklüğünde küreciklerin ortaya çıktığını gözlemlediler. Bunların bazıları, çevre koşullarına direnç gösterebilmek için çevrelerini bir zarla örtüyordu, içinde bulundukları sıvıya belli enzimlerin katılması, kimi küreciklerin büyümesine neden oluyordu.

Fazla büyüdüklerindeyse parçalanarak daha küçük kürelere dönüşüyorlardı. Kü-recikler üzerindeki değişik yapı maddelerinin düzensiz dağılımı nedeniyle, bunlardan bazılarının yeniden büyümelerinin ötekilere oranla daha çabuk gerçekleştiği akla yakındır. Bu da, bir tür kimyasal seçimin ortaya çıktığı anlamına gelebilir. Bütün bunların, yaşamın kendini göstermeye başladığı olaylar olarak düşünülmesi konusunda özenli davranmak gerekir. Bu belirtiler, yaşam olgusunun birer örneği olmaktan öteye geçmez. Ancak, bu gelişmenin tam bir betimlemesini yapabilmekten ne kadar uzak olursak olalım, yukarda sözü edilenler, cansız süreçlerin sonuçta yaşayan varılklara dönüşmüş olabileceği görüşünü desteklemektedir. Günümüzdeki, laboratuvar olanakları, tüm süreçlerin yeniden oluşturulabilmesi için yetersizdir. Bu olanaksızlık, özellikle, nük-leikasitin, proteinlerle birlikte, biyolojik evrim aracılığıyla gerçekleşen kimyasal geçişin ilk adımı olan karmaşık kalıtım olayının doğurduğu süreç için geçeridir. Gelişmenin bu ilk döneminde iki özellik önem taşır: Birincisi, canlı moleküllerin (bunların fosillerine hiç rastlanmamıştır) hemen yeniden oksitlenmesine neden olacak serbest oksijenin bulunmayışı; İkincisi, yaşamın henüz ortaya çıkmış olmaması. Bu ikinci özellik canlı moleküllerin başka can-lılarca yenmediği gerçeğini açıklamaktadır. ilk gerçek canlılar, kuşkusuz prokar-yotik (ilkel) hücrelerdi, yani çekirdeleri (nükleus) olmayan tek hücreli canlılar. Bunların fosilleşmeleri ve böylece korunmaları şansı pek yoktu. Bu bakımdan, canlılık özellikleri her zaman kesin olmamakla birlikte, bazı buluntuların ele geçmesi şaşırtıcıdır. Bilinen en eski fosil kalıntıları, Avusturalya’da Warrawoona kaya grubunda bulunanlardır. Bunların yaşı 3 milyar 450 milyonla 3,5 milyar yıl arasındadır. Çapları 4 mikron olan bu küçük küreciklerin zar yapıları canlılık belirtisi veren özellikler gösterir. Güney Afrika’da, Onverwacht’ta bulunan ve 3.3 milyar yıllık yaşlarıyla görece yeni sayılabilecek fosillerin ortaya çıkarılışı daha önceye rastlar. Bu en eski canlılar dışbeslekti (hete-rotrof). Metabolizmaları için, elektrik boşalmaları ve moröteki ışınım etkisiyle oluşmuş biyolojik kökenli olmayan organik maddelere gereksinimleri vardı. Yaşam, var olan az miktardaki organik maddeyle sınırlıydı. hidrojen sülfürü (H2S) hidrojen kaynağı, güneş ışığını da enerji kaynağı olarak kullanıp, karbondioksiti indirgeyerek (özümleme) kendileri organik madde üretebilen canlılar en üstün durumda olanlardı. Bazı kükürt bakterilerinin hâlâ yaptığı gibi, ub ilk canlıların da karbondioksiti indirgemede hidrojensülfü-rü hidrojen kaynağı olarak kullanıp, metabolizmalarını özümlemeye (fotosentez) dayandırmış olmaları akla yakındır. Daha sonra, karbondioksit indirgemesinde sudaki hidrojenden yararlanmış olabilirler. Bu, tükenmez orandaki iki maddeye, karbondioksit ve suya dayalı bir metabolizmanın doğuşuna olarak hazırlamıştır. Gereksindikleri organik maddeyi kendileri üreten kendibeslek (otötrof) canlıların ortaya çıkışı, yaşamın gelişimindeki dönüm noktalarından birine yani serbest oksijen yokluğuna son verdi. En fazla bulunan fosillerden biri de stromatolitler’dir. Bunlar, cânlılarca yakalanan tortul parçacıklardan oluşan çok ince katmanlı varlıklardır. Bu tür varlıklar, hâlâ bulunmaktadır (örneğin, Avustralya’nın batısındaki Shark Körfezinde).
Stromatolitler mavi-yeşil suyosunlarınca oluşturulurlar; bu nedenle fosillerin de aynı kökenden olduğu varsayılmaktadır. Stromatolitler 2.2 milyar yıl önce çok yaygındı. Bunlara ilişkin en eski buluntulara yaşı 3 milyardan az olmayan kayalarda rastlanmıştır. Buna göre, özümleme olayının daha o dönemde kararlarda da başlamakta olduğu düşünübilir.

Yaşamın gelişimindeki yeni bir aşama, tekhücreli eucaryotların ortaya çıkışıyla gerçekleşti. Eucaryotlar, kalıtım özelliklerini taşıyan birer çekirdekleri olan tekhücreli canlılardı. Hücre çekirdeğine ek olarak bu canlılarda daha ayrıntılı bir metabolizmaya olanak veren organsılar vardı. Eurocaryotlar büyük olasılıkla procaryot-ların evrimiyle gelişmişlerdi, ancak paleontoloji olarak bunun ne zaman gerçekleşmiş olduğunu belirlemek güçtür. Bu tek hücreli canlıların hiçbiri görünüşte değişim geçirmemiştir. Kalıntıların ortak özelliği, kabuk ya da iskelet gibi sert bölümleri bulunmayan canlılara ait olmalarıdır. Bu özellik, fosilleşme şansını büyük ölçüde azaltmaktadır; bu nedenle hayvanlar dünyasındaki gelişme çizgisinin erken aşamaları konusundaki bilgimiz, büyük olasılıkla, her zaman sınırlı kalacaktır. Metazoaların gelişimi, proterozoik dönemden sonra daha kolaylıkla izlenebilir. Bunun nedeni paleozoik çağda pek çok hayvan grubunun, kabuk ve iskelet gibi sert vücut parçaları geliştirmeye başlaması, böylece de fosilleşmeye başlaması ve fosilleşme şanslarının artmasıdır. Sonuçta erken kambriyen dönemle birlikte, sert vücut parçaları bulunmayan gruplara ait olanlar çok daha az olsa da. paleontoloji bulgular birdenbire artmıştır. Bu sert parçaların oluşmasına yol açan etmenlerin ne olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Ancak, kimi hayvanların dışkılarını atamadıkları, bunların vücutları üzerinde kaldığı düşünülebilir. Bu durum, düşmanlarına ve dış koşullara karşı bir korunma yararı sağlayarak, zamanla dış iskelet (kabuk) biçiminde, sert ve koruyucu bir parça oluşturacak özel bir salgı sisteminin gelişmesine yol açmış olabilir.
Kabuk oluşumunun gerçekleşmesi OI[Q-caryotların paleozoik devirden sonraki gelişimlerinin daha iyi izlenmesine yardımcı olmuştur. Bir tek hücrenin yaşam için gerekli olan tüm işlevleri yerine getirdiği bu canlı grubunun nasıl yayılıp bunca çok ve farklı tür ortaya çıkardığını görmek oldukça şaşırtıcıdır. Tekhücreli eurocaryotların hayvansı bölümünde iki grup önem taşır: Foraminiferler ve ışınlılar. Her iki grup da varlıklarını hâlâ sürdürmektedir ve kökenleri kambriyen çağa kadar uzanır. Işınların, yaklaşık 100-2.000 mikron kalınlığında, küre, iğ ya da koni biçiminde, genellikle silisten oluşmuş bir iskeletleri, vardır. FOraminiferlerin, birkaç milimetreyle birkaç santimetre arasında değişen kalınlıktaki kabukları, içlerindeki pek çok euro-caryotik hücreler büyüklük açısından pek az değişikliktirler. Bu nedenle kesin bir ayrıma gidilemez. Boyutları daha büyük olan tekhücreli canlılara 150 milyon yıl öncesinden beri-daha sık rastlanması, eucar-yotların yaklaşık bu dönemde ortaya çıkmış olabileceğini düşündürmektedir. Oluşum biçimleri belirenemeyen eucaryotik hücreler cinsel üreme olasılığını da ortaya koymuştur. Bu, giderek, ayıklanma ve çevreye uyum olgusuna, böylece de evrimin hız kazanmasına yol açmıştır. Bunların sonucunda, her birinin kendine özgü işlevi olan birkaç hücreli canlılar oluşmuştur. Henüz fosillerine rastlanmayan bu ilkel çokhücrelilerin biçimleri konusunda bir bilgi yoktur.

En eski metazoa (çokhücreli hayvanlar) fosil buluntularının yaşı 1 milyar yıla, (proterozoik dönemin sonu) ulaşır. Bu fosil izleri tortul katmanlarda sıkışmış yatay ve düşey oyuklar biçimindedir. Kendilerinin nasıl oldukları bilinmemekle birlikte, kaza-bilen bir canlının varlığı, oldukça ileri bir gelişim aşamasını gösterir. Avusturalya’-da bulundukları yerin adıyla anılan edia-cara hayvanları biraz daha yakın döneme aittir. Bazıları torba vücutlu hayvanlar (selentereler) olarak sınıflandırılabilir ve denizanasına benzerler. Büyük olasılıkla kurtçuklara ait olan kimi kalıntılara ek olarak sınıflandırma sistemindeki yerleri hâlâ belirlenemeyen fosiller de bulunmuştur. Kısaca ediacara hayvanları denen benzer hayvanlar Avrupa, Afrika ve Kuzey Amerika’da bulunmuştur. Bulundukları yerler de hep proterozoik dönem sonu tortul katmanlarıdır. Küçük “odacık” ile, özel bir yapı gösterir. Bu odacıklar birer açıklık (foramen) yardımıyla birbirleriyle bağlantılıdır. Kabuğu oluşturan madde çoğunlukla kalsiyumkarbonattır. Denizlerde yaşayan bu hayvanlardan ışınlılar edilgin bir biçimde yüzebilirken (planktron) fo-raminiferlerin bir bölümü dipte yaşar, bunların kabukları okyanuslardaki tortul katmanların başlıca bileşenidir. Fanezooik çağın başlanıgıcında (geç kambriyen) çok hücreli canlıların ortaya çıkmış olması, tekhücreli eucaryotların ortadan kalkmasına yol açmamıştır. Tekhücreli eucaryotlarda, hayvan ve bitki arasındaki sınır belirsizdir. Bu nedenle yaşam türleri ikiye değil de beşe ayrılmıştır: 1 – Monera (günümüzdeki bakterilerin ilkel biçimi), 2- Protista (tekhücreli eucaryotlar), 3- Fungu (mantar gibi, çokhücreli, dışbeslek bitkiler), 4-

Metafit (çokhücreli kendibeslek bitkiler), 5-Metazoa (çokhücreli dışbeslek hayvanlar). Mercandan kanguruya, solucandan insana kadar, birden fazla hücresi olan tüm hayvanlar metazoa (ya da çokhücreli hayvanlar) içine girer. Çeşitli hayvan grupları arasında büyük farklılıklar bulunsa da, temel yapılarında, tüm hayvanların (belki süngerler dışında) aynı çokhücreli atadan türediklerini gösteren pek çok benzerlik vardır.

Metazoa, üç gruba ayrılabilir: Kendilerinden hiçbir canlının türemediği hayvanlar (örneğin, süngerler); ana vücut boşluğunu çevreleyen iki hücre katmanı olan hay- „ vanlar (selentereler; örneğin, mercanlar); üç hücre katmanı ve ikincil bir vücut boşluğu olan hayvanlar (sölomlular). Tekhüc-reli canlılardan çokhücrelilere geçiş iki biçimde betimlenebilir. Birincisi; çokhücreli canlılar, bir arada yaşayan, böylece biçim ve boyut olarak tek başına yaşayan hücrelere oranla daha korunaklı ve üstün olabilen tekhücrelilerden (koloni) başka bir şey değildir. Zamanla hücreler arasında, işbölümü de denilebilecek belli bir farklılaşma ortaya çıkmış olabilir. Bu tür bir düzenlenme biçimi süngerlerde hâlâ gözlenebilir. ikinci olasılık; birden fazla çekirdeği bulunan bir tek hücrenin, iç zarlar oluşturarak, her birinin bir çekirdeği olan çok sayıda hücre oluşturmasıdır. Fanerozoik çağa ait fosillerin bolluğuna karşın, araştırmacılar bu fosillere dayanarak metazo-anın, ilkel çokhücrelilerden günümüzün gelişmiş biçimlerine giden evrim çizgisini ortaya koyacak tam bir açıklama getirememişlerdir. Bu sürecin uygun bir açıklamasına, günümüzde yaşayan canlıların, anatomik, embriyolojik, vb yönlerden incelenmesiyle varılabilir. Özellikle fosillerle yapılan çalışmalarda, ortaya çıkan en büyük güçlük, kimi grupların fanerozoik çağ içinde soylarının tükenmesi, böylece de yakın zamandan maddelerin bulunmamasıdır. Bu tür grupların soy geçmişleri ve sınıflandırma sistemi içindeki yerleri tartışmalıdır.
Metazoa içinde, hücre düzenlemesi en alt düzeyde kalan grupsüngerlerdir (Porife-ra). Hücrelerde farklılaşma gerçekleşmişse de, organları, yani, birlikte belirli bir işlevi yerine getiren hücre grupları yoktur. Süngerler, hem ağız hem de anüs görevi yapan bir tek açıklıklarıyla, bir fincana benzetilebilir. Kalsiyumkarbonat ya da silisten oluşan esnek lifler ya da iğcikler biçimindeki iskeletleri yardımıyla dik durabilirler. En eski sünger fosilleri kambriyen dönemindedir. Süngerler öteki metazoa üyelerinden değişik olduğundan, kimi.za-man bir alt grup olarak nitelenirler. Mercanlar, deniz şakayıkları ve denizana-larını içine alan selentereler (torba vücutlu hayvanlar), biraz daha ileri düzeyde bir hücre düzenlenmesi gösterirler. Vücut duvarları iki katmandan (ektoderm “dışderi” ve endoderm “içderi”) oluşmuştur; bu iki katman torba biçimindeki vücut boşluğunu çevreler. Bilinen en eski selentereler, geç proterozoik, ediacara hayvanları arasındaki bir tür denizanasıdır (Scyphozoa, sifonlular). Ancak bu canlıların fosil geçmişi çok dağınıktır. Kimi gruplarının, çoğunlukla kalkerden oluşan bir iskelet geliştirdiği polipler (Hydrozoa, hidralar) hakkında daha fazla şey bilinmemektedir. Mercanlara benzerler ve resiflerdeki hayvan yaşamının bir parçasadırlar. Selenterelerin en çök tanınan grubu Zoantharia altsınıfıdır (mercanlar). Bunlar arasında özellikle üç takım büyük önem taşır: Paleozoik çağ Rugosa ve Tabulata mercanlarıyla; mezozoik ve kenozoik çağ Scle-ractinia mercanları. Koni biçimli bir “ev” den (theca) içeri doğur uzanan ışınsal “odacıklar” (septa) ile Rugosa ve Sele-ractinia’ların iskelet yapıları aynı yapıyı gösterir.

Scleractirıia’ların doğrudan doğruya Ru-gosa’dan mı yoksa deniz şakayıkları gibi sert bir iskeleti bulunmayan bir gruptan mı türediği henüz kesin olarak bilinmemektedir. Kolonilerhalinde bulunan Tabu-ala’larda “septa” yoktur. Her bir polipin, genellikle silindir biçiminde olan tipleri yatay düzlemlerle (tabulae) bölümlere ayrılmıştır. Tabulata’lar süngerlere de benzediğinden, mercanlar sınıfına sokulması kimi zaman tartışmaya yol açar. Bu üç grup, ılık ve sığ sularda resifler oluşturan önemli canlılardır. Scleractinia’lar özümleme yeteneğine bağımlı oldukları deniz yosunlarıyla ortak olarak yaşarlar (sembi-yoz); bu nedenle de ancak sığ sularda barınabilirler.

Vücut duvarları üç katmandan oluşan sö-lomlular, Metazoanın tüm öteki gruplarına oranla en ileri gelişim düzeyinde olanlardır. Bir başka özellikleri de değişik işlevlerdeki çoğu organlarının içinde yer aldığı gerçek bir vücut boşluklarının (sölom) bulunmasıdır. Yaklaşık 31 filuma ayrılan sölomlular yapısal özellikler içindeki temel benzerliklere göre 4 ya da 5 grup olarak sınırlandırılır, ilk grup olan ve vücutları pek çok parçadan oluşan Metameria, halkalı solucanlarla (yersoluncanı gibi) içine alır, ilk olarak, her bir vücut parçası bir organ çiftini içreri (metamerik yapı), ikinci grup olan Lophophorata üyelerinin vücutları yalnızca birkaç parçadan oluşur (oligome-rik yapı). Phonorida (Phonorid kurtçuklar) ve bunlardan türeyen canlılarla, yosun hayvanlar (Byrozca) ve kolsubacaklılar (Brachiopoda) bu gruba girer. Üçüncü grup olan Deuterostornia da oligomerik yapıdadır ve derisidikenliler ile, omurgalıları da içine alan kordalıları (sırtipi olan hayvanlar) kapsar. Spinculid kurtçukların da içinde bulunduğu Ameria’larda vücut boşluğu (sölom) bölünmemiştir. Beşinci grup olan Yumuşakçalar (Molluscata), büyük olasılıkla parçasız yassı kurtçuklardan türemiştir.
Yaşayan 4.000 türü ve bunun dört katı kadar fosil türüyle yosun hayvanları, kambriyen çağa kadar uzanan geçmişleriyle, hakkında oldukça fazla bilgi edinilen canlılardır. Alt yanlarından hayvan, bitki ya da başka maddelere tutunarak koloniler halinde yaşayan bu hayvanlar oldukça küçük canlılardır. Tatlısuda yaşayan birkaç türü dışında yosun hayvanları genelde denizlerde bulunurlar. Besinlerini, üzerinde dokungaçlar bulunan yuvarlak ya da nal biçimli organlarıyla (lophophore) yakalarlar. Kalkerli bir iskeletleri olması nedeniyle çok sayıda fosillerine rastlanmıştır. Kimi türleri ordovisyen çağda da varlığını sürdürmüşse de, büyük bölümü palozo-ik çağ sonunda ortadan kalkmıştır. Yosun hayvanlarından günümüzde yaşayan en büyük grup, Cheilosomatadır.
Kolsu bacaklılar, yosun hayvanlar ve phonorid kurtuçuklarla, ortak bir atadan türemiştir. Bir ölçüde iki kabuklulara (midye) benzemekteyseler de, iç ve dış yapıları temelde değişiktir. Denizde yaşarlar ve bir uzantı aracılığıyla kendilerini dibe bağlarlar. Ağızlarının yanında uzanan ve kalkerli birer kol iskeletiyle desteklenen iki kolları (lophophore) vardır. Çoğu paleozoik çağcfan kalma 12.000 fosil türüne karşın günümüzde 300 tür bilinir. Derisidikenliler, iç iskeletleri ve beşli simetrileriyle omurgasızların öteki filumlarından ayrılık gösterirler. İskeletleri, çok sayıda, kalsiyumkarbonatlı plakadan oluşmuştur. Ağız ve anüs açıklıklarında su alış-verişi yarımıyla hareket, solunum ve besin yakalamayı sağlayan uzantılar vardır. Deniz kestanesi ve denizyıldızının da aralarında bulunduğu pek çok çeşidi vardır. Deri, dikenlilerin bir başka türü olan Crinoidea (deniz lalesi) grubunda, hayvanın içinde bulunduğu kılıf, uzun parçalı bir bölümle tabana bağlıdır. Bunlar, özellikle paleozoik çağda yaşamış olan oldukça ilkel canlılardır. Yüzeysel olarak benzerlik taşımakla birlikte, günlük dilde solucanlar olarak adlandırılan hayvanlar, kendi içinde çok farklılıklar gösteren bir grup oluşturürlar. Yapıları ve yaşamsal işlevleri göz önüne alındığında, ilkel yassısolucanlardan, ileri derecede gelişmiş halkalısolucanlara kadar uzanan pek çok filuma girerler. Var oluş tarihlerinin çok uzun olması gerektiğine ve günümüz hayvanları arasında geniş bir yer tutmalarına karşın (15.000 tür yassı-solucan ve 80.000 tür Nemathelminth) fosil buluntuları yok denecek kadar azdır. Kalıntıları, ancak çok özel koşullarda açtıkları oyuklara ve tortular arasındaki sporlarına sık sık rastlanmaktadır, ancak, bunların belli bir türden olduklarını saptamak çok güçtür. En gelişmiş biçimi halkalı, (Kanada) Burgess Shales’de orta kambriyen döneminden ve Solnhofen’de (Bavaria) de yukarı jura döneminden fosilleri bulunmuştur.

Geniş eklembacaklılar (Arthropoda) filu-munun ataları da halkalı solucanlar arasındadır. Öteki metazoa türlerinin tolamın-dan kat kat fazla olan tür sayısının yanı sıra, eklembacaklılar, bu türlerdeki birey sayısınca da en kalabalık olan filumdur. Günümüzde varolan en az 700.000 cins böceğin en büyük grubu oluşturduğu bu filumun öteki üyeleri arasında yengeçler vb ile soyu tükenen trilobitler ve örümcekler de bulunur. Eklembacaklıların parçalı uzantıları (bacaklar), parçalı bir gövdeleri ve genellikle bir dış iskeletleri vardır. Bu genel yapı içinde çok çeşitli görünümler edinmişlerdir. Denizde, tatlı suda, karada ve havada yaşarlar. Karada yaşayan türleri, sayıca tüm öteki gruplardan fazladı. Eklembacaklıların bilinen en eski fosilleri, aşağı kambriyen dönemdeki trilobitler-dir. Geç proterozoik Ediacara hayvanlarının bazı üyeleri trilobitler arasında sayılabilir. Permiyen dönemin sonlarına kadar süren (yaklaşık 350 milyon yıl) uzun geçmişleri boyunca, gövde yapıları büyük ölçüde değişmeden kalmıştır. Bilinen 7.000 fosil türüyle, paleozoik çağ denizlerindeki önemli bir grubu oluştururlar. Silüryen dönemden sonra, Malacostraca (ıstakoz, yengeç, karides) gibi kabukluların ortaya çıkmasıyla sayıları önemli ölçüde azalmıştır. Kabuklular arasında göze çarpan bir grup, iki parçalı kabuktan oluşan dış iskeletleriyle ostrakodalardır (iki kabuklular). Bu küçük kabuklular, kambriyen ve sonraki çağlara ait tortularda bulunmuşlardır. Kabukluların özel bir uyarlanma durumu gösteren türleri, kendilerini bir yere bağlayarak yaşayan (Sesil) sea aceorn (Cirri-pedia) ve günümüzdeki plankton hayvanların büyük bir bölümünü oluşturan kope-podlardır (Copepoda). Cirripedia türünün birkaç fosili bulunmuşsa da kopepodla-rınkine hiç rastlanmamıştır. Örümceklerle bunların benzerleri (Arachnoidea) ve böcekler, yapıları ve yaşam biçimleri fazla fosilleşme şansı taşımadığından fosil olarak pek az sayıda bulunabilmişlerdir. Bunların geçmişleri paleozoik çağa kadar uzanır. En eski Arachnoidea grubu, bir tür “deniz akrebi” olan ve bazılarının (Ptery-golus cinsi) boyu 3 m’ye ulaşan Meros-tomata’dır. Ordovisyen ve silüryen dönemde yayılmış, sonradan giderek önemlerini yitirmişlerdir. Zamanımıza ulaşan Li-milus, varlığını sürdürebilen tek türdür ve bir “yaşayan fosil”dir. Arachnodiea (örümcek, akrep, sakırga ve kene) karada yaşayan hayvanlardır ve büyük oası-lıkla önceden de yine karalarda yaşıyorlardı. Günümüzde yaşayan 30.000 türü bulunmasına karşın ancak 200 kadarı fosil olarak bulunmuştur. Böceklerin 10.000 kadarı fosil olarak bulunmuştur (en eskileri aşağı devonyen çağa ait) ve bu, zamanımızdaki sayıca çokluk ve çeşitlilikleri yanıda küçük bir orandır. Bunların gelişimleriyle, kara bitkilerinin evrimi arasında bir ilişki vardır; tebeşir döneminde ortaya çıkan kapalı tohumlularla (çiçekli bitkiler) birlikte yeni böcek grupları da görülmeye başlamıştır.

Yumuşakçalar, sölomlu omurgasızların beşinci ana kolunu oluşturur. Bunların, iki kabuklular (Bivalvia), sümüklüböcek (ka-rındanbacaklılar; Gastropoda) ve kafa-danbacaklılardan (Cepalopoda, mürek-kepbalığı vb) oluşan üç grubu, dış görünüş açısından öylesine değişiklik gösterirler ki, günümüzdeki örnekler üzerinde yapılan incelemeler yumuşakçaların gerçek yapısının benzer bir temel taşıdığını ortaya koymasaydı, büyük olasılıkla ayrı bir filum olarak sınıflandıracaklardı. Yumu-şakçaların bilinen en eski fosilleri, parçalı vücutlarıyla ilkel bir yapı gösteren tek kabuklu hayvanlardır (Monoplacophora). Fosillerine yalnız kambriyen kayalarda rastlanması, soylarının çok önceden tükendiğini gösterir. Bununla birlikte, DanimarkalIların 1953’te, galathea adını verdileri araştırmalarında, Meksika kıyıları açığında 3.600 m derinlikte rastladıkları ve kambriyen çağa ait Pilina türüne çok benzeyen bir tür bulunmuş ve Neopilina adı verilmiştir. (neo = yeni.)
Yumuşakçaların üç ana grubundan biri olan kafadanbacaklılar, en gelişmiş olanlarıdır. Bu ilginç deniz canlıları arasında da üç alt-grup ayrımı yapılır: NAutiloidea, Ammonidea ve Coleoidea (ya da Dib-ranchia). ilk iki alt-grubun koni biçimli kabukları odacıklara (septa) ayrılmıştır, bunların sonuncusu ve en genişi olan odacık, temel yaşam bölümüdür. Odacıkların varlığı, kabuklarını, karındanbacaklı kabuklarından ayrı tutar. Bilenen en eski Nauti-loidea, yukarı kambriyen çağa aittir. Na-utiloidea, ordovisyen ve silüryen dönemde büyük bir yayılma ve gelişme gösteren ilk yumuşakça grubudur. Kabuk önce uzamış, sonra bir düzlem üzerine kıv-rılmıştır. Silüryenden sonra grup önemini yitirmiş ve Büyük Okyanus’un Hint Okyanusu ile birleştiği batı bölümde yaşayan Nautilius son örnek olarak varlığını sürdürebilmiştir. Ammonitler, kıvrımlı kabuklarıyla devonyen çağda otaya çıkmış ve giderek Nautiloidea’nın yerini almıştır. İlk buluşta ayrı gruplar olarak nitelenecek pek çok değişiklikleri vardır. Ammonitler, özellikle mezozoik çağda uzun süren ve güçlü bir gelişim göstermişlerdir. Kabukları temelde pek değişmemişse de odacıkların (septa) birbirine bağlanışı çok daha karmaşıklaşmıştır. Sonuçta, ince kabuğu güçlendiren çok karmaşık bir kıvrımlar bütünü ortaya çıkmıştır. Mezozoik çağda ammonitler geniş bir dağılım göstermiş ve tüm denizlerde görülen canlılar olmuşlardır. Tebeşir çağında değişik kabuklu türleri gelişmiştir. Kabuk parçalarının kıvrılması sona ermiş, kıvrımlar arasındaki bağlantı kalkmış ve bazen, karındanba-caklılarda olduğu gibi, konu biçiminde kıvrılmış kabuklar oluşmuştur. Aynı dönemin sonunda birdenbire ortadan kalkmışlardır. Mürekkepbalıklarını da içine alan, karındanbacaklıların üçüncü grubu Cole-odiea, dış görünüm açısından tümüyle değişiktir. Yumuşakçaların öteki gruplarının tersine günümüzde yaşayan Coleo-idea’ların bir iç kabukları vardır. Bu grubun en yaygın olarak bulunan fosili be-lemritlerdir; üst karbon çağına ait pek az fosil bulunmuşsa da jura ve tebeşir totu-larında bol miktarda rastlanmışlardır. Boyları 20 m’ye varan dev mürekkepbalıkla-rını da (Architeuthis) içeren günümüz türleri hakkında paleontolojik bilgiler vardır. Karındanbacaklıların, aşağı yukarı koni biçiminde kıvrılmış bir kabukları vardır. Genelde denizde yaşayan bu hayvanların tatlı suda ve karada bulunan türleri de vardır (Pulmonata; örneğin, roman salyangozu). Aşağı kambriyen döneme ait olan eski karındanbacaklıların tek bir düzlem üzerinde kıvrılmış sarmal bir kabukları bulunur. Bu canlılarda, ilkel yumuşakçalardaki ikili simetri göze çarpar. Bu ilk karından-bacakılların çoğu, paleozoik devir sonunda yok olmuştur, Pieurotomaris cinsini de de kapsayan birkaçı günümüzde yaşamaktadır ve hâlâ ilkel özelliklerini sürdürürler. Karbon çağında belirgin bir gelişme olmuş ve çeşitli yeni gruplar ortaya çıkmıştır. Ancak evrimleri yavaş gerçekleşmiş ve karındanbacaklıların gerçek yayılımı ancak kenozoik çağda görülmüştür. Genel biçimleri çok az değişim geçirmiş, yalnız konik yapıları ve üzerlerindeki biçimler çeşitlenmiştir.

Yumuşakçaların üçüncü grubu olan iki ka-bukluluklarda birbirlerine esnek bir bağla bağlanan iki kabuk parçası vardır. Kapalı durumdayken, kabuklar, birindeki çıkıntının ötekindeki boşluğa girdiği bir kilit sistemi ve kaslar yardımıyla sıkıca birleşirler. Suyu süzerek, içindeki maddelerle beslenirler. Bu beslenme biçimi nedeniyle, karada yaşayan iki kabukluya rastlanmaz, ancak tatlısuda yaşayanları vardır. Kambriyen çağa ait bir tek tür bilinir. Gerçek gelişmelerini ordovisyen çağ başlarında yapmışlardır. Bu çağda ortaya çıkan büyük gruplar (alt-sınıflar) hâlâ varlıklarını sürdürürler. Bunlara, üçüncü zamanda yeni gruplar eklenmiş ancak genel yapıları pek az değişim geçirmiştir, iki kabuklular özellikle paleozoik çağda önem kazanmışlardır. Bu dönemdeki ikis kabuklular arasında kastan oluşan birer ayakları olan kazıcı türler vardır. Paleozoikten sonra, suyu kabuklar arasında po-mpalayabilen iki tüpten oluşan bir sifon geliştirmişlerdir. Böylece, gömülü kaldıklarında da suyla bağlantı kurup beslene-bilmişlerdir. Gelgit bölgelerinde,’sular çekildiğinde sifonlarını kullanarak saatlerce yaşayabilirler. Bu yolla, deniz hayvanlarının özel bir uyum göstermesi gereken ortamlarda yerleşmeleri olanaklaşmıştır. Yumuşakçalar ve eklembacaklılar, omurgasız metazoalar arasında genel yapıları açısından en ileri düzeyde olanlardır. Metabolizma ve sinir sistemleri, öteki ilgili duyularıyla birlikte, omurgasızların öteki fi-lumlarının hiçbirinde görülmeyen bir düzeye ulaşmıştır. Bu nedenle, tür açısından en zengin grupların bunlar olması da rastlantı değildir. Böcekler, eklembacaklılardan ayrı tutulsa bile durum yine değişmez. Metazoaların bu görkemli gelişimi, yeryüzünde yaşamın var olduğu sürenin 1/3’ünden daha az bir zamanda gerçekleşmiştir. Proterozoik çağın sonuna ait ilkel metazoalar, tortular içinde yaşayan solucan benzeri hayvanlardır. Proterozoik dönem sonunda, çoğu tortuların üzerinde yaşamaya başladı; bu kabuk ve iskelet oluşumuyla yan yana gelişen bir geçişti. Bu durum, modern paleontoloji bilgileri sarstı, hatta, varsayılan tabloyu bozdu. Kolsubacaklılar, derisdikenliler, yumuşakçalar ve eklembacaklılar gibi tüm önemli grupların, kambriyen dönem başından beri var oldukları gerçeği anlaşıldı. Bu da, proterozoik ve fanerozoik çağ geçişinde belirginleşen, metazoaların evrimsel bir patlamasını ortaya koydu. Yarıkordalılar (Hemickordata ilkel bir no-tokordu olan hayvanlar), omurgasızlarla kordalılar arasında bir geçiş biçimi olarak kabul edilirler. Gerçek yarıkordalıların fo-silbiçimlerine çok az’rastlanmıştır. Ancak günümüzde, gerçek aşağı paleozoik çağda koloni biçiminde yaşayan ingiç birg-rup deniz hayvanı vardır: Graptolitler (Graptolithina). Bunlar hemen hemen yalnız koyu renkli yağ taşında, ince bir organik tabaka biçiminde yassılaşmış olarak bulunurlar. Bunlar üzerinde açıklayıcı çalışmalar, ancak az yassılaşmış ya da yassılaşmamış biçimleri bulundukları sonra yapılabilmiştir. Böylece, graptolitlerin, günümüzdeki koloni oluşturan derin su yarıkordalılarından Rhabdopleura ile büyük benzerlik taşıdığı anlaşılmıştır. Ancak çeşitli nedenlerle, graptolitlerin, gelecekteki omurgalıların öncülü olduğunu söylemek olanaksızdır.
Omurgalı hayvanların gelişimindeki ilk aşama balıklarla gerçekleşmiştir. Devon-yen çağdan kalma İlkel balık fosilleri Gaf-ler Bölgesi ve iskoçya’daki tortullarda, çok üzün süre önce bulunmuştu. Gövdelerinin üzeri kemiksi plakalarla kaplıdır, bu nedenle de Yunanca ostrakon = kabuk, derma = deri anlamındaki sözcüklerin birleşiminden oluşan ostrakoderm adıyla anılırlar. Sonraları tek yüzgeçler ve çenelerinin yokluğuyla özellik anlamında Ag-natha adı verilmiştir. En eski buluntular Kuzey Amerika’da devonyen çağ tortularında rastlanan parçacıklardır. Bazı araştırmacılar balıkların önce denizlerde değil tatlısularda geçiş, paleozoik başlarında gerçekleşmiş olmalıdır. Ancak bu aşamanın nasıl olduğu fosillere dayanılarak belirlenememiştir. İlk ostrakodermlerin yaşayış biçimleri, büyük olasılıkla, omurgasız hayvanlarınki gibiydi, Su, içindeki besin parçacıklarıyla birlikte ağızdan alınıyor ve solungaç yarıklarından dışarı salınıyordu.

Bazı deniz hayvanı türleriyle birlikte, devonyen çağa ait çeşitli ostrakoderm grupları bilinmektedir. Devonyen dönem içinde önemleri azalmış, sonunda da ortadan kalkmışlardır. Bunların yok oluşu, büyük olasılıkla, silüryen çağda ortaya çıkan pla-kodermler iki açıdan, ostrakodermlerden üstündü: Solungaç yaylarının gelişimiyle çene yapıları oluşmuş, böylece yırtıcı özellik kazanmışlardı; küçük ostrakodermler de bunlar için kolay birer avdı. Ayrıca, denge ve dönüş yeteneklerini artırıyor, yırtıcı bir hayvana gereken üstünlüğü sağlıyordu. Çene ve çift yüzgeç gelişimi, omurgalıların gelişiminde çok önemli bir aşama oldu. Plakodermler, devonyen çağın en etkin balıklarıydılar. Devonyenin bilinen öteki iki grup balığı, kıkırdaklı balıklar (Chondrichthye; örneğin köpek balığı) ve yüksek kemikli balıklar (Osteichthye). Kıkırdakların fosil olarak korunması çok zor olduğundan bu balıkar dişleri yardımıyla tanınırlar, kıkırdaklı balıkların ilk örnekleri crossopterygian (Crossopterygii) ve akciğerli balıklardır (Dipnoi). Akciğerli balık fosilleri devonyen ve karbon çağlardan kalmadır; ayrıca, günümüz hayvanları arasında da birkaç türü yaşamaktadır. Cros-sopterygianların üst tebeşir çağına ait fosilleri bulunmuştu ve artık soylarının tükendiği düşünülüyordu. Ancak, 1930’larda Hint Okyanusu’nda tebeşir çağından bilinen Goelacarıthini türüne ait bir yaşayan örnek bulundu (Latimeria) ve bunu başkaları izledi. Osfe/chfye’lerin devonyen çağda da yaşamış olan üçüncü grubu Chondrostein’in yaşayan tek örneği mersin balığıdır. Bu grubun paleozoik çağdaki en önemli örneklri Palaenoiseoidea türüdür (küçük ring abenzeri balıklar). Üçüncü zamana ait olarak bilinen Subho-tosfe/’lerden, jura ve tebeşir çağlarında yaygınlaşan Holostei türü gelişmiştir. Bundan da, jura çağında gerçek kemikli balıklar olan ve tebeşir çağda büyük ölçüde gelişen Teleostiler türemiştir. Plakordermlerde çift yüzgeçlerin gelişimi yalnız balıklar için önem taşımaz, çok daha kapsamlı sonuçları vardır. Çift yüzgeçler evrimleşerek üyelere (kol, bacak) dönüşmüş ve karaya çıkışı sağlamıştır. Bu geçiş, devonyen çağda ilk amfibyumun (hem suda hem karada yaşayan canlı) örtaya çıkışıyla gerçekleşti. Yaşama ortamının böylesine değişimi önemli sorunları da birlikte getirdi. Solungaçların kullanılamadığı kuru ortamda ilk amfibyumlar solunum konusunda oldukça iyi bir başlangıç yapmışlardı. Bunların ataları, büyük olasılıkla, üye-yüzgeçleri olan akciğerli balıklardı (Rhipidistia). Vücudunun kurumasını önleyen derinin gelişimiyse oldukça uzun zaman almıştı. Bu hayvanlar sık sık suya dönmek zorundaydılar, bu da karada kalış sürelerinin, başlangıçta sınırlı olduğu anlamındadır. Kara hayvanları için, suyun kaldırma özelliğinden yararlanma gibi bir olanak yoktu; bu nedenle vücudun daha güçlü olması gerekiyordu. Bu amaçla omurga kemikleri güçlenirken omuz ve karın bölümlerinde üyelerin güçlü ve esnek bağlantıları gelişti. Üst devonyen çağa ait Ichthyostaga gibi ilk amfibyumlar, yaşam biçimlerindeki büyük değişmeye karşyın hâlâ pek çok yönden üye-yüzgeçli balıklara benziyorlardı. Amfibyumların kara yaşamına geçişte üstesinden gelemediği tek sorun üremeydi. Yaşamın bu vazgeçilmez parçası için suyu kullanmayı sürdürdüler. Günümüz hayvanlarından semender ve kurbağalar da suda ürerler. Ichtyostaga, geniş bir amfibyum grubu olan Labyrinthodontia grubundandır ve en iyi örnekleri karbon ile permiyen çağlarda yaşamışlardır. Özellikle Rhachitomi (bazıları dış solungaçlı olan semender benzeri büyük amfibyumlar), iskelet yapılarıyla kara yaşamına daha iyi uyum sağlamışlardır. Omurga kemikleri yalnız güçlenmekle kalmayıp esneklik de kazanmıştır. Amfibyumların gövdeleri üyeler üzerinde taşındığından, üyelerin güçlenmesi zamanla daha büyük amfibyumların gelişmesini sağladı. Üçüncü zamanda yaşamış az sayıda Rhachitomi bilinmekteyse de paleozoik çağda birlikte ortadan kalktılar. Stereospondyli, Labyrinthodontia grubunun üçüncü zamanda yaşayan türüdür. Omurgalarının ve üyelerini daha zayıf olması bunların daha çok suda yaşadıklarını gösterir. Labyrinthodontia’nın yanı sıra, karbon çağında yaşayan ve günümüz amfibyumlarının ataları olan birkaç küçük amfibyum grubu bilinmektedir. Ancak bunların tarihlerine ilişkin çok az bilgi vardır. Semen-derledi de kapsayan Urodeia ve kurbağaları kapsayan Anura grubunun tortullar arasında bulunan ve tebeşir ile keno-zoik, çağlardan kalka fosilleri sayıca azdır. Amfibyumların permiyen çağda azalmaya başlayıp sonra da ortadan kalkmalarının (Üçüncü zamana ait, suda yaşayan Streospondyli dışında), yeni bir grup kara hayvanı olan sürüngenlerin ortaya çıkışıyla bağıntılı olması büyük bir olasılık taşır. En azından bunlar kara yaşamına amfibyumlarından daha iyi uyum sağlamışlardır. Sürüngenlerin yumurtalarının sert bir kabukla örtülü olması, bunları kurumaktan korumuştur. Böylece sürüngenler üreme için suya dönme zorunluluğundan kurtulmuşlardır. Döllenme yumurta oluşumundan sonra vücut içinde gerçekleşmiştir. Embriyon bir kılıf (amniyon) içindedir ve ikinci bir kılıf da artık maddeleri biriktirme görevi yapar. Besin maddeleri albümin biçiminde depolanmıştır. Bu am-niyonlu yumurtalar yardımıyla sürüngenler tümüyle kara hayvanı durumuna gelmiş ve hiçbir engelle karşılaşmadan tüm karalara yayılmışlardır. Buna yardımcı olan bir başka etmen de su kaybını önleyen boynuzsu bir deri geliştirmeleri olmuştur. Amifibyumlardan sürüngenlere geçiş, Labyrinthodont grubu içinde ve üst karbon çağda gerçekleşmiştir. Fosil buluntuları arasında amfibyum ve sürüngen özellikleri taşıyan çok çeşitli biçimler vardır. Sürüngenlerin gelişimi sürdükçe, beyin hacminin büyümesi, sinir sisteminin gelişmesi ve temiz ve kirli kan arasında ayrılma gibi ileri evrimler birbirini izlemiştir. Sürüngenlerin, amfibyumlar için tehlikeli birer rakip oldukları kuşkusuzdur. İlk sürüngenler (Catorhinomorpha) küçük canlılardı ancak büyük hayvanların gelişimi fazla sürmedi. Üçüncü zamanda dinazor-lar ortaya çıkmaya başladı. Jura ve tebeşir çağlarda dinazorlar, sayıca değilse bile, büyüklük açısından en etkin kara hayvanlarıydı. Jura ve tebeşir çağlarında dinazorlar arasından dev boyutlu hayvalar türedi; vücutları kemiksi plakalarla kaplıydı ve arka ayakları üzerinde yürüyebiliyorlardı (iki ayaklı hayvanlar). Bunlar, tebeşir çağın sonunda, çok kısa bir sürede ortadan kalktılar. Sürüngenlerin bazı grupları arasında bir suya dönüş başladı. Bunun en iyi örneği Lehtyosauria grubudur (balık sürüngenler). Vücutları torpido biçimindeydi ve kuyruklarını yön aracı olarak kullanıyorlardı. Bu uyarlanma, yön değiştirmede üyelerini kullanan uzun boyunlu Plesyozorlar’da ve kaplumbağalarda daha geri düzeydeydi. Kaplumbağalar, deniz kaplumbağalarıyla birlikte, karada yumurtlayarak ancak yaşamlarının geri kalan bölümünü suda geçirirler, böylece amfibyum biçimi yaşamlarını korumuşlardır. Amfibyumların suda üremeleri, bunların balıklardan türediğini gösterdiği gibi, kaplumbağaların da karada üremeleri sürüngenlerle olan bağlarını ortaya koyar.

Omurgalıların iki grubu, jura çağında uça-bilme yetisi kazandı. Sürüngenler arasında ilk uçabilen dinazorlarla yakın bağı olan pterozordu; sonraları kuşlar gelişti. Sudan karaya geçiş nasıl yüzme işlevinden yürümeye geçişte vücut yapısında değişimlere yol açtıysa, yürümekten uçmaya geçiş de benzer gelişimler gerektirdi. Yerin çekim gücünün üstesinden gelebilmek için güçlü bir kas sistemi gerekiyordu. Bu da kas bağlantılarını sağlayan bir iskelet yapısını zorunlu kılıyordu. Öte yandan vücut ağırlığı düşük düzeyde kalmalıydı. Bu karşıt gerekliliklerin her kişini de sağlayabilmek için, uçan omurgalıların kemik yapıları içinde boşluklar oluştu. Ayrıca uçma için gereken dengeyi kurabilecek ileri düzeyde bir sinir sistemi de gerekliydi. Pterezorlarda gövdeyle ön üyeler arasında perde biçiminde bir deri gelişti ve dördüncü parmak büyük ölçüde uzadı. Jura çağı pterozorlarının (Rhamphorycnhoieda) kuyrukları uzundu ve üzerinde dişler bulunan çeneleri vardı; bu açıdan tipik sürüngen özellikleri taşıyorlardı. Teşebirçağ peterozorlarınday-sa (Pterodactyloidea) dişlerle birlikte kuyruk kısaldı ya da kayboldu; kanat açıklıkları da yaklaşık 8 m’ye ulaştı. En eski kuş fosilleri (Archaeopteryx lithograpicus vb.) Bavaria’da, Solnhofen’de üst jura çağına ait kireçtaşları içinde bulunmuştur. Oldukça iyi durumda korunmuş olan bu fosillerde tüy izleri de bellidir. Bu hayvanların sürüngene benzeyen öylesine fazla özellikleri vardı ki (dişli çene yapısı gibi,) tüylere rastlanmasaydı kolayca sürüngen olarak nitelenebilirlerdi. Ust tebeşir çağında kuşlar ileri düzeyde bir gelişme göstermiş ve pterozorların ortadan kalkmasına yol açmışlardır. Kenozoik çağın başlarında kuşlar günümüzdeki özelliklerine kavuşmuşlardır. Yırtıcılar, otçullar ve böcek yiyiciler arasında değişik yaşam biçimleri ortaya çıkmışsa da temelde yen ibir evrimleşme gerçekleşmemiştir.

Bazı gruplar uçma yeteneklerini yitirmiş bir bölümü kara (devekuşları) bir bölümü de yeniden su yaşamına (penguen) dönmüştür. Sürüngenlerin, özellikle de dina-zorların, büyük omurgalılar olarak karalarda egemen oldukları uzun dönem boyunca, küçük memeli hayvanlar da görülmeye başladı. Bunlar, üçüncü zamanın sonlarında, sürüngenlerin belirli bir yırtıcı grubundan (Therapsida) türemişlerdir. Gelişmeleri, dinazorlardan kısa süre sonra başlamıştı. Memeliler birçok özellikleriyle sürüngenlerden ayrılırlar. Ancak bu özelliklerin tümünü (değişmeyen vücut ısısı, vücudu kaplayan tüyler vb.) iskelet yapıları üzerinde bulmak olanaksızdır, elde edilebilen te kalıntı iskelet yapılarıdır. Mezozoik çağ memelileri oldukça küçüktü (yaklaşık bir farek kadar), bunların eksiksiz iskelet fosilleri çok az sayıdadır. Bulunabilen fosillere dayanılarak, sürüngenlerden memelilere geçişin tam bir betimlemesini yapmak oldukça güçtür. Memelilerin Therapsida sürüngenlerinin çeşitli kollarından türediklerini düşündüren özellikleri varsa da, günümüz memelilerinin, bunlardan ancak birinden gelme olduğu akla yakındır. Üst jura ve aşağı tebeşir çağlarda beş grup memeli ortaya çıkmıştı. Bunların biri dışında (Pantotheria) tümü tebeşir çağ sırasında ortadan kalkmışlardır. Pantotheria’lar, günümüz memelilerinin, yani hem keseliler (Marsupialia) hem de plasentalıların (Placentalia) atasıdır. Mezozoik çağ memelilerinden, küçük, kemirgen benzeri Multituberculata en iyi bilinenidir. Üst tebeşir çağda belirgin bir gelişme göstermişlerdir; bu gelişme aynı dönemde çiçekli bitkilerin ortaya çıkışıyla ilişkilidir. Plasentalı memelilerin ortaya çıkışıyla Multituberculata grubunun soyu tükendi. Yumurtlayan memeliler (Monotre-mata) dışında, günümüzde yaşayan memelilerin tümü keseliler ve plasentalılar sı-nıfındandır. Fosil buluntularından anlaşıldığı gibi, bu iki grup üst tebeşir çağında yan yana yaşadılar.
Günümüzdeyse keseliler yalnız Güney Amerika ve Avustralya’da yaşarlar. Kuzey Amerika’da teşebir çağına ait fosilleri bulunmuş, buradan Avrupa’ya geçmişlerdir. Afrika ve Asya’da ise hiç rastlanmamışlardır. Zamanımızda gösterdikleri dağılım biçimi, Antartika’nın varlığıyla akla yakın biçimde açıklanabilir. Keseliler, plasenta-lılara oranla daha ilkel özellikler taşırlarsa da, pek çok yönden onlara benzerler. Sık sık aynı “tip” hayvanlara rastlanır. Yalnız Güney Amerika’da ve Avustralya’da (Yeni Gine’de bulunmazlar) görülmeleri bu anakaraların uzak ve yalıtlanmış durumlarından kaynaklanabilir. Güney Amerika’ya ancak Orta Amerika Kıstağı’ndan ulaşılabilir, Avustralya içinse durum çok daha güçtür. Pasentalıların üst tebeşir çağda başlayıp dinazorların yok olmasıyla hızlanan gelişmeleri, memelilerin evrim çizgisindeki en önemli aşamadır. Kenozoik çağ memelilerinin % 95’i plasentalıydı. Kalan % 5, Monotremata ve soyu tükenen Tuberculata’ların oluşturduğu keselilerdi. Bu memelilerin ataları, annadillo (Xenartha) ve karıncayiyen (Pholidota) dışındaki böcekyiyen hayvanlardı. Böcek yiyenler, önemli değişimler geçirdikleri üst tebeşir çağdan beri bilinirler, ilkel özellikleri bazı gruplarda (kirpi, tarla faresi, köstebek vb.) değişmeden kalmış, tek yönde gelişmeleriyse sürmüştür (örneğin yarasada uçma, maymun ve insan gibi primatlarda da zekâ gelişimi). Kenozoik çağ başlarında plasentalı memelilerin gelişimi, olası tüm yaşam biçimlerinin denenmesine yol açmış, otçullar, hem et hem ot yiyenler, yırtıcılar, leş yiyenler ve ağaç tepelerinde yaşayan gruplar ortaya çıkmıştır. Kimileri uçma yeteneği edinirken ir bölümü de su yaşamına geri dönmüştür. Eosen çağdaş büyük yeni gruplar oluşmuş ancak bir bölümü paleojen çağda yok olmuştur. Kenozoik çağda yaşayan 25-30 takım hayvan bilinmektedir, ancak tümü günümüze ulaşamamıştır. Pek çok grubun ataları tüm olarak bilinmemektedir. Bunun nedeni, gelişimlerinin çok hızlı olup, bir döneme ait fosilleri birbirinden az değişiklik gösterirken yapı olarak temel değişiklikler göstermeleridir. Böylece filo-genetik ilişkileri kurmak güçleşmektedir. Ayrıca, kenozoik çağın ilk bölümü olan paleosone ait, bol miktarda fosil bulunduran az sayıda bölge vardır. Fosillerin en büyük bölümü ABD’nin ortabatı bölgesinde bulunmuştur. Başka yerlerde ele geçen fosiller bunlara oranla oldukça azdır. Kemirgenler ve çift toynaklı hayvanlar (örneğin, geviş getirenler), ötekiler arasında en fazla gelişmiş iki gruptur. Kemirgenler (Rodentia), yaşayan 1.800 türüyle en geniş takımdır. Antartika dışındaki tüm anakaralarda, tropikal kuşaktan kutuplara ve dağlık yörelere, çöllerden nemli bölgelere kadar her yerde yaşarlar. Gelişmiş kesici dişleriyle öteki memelilerden değişiklik gösterirlerse de, kemirgenler arasında otçullar, böcek yiyenler, et-ot yiyenler, etçiller ve balık yiyenler vardır. En eski fosilleri, tebeşir-paleosen geçiş dönemine ait tortullarda bulunmuştur. Bu çeşitlilik, kemirgenlerin daha o dönemde kendilerine özgü bir kimlik edinip çok uyarlamalar yaptıklarını gösterir (kunduz, suda; tavşan karada; sincap ağaçlarda vb.) Pliyosen ya da pleyistosen çağda pek çok yeni tür gelişti (örneğin, alp dağ faresi). Kemirgenlerin en geniş grubu olan Myomorp-ha (fare, sıçan vb.), Avustralya’ya ulaşabilen tek plasentalı memeli grubudur. Önceleri kemirgenler arasında sayılan Lago-morpha grubu (yaban tavşanları vb.) pa-leosenden başlayarak ayrı bir grup oluşturmuşlardır.
Hâlâ yaygın olarak yaşayan çift toynaklı hayvanlar (Artiodactyla), temirgenlerin çok gerisinde kalsalar da, yaşayan 150 türle ikinci grubu oluştururlar, ilkel çift toynaklılar (Palaedonta) eosen çağın başlangıcından beri bilinirler ve ilkel domuzlar, su aygırları ve develer gibi çeşitli familyaları vardır. Oligosen miyosen geçiş çağında yeni türler gelişti ve geyik, zürafa Cll’l tılop ve sığır gibi gruplar ortaya çıktı. Aralarında at, gergedan ve tapirin de bulunduğu tek toynaklı hayvanlar (Perissodactyla), eosen çağında çok gelişti. Parmak sayıları genellikle üçe indi, daha sonraları bazı gruplarda tek parmak kalmıştır (atlar). Bu dönem en fazla özelleşme görülen aşamadır. Atlar, diş ve üye yapılarıyla açık alanlarda otlayarak yaşam biçimine olağanüstü uyum göstermiştir. Eosen çağa ait türler henüz bu gelişmeyi gösterememişti ve büyüklükleri ancak köpek kadardı. Vücutlarının büyümesi miyosen çağa kadar gerçekleşmedi. Günümüz atlarının atası olan Eguus, pliyosen-pleyistosen geçiş çağında, Kuzey Amerika’da ortaya çıktı, kısa sürede öteki anakaralara yayıldı. Kuzey Amerika’da atlar, pleyistosen çağ sonunda yok oldular. Sözü edilen bu ikip grup dışına, toynaklı hayvanlar arasında Güney Amerika’ya özgü ve artık soyu tükenen notoangulata ve Lltopterna da sayılabilir. Tüm toynaklarının birbiriyle sıkı sıkıya bağlantılı bir filogenetik grup oluşturdukları söylenemez, ancak, otcul yaşam ibçimleri nedeniyle benzerlik gösterirler. Dişler düzleşmiş ve kimi durumda da sayıları artmıştır (çiğneme alanı genişleyip kaafatası uzamıştır). Parmak sayıları azalmış, tabanları yerine parmakları üzerinde yürümeye başlamışlardır. Boynuz ve catalboynuzların gelişmesi, toynaklıların yırtıcılar için değerli bir av olmasıyla ilişkilidir. Memelilerin evriminde genel bir kural olduğu gibi, vücut boyutlarının büyümesi fillerde ve akraba hayvanlarda sürmüştür. (Proboscidae). Geniş ve düz dişlerinin açıkça belli ettiği gibi bunlar otçul hayvanlardır. Proboscidae cinsi hayvanlar miyosen ve pliyosen çağlarda çoğalmıştır, günümüzdeyse yalnız iki tür, Afrika ve Asya filleri yaşamaktadır. Büyüklükleri ancak bir tapir kadar olan fosilleri Kuzey Afrika’da bulunmuştur, bunların tarihi üst eosen çağa kadar uzanır. Dişler, daha sonra yaşamış olan fil benzeri hayvan-larınkine benzer özellikler taşıyordu, ancak hortumları henüz gelişmemişti, yalnız uzun, domuz burnuna benzer burunları vardı. Daha gelişmiş bir tür olan Masto-don’ların (file çok yakın hayvanlar), pleistosen çağda Kuzey Amerika’da yaşadıkları bilinir. Sık tüylü mamutların da aralarında bulunduğu gerçek filler pleistosen çağda görülmüşlerdir. Bunların Masto-don’lardan mı yoksa bir başka gruptan mı türedikleri açıklanabilmiş değildir. Yırtıcıların (Carnívora) gelişimi, ilkel böcek yiyen hayvanların (insectívora) sürdürdüğü yaşam biçiminin kaçınılmaz bir sonucuydu. Kesici ve köpek dişleri her iki grupta da aynı görünümdedir. Bu nedenle yır-tıcılarınüst tebeşir çağın böcek yiyen hayvanlardan türedikleri söylenebilir. Günümüzde yaşayan grupların (ayı, köpek, sırtlan, kedi) farklılaşması oligosen çağında belirginleşmiş ve ilkel yırtıcılar sayılan memeli grubu Creodonta’ların yok oluşuyla aynı zamana rastlamıştır. Ancak, bu gruplar, oldukça çeşitli tipleri içerirler ve bu nedenle de hem birbirleriyle hem de gerek yırtıcılarla olan bağlantıları kuşkulu bir konudur. Böcek yiyenlerin atalarında görülen ilkel özelliklere Edendata grubunda da (armadillo, karıncayiyen vb.) rastlanır;

bunların dişlerinde büyük ölçüde körelme vardır.

Böcek yiyenlerin eski özelliklerini hâlâ taşıyan bir başka grup, insanın da içinde olduğu Primatlar takımıdır. Genelde ağaç üstünde yaşayan Primatlar, bu yaşam biçimine uyan özellikler edinmişlerdir. El ve ayaklar, beşen parmakla birlikte kavrayıcı organlar durumundadır. Primatlar, daha çok bitkisel beslenmeye yatkın olmakla birlikte her tür yiyeceği yiyebilirler; diş yapıları öteki pek çok memeliden daha az gelişmiştir. Gözler, başın yanları yerine önünde yar almış, böylece derinlikli görüş yeteneği edinmişlerdir. Kafatasının yüz bölümü kısalarak, görüş alanlarının genişlemesi sağlanmıştır. Primatların gelişimindeki bir başka özellik beyin hacminin artmasıdır. En eski ve çok ender bulunan primat fosillerinin tarihi üst tebeşir çağına kadar uzanır, bunlar böcek yiyenlerden güçlükle ayırt edilebilirler. Paleosen çağ çok çeşitli yöndeki gelişmelerins önemli bir bölümünü içerir, yine de primatlar bu zaman diliminde fazla önem taşımazlar. Primatların bazıları oesen çağda ortadran kalkmış (Kuzey Amerika’daki Plesiadapodea), yarımaymunlar gibi kimi gruplarsa varlıklarını sürdürmüştür. Anthropoid (yüksek) primatlar, oligosen çağda sonunda belirmeye başladı ve kesin çizgilerle ayrılar üç grup oluşturdular; Yeni Dünya maymunları (catarhini), Eski Dünya maymunları (Platyrrhini) ve büyük maymunlarla insansılar (Hominoidea ile birlikte). Miosen çağdan kalan ve Hindistah’da Siwaik Tepelerinde bulunan Ramaptihecus, günümüzde insansılar (Hominidae) familyasının en eski üyesi olarak kabul edilir. Bu nedenle, insansılarla büyük maymunlar (insana en yakın hayvanlar) arasındaki farklılaşmanın en geç miosen çağda gerçekleştiği düşünülmektedir. Afrika’da da bunlara benzer canlılar yaşamıştır. Afrika’da bulunan Australopithocus, jeolojik olarak daha gençtir. Bu canlılar, insan cinsine (Homo) doğru ilk adım durumundadır, iskelet yapıları dik durabilecek biçimdedir. Bu önemli evrim aşaması, bazı bilim adamlarında iklimin kuraklaşmasına, bu nedenle de ağaçlardan yere geçme gereksinimine dayandırılır. İleri derecede gelişmiş kavrama organları olan ön üyeleri (kolları) başka işlevler için serbest kalmıştır. Doğu Afrika’da (olduvai sanayii) yakınında bulunan ilkel taş araçlar genellikle Homo habilis’m ürünü olarak kabul edilir. Ancak aynı yerde bulunan iskelet kalıntıları büyük Ölçüde Australla pithecus’a benzer. 19.yy sonlarında Dubois’ln Cava’-da kalıntılarını bulduğu Homo erectus daha yakın zamana aittir. Bu türe ait başka kalıntılar, Black ve Teilhard de Chardin’-ce Çin’de bulundu (Pekin adamı). Daha sonra Avrupa’da da bazı buluntular ele geçti; bunlar arasında Heidelberg yakınındaki Mauer’de bulunan ve aşağı pleistosen buzul arası döneme ait olan bir kafatası vardır. Günümüz insanının (Homo sapiens) Homo erectus’tan pleistosen çağda geliştiği hemen hemen kesindir. Ne-anderthat ve Cro Magnon insanının da Homo sapiens ile ilişkili olduğu kabul edilir. Ancak bunların birbirlerlyle ilişkileri kesin değildir. Avrupa’da her iki türe ait bol miktarda kalıntı bulunmuştur. Burada zekâ gelişimiyle ilgili, mağara resimleri vb, izler vardır.
Kara yaşamına uyum sürüngenlerden sonra memelilerle sürdü. Sürüngenlerde olduğu gibi memeliler arasında da çok değişik yaşam biçimleri geliştiren gruplar oldu. Yarasalar ve bunlarla akraba gruplar (Chairoptera) tek uçan memelilerdir. Uçabilmeyi sağlayan bir deri geliştirme gibi ileri düzeyde özelleşmeye karşın, bunlar pek çok yönden ilkel böcek yiyenlerin özelliklerini taşırlar. Günümüzde yaşayan 900 türüyle bu grup, oldukça başarılı sayılır. En eski fosilleri aşağı eosen çağa aittir. Microchiroptera (yarasalar) ve Megac-hiroptera (meyve yiyen birkaç tür Eski Dünya yarasası) arasındaki ayrım oligosen çağda başlamıştır.

Çeşitli memeli grupları arasında da su yaşamına dönüş görülmüştür. Balinalar (Cetacea), bu yöndeki uyşarlamanın en ileri düzeyini gösterirler. Günümüzde yaşayan iki grup dışında (dişli balina ve kemikli balina) su yaşamına daha az uyum gösterip artık soyu tükenmiş olan bir balina grubu da (Archaeoceti) bilinmektedir, iskelet kalıntıları, bunların kara memelilerinden gelme olduklarını açıkça gösterir. Günümüzde, bir üyenin, Artiodactyla’nın (tek tırnaklı hayvanlar) da türediği Condytart-hra (ilkel toynaklılar) sınıfından olduğu varsayılır. Bunlar eosen çağında ortaya çıkmış: miyosen dönemde de birkaç örneği yaşamıştır. Dişli balinalarla (Odontoceti) kemikli balinalar (Mysticeti) oligosen çağın başlarında ortaya çıkıp, miyosen çağa yok olmuşlardır. Her iki grupta, su yaşamına gösterilen ileri derecedeki uyum nedeniyle arka üyeler körelmiştir, kimi kalıntılar ancak iç yapılarında göze çarpar. Ön üyeler, yüzgeç biçiminde dönme işlevini yüklenmiş, kuyruk da itici görev almıştır. Vücutları kalın bir yağ tabakasıyla kaplı olan ve Kuzey Buz Denizi ve Antarktik bölgesindekiler dışında, balinalar, genellikle ılık sularda yaşarlar.

Yırtıcıların bir alt-grubu olan Pinnipedia (folk balığı, deniz aslanı ve deniz aygırı), su yaşantısına daha geri düzeyde bir uyum gösterebilmiştir. Bunlar ancak miosen çağda ortaya çıkmışlardır. Üyeleri değişime uğramakla birlikte, ilerleme organı olarak da işlevlerini korumuş, hatta kısa süre de olsa karada kalabilmeyi olası kılmıştır. Deniz memelilerinin üçüncü grubu Sirenia takımıdır (deniz inekleri). Ön üyeleri yüzgeç biçimi alıp, arka üyeleri kaybolmakla birlikte, su yaşamına balinalar kadar uyum sağlayamamışlardır. Eosen çağından beri bilinen çok eski bir gruptur ve ataları ilkel toynaklılara kadar uzanır. Kıyıya yayın yaşayan otçul hayvanlardır ve acı vetatlısularda yaşayabilirler.
Bitkiler. Bir tek çekirdekleri bulunan (Eucaryote) tek hücreli bitkisel canlılar arasında, dünya tarihi içinde oldukça başarılı sayılabilecek pek çok grup vardır. Hücre yapılarındaki selüloz ve klorofilin varlığıyla bitki özellikleri taşıyan ilkel bir grup olan Dinoflagellata bunlardandır. Bunların 2 mm’den daha büyük olmayan kalıntıları (sporlar), dirençli organik maddelerden oluştukları için fosil olarak korunabilmiş-lerdir. Günümüzdeki türleriyse eşeysiz yolla, bölünerek çoğalırlar. Bölünme sırasında çekirdekleri önemli bir rol oynamadığından, Dinoflagellata grubu bazen çekirdeği olmayan ilkel tekhücreliler (procaryote) olarak kabul edilirler. Bu özellikleri,, geçmişlerinin çok eskilere dayandığını dü;. şündürürse de, gerçekte, ancak mezozoik çağda yayılmaya başlayıp, miyosenden sonra hızla azalmışlardır. Bu grup günümüzdeki deniz planktonlarının önemli bir üyesidir. İkinci grubu Acritarch’lar oluşturur. Bunların da 150 mikron büyüklüğünde ve çiçek tozlarınınkine benzeyen organik maddeler içeren sporları vardır. (Sporopollerlne). Proteozolk çağ sonuna ve özellikle paleozoik çağa ait deniz tortullarında fosilleri bulunmuştur. Günümüzde yaşayan örnekleri varsa da, karbon çağından sonra önemlerini yitirmişlerdir. Daha çeşitli olan Chrysophyto grubu, silicof-lagellate, diyatome ve cnccolitophoreleri içerir. Bunlardan ilk ikisinin silisli bir iskeletleri, üçüncüsününse, yaklaşık 10 mikronluk küçük yapıları yanında oldukça gelişmiş kalan, kalkerli plaklardan oluşmuş bir kabuğu vardır. Silicoflagellate ve diyatomelerin tebeşir çağından daha eski olan fosiline rastlanmamıştır. Coccolithophore-larsa hemen hemen üçüncü zamandan sonra ortaya çıkmışlardır. Bu üç grubun üyeleri, tatlı suda da yaşayan diyatomeler dışında deniz canlılarıdır. Zamanımızdaki okyanus plaktonları arasında çok bol miktarda bulunurlar.

Süngerler dışında kalan gelişmiş hayvanlar (metazoa) büyük olasılıkla tekhücreli eucaryotların bir filumundan türemiş olmasına karşın, bitkiler birbiri ardına çeşitli gruplardan türemişlerdir. Dışbeslek (he-terötrof) olan mantarlar, çokhücreli bitkilerin ilginç bir grubudur: Klorofilleri yoktur ve metabolizmaları için gereken organik maddeleri öteki bitkilerden sağlarlar. Dışbeslek yaşam biçimleri nedeniyle, bir anlamda hayvanlara yakındırlar. Kökenleri, kesin bir bitki/hayvan ayrımının yapılamadığı tekhücreli eucaryotlara dayanır. Proterozoik çağdan kalma birkaç fosil bulunmuş olmakla birlikte, düzenli fosillerine ancak devonyen çağdan sonra, genellikle üzerlerinde asalak olarak yaşadıkları başka bitki kalıntılarıyla birlikte rastlanmıştır. Özümleme yoluyla besinlerini kendileri üreten gelişmiş bitkiler (Metaphyta), iki eski suyosunu grubunu içerir: Chlorophyta (yeşil suyosunları) ve Rhodoph-yta (kırımız suyosunları). Her iki grupta da çeşitli suyosunu tipleri karışık olarak bulunur. Özellikleri, yeşil suyosunlarında klorofil içeren pigmentlerin, kırımızı suyosu-nundaysa kırmızı renkli pigmentlerin varlığıdır. Kırmızı suyosunları özümleme sırasında mavi ışıktan yararlanabilir, böylece mavi ışığın ulaşabildiği derin sularda yaşayabilirler. Kırmızı suyosunları denizlerde yaşarken yeşil, suyosunları karada ve tatlısuda yaşarlar; ancak denizlerde yaşayan bazı türleri de vardır. Kırmızı suyo-sunlarının en önemlileri kalsiyum salgılayan Solenoporaceae (kambriyen-miosen) ve Corallinaceaedir (mercan suyosunla-rı). Bunlardan İkincisi, mercan kayalarında sık rastlanan Llthothamnlon cinsini de içerir. Zamanımızın yeşil suyosunları, aşağı proterozoik çağdan kalma tekhücreli fosillere büyük benzerlik gösterirler; bunların çokhücreli gerçek suyosunlarının ilk örnekleri oldukları sanılır. Kambriyen çağdan sonraki tarihleri, özellikle kireçlenmiş biçimleri hakkında daha fazla bilgi edini-lebilmiştir. Bunların kalıntıları, sayılarının çokluğu nedeniyle, ılıman denizlerdeki kalker tortularının oluşmasına katkıda bulunmuştur. Tatlısularda yaşayan Charoph-yceae (tatlısuyosunu) g.rubu da oldukça ilgi çekicidir. Bunların kalkerli dişi organları, jura ve oligosen çağ tortullarında indeks fosil olarak kullanılır.

Suyosunları ve ilkel bitkiler (örneğin kara-yosunları) belli hücrelerin özel işlevler kazanacağı biçimde bir hücre farklılaşması geçirmişlerdir. Kimi durumlarda bir görev hücre gruplarınca yerine getirilir, burada dokuların oluşumundan söz edilebilir. Bu nedenle boyutlarının küçüklüğüne karşın, tüm yaşamsal gereksinimlerin üstün bir biçimde yerine getirildiği bütünsel bir yapıları vardır, işleyişteki karmaşıklıkla birlikte, yapılarındaki uyumun bozulmasını engelleyen bir düzen içindedirler. Bu bitkilerdeki eksiklik, gövde, köke v eyaprak gibi ileri derecedeki farklılaşmayı yapamamış olmalarıdır. Bu farklılaşma yalnız “yüksek” bitkilerde (damarlı bitkiler, Cor-mobionta) görülür; eğreltiotları ve tohumlular da bunlar arasındadır. Bu tür bir yapılanma, maddelerin bitki içinde taşınması için tümüyle değişik bir düzen gerektirirken, bir yandan da yeni olanaklardan yararlanabilmeyi sağlar. Gövde, bitkiye destek görevi yaparak, boyutlarının büyüyebilmesine yardımcı olur. Ayrıca, yaşamın başlangıcında suyun yaptığı kaldırma görevini de üstlenerek, bitkinin biçimsiz yığınlara dönüşmesini önler. Damarlı bitkilerin gelişimiyle, tüm karalar üzerinde inanılmaz bir bitki örtüsü oluştu ve bunları hayvanlar izledi. Paleontolojik verilerden anlaşıldığı kadaerıyla bu gelişme silüryen çağın sonlarında gerçekleşti. Bu, canlıkü-re (biyosfer) için de bir devrimdi. Yaklaşık 3 milyar yıl boyunca su içinde sınırlı kalan yaşam biçimleri için artık yepyeni bir dünya açılmıştı. Bu olay, atmosferdeki önemli değişmelerle de kuşkusuz yakından ilişkiliydi. Başlangıçta atmosferde serbest oksijen bulunmuyordu. Bitkilerin özümleme yapmaya başlamasıyla oksijen serbest olarak havaya karıştı. Bir ozon katmanının oluşması ancak paleozoik çağda gerçekleşti; bu arada yeryüzünde birtakım canrlılar da yaşayabiliyordu. Ozon katmanı kara canlılarının morötesi ışınımdan korunmasını sağladı.
Damarlı bitkilerin nasıl türediği konusunda kesin verilen yoktur, ancak, çeşitli belirtiler bunların atalarının yeşil suyosunla-rı olduğunu düşündürmektedir. Üst silüryen çağda ortaya çıkan ilk damarlı bitkilerin büyüklüğü birkaç cm’den fazla değildi; bunların gövde uçlarında yuvarlak spor kapsülleri (sporangia) vardı. Çok geniş bir alana yayılmış olan bu bitkiler. Avrupa (Galler ve Bohemya), Sibirya, Kuzey Amerika’nın batısı ve Kuzey Afrika’da bulunuyorlardı. Yeni bazı cinslerle birlikte pek çok tipi gelişti, bunlar arasındaki Rhynia cinsi (iskoçya’da bulundukları yerin adıyla sınırlar) yarım metreye ulaşmıştı. Psitophytatae (ilkel eğreltiotları) grubuna giren ilk damarlı bitkilerin yanı sıra, aşağı devonyen çağda Lycopodiate grubunun ilk örnekleri ortaya çıktı. Görünümleri, bu grubun günümüzdeki örneklerinde biraz değişikti. Aşağı devonyen çağda ilk atkuy-ruğugiller (Articulatae ya da Eguisetatae) göründü. Orta devonyende ilk eğreltiot-ları (Filicatae) ortaya çıktı. Böylece, tümü sporlu bitkiler (Predophyta) olan ilkel damarlı bitkiler dizisi tamamlandı. Bu gelişmenin en ilginç yanı şaşırtıcı ölçüde kısa bir zaman içinde gerçekleşmesidir: Üst si-lüryenden orta devonyene kadar süren bu dönem 20-30 milyon yıl kadardır, değişik grupların soy tarihini belirlemek, devonyen çağ kalıntıları, çok az olduğundan zordur. Yine de, soyu tükenen Psilophyta-tae grubunun, damarlı bitkilerin atası olduğu varsayılır. Bu grup, yalnız ilk kez ortaya çıkan değil, en ilkel özellikleri de kendinde toplayandır. Kuru kara parçalarında yetişebilecek gerçek bir kara bitkisi bulunmaktaydı. Kayalarda bulunan fosil kalıntıları, gövdeleri su dışında gelişmekle birlikte, nemli ortamlarda yayılmışlardır. Bu bitkiler, devonyen sonlarında yok olmuşlardır. ilkel özellikli bu bitkilerin, üç başka grubun gelişimie temel oldukları varsayılır. Dış görünümleri oldukça değişik olduğundan (Lycopodiate, Atkuyruk-ları ve eğreltiotları) bunların sınıflandırılmaları fazla güçlük yaratmaz. Çiçeksiz bitkilerin bu grubunda ilginç olan bir.başka özellik, gövdelerinin sağladığı olanaklardan çok çabuk yararlanabilmiş olmalarıdır: Devonyen çağda büyük boyutlu ağaçlar (atkuyrukları, Lycopodiate) gelişmişti. Günümüzde yaşayan çiçeksiz bitkiler tropikal eğreltiotları dışında, bunlarla karşılaştırıldığında küçük kalırlar. Kara bitkilerinin silüryen çağ sonunda başlayan gelişimleri karbon çağında doruğuna ulaştı. Çiçeksiz bitkiler bunlar arasında başta geliyordu. Geniş, turbalık ve kalın tortulu katmanlarla birlikte ortam koşulları tek tek bitkilerin fosilleşmelerine yardımcı oldu. Devonyen çağın tersine karbon çağında geniş bir bitki örtüsünün varlığı olasıdır. Ancak bu bitki örtüsünüe ait bilgiler tam olmaktan uzaktır. Bu durum, özellikle kurak kara parçalarındaki bitki örtüsü üçün geçerlidir. Kuru alanlarda çökelme olasalığı daha sınırlıdır, böylece fosilleşme şansı da azalır. Nemli bölgelerde ve bunların çevresinde yetişen bitkiler daha kolay fosilleşirler. Buralarda bitkisel madde birikimi kalın bir turba katma^ nına, zaman içinde de bunların kömüre dönüşmesine yol açtı. Lycopodiatae, at-kuyrukları ve eğreltiotları, karbon çağında büyük ağaçlara dönüştüler. Kısa boylu ormanaltı bitki örtüsünün de gelişmesiyle gerçek ormanlar ortaya çıktı. Böylece, aynı dönemde, böceklerde büyük bir gelişim gösterdiler. Lycopodiatae ve atkuy-rukları nemli bölgelerde, eğreltiotlarıyla biraz daha kuru yerlerde, ırmak boylarında yetiştiler.
Strobiller arasında, Lepidodendrorı (pul-luağacı) ve Sigilaria (Süleyman mührü) gibilerini de kapsayan büyük ağaçlar vardı. Ancak, bunların ait olduğu familyalar, karbon-permiyen geçiş çağında ortadan kalktı, yalnızca Lycopodium (strobiller) ve Selaginella gibi birkaç tür varlığını sürdürdü. Atkuyrukları arasında, örneğin Cala-miteler gibi dev ağaçlar yetişti. Günümüz tropikal omanlarında bulunan lianalar gibi, tepe bölümlerinle küçük yaprak^., olan (Annularia) birkaç tırmanıcı bitki türü de vardı. Karbon çağı kayalarında çok bol miktarda eğreltiotu fosili bulunmuştur. Günümüzde, eğreltiotuna benzer yaprakları, olan bitkilerden ancak bir bölümünün gerçek eğreltiotları olduğu (örneğin çiçeksiz bitkiler) bilinmektedir. Karbon çağda çiçeksiz bitkilerin (sporlular) yanı sıra ilk açık tohumlulmar (Gymnospermae) de belirlemeye başladı. Bunlar büyük olasılıkla çiçeksiz bitkilerden türemişlerdi: çiçeksiz bitkilerde görülen kuşaklar arası karşılıklı değişim giderek ortadan kalkmıştı. Ayrıca, bir tek kuşağın yaşam özelliklerinin tohumda toplanmış olduğu da söylenebilir. ilk örnekler göz önüne alınırsa, gerçek bir tohum oluşumundan sözetmek güçtür: dolayısıyla bu ağaçlar (kapalı tohumlarının tümü odunsu bitkilerdi) genelde öncül açık tohumlular olarak anılır. Tohumlu eğrelti otları, Cordâital ve kozalaklılar, karbon bitkilerinin üç önemli grubudur. Tohumlu eğreltiotları dış görünüşleriyle ağaçsı eğreltiotlarına çok benzerler. Karbon ve permiyen çağlarda çok yaygın olan bu bitkilerin son örnekleri jura çağında yaşadı. Gtossaptera türü bitkiler, genelde güneydeki kara parçalarında (Gondwana) bulundu. Cordaitale grubu içindeki Cordaitler 15-30 m’ye varan ağaçlar biçimini aldılar. Kozalaklıların, günümüzde yaşayan iğne yapraklı örneklerine oranla, yapraklan biraz daha genişti. Permiyen çağda bitki örtüsü belirgin biçimde azaldı. Damarlı bitkiler arasında, büyük boyutlu ağaçlar yok oldu. Varlığını sürdürebilen küçük bitkilerin de, bitki örtüsü içindeki oranları azaldı. Gerçek açık tohumlularsa egemen bitki örtüsü durumuna geldi. Böylece, mezozoik çağın özel bitki örtüsü oluştu.

Karbon çağının önemli bitki grupları arasında yalnız kozalaklılar ileri bir gelişim gösterdi ve tebeşir çağında bu gelişme doruk noktasına ulaştı. Bunun yanı sıra, Bennittiatae, Cycadatae (geniş yapraklı eğreltiotları) ve Ginkgoata gibi birkaç yeni grup ortaya çıktı. Son iki gruptan günümüzde yaşayan bazı örnekler vardır (örneğin ginko). Açıktohumluların egemen olduğu bitki örtüsü, kapalıtohumlular ortaya çıkana kadar tebeşir çağına kadar varlığını sürdürdü.

Kapalı tohumlular olarak nitelenen bitki fosillerinin tebeşir çağ öncesine ait örnekleri bulunamamıştır. Aşağı tebeşir çağına ait bol miktarda fosil, özellikle tropikal ve ılıman bölgelerde ele geçmiştir. Bu grup bitkilerin, hangi eski bitki türlerinden geldikleri ve tohumların meyve içinde nasıl oluşmaya başladığı konusunda çok çeşitli görüşler olmakla birlikte, kesin bir açıklama getirilememiştir. Kapalı tohumlular ılıman bölgelerden, hızla kuzeye ve güneye yayılmaya başlamış bu arada, üst tebeşir çağında kara bitkileri arasında egemen duruma gelmişlerdir. Kapalı tohumların gelişimi evrim patlamasının en iyi ör-

Deklerinden biridir. Bununla birlikte, üst tebeşir çağ bitki örtüsü, günümüzdekinden oldukça değişikti. Bitkiler ancak miyosenden sonra zamanımızdaki görünümlerini kazanmışlardır.

Yorum yazın