Tatlı Su Omurgasızları

Tatlı Su Omurgasızları

Tatlı su ortamlarındaki omurgasızlar, denizdekiler kadar çok ve çeşitlidirler. Ancak kıta – içi sularındaki yaşam, denizdekinden çok daha zorlu olduğu için buralarda zoolojik gurupların tümüne rastlanmamaktadır.

Kıta – içi sularda erimiş tuz kıtlığı vardır: osmoz adı verilen bir olay sayesinde su, hücrelere ve dokulara ulaşmakta ve hayvanların başvurduğu bazı mekanizmalarla fazla su girişi kontrol altına alınarak hücrelerin parçalanması önlenmektedir.

Paramesyum gibi birçok tek hücreli organizma bu suyu vokual (boşluk) adı verilen uygun oyuklarda biriktirmekte ve daha sonra düzenli aralıklarla ince kanalcıklardan dışarı atmaktadır.

Tatlı su hayvanlarının sık sık karşılaştığı bir başka sorun da oksijen kaynağı sorunudur. Hızlı akıntılı soğuk sularda çoğunlukla yeterli oksijen kaynağı bulunmasına karşın, derin yataklı ırmaklarda, göllerde ayrıca bataklık ve havuzlarda erimiş halde bulunan az miktardaki oksijen çoğunlukla yok olmaktadır. Yaz aylarında özellikle diplerde ortaya çıkan çürütücü olaylar sudaki gerekli oksijenin tümünü alırlar. Bu, suda yaşayan hayvanlar için oldukça ciddi bir sorundur. Tüylü duyargalara sahip küçük sinekler olan titrek – sineklerin (Chironomus plumosa) larvaları, bu sorunu dolaşım sıvılarına (insanda da bulunan ve kırmızı bir pigment olan) hemoglobin katarak çözmüşlerdir. Hemoglobin, oksijeni atmosferde ya da ortamda az bir miktarda bulunması durumunda bile tutabilme ve solunum için dokulara geçirebilme yeteneğine sahip bir maddedir. Bu nedenle titrek – sineklerin larvaları parlak kırmızı renktedirler.

Küçük su birikintilerindeki hayvan yaşamı ise çok daha güç koşullar altında sürmektedir. Oksijen yok olduğunda, yaz sıcağı suyun büyük bir bölümünün buharlaşmasına neden olabilmektedir. Bu gerçekleştiğinde havuz ve bataklıklarda yaşayan türler, tatlı su süngerlerinin tomurcukları ya da rotatorların kistleri gibi kuru koşullara dayanabilen yapılar biçimine dönüşürler. Geçici bir süre için hareketsiz kalan bu yapılar, hareketli yaşamlarına birkaç ay sonra, ortamın yeniden suya kavuşmasıyla dönerler. Bunlar, tatlı su omurgasızlarının başlıca sorunlarıdır. Ancak bunların yaşamlarıyla ilgili daha ayrıntılı bir inceleme yapabilmek için tatlı su ortamlarının ırmak, göl ve gölet olarak ayrılmaları gerekmektedir. Irmakta su sürekli ve çoğunlukla enerjik bir değişime uğramaktadır, bunun sonucu olarak da oksijen genelde kullanılır bir durumdadır. Ancak suyun hareketi yeni bir sorun yaratmaktadır: denize doğru sürüklenmeyi engellemek için hayvanlar dipte yaşamak ya da kendilerini bitkiler arasına bağlamak zorundadırlar. Balıkların dışında yalnızca büyük türler aralıksız olarak uzun bir süre akıntıya karşı yüzebilmektedirler. Dipte genellikle birçok böcek larvaları (titrek -sinekler, mayıssinekleri, vb.), solucanlar, kerevidesler ve su – pireleri gibi çok sayıda küçük hayvan, biriken döküntülerle beslenmektedir.

Büyük çift kabuklu yaratıklar derindeki çamurlu bölgelerde yaşarlar ve suyu sürekli olarak süzerek yararlı organik parçacıkları ayırırlar; bunların beslenme yöntemleri denizdeki istiridyelerinkiyle aynıdır. Bu hayvanların larvaları ise oldukça gariptir; bu sayısız larvalar kendilerini bir süre asalak olarak yaşadıkları balık sürülerine bağlarlar, daha sonra ayrılarak belirli bir büyüklüğe ulaşana değin çamurda yaşarlar; bunlar bazen küçük ve çoğunlukla düzensiz biçimlere sahip olan inciler de oluşturabilirler.

Deniz dibinde, yaşamlarını bitki sapları ve gövdeleri arasında tembelce sürünerek ve deniz bitkilerinin yapraklarını oburca yiyerek sürdüren birçok salyangoz türüne rastlanmaktadır. Bunlardan bazıları sudaki erimiş oksijeni soluyabilmelerine yarayan solungaçlara sahiptir. Diğerleri ise kara salyangozları gibi akciğere sahip olmalarına karşın, zaman zaman nefes alabilmek için su yüzeyine çıkmak zorunda kalırlar.

Bunlar yumurtalarını çoğunlukla batık bitkilere bağlarlar; saydam olan bu yumurtalar birkaç düzinelik guruplar biçiminde, bu hayvanlara özgü jelatinli kütleler içinde bırakılırlar. Bu saydam kaplamanın (involucrum) içinde öncelikle çok küçük beyaz ya da sarı noktalar göze çarpar; bunlar gelişmekte olan embriyonlardır. Birkaç gün sonra her küçük noktacığın, bakışımsız (asimetrik) ve camdan yapılmış gibi görünen küçük bir kabuğa sahip minyatür bir salyangoz biçimini aldığı gözlenir.

Bu küçük yaratıklar kendi hareketli yaşamlarına başlayabilecek durumda olup olmadıklarını ölçercesine arada bir kendi ekseni etrafında dönerler. İîirkaç gün sonra da rengi donuklaşan jelatinden kurtularak çevrelerindeki büyük dünyaya ilk adımlarını atarlar.

Bazen su bitkilerinin üzerinde, tomurcuklu küçük bitkilere benzeyen yeşil ya da kahverengi poliplere rastlanır. Bunlardan, özellikle yeşil yapılarda olanlar, hayvanlardan çok bitkilere benzerler. Bu organizmalar dokunulduklarında ya

da dünüldüklerinüe hayvanlar gibi, kasılarak tepki gösterirler. Bu yaratıklar 18. yy.’da zootitler, yani bitkimsi hayvanlar olarak adlandırılıyorlardı.

Bir gün İsviçreli bilgin Tremblay bunlardan birini parçalara ayırırken her küçük parçanın yeni bir hayvan oluşturacak biçimde geliştiğine tanık oldu; bilim adamı sanki başlan kesildiğinde hemen yeniden gelişen efsanevi Dokuz Başlı Yılan (Lernean Hydra) ile karşı karşıyaydı. “Hidra”, oldukça basit bir yapısı ve zararsız görünümü olmasına karşın, obur bir etobur olan bu tatlı su polipine verilen addır. Bu hayvanın ağzını çevreleyen dokunaçları denizanalarındaki gibi, küçük avları sersemleten sokucu hücrelerle donanmıştır. Ancak yassısolucanlar ya da planarya, sülük, dytiscidae ve susineği daha tehlikeli yırtıcılardır.

Planaryalar kirli suları seven küçük yassısolucanlardır. Vücutlarının ön ucunda iki ya da daha fazla küçük gözleri ve yarısı karın bölgesine doğru uzanan garip ağızları vardır; ağızdan, kaslardan oluşmuş bir çeşit tüpe benzeyen ve ölü ya da canlı hayvanları kapsayan besini tutmaya ve emmeye yarayan bir yutak çıkmaktadır. Planarya herhangi bir zor durumla karşılaştığında, kesildiğinde birkaç gün içinde yeniden oluşan bu yutağı terk edebilmektedir.

Gerçekte tatlı su ortamlarında yaşayan omurgasızlar oldukça üstü’n yenilenme yeteneklerine sahip hayvanlardır; ancak bu özellik, sülükler için geçerli değildir. Bu yaratıklar kendilerine özgü bir yöntemle hareket ederler. Vücutlarının altında pergel yürüyüşünü gerçekleştiren iki emici organ bulunmaktadır. Sabit olan arka emici, hayvan tarafından çevresindeki alanı incelemek için kullanılır, böylece öndeki emicinin basacağı nokta saptanmış olur. Bu gerçekleştikten sonra hayvan, vücudunun arka bölümünü yaklaştırarak eskisine oranla ilerlemiş bir duruma gelir ve bundan sonra da aynı işlemleri uygulumaya koyulur. Sülüklerin yüzen türleri de bulunmaktadır: bu durumda hareket, esneyip, düzelerek ve enerjik bir biçimde yukarı aşağı sallanarak sağlanmaktadır. Böylece vücut tek bir yatay düzlem üzerinde kalmaktadır. Bazı sülükler balıkların, kurbağaların ve kaplumbağaların kanını emerek, bazıları da yumuşakçalar, solucanlar ve böcek larvalarıyla beslenirler. Bu hayvanlar kuluçka devresi bitene değin karınlarına iliştirerek taşıdıkları ya da batık cisimlere bağladıkları büyük yumurtalarını zarlı kozalar içine yerleştirirler. Afrika’ya özgü olan bir türde yumurtaların kuluçkaya bırakıldığı özel bir kese bile bulunmaktadır.

Olaya hidrodinamik açıdan bakıldığında en iyi düzenlenmiş hayvanlardan birinin dytiscidae olduğu görülmektedir. Bu hayvanın uzun bir yumurtaya benzeyen düz ve esnek vücudu, kıllarla kaplı arka ve orta bacakların yardımıyla su boyunca hızla ilerleyebilmektedir. Erkek türlerin ön bacaklarında, çiftleşme sırasında kaymayı önleyen yapışkan bir disk bulunmaktadır. Ayrıca dişinin kanat örtüsü ya da elitradan geçen uzunlamasına oluklar da erkeğin dişiyi sıkıca kavramasına yardımcı olmaktadır.

Dytiscidae familyasının birkaç mm. boyunda olan en küçük türü, küçük solucanlar, kabuklular ve böceklerle beslenmektedir; 5 cm.’ye ulaşabilen daha büyük türler ise balıkları ve iribaşları avlayabilmektedir. Bu hayvanların çevik birer yırtıcı olma özellikleri bazı susineklerince de paylaşılmaktadır. Bunlardan biri sırtüstü yüzebilen bir tür olan notonectidae’dir. Diğer susinekleri, uzun, orta ve arka bacaklarıyla üstünde durdukları ince tabaka (zar) ya da yüzey gerilimi yardımıyla su yüzeyinde kayarak hareket ederler. Tıknaz ve ağır olan diğer türler ise yaşamlarını batık bitkiler arasında geçirirler. Gerek larva gerekse yetişkin devrelerinde oldukça obur yırtıcılar olan yusufçuklarla, batık bitkiler arasında yaşayan bu susineği türleri arasında sürekli bir sürtüşme bulunmaktadır.

Bir yusufçuğun biyolojik döngüsü oldukça ilgi çekicidir. Su bitkilerinin dokuları arasına ya da su yüzeyine bırakılmış jelatinli kütleler içine bırakılan yumurta, küçük ve görünüşte zararsız bir larva oluşturmaktadır. Gerçekte bu larva diğer yaratıklara saldırmak için oldukça etkili bir silah olan maskeyle donatılmıştır. Diğer böceklerin alt bölümlerine karşılık olan bu maske, kıskaç gibi kapanan iki hareketli uzantıya sahip bir tür dikenli kaşıktan oluşmaktadır. Güçlü bir kas düzeni, maskeyi menzil içindeki herhangi bir avın üstüne fırlatarak onu hızla geri çekebilmektedir. Bundan sonra ise avı yakalamak için kullanılan araç, üstünde çene kemiklerinin besini çiğnediği bir tür yemek tabağı işlevini görmektedir. Sürekli çevreyi tarayan gözler, kedidekine benzer kaslardan oluşan bir yay mekanizması ve sıkıca kavramayı garantileyen bir çengel, yusufçuk larvasının günlük yaşamında yararlandığı belirgin özellikleridir. Sudaki yaşamı iki, üç yıl bazen daha da uzun süren Jju larva daha sonra bazı değişimlere uğrar. Gelişimin son evrelerinde kanatlar belirmeye başlar ve bu kanatlar hayvanın sudan havaya geçtiği son değişime kadarki evreler boyunca gelişmeye devam eder. Bu son dönüşüm evresi boyunca hayvan, suyu daha sık ve gittikçe uzayan aralıklarla terk etmeye başlar ve su yüzeyinin üstündeki bir bitki sapında ya da ırmak kenarındaki

toprak üzerinde uygun ve korunmalı bir yer bulunca sudaki yaşamına son verir. Bu sırada bacaklar alt tabakaya tutunur, deri göğüs bölgesinden çatlar ve yetişkin böcek solmaya ve kurumaya başlayan eski kabuğundan dışarıya çıkar. Uzun ve zarif hareketlerden sonra hayvan, larva dönemine özgü olan eski deriden kurtulmayı başarır. Ancak, kanatlar henüz buruşuk görünümlerini kaybetmezler. Bu arada hala yumuşak olan vücut ise esnek bacaklar üstünde dengesini bulmaya çalışır. Tüm bunlar dönüşümün başlangıcından sonraki ilk bir saat içinde gerçekleşmektedir. Bunu izleyen bir ya da iki saatten sonjra ise yusufçuk rengarenk kanatlarıyla uçmaya hazır duruma gelmektedir. Bundan birkaç gün sonra yusufçuk çiftleşir ve dişi, kendisini izleyen erkek yusufçuğun eşliğinde yumurtalarını suya bırakır. Buna benzer bir amfibi yaşamına, suda yaşayan diğer birçok böcekte de rastlanmaktadır. Yetişkinlik süreleri, çiftleşmeleri için yeterli olan birkaç günü aşmayan mayıssinekleri de bu hayvanlar arasındadır.

Gölet ortamındaki planktonu oluşturan yapılar, deniz planktonundaki yapılardan bütünüyle değişiktir. Bu ortamda, dipte yaşayan omurgasız larvaların, ok-solucanlarının, denizanalarının ve balıkların yumurta ve larvalarının olmadığı gözlenmektedir. Buna karşın tek gözlü siklops (tepegöz/efsanevi Siklops gibi) çok sayıda kabuklu ve çift kabuklu supireleri bu ortamda bulunan canlılardır. Ancak, tatlı su planktonundaki hayvanlar arasında en iyi -bilinenler rotatorlardır. Bu küçük süzücü yaratıkların yaşamları birkaç günü geçmemektedir. Supirelerinin ve rotatorların parteno-genez (eşeysiz çoğalma) olarak bilinen oldukça ilginç bir üreme yöntemleri vardır. Erkekler tüm sıcak mevsim boyunca ortaya çıkmazlar, bu arada da dişiler döllenmeye gerek duymadan daha çok dişi üreten yumurtalarını bırakırlar. Ancak soğuk mevsime girildiğinde, erkek bireyler yeniden ortaya çıkarlar ve türün hem dişi hem de erkek bireylerini oluşturan diğer yumurtaları döllerler. Bataklık ve göletlerde su yüzeyinin altında sivrisinek ve titrek-sineklerin larvaları ve larva devresini henüz bitirmiş bireylerinden oluşan sürüler bulunur. Bu hayvanlar da suda ve karada yaşarlar. Larva su altında geçirdiği birkaç haftalık sürede solunumunu atmosferdeki oksijenle gerçekleştirir; daha sonra ise kanatlarının belirmeye başladığı hareketli bir pupa biçimine döner; bundan sonraki evrede havanın durgun olduğu bir zamanda, yetişkin duruma geçiş gerçekleşir.

Sivrisinekler ve titrek-sinekler larva evreleri süresinde küçük hayvanlarla ya da daha çok ayrışmış organik maddelerle beslenirler. Dişiler yumurtalarını tek tek ya da bazıtürlerde guruplar biçiminde herhangi bir su birikintisinin içine bırakırlar. Bu su birikintisi içindeki gelişim, sıcak aylarda birkaç günden fazla sürmez. Bunun sonucu bu küçük böcekler bazen hiç fire vermeksizin çoğalırlar ve akşamları ırmakları, kanalları ve bataklıkları kaplayan kalın bulutları oluştururlar.

Küçük göletlerde yaşayan yaratıklar, balıklar ve yusufçuk larvaları, susinekleri gibi böceklerden oluşan yırtıcıların sürekli tehdidi altında yaşarlar. Bu yolla göletlerde de bir beslenme zinciri (daha doğrusu bir beslenme ağı) kurulmuş olur, ancak alanın küçük olması ve ortamdaki günlük ya da mevsimlik keskin değişimler türler arasındaki dengeyi değişikliklere uğratır.. Supirelerinin ya da titrek-sineklerin larvalarının, rotatorların ya da protozoaların sayı bakımından hızla artmaları da bundan kaynaklanmaktadır. Bu orıamda belli bir mevsimde gözlenen genel hayvan nüfusu görünümü daha sonraki yıllar aynı mevsimde gözlenenden bütünüyle değişik olabilmektedir. Göllerin fiziksel ve kimyasal özelliklerinin kararlılığı nedeniyle bu ortamlarda daha sabit bir hayvan topluluğu göze çarpmaktadır. Çok sayıda organik maddenin ve bereketli bir bitki yaşamının bulunduğu sığ bir göldeki hayvan toplulukları, suyun saf ve temiz olduğu derin bir gölde bulunan hayvan topluluklarından değişik ve daha çeşitlidir. Büyük göllerdeki planktonlar, hayvan toplulukları açısından rotatorlar ve küçük kabnklularla sınırlı olsalar da, yaşamlarını, denizlerde olduğu gibi başarıyla sürdürürler. Bazı bölgelerde, özellikle Afrika göllerinde, her yönüyle olmasa da, denizdeki çok sayıda türleri andıran bazı denizanaları bile bulunmaktadır. Tatlı su planktonunda en çok göze çarpan özellik, yetişkin durumdayken dipte yaşayan omurgasız larvaların yokluğudur. Bu özellik iki nedene dayanmaktadır: bunlardan biri bu ortamda ekinodermler, tunikatlar, nemertinler gibi deniz guruplarının bulunmayışıdır; ikinci neden de tatlı su türlerinin larva evresindeki gelişmelerini yumurtanın içinde tamamlama eğilimleridir. Örneğin tatlı sulara özgü kerevidesler ve yengeçlerde denizdeki akrabalarında görülen planktonik larva evresi bulunmamaktadır.

Göllerdeki plankton deniz planktonu gibi dikey ve yatay olarak hareket etmektedir. Gerçekte her havzada bu ortama özgü bir hareket biçimi vardır ve bu hareket göllerdeki besin zincirinin son bağlantısı olan balıkların beslenmesiyle yakın ilişkidedir.

Çamurun organik maddelerce en zengin bölge olduğu dipte küçük yersolucanlarına benzeyen uzun ve boğumlu sayısız solucan türü barınmaktadır. Bu solucanlardan bazıları hemoglobin varlığından kaynaklanan, çarpıcı kırmızı bir renge sahiptir. Bunlar, canlı ve dikkat çekecek biçimde hareket ederler. Küçük ve saydam olan diğerleri ise su bitkilerinin tabanında yaşarlar. Bu omurgasızlar arasında bitkisel üreme yaygındır: bu hayvanların vücutlarının bir ya da birden fazla yerinde daha sonra ayrılarak yeni bir yaşama başlayacak yeni bireylerin oluşmasını sağlayan çapraz boğumlar belirir. Bazı durumlarda kendiliğinden parçalanma ya da tomurcuklanma yoluyla gerçekleştirilen üreme, yerini normal eşeyli üremeye bırakabilmektedir.

Göl kıyısından fazla uzaklaşmayan yengeçler de dipte yaşayan canlılar arasındadır. Bu hayvanların tatlı sudaki çeşitleri denizdeki türlerine oranla oldukça azdır. Öyle ki, bu ortamlarda hiç yengeç olmayan birçok bölge bulunmaktadır. Diğer kabuklulara ise daha sık ve yaygın olarak rastlanmaktadır. Dişi bireyleri mavi-yeşil renkli yumurtalarını bir tür karın kesesinde taşıyan supireleri de, bu türler arasındadır. Yumuşakçalar bazı çift kabuklu türleri ve birçok karındanbacaklı türleriyle (salyangoz gibi) sualtında oldukça kalabalık bir gurup oluştururlar. İnce kabuklara ve oldukça geniş •ağızlara sahip kehribar salyangozları da bu hayvanlar arasındadır. Sualtında ve kuru toprakta yaşayan bu amfibiler, bataklık bitkilerinin üstünde sık sık görülürler. Buna karşılık uzun kabuklu göl salyangozları ise yalnızca suda yaşarlar. Yumuşak bitki dokularıyla beslenen bu yaratıklar obur oldukları kadar doğurgan yaratıklardır. Yassı disk biçiminde kabukları olan tabak-salyangozları ve küresel kabukları olan bataklık-salyangozlarına bu hayvanların çevrelerinde rastlanılabilir. Doğurgan özelliğe sahip olan bu hayvanların kabuklarında. ilk evrelerden başlayarak sırayla dökülen uzun kıllar bulunur.

Mayıssinekleri ve yusufçukların larvaları çeşitli türleriyle göllerdeki kalabalık guruplardan birini oluştururlar. Mayıssineklerinin çoğunlukla oval ya da saçaklı tabakalar biçimindeki solunum uzantıları karnının kenarlarında bulunurlar ve sık sık hareket ederler. Çürümekte olan bitkisel maddelerle beslenen bu larvalar sudaki yaşamları boyunça birçok değişime uğrarlar. Mayıssinekleri havadaki yaşamlarına geçerken böcekler dünyasında eşine rastlanmayan bir özellik gösterirler. Yetişkinlerinkilerle aynı biçimde olan kanatlan oluştuktan sonra fazla değişikliğe uğramazlar. Ancak kanatlar oluştuktan sonra da tüm bir yetişkin durumunda değillerdir.

Yorum yazın