Savan ve Çayırlarda Yaşayan Omurgalı Hayvanlar

Savan ve Çayırlarda Yaşayan Omurgalı Hayvanlar

Bir çevrenin yaşamını yöneten ve koşullandıran öğelerden en önemlisi yağmurdur. Gerçekte (daha önce de gördüğümüz gibi) bol yağmur, sıcak iklimle birlikte tropikal ormanların,uzun süren kuraklık ise (yine sıcak iklimle birlikte) yeni bir yeryüzü biçiminin, yani savanların oluşmasına neden olur. Savanlar büyük ot guruplarına giren bitkilerin yetiştiği, açık alanların özel bir biçimidir.

Ekvatora ve tropikal ormanlara kıyasla, bulunduğu yerlere ve üzerindeki uzun otlara, ağaçlara, çalılara ve kısa otlara bağlı olarak açık alanlar çayır ya da otlak; savan ya da bozkır olarak adlandırılırlar. Tropikal ormanları ve yaşayanlarım incelerken, sözünü ettiğimiz özellikleri sürdürebilmek için başta savanları ele almamız gerekir.

Savanların ana özelliği, tohumları hayvanlar ve rüzgarlar tarafından geniş alanlara dağıtılan ot cinsinden bitkilerin varlığıdır. Bu bitkilerin oldukça kısa kökleri vardır; yaprakları genellikle dikenli, çiçekleri donuk renklerdedir ve kökleri toprağa sıkıca bağlıdır. Genellikle su kenarlarında gördüğümüz nemden güç alarak büyüyen geniş çalı sıraları, savanların bitki örtüsünü oluşturur. Bu yeşil dünya özel hayvan türleriyle içli dışlıdır. Çayırlar ve bozkırlar gibi savanlar da, bitkilerin yapraklarını yiyen, otlayan hayvanlarla doludur. Omurgasızlardan ise zararlı böcekler, örneğin çekirgeler, ağustosbö-cekleri ve beyazkarıncalar görülür.

Bu çevrede de hayvanlar, doğal olarak yaşamlarını sürdürebilmek için çözmeye uğraştıkları birçok sorunla karşılaşmışlardır. Bu sorunlar, başta otların oluşturduğu günlük besinleri; doğal sığınaklardan yoksun açık alanda kendilerini savunma gereksinmeleri; yiyecek aramak için sürekli yer değiştirmeleridir.

Etoburlardan sayıca çok daha fazla olduklarından yiyecek bulmada güçlük çekmelerine karşın, otoburların (bunlar yiyecek zincirinde ilk halkayı oluştururlar) çoğu yaprakları yemezler. Yapraklan yememelerinin nedeni ise, bunları sindirmedeki ve gelişmek ve yaşamlarını sürdürmek için gerekli maddeleri çıkarmadaki güçlüklerdir.

Çeşitli bitki organlarını oluşturan diğer hücreler gibi, yaprakları oluşturanlar da hücre duvarlarını sert tutmaya yarayan karmaşık bir madde olan selüloz içerirler. Ancak hücrelerinde selüloz bulunmayan hayvanlar bu maddeyi sindirebilmekte güçlük çekmektedirler. Bunu gidermek için başvurdukları yapılar sayıca çok ve çeşitlidir (savanlarda birçok örneği görülebilir).

Bazı otoburların sindirim sistemlerinde, selülozu eritebilen bir sıvı üreten mikro-organizmalar (genellikle bakteriler) bulunur; diğerlerinin yaprakları öğütebilen ve daha kolay sindirilecek öz haline getirebilen özel dişleri vardır. Bazıları, çift sindirim sistemleri olan geviş getiren hayvanlardır. Geri kalanlarında ise, yaprakların posasını yeme alışkanlığı bulunmaktadır.

Tüm otoburlarda bulunan ortak özellik, bunların etoburlara oranla çok uzun bağırsaklarının bulunmasıdır. Bunun nedeni hem yediklerinin sindirilmesinin uzun sürmesi, hem de etoburlardan daha fazla yiyeceğe gereksinme duymalarıdır. Etobur yırtıcılar, diğer canlıların gereksinme duyabileceği çeşitli maddeleri avlarından çıkarabilirler.

Savanlarda ve çayırlarda yaşayanların en önemli sorunu olan yiyecek bulmak kadar önemli bir başka sorun da, açık ve tehlikeye karşı korunmasız bu alanlarda vahşi yırtıcılara karşı alınacak savunma önlemleridir.

Amerika’da düzlüklerde yaşayan, kısa kuyruklu bir çeşit kara sincabı olan çayırköpeklerinin kullandığı yöntem en ilginçlerindendir.

Çayırköpekleri büyük ve iyi düzenlenmiş guruplar halinde ve toprak altında kilometrelerce uzayan yuvalarda yaşarlar. Bu yuvalar toprağın altında dikey olarak 3-5 m. derinliğe ulaşır ve sonra yüzeye paralel olarak devam ederler. Bu tüneller gerçek apartman bloklarına benzerler. Kış için yiyecek ambarlan, yavrular ve çiftler için otla örtülü yatak odaları bulunan bu yuvalar, çalışkan bir çift hayvan tarafından tüm yapıyı yağmurdan korumak için dışarıya örülen küçük alçak bir duvarla tamamlanırlar.

Gelebilecek düşmanlar, kök ve tahıl toplama gereksinmesi için topluluğun yaşamını gece gündüz gözetleyen nöbetçileri vardır. Nöbet düzenli aralarla değiştirilir. Yemeğe giden nöbetçinin yerini hemen bir diğeri alır. Zaman zaman tüm alan heyecanlı çığlıklarla öter. Bu, tehlike belirtisidir. Tüm topluluk deliklere sığınır ve ancak nöbetçinin, alanın güvenli olduğunu bildirmesi üzerine dışarı çıkarlar.

Geleneklere göre bu çevrede, çayırköpekleri, çıngıraklıyılanlar ve baykuşlar arasında üç yönlü ilişki kurulmuştur. Gerçekte son ikisi, çayırköpeklerinin boş kalan yuvalarına yerleşen sömürücülerden başka bir şey değildir. Baykuşlar özellikle nöbetçi çayırköpeklerinin bulunduğu yükseltilmiş alanlara yerleşirler, çıngıraklıyılanlar da çayırköpeklerinin barınaklarının en derin yerlerine yalnızca kışı geçirmek için değil, genellikle çok genç çayırköpeklerinden oluşan yiyeceklerini sifıdirmek için saklarlar.

Diğer bir savunma yöntemi, çayırköpeklerinde anlatılanların tam tersi bir sisteme dayanmaktadır. Saklanmak için oyuklar ve çukurlar kazmak yerine, birçok hayvan (bu, büyük otoburlara özgüdür), her yaştan erkek, dişi, genç ve yeni doğmuşlardan oluşan çok büyük sürülerde toplanmaktadır. Bulunulan bölgeye, çayır ve savanların durumlarına göre fil, bizon, ceylan, antilop, geyik, guanakos (Güney Amerika’ya özgü lamadan iri bir hayvan) zebra ve hatta kanguru sürüleri görülebilir. Sürülerdeki hayvan sayısı, bir güç ölçüsü ve savunmadaki başarının temelidir. Guruplar, bir araya gelmenin ötesinde bir şey olduğundan, iyi düzenlenmeli ve üyeleri değişik ve belirgin roller almalıdırlar. En çok bilinen görev bölümü, erkek ve dişilerdeki üreme ve yavru bakımıdır.

Bu aşamadan sonra ikinci adım, içinde sıradüzenin oluşturduğu toplumların kurulmasıdır. Gurubu yöneten bir ya da birkaç öncü bulunur. Sürünün sınırlarını savunmak, öncünün görevidir. Yiyecek bulmada ve seçmede de ilk söz öncünündür. Çiftleşmede ilk seçimi yine öncü yapar. Öncüden sonra sıradüzen, basamak basamak gurubun en zayıf üyelerine kadar iner. Bunlar genellikle artıklarla yetinirler ve gurubu eğlendirirler.

Açık alanlarda yaşayan tek maymun türü babuinlerdir ve kusursuz bir sosyal düzenleme kuralı uygularlar. Babuin gurupları genellikle kalabalık (en fazla 200 birey) olup, sınırlar yönünden birbirlerinden bütünüyle ayrıdırlar. Doğal saygı kurallarına uygun olarak, her geniş ailenin yaşlı erkeklerine tüm diğer üyelerce boyun eğilir.

Gurubun hareket etmesine ya da yerleşmesine öncüler karar verir, yemek içmek için en uygun yerleri seçer, kavgaları yatıştırır ve postlarını rahatsız eden asalakları, dişilere ya da gurubun genç ve en zayıf üyelerine temizletirler. Son derece keskin gözlerine güvenen babuinler, kendilerini pusuda bekleyen büyük kedilerin saldırısında bile geri çekilmezler. Hızla yüksek ağaçlara tırmanır, düşman gidene kadar feryat edip bağırırlar. Geceleri topraktan ayrılıp ağaçlarda dinlenirler.

Bazen birbirinden bütünüyle değişik hayvanlar arasında, savunma nedenleriyle garip ilişkiler kurulur. Örneğin babuinler, kendi keskin görüşlerinin yanı sıra, impolaların duyarlı koku duyularından yararlanmak için onlarla birleşip guruplar oluştururlar.

Aynı biçimde antiloplar ve gergedanlar, bu büyük otoburların sırtlarına tutunan ve bağırıp çığlık atarak onları tehlikeye karşı uyaran ve karşılığında bu memelilerin derilerinde kümelenen böcek larvalarını yiyen küçük kuşlarla birlikte yaşarlar. Zebralar ve devekuşları arasında da benzer ilişkiler bulunur. Afrika devekuşları (nandular, emular), uçma yeteneklerini yitirmiş, gövdelerini taşıyan hızlı ve çok gelişmiş bacaklara sahip büyük kuşlardır. Bunlara ek olarak, şüpheci ve çok keskin görüşlü olduklarından yaklaşılması güç hayvanlardır. Ancak gündüzleri devekuşları sık sık zebralarla birliktedirler. Zebralar korkak ve etoburlar için iyi av olabilen hayvanlardır. Bu yüzden kendilerini devekuşlarının keskin duyarlılığına bırakır ve tehlikeyi hissettikleri anda, adımlarını hızlandırıp kaçan bu hayvanları izlerler. Ancak burada da karşılıklı çıkarlar söz konusudur. Devekuşları da zebraların kalabalık oluşundan yararlanırlar. Zebralar tırnaklarıyla otları çiğneyerek, devekuşlarının sevdikleri böcekleri yuvalarından dışarıya çıkarırlar.

Savan ve çayırlarda yaşayan etoburlar, genellikle iki ana familyaya ayrılırlar: Canidae ve Felidae (köpekler ve kediler). Birincisi kurtlar, çakallar ve sırtlanlar; İkincisi aslanlar, kaplanlar, leoparlar, çitalar ve jaguarları içerir. Tüm bu hayvanlar, bize dünyamızın ürkütücü etobur canavarlarla dolu olduğu eski günleri hatırlatır gibi görünüyorlarsa da, sayıları oldukça

azalmıştır ve doğanın bunlara verdiği görevi ‘yerine getirirler (otoburların yayılmasını önlemek ve bunları kırsal yörelerin sağladığı bitki oranına uygun ölçülerde tutmak).

Antilopların ve bizonların basit, Amerika antilopları ve Arjantin ovalarında yaşayan geyiklerin çatallı boynuzları, kurtların saldırılarına karşı yeterli korunma silahlarıdır (bu kurtların pençeleri etleri parçalamaya yeterli değildir). Ancak bu silahları, daha iri etyiyicilerinin keskin pençelerine karşı*, etkisiz kalmaktadır. Bu nedenle yırtıcı hayvanlardan kaçabilmek için bil hayvanlar başka önlemler geliştirmişlerdir: keskin koku duyusu, hız, gizlenebilecek özellikteki renkler ve işaretli postlar. Örneğin bazıları, saatte 100 km.’yi aşan hızla koşabilirler. Bazı geyikler çok çevik ve usta atlayıcılar olmuşlardır. Atlayarak engelleri aşabilir, düşmanlarını geride bırakır ve dört ayakları üzerine sağlamca düşerler.

Postları çevrenin doğal renkleri içinde karışıp kaybolur. Sırtlarının çeşitli renk ve biçimleri, koyu renkten daha az dikkati çeken karınlarıyla uyum içindedir. Çizgili antiloplar, zebralar ve zürafalar postlarındaki işaretlerle çevrelerindeki ışık ve gölgeleri yansıtmak için eğilmiş görünürler.

Çayır çevreleri, bilim adamlarının yakınsak gelişme dedikleri ilginç biyolojik olaylara neden olur. Bu karışık terim çok basit bir gerçeği anlatmaktadır. Çayırlarda yaşayan hayvanlar kökeninde çok değişik guruplara özgü olmasına karşın, zamanla tüm dünyada ortak özellikler kazanmışlardır. Dünyamızda her kıtada, otobur memelilerin çok sayıda yaşamasını sağlayan çayırlar vardır. Her kıtada yer değiştirme yöntemleri, etobur yırtıcıların saldırılarından kaçmak ve yaşamı sürdürmek için ana öğedir. Bu, üç değişik biçim alır: kovalama ve yol alma için koşmak, izleyenleri geride bırakmak için bitkiler üzerinden atlamak ve anında içine girip kaybolabileceği çok hızlı delik kazma yeteneği.

Açık alanlarda yaşayanlar (yalnızca memeliler ve kuşlar söz konusu olduğunda) altı bölüme ayrılırlar:a

1- Atlayan otobur memeliler: Kaliforniya yabantavşanı; Asya çiftayaklıları; Afrika tavşanı; Avustralya kırmızı kangurusu.

2- Kazıcı otobur memeliler; Arjantin bozkırlarındaki çayırköpeği ve kobayı, Afrika yersincabı; Avustralya vombatı.

3- Kazıcı ve toprak altında yaşayan memeliler: Kuzey Amerika geomidleri (keseli sıçanlar), Asya köstebek sıçanları, Afrika altın köstebekleri ve Avustralya keseli köstebekleri.

4- Koşan kuşlar: Arjantin nandusu, Afrika devekuşu ve Avustralya enusu.

5- Koşan otobur memeliler: Kuzey Amerika antilobu ve bizonları, Arjantin bozkırlarının guanakoları ve geyikleri, Afrika zebrası ve antilobu.

6- Koşan etobur memeliler: Kuzey Amerika kırkurdu, Afrika leoparı ve aslanı, Tasmanya kurtları, Arjantin’in yeleli kurtları ve Asya kedileri.

Çayır ve savanları incelerken ilgi alanımızı, buralarda yaşayan ve yaşamları ilginç olabilecek omurgalılardan kuş ve memeliler gurubuna giren hayvanlarla sınırladık.

Amfibiler için birdenbire ortaya çıkan ziyaretçiler diyebiliriz. Bunlar yağmurlu mevsimlerde ya da su yollarının yanında yumurtlar ve yumurtaları daha sonra buralarda gelişir.

Değişmeyen kuralın böyle olmasına karşın, özel durumlar da vardır. Örneğin, amfibilerin tüm özelliklerini kaybetmiş gibi görünen çayır kurbağaları, suyun varlığına ya da yokluğuna karşı ilgisizdir ve tüm yaşamlarını toprak altında geçirirler. Toprak altına bıraktıkları jelatinle kaplı yumurtalar, küçük kurbağa yavrularının gelişmesi ve biçim değişikliklerinin tamamlanmasına kadar gereksinme duyacakları tüm besleyici maddeleri içermektedir.

İnsanın ender ziyaret ettiği tropikal ormanlardan (ancak ilkel yerli kabileler orman kenarlarında yaşayabilmektedir) değişik olarak, alanlar her zaman belirli sayıda insan topluluklarını barındırmışlardır. Diğer durumlarda da gördüğümüz gibi, bir zamanlar yalnızca basit tüketiciler olan ve doğarım kurallarını titizlikle inceleyen insanlar, 1600’lerden bu yana çevreye ciddi biçimde zarar vermeye başlamışlardır ve bunu sürdürmektedirler.

Kesme ve yakma tekniği oldukça eskidir. Çayır ve savanlarda, kurumuş çalılıklara düşen yıldırımlar sonucu çıkan yangınlarda yanan filizlerin daha hızlı ve gürbüz yetiştiğini gören yerliler, kontrollü yangınlar çıkararak çayırları geliştirmeyi öğrendiler. Yeni filizlerle taze yiyecek bulunarak otoburların gelişmeleri sağlanmıştır.

Bir zamanlar zengin otobur hayvan topluluklarının (daha çok Amerika antilopları ve bizonlar), çok sayıda etobur memelilerin (kurtlar ve çakallar), küçük kazıcı memelilerin ve kuşlarla böceklerin bulunduğu Kuzey Amerika’da da insanların aynı şeyi yaptığı söylenemez.

Kuzey Amerika düzlüklerine beyaz adamlar gelmeden önce, doğa yüzyıllar boyunca kusursuz bir denge geliştirmişti. Bereketli taze otlaklarda beslenen bizon ve antilop sürüleri, sürülerin çoğalmasını önleyen ve aynı zamanda sürüleri sürekli hareket halinde tutarak bitki yaşamının bir bölgede bütünüyle tüketilmesini engelleyen kurtlar, çayırköpekleri, baykuşlar ve çıngıraklıyılan-lar bulunuyordu.

Buralara gelerek doğal silahlar diyebileceğimiz taşlar, mızraklar ve oklarla bizon avlamaya ilk başlayanlar kızılderililerdir. Ancak kızılderililer bir kaz avlamakla yetiniyor, bizonun her kısmından yararlanıyorlardı. 17.yy.’da Amerika’ya gelen İspanyollar, kızılderililere atları vermekle, bizonlar için sonun başlangıcını hazırlamış oldular. Çok süre geçmeden kızılderililer ve beyazlar bilmeyerek, bizon kürklerini toplayıp, pazarlayarak satma amacıyla gelmiş geçmiş en büyük hayvan kırımı için güçlerini birleştirdiler.

1820-İ890 yılları arasındaki 70 yıl, bizonlar sistemli olarak, bazen sadece eğlence amacıyla öldürüldüler. Pencerelerinden ateş etmek amacıyla, avcılar için özel tren seferlerinin düzenlendiği anlatılmaktadır. Bu dönemde öldürülen hayvan sayısı 60000’dir.

Bizonların öldürülmesiyle birlikte çayırlar için daha zararlı bir gelişme yer almıştır. Bizon sürüleri yerlerini inek ve koyun sürülerine bırakmışlardır. İnsanların getirdiği hayvanlar için tuzaklar oluşturan çukurlan kazan yırtıcılar ve çayırköpekleri zehirlettirilmiştir. Bunların sonunun gelmesi leş yiyen memelilerin ve kuşların da sonunu hazırlamıştır. Sonuç olarak, kuşlar tarafından avlanan böcekler ve küçük kemiriciler çoğalmış, bu da bitki -yaşamının bütünüyle ve kontrolsuz biçimde yok olmasına neden olmuştur. Günümüzde, bizon sürüleriyle ilgili durum Kanada ve Amerika hükümetleri tarafından alınan koruyucu önlemlerin varlığıyla yavaş yavaş düzelmektedir. Sürülere yeni hayvanlar katılmakta, çevreyle uyum sağİayacak sayıda hayvan yetiştirmek için düzenli aralarla sıkı kontrollar yapılmakta ve sıkı yasalar her avcının yaşamında ancak bir kez avlanmasını sağlamaktadır.

Bizon kırımında insanlar fazla cömert olan doğaya verdikleri zararı kendileri düzeltmeye çalışıp başarabilseler bile, diğer durumlarda verilen zarar giderilemeyecek boyutlardadır. Örneğin çayırkuşunun ve kuaganın (zebraya benzeyen bir Afrika atı) soyları tükenmiştir. Çayırkuşları 1931’lerde insanların değiştirdikleri çevrede yaşamaları olanaksızlaştığından yeryüzünden silinmişlerdir. Öte yandan kuaga’lar da bizonlar gibi Boerler (Hollanda asıllı Güney Afrikalılar) tarafından etleri ve derileri için bilinçsizce öldürüldüklerinden bütünüyle yok olmuşlardır.

Ilıman iklimlerde yaşayanlara dönmeden önce, çok büyük alanları kaplayan bir çevreden, çöllerden söz etmek istiyoruz.

Çöller yıllık yağışların 25 cm.’den az olduğu, bunun sonucunda bitkilerin çok seyrek bulunduğu alanlardır. Gerçekte bu zor koşullara uyabilen yalnızca dört bitki çeşidi vardır:

1- (Yılık) Bir yıllık yaşamı olan bitkiler: Yalnızca havada kurumalarını önleyecek yeterli nem bulunduğu zaman büyüyen bitkilerdir.

2- Çöl funda ve çalıları: Gerektiğinde terlemeyi en aza indirmek için tüm yapraklarını dökebilirler.

3- Özlü bitkiler: Dokularında su depolarlar.

4- Mikroskobik bitkiler: Örneğin yosunlar, likenler, mavi-yeşil yosunlar; iklim soğuyup, havada nem fazlalaşınca yaşama başlarlar.

Diğer taraftan, su kıtlığına ve yüksek ısıya karşın yaşayabilen hayvan toplulukları oldukça çoktur.

Bazı hayvanlar, omurgalılardan sürüngenler, omurgasızlardan böceklerde olduğu gibi, bir bakıma çöllere önceden uyum sağlamışlardır. Gövdeleri kalın hava geçirmez kabukla kaplıdır. Su gereksinmeleri azdır ve etobur olduklarından, gerekeni avlarının kanından sağlayabilirler.

Öte yandan soğukkanlı olduklarından, buharlaşma yoluyla ısılarını kontrol etme gereksinmeleri yoktur. Gerektiğinde gündüzleri sıcak ya da soğuk yerlere giderler.

Öteki hayvanlar (çöllerde ender rastlanan memeliler) bu tür yaşama uyum sağlayacak çözümleri daha sonra geliştirmişlerdir.

Vücut ısısının düşmesi ve gereken ter üretimini kısıtlamak için daha çok geceleri yaşar, gündüzleri en sıcak saatlerde serin toprak altındaki çukurlara çekilirler. Bazıları (en iyi bilinen ve yakından incelenmiş örnek kanguru fareleridir) yaşamak için gereksinme duydukları suyu, yedikleri kuru tohumları sindirerek üretebilirler. Bunun da ötesinde, terleme dışında gereksiz su harcamayı önler, çok yoğun idrar çıkarırlar.

Diğer yaratıklar, örneğin develer, hecinler ve çöllerde kullanılan bazı eşekler su içmek gereksinmesini duyarlar, ancak depoladıkları suyu kullanmada çok tutumludurlar. Uzun yolculuklarda vücut sıvılarını kullanırlar ve ağırlıklarının % 25 kadarını kaybedebilirler ve durduklarında su içerek eski kilolarına ulaşırlar.

Devegiller familyasından Afrika ve Asya develeri ve Güney Amerika lamaları çöl yaşamına en iyi uyum sağlamış hayvanlardır. Coğrafik dağılımlarını düşünecek olursak develer ve lamalar arasındaki ilişki oldukça şaşırtıcıdır. Ancak fosil kalıntıları, bu hayvanların ilk kez Kuzey Amerika’da ortaya çıktığını ve yaklaşık 200yıl önce lamaların güneye, develerin ise Bering Boğazı yolu ile Asya’ya geçtiğini gösterir.

Diğer bazı hayvanlarda da (geyik, antilop, koyun, sığır) olduğu gibi, develer ve lamaların karmaşık, bölmeli mideleri vardır ve geviş getirirler. Bu da onların, bitki örtüsünün çok kısıtlı olduğu bölgelerdeki bitkilerden yeterince yararlanmalarını ve yaşamlarını sürdürmelerini sağlar. Yiyeceğin bol olduğu bölgelerde deve, hörgücünde bol miktarda yağ depolar ve daha sonraki zamanlarda, bu depo sayesinde enerji gereksinmesini karşılar. Hayvanın hörgücünün su depoladığı inancı yanlıştır.

Develerin kuraklık ve yüksek ısıya uyum sağlayabilen vücut yapıları çok yakın zamanlarda incelenmiştir. Birçok hayvan, vücut ısısının düşmesini sağlayan terleme yoluyla, yüksek ısıya direnebilmektedir. Ancak bu yolla vücut sürekli olarak su kaybettiğinden, hayvanlar sık sık su içmek durumundadırlar. Deve ise diğer hayvanlardan çok daha yüksek vücut ısısına (42° C’a kadar) dayanabilir ve basit bir sıcaklık verme yöntemiyle çok değerli olan vücut ısısını kaybetmeden yani tozla terlemeden yüksek sıcaklıkla savaşabilir.

Çölde kısa nemli mevsimde develer, başta devedikeni olmak üzere, yetişen çalıları bol miktarda yerler, bunları vücutlarında yağ ve suya dönüştürerek depolarlar. Ayrıca deve, bir defada 135 litre kadar su içip vücudunda depolayabilir. Diğer bir özelliği de yoğun idrar çıkarmasıdır. Karaciğerden çıkan nitrojen içeren artıklar böbrekler yerine, yeniden mideye geçer. Küçük, hörgüçsüz develere benzeyen lamalarin daha büyük kulakları ve uzun boyunları vardır. Guanakolar, Lama glama guanicoe, ve vikunya, Lama vicugna olmak üzere ayrılırlar. Daha büyük olan guanakonun derisi açıklı koyulu renktedir. Güney Amerika’da, And Dağları’nın denizden 4000 m. yüksekte kalan bölgelerinde yaşarlar.

Guanakolar, aralarında bir erkeğin bulunduğu 4-10 bireylik küçük sürüler halinde, bazen de 25 kadar erkek bireyden oluşan sürüler halinde yaşarlar. Devegiller familyasının üyeleri, belki de güç yaşam koşullarının sonucu, oldukça yavaş ürerler. 11 ay süren gebelik dönemi sonunda dişi guarıako yalnız bir, çok ender olarak da iki yavru doğurur.

Yorum yazın