Omurgasızların Özellikleri ve Çeşitleri

Omurgasızların Özellikleri ve Çeşitleri

Omurgasız bir hayvan, omurgası olmayan, başka bir deyişle vücuda destek olacak, kasların bağlanacağı noktaları sağlayacak bir iç iskeletten yoksun olan hayvan demektir. Fakat bu tanım, omurgasızların sahip olmadığı öğeleri belirten eksik bir tanımdır. Gerçekte omurgasızlarda gözlenen yapı, gelişim ve görünüş çeşitliliği, balıklardan, kuş ve memelilere değin ortak bir aile görünümünde olan omurgalılarda gözlenenden çok daha fazladır.

Bazı omurgasızlar, amip, paramisyum ya da sıtma plazmodyumunda olduğu gibi, sadece tek bir hücre içerirler. Her zaman küçük boyutlara sahip olan bu yapıların, bazen mikroskobik olanları da vardır. Örneğin, sıtma plazmodyumu, yaşam döngüsünün bir bölümünü 1 mm.’nin 1/7000’i büyüklüğünde ve diski andıran bir alyuvarda geçirmektedir. Ancak, 10 m. uzunluğa sahip olan bazı bağırsak kurtları ve kıskaçlarını 3 m.’ye kadar açabilen Japonya’daki dev yengeçler gibi, büyük boyutlardaki omurgasızlara da rastlamak olasıdır. Gerçek dev omurgasız türleri yumuşakçalardan çıkmaktadır. Bazı dev kalamar türlerinin boyutları 20 m.’yi aşabilmektedir.

Omurgasızlar, deniz, tatlı su ya da kara olsun, her ortamda bulunurlar. Bunların ortalama boyutları, davranışları ve çoğu zaman pek belirgin olmayan görüntüleri, deneyimsiz bir gözlemcinin gözünden kaçabilir. Bunun yanında, bir çevreyi tanımlamak için bir kuşun ya da diğer bir omurgalının çok kısa sürelik bir görüntüsü bile, çoğunlukla yeterli olmaktadır.

Yine de bütün bunlara karşın, çok renkli bir kelebeğin uçuşuyla ya da kabuğu bir deniz kenarında kuruyup kalan bir yumuşakçanın yavaş hareketiyle omurgasızların varlığı sınırlı değildir. Omurgasızlar gizli de olsalar, bireylerinin sayısı ve türlerinin çeşitliliğiyle her çevrenin gerçek sahipleridir. Bazı türlerde tek bir karınca yuvasında 1 milyona yakın birey yaşamakta, kanatlı karıncaların yuvalarında ise, bu sayı 10 milyonu da geçebilmektedir. Her dm.3’te 100’den fazla olmak üzere bir orman, binlerce omurgasız türünü barındırabilir. Dakikada 40000 yumurta yumurtlayan deniztavşanı, ölene kadar yaklaşık 1/2 milyar yumurta bırakabilmektedir. Bunlar çok geniş istatistiklerdir, ancak omurgasızların olağanüstü çeşitliliklerini gösteren istatistikler kadar da şaşırtıcı değildir. Gerçekte 800 kuş ve 3000 memeli türüne karşı, yaklaşık 1 milyona yakın omurgasız türü bilinmektedir. Bilinen türlerin sayısı her yıl binlerce artmaktadır (özellikle hayvanlar aleminde tek başlarına tüm türlerden daha fazla türe sahip olan böceklerde olduğu gibi).

Deniz ve tatlı su ortamlarında, yaşamlarının tümünü ya da en azından büyük bir bölümünü, dibe kök salmış bitkiler gibi batmış cisimlere bağlı olarak geçiren yerleşmiş omurgasızlar bulunmaktadır. Süngerler, delikli mercanlar, mercanlar, istiridyeler, midyeler ve az görünen diğer canlılar gibi çoğunlukla batmış bir kayayı bir kabuk gibi örterek, gerçek bir yerleşik yaşam sürerler. Bu hayvanlar için yiyecek bulmak oldukça basittir; bunun için sürekli bir su akımı oluşturmak ve bu akımla gerekli besin maddelerini süzüp almak yeterli olmaktadır. Yaşamın sürdürülebilmesine yetecek kadar av her zaman için suda bulunabilmektedir. Karada ise durum böyle değildir ve bunun bir sonucu olarak da, yerleşik kara hayvanları yaşamlarını sürdürememektedir. Toprakta yetişen bitki köklerinin toprağa dağıldığı doğrudur, ancak bu bitkilerin topraktan aldıkları tek şey, içinde erimiş mineral tuzları bulunan sudur. İşlemin geri kalan bölümü, yapraklarda su ve karbondioksiti birleştirerek, şeker oluşmasını sağlayan ışık tarafından gerçekleştirilmektedir. Bir hayvanın yaşamını sürdürebilmesi için gereken koşullardan biri de, hareket edebilme yeteneğidir. Yerleşik hayvanlar bile batık bir gövdeye ya da cisme

bağlanmadan önce, çevresindeki ince kıllar yardımıyla su boyunca hareket eden küçük larvalar biçiminde, kısa da olsa hareketli bir yaşam sürerler. Tek hücreli birçok küçük canlıda görülen bu tür hareket etme yöntemi, organizmaların birkaç milimetreden daha ileri gitmeleri için yeterli değildir ve yalnızca su ortamında geçerlidir. Daha büyük omurgasızlarda ve tüm kara canlılarında hareket, başka yollarla gerçekleştirilir. Benzer durumlarda kas sistemi çok önemlidir ve bu sistem düzenli kasılma ve gevşemelerle hayvanın ilerleyebilmesini sağlamaktadır. Yer solucanının hareketi bunun güzel bir örneğidir. Bu hayvan bir halka gibi düzenlenmiş dairesel kaslar ve uzunlamasına kaslar’\a. donatılmıştır. Dairesel kaslar kasılıp, uzunlamasına olan kaslar gevşediğinde hayvan uzamakta; uzunlamasına olan kaslar kasılıp, dairesel kaslar gevşediğinde ise, hayvan kısalmaktadır. Solucanın karın bölgesindeki kıvrık ve sert kıllar, hayvanın geriye kaymasını ve durumunun bozulmasını engeller. Böylece dairesel ve uzunlamasına kaslar sırayla kasılarak, hayvanın ilerlemesini sağlarlar. Ancak hareket için omurgalıların bacakları, omurgasızlarda ise (böceklerin, örümceklerin, çokayaklıların ve kabukluların bacakları gibi) birbirine bağlanmış, hareketli uzantılarla sağlanan çok daha etkin bir yöntem bulunmaktadır. Gerçekte bu uzantılar çok değişik amaçlar için kullanılmaktadır. Bunlar suda kürek ya da solungaç olarak, karada ise (çekirgede olduğu gibi) yürümek ya da sıçramak için kullanılabilmektedir. Bu hayvanların çene ve antenlerinin de değişime uğramış bacaklar olduğu unutulmamalıdır. Birçok omurgasız, hız ve uçma gücü yönünden kuş ve yarasa gibi kanatlı hayvanlarla ve yarıştıkları havayla da bir uzlaşma içindedir. Kelebek ve pervane çeşitleri, sinekkuşları gibi havada ya da bir çiçeğin önünde hareketsiz kalabilirler. Bunlara örnek olarak, gece kelebekleri gösterilebilir.

Değişik türlerin birçok yiyecek bulma ve sayısız beslenme biçimleri vardır. Tek hücreli canlılar arasında (örneğin, öglena), ışığın etkisinde kaldığında bitki gibi davranan; karanlık bir ortamda ise, dışarıdan gereksinme duyduğu organik maddeleri hayvan gibi emen yapılar da bulunmaktadır. Tek hücreli diğer bir omurgasız da, uzun yumrular çıkararak biçimini sürekli olarak değiştiren amiptir. Amipteki bu yumrular, onun yavaş hareket etmesini ve hücreye girdiğinde, sindirim enzimleri tarafından parçalanan küçük organizmaları yutabilmesini sağlamaktadır. Daha önce de belirtildiği gibi, sünger, istiridye ve midye gibi bazı hayvanlar, suyu pompalayıp içindeki besleyici maddeleri toplayarak beslenmektedirler. Bu tür hayvanlarca kullanılan yönteme süzme işlemi denmektedir. Bunlardan başka, dal ve yapraklar arasında dolaşarak, bunları güçlü çeneleriyle kesen (çekirge, ağustosböceği, tırtıl ve çok sayıda güve ve kelebek kurtları gibi) ya da kıvrık keskin dişleriyle kemirerek koparan (salyangoz gibi) otçul hayvanlar bulunmaktadır. Gerçekte, herhangi bir omurgasız tarafından saldırıya uğramamış tek bir tür ya da bir bitki parçası yoktur. Bu saldırı, bitkinin sapında, kökünde ya da kabuğunun altında tünel açan bir kınkanat kurtçuğu; içinde kurtçukların yetişebileceği bir gelişmeye (ağaç uru denilir) yaprak üstünde neden olan dişi bir yabanarısı; bitkinin tatlı ve besleyici özünü ya da lenfasını delip emmek için gelişmiş rostruma sahip bir kene ya da bit tarafından gerçekleştirilmiş olabilir. Genelde otçul hayvanlar (salyangoz ve tırtılda olduğu gibi), memelilerin geviş getiren takımı gibi, tembel ve yavaş görünümdeki yaratıklardır. Küçük omurgasızlardan olan yırtıcılar, çevik ve ince vücutlarıyla kedilere benzerler. Bunlar, vahşi ve yırtıcı olan çıyanlar sürekli av peşinde olan yerböcekleriyle kaplanböceklerini içerirler. H kendine özgü bir araç gerektirdiğinden, bir yırtıcının ağız yapısıyla barış otçulun ağız yapısı farklı olarak gelişmiştir. Gerçekten kaplanböceğinin dişli çeneleri ya da çıyanın güçlü ve zehirli kıskaçları, birçok otobur tür ağzındaki geniş çiğneme yüzeylerinden tamamen farklı bir yapıya sahiptir. Ancak, bütün yırtıcı hayvanlar istekli avlanmaz. Örümcek gibi bazıları, bir çiçeğin yapraklan arasına saklanıp tuzak kurarak, kurbanlarının ortaya çıkmasını ya da yapraklar arasına girerek, yapışkan ağlarına düşecek avı beklemeye koyulurlar.

Doğal olarak omurgalıları da kapsayan yırtıcı hayvan tehlikesine karşı birçok omurgasız hayvan, koruyucu organlar ve savunma yöntemleri geliştirmiştir. Avlanılmaya karşı oluşturulan en basit önlemlerden biri doğurganlığın artırılması olmuştur. Milyonlarca yumurta yumurtlayan bir bireyin, yumurtalarından bazılarının tamamen olgunlaşarak, gelecek soyu oluşturduğunu görebilme şansı oldukça büyüktür. Bazı durumlarda ise savunma yöntemleri daha kurnazcadır. Birçok çekirge ve ağustosböceği, yırtıcı hayvanların zorlukla görebileceği taklitçi (ya da gizleyici) renklere sahiptir. Ağaç ve yaprak bitleri, kuru yaprak ve ince dallan, hem biçim hem de bitki yoğunluğu olarak taklit edebilmektedirler. Yabanarıları gibi zehirli hayvanlar ise, tamamen karşıt bir kurala uyarlar. Parlak renklere sahip bu canlılar, çevredeki yırtıcı hayvanlan uyararak, fazla yaklaşmamalarını sağlarlar. Birçok sinek, kelebek, güve ve hatta kınkanatlı türü, zararsız ve çekici hayvanlar olmalarına karşın, yabanarılarını taklit ederek onların yöntemini kullanırlar. Diğer bir savunma da, yumuşakçaların kabukları ve yengeçlerin üst kabukları gibi kalın dayanıklı kılıflarla yapılır.

Koruyucu kılıf başka bir işlev daha görür. Gerçekte kara hayvanları, sürekli terleme nedeniyle, çok fazla su kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Sümüklüböcekte olduğu gibi, sugeçirmez bir kabuk, yalnız yağmurlu günlerde hareket etme zorunluluğunu ortadan kaldırmaktadır. Eklembacaklılar (böcekler, örümcekler, çokbacaklı böcekler, kabuklular) yaşam savaşlarını su, kara ya da hava olsun, tüm çevre koşullarında başarıyla sürdürebilmelerini, dış iskeletlerine ya da dış kabuklarına borçludurlar. Kuvvetli ve esnek olan bu iskelet, bu hayvanların üç gereksinmesini birden karşılamaktadır: yırtıcı hayvanlardan korunmak, terlemeyi sınırlamak ve geniş bir hareket alanı oluşturmak. Bu son özellik, her biri değişik iskelet parçasıyla kaplanmış ve hareketli bölümlerden oluşan uzantıların gelişimiyle sağlanmıştır.

Her türün kendi dünyası, o türün duyu organlarının özellikleı dayanmaktadır. Omurgasızlarda, özellikle böceklerde, omurgalılardan hi> aşağı olmayan bir duyu sistemine rastlanmaktadır. En yaygın olan, gö

organlarıdır. Tek hücreli protozoanların bazı türleri, ışık yoğunlukları arasındaki değişimleri ve belli bir düzeye kadar da renkleri ayırt edebilen stig-ma ya sahiptirler. Bazı yumuşakçalar (ahtapot, mürekkepbalığı) ve eklembacaklılar çok karmaşık gözlere sahiptirler. Ahtapotun gözü, omurgalılarınkine çok benzer ve biçimleri ayırt edebilir. Öte yandan kabuklularda ve böceklerde alışılmamış bir göz biçimine rastlanmaktadır. Bu, çok sayıda tek gözden oluşan fasetalı ya da bileşik göz’dür. Bu gözler binlerce yüzlü bir kristale ya da birçok küçük altıgen bölmeden oluşan peteğe benzerler.

Birçok böceğin gözü, insan gözünün farkedemediği ışığın kutuplaşma düzlemini görebilecek bir duyarlılıkta gelişmiştir.

Omurgasızların diğer duyu organları, bu hayvanların çevrelerindeki su ve hava hareketlerini sezebilmelerini ya da çevrelerinde bulunan kimyasal bir maddenin varlığını belirleyebilmelerini ve hatta bu maddenin yoğunluğunu tanımlayabilmelerini sağlamaktadır. Çoğunlukla hayvanın önünde bulunan bu duyu organları, ağzına yakın ve çoğu zaman dokunaç ya da duyarga adı verilen özel uzantıların üzerinde bulunurlar.

Sineğin tat alma organları ayaklarında olduğundan, önünde bulunan sıvı damlalarının tadını önayaklarıyla algılayabilir. Bu hayvanlarda (planaryalarda olduğu gibi) ağız, karın yüzeyine doğru yarı eğik olmasına karşın, gözler önde kalırlar. Bunun yanında tarak midyesinde gözler, kabuğun kenarında ve bazı deniz solucanlarında ise, vücudun son bölümü olan anüsün üzerinde yer alabilir.

Üreme kalıpları ve gelişme döngüsü de şaşırtıcıdır. Tek hücreliler, genellikle basit bir bölünme işlemiyle ürerler. Birkaç saatte asıl hücrenin boyutuna ulaşan bu işlem sonucunda, yeniden bölünmeye hazır olan iki ayrı hücre ortaya çıkar. Sıtma plazmodyumunda ve diğer asalak protozoanlarda hücre birçok bölünmeye uğrar. Bir başka deyişle, bir kerede birkaç hücre birden oluşur.# Bu işlem, konakladıkları vücudun içinde hızla yayılabilmeleri açısından asalaklar için oldukça uygundur. Birçok hücreden oluşan omurgasızlarda, üreme tamamen eşeyli olup, döllenme ile gerçekleştirilir. Döllenme, dişi tarafından üretilen bir yumurta hücresi ile erkek tarafından üretilen sperma hayvancığı’nın birleşmesidir. Bunun yanısıra, bazı durumlarda çok .hücreli yapılar arasında bile eşeysiz üreme sözkonusu olmaktadır. Bu üreme biçimine, düzenli tomurcuklar oluşturan taze su hidrasında (bir tür polip) rastlanmaktadır. Ana hidrada olduğu gibi, tomurcuklar ayrılarak yaşamlarını polip olarak başlatırlar. Bitkisel üremenin bu biçimi, denizyıldızlarınm kesilmiş kollarını yeniden oluşturdukları ya da solucanların eksik bölümlerini tamamladıkları yenilenme olayına çok benzemektedir. Eşeyli üreme, başka yönlerden değişik biçimlerde oluşabilmektedir. Öncelikle belirli bir türde, dişi ve erkeği belirlemek her zaman olası değildir. Salyangozlar, solucanlar ve diğer omurgasızlarda her birey, hem yumurta hem de sperma hayvancığı üretmektedir. Bu türlere hermafroditler denmektedir. Başka durumlarda, örneğin yaprakbitinde yumurta, döllenme olmadan gelişir. Bu durumda ise, partenogenez (kendiliğinden üreme) terimi kullanılmaktadır.

Yumurta döllenmiş de olsa, döllenmemiş de olsa sonuçta, yetişkine benzeyen küçük bir bireyin doğduğu bir embriyon biçimini alır (dolaysız gelişme). Bazı durumlarda ise, yapı ve davranış açısından yetişkinden tamamen farklı olan bir birey oluşmaktadır (dolaylı gelişme). Dolaylı gelişme, larvası tırtıl olan kelebeklerde ve güvelerde, ya da larvası küçük beyaz bir solucan ya da uzantıları olmayan bir sinekkurdunda (peynirkurdu) görülmektedir. Birçok deniz omurgasızının larvaları oldukça ilginçtir. Bunlar, kısa kıllarının yardımıyla suda hareket eden ve sonuçta küçük yerleşik yaratıklara dönüşen küçük saydam canlılardır. Larvadan erginliğe geçiş, başkalaşım işlemiyle olur. Başkalaşım, birçok deniz solucanında görüldüğü gibi bazen birkaç dakika sürer. Bu işlem, pupası kozaya ya da çevrelenmiş kapalı bir hücreye dönüşen kelebeklerde ve arılarda olduğu gibi, yavaş yavaş da oluşabilmekte-dir. Yaşam beklentileri değişiktir. Bu süre böceklerde uzun bir larva ve kısa bir erişkin yaşamıyla dengesizce bölünmüştür. Mayısböceği, bir yılını suda larva olarak, birkaç saatini ise erişkin olarak geçirmektedir. Ağustosböceğinin bir türü ise, kanatları oluşup, ağaçlara çıkmadan önce yeraltında onyedi yıl geçirmektedir.

Etiketler:

Yorum yazın