Omurgalı Hayvanların Özellikleri

Omurgalı Hayvanlar Nelerdir , Omurgalı Hayvanların Özellikleri

Omurgalıları anlatabilmek için 450 milyon yıl geriye dönmek gerekir. Bu yıllarda ostracoderm diye anılan garip bir hayvan vardı. Bu hayvanın gövdesini, kemikli pullardan oluşan ağır bir zırh çevreliyordu. Bu zırhın ağırlığı yüzünden hareketleri yavaş ve görünüşü hantaldı. Okyanus yataklarında yaşar, çenesiz ağzıyla, suların getirdiği ve uzanabildiği her yiyeceği emerek beslenirdi. Ostracoderm (sözlük anlamı, “kabuk deri”), hayvanların yaşam tarihinde oldukça önemli bir rol oynamıştır. Gerçekten de dünyada, organların düzenli bir biçimde etrafında sıralandığı bir çeşit çerçeveyi andıran yapı, ilk kez bu canlıda oluşmuştur. Bu nedenle ostracoderm, ilk omurgalı hayvan türüdür.

Yalnızca türün adı, bu guruba giren hayvanların özelliği, yani belkemiklerinitı olduğunu belirtmektedir. İskelet, çeşitli bölümlerden oluşan belkemiğine diğer kemiklerin de belli bir uyum içinde bağlanmasıyla ortaya çıkmaktadır. İskelet sertlik ve sağlamlığının yanısıra, elastiki ve esnektir. İskeleyi oluşturacak bir ağaç gövdesi gibi, vücuda destek olmakta, kasları tutmakta, birçok duyarlı organı korumakta ve aynı zamanda bu organizmaların yaşamı için gerekli maddeleri (kalsiyum tuzları) depolamaktadır.

Tüm omurgalılarda (omurgalılar yedi hayvan sınıfını içermektedir. Bunlar cyclostomata, kıkırdaklı balıklar, kemikli balıklar, amfibiler, sürüngenler, kuşlar ve memelidirler) iskelet, üç bölüme ayrılır; baş, gövde ve organlar. Bu bölümlerin her biri kemiklerden yapılmış olup, biçimlerine, sayılarına, karşılıklı duruşlarına ve bağlantılarına göre başın ya da gövdenin iskeletini pluştururlar.

İskelet yapısının içeriği, omurgalıların biçimlerine göre değişiklik gösterebilir. Örneğin ilk omurgalılarda (cyclostomata ve kıkırdaklı balıklar) iskelet, kemiğe oranla daha ince ve esnek olan kıkırdaklardan oluşmuştur. Bu gurubun diğer sınıflarında kıkırdak, yalnızca embriyonun gelişme döneminde görülmektedir. Gelişigüzel incelendiğinde, iskeletin tüm omurgalılarda aynı ana öğeleri içerdiği görülebilir (değişik boyutlarda bir kuyrukla sonuçlanabi-len belkemiği; ciğerleri ve kalbi koruyan kaburga; kafatası; balık kanadı; kanat ya da bacak denilen organlar). Bu destek yapılar, zamanla hayvanların bağlı oldukları sınıfların doğal çevrelerine göre uyum sağlamışlardır. Her şeyde olduğu gibi, burada da doğa, bazı amansız ve fiziksel yasaları dikkate almıştır. Bu nedenle orta boyda bir filin (3.5,4 ton ağırlığında, 3 m. boyunda) gövdesini taşıması ve belli bir çeviklikte hareket edebilmesi için 50-60 cm.’lik bacakları olması gerekir. Yaşadığı sulak çevre sayesinde büyük bir mavi balinanın (120-130 ton ağırlığında, 34 m. boyunda), dışarıdan görülemeyecek kadar ilkel ve basit bacakları ve daha küçük bir iskeleti vardır.

Doğal olarak, su içinde bir gövdeyi dengede tutmak, karadakinden daha kolaydır. Örneğin balinanın, su içinde ağırlığı yok gibidir, çünkü hücreleri ve böylece tüm organizmayı oluşturan protoplazma ve su yaklaşık aynı yoğunluğa sahiptir. Kısaca, suda yaşayan yaratıkların, ağırlıkları sınırlandırılmamıştır: örneğin bir balina ve bir ançuez aynı çeviklikte hareket edebilirler. Karada ise durum tamamen değişiktir. Bir türün boylarındaki aşırı büyüme, o türün yokolmasına neden olabilir. Bu konuda 100 milyon yıl dünyayı sürekli yöneten görkemli dinozorların sayılarının birdenbire tükendiğini söylemek yeterlidir. O çağlarda, kumsalların büyük bir bölümünü kaplayan bataklıkların kuruması, dinozor soyunun tükenmesinde en önemli etkendir. Bataklıkların kurumasıyla, dinozorlar çorak alanda kendilerini besleyemez ve çok irileşip hantallaşan gövdelerini hareket ettiremez oldular.

Yılan ve kuş iskeletlerinin değişmesi de çevre koşullariyle açıklanabilir. Yılanlarda ayaklar yerine çok oynak omurlar vardır (boğa yılanlarında 400’e yakındır). Kuşlarda ise, iskeleti oluşturan maddeler azalmış ve hafif olabilmeleri için içleri boş ve uzun kemikler oluşmuştur.

Omurgalılarda iskelete destek olan bitişik, ikinci bir doku bulunur. Bu, içten dışa doğru gelişen kas sistemi’dir. Kaslar, sinir sistemi tarafından uyarıldığında, gerçek uzunluklarının üçte ikisi kadar büyüyebilen ve hareket sağlayan etkin organlardır. Büyümeyle birlikte kaslarda kısalma ve gerilme olur. Böylece her iki uçtan bağlı bulundukları kemikler yer değiştirir ve hareket gerçekleşir. Kaslar büyüyebilir ve gevşeyebilir, ancak uzayamazlar. Bu nedenle, hemen her zaman çifttirler ve birisi bir yöne, diğeri ters yöne hareket sağlarlar.

Genellikle, çift kaslardan biri diğerinden daha fazla gelişmiştir, insanlarda, kolların bükülmesini sağlayan biseps, uzamasını sağlayan trisepsten daha kuvvetlidir. Kurbağaların arka ayaklarında, sıçramalarını sağlayan ekstensör kasları, bacaklarını gevşetmesini sağlayan fleksör kaslardan daha kuvvetlidir. Organizma dinlenirken, vücudu biçimli tutan antagonistik kaslar, hafif gergin durumdadırlar. Yapısal ve psikolojik özellikleri nedeniyle istemli kaslar(iskelet kasları) denilen (mikroskopla bakıldığında bunlar düzgün, açık ve koyu çizgilerle çizilmiş gibi görünürler ve hareketleri de tamamen kişinin isteğine bağlıdır) kaslardan başka, omurgalıların mide, bağırsaklar ve kan damarlarının çevresinde, düz kaslar olarak bilinen (kişi isteği dışında) kaslar da vardır. Bunlar, organların hayati işlevlerini her an yapmasını sağlayan, çizgisiz liflerden oluşur.

Özel durumlarda bazı kaslar, ana işlevleri olan hareket sağlamaktan başka işlevler üstlenebilirler. Örneğin kalp, diğer istemli kaslar gibi kırmızı ve çizgili olmasına karşın, düz kaslar gibi hareket etmekte ve tüm hücrelere dağıtılan kanı, kan damarlarına pompalayarak çok önemli bir işlevi yerine getirmektedir. Bu özellik, elektrikli organları olan bazı balıklarda da (tırpana, vatoz, denizyıldızı) görülmekte ve savunma yerine geçmektedir. Omurgalılarda kasların dışında, organizmayla dış dünya arasındaki sınırı belirleyen, ek teması sağlayan ve vücudu çepeçevre kaplayan örtüye deri (cu-tis) denir. Deri, sözkonusu türe göre önemli değişiklikler gösterir ve alt tabakalara da ayrılan epidermis (dış tabaka) ve birçok damar ve sinirden oluşan dermiş (kalın tabaka) olmak üzere iki tabakadan oluşur. Kara omurgalılarında epidermisin en üst tabakası ölü hücrelerden oluşmaktadır (stratum corneum). Bu ölü hücreler kalın bir örtü oluşturarak, organları zedelenmeye ve mikrop yayılmasına karşı korur, buharlaşmayı önleyerek vücudun su kaybını azaltır. Kalın hücreler, aşağı bölümlerde oluşan yeni hücreler tarafından sürekli olarak yok edilirler. Sürüngenlerde pulların çoğalmasıyla bu işlem hızlanmıştır. Kuşlarda kanatlar, tüyler, gaga ve pençeler; memelilerde post, toynak ve boynuzlar aynı özelliği taşırlar. Suda yaşayan omurgalılarda deri, ya sadece dermiş hücrelerinin ya da hem dermiş hem epidermis hücrelerinin yardımıyla oluşan küçük pullarla kaplıdır. Derilerinde yenileme işlemi olmayan tek omurgalı türü, amfibilerdir. Amfibilerde derinin solunum işlevi daha ağır basar.

Sürüngenler ve kuşlar dışındaki tüm omurgalılarda deriye bitişik, çeşitli maddeler üretebilen bezler bulunmaktadır. Örneğin balıklarda ve amfibilerde bu bezler, sümüğümsü bir salgı üretmekte, bu salgı da balıkların su içindeki hareketlerini kolaylaştırmakta; amfibilerde ise, deriyi sürekli nemli ve yapışkan tutarak solunumu sağlamaktadırlar. Memelilerde ter bezleri, yağ bezleri ve meme bezleri vardır. Ter bezleri vücut ısısını düzenler, artık maddelerin dışa atılmasını sağlar. Yağ bezlerinin ise üstü tüylerle kaplı olup, bu tüyler bezleri yumuşak tutarak hava ve suyun girmesini engellerler. Meme bezleri ise yavruların beslenmesi için gerekli sütü üretirler.

Beslenme, nefes alma, gereksiz ve zararlı maddelerin atılması, çevre değişikliğine karşı tepki gösterme, yaraların iyileşmesi, doğum olayı, canlıları cfmp’zlardan ayıran özelliklerdir. Bu işlevler, belli organlar tarafından titizlikle ve zamanında yerine getirilirler.

Organizma küçük bir hücreden (döllenmiş yumurta hücresi) erişkin duruma gelip, kendi yaşam döngüsünü başlattığında, ilk etkinliği yiyecek aramak olur. Büyük küçük tüm hayvanlar, bir günlük yiyecekleri için kavgalara, tehlikelere ve uzun yorucu göçlere göğüs gererler. Daha önce de sözünü ettiğimiz gibi, denizde yaşayan ostracoderm basit, çenesiz ve dişsiz ağzını sürekli aşağı doğru tutarak, deniz yatağının çamurunda bulunan yiyecekleri emmeye çalışırdı. Günümüzde bile ırmak ve göl kıyılarında bulunan taşemenler, yuvarlak, kemiksiz ağızlı atalarının davranışını anımsatırlar. Düzgün ağzı olan en eski omurgalı placodermidir. Vücutları eklemlerle birleşen kemiksi tabakalarla korunan bu balıkların ağızları, köpekbalıklarında olduğu gibi karın yönündeydi ve çeneleri hareketliydi. Placodermilerin ağızları daha sonra çeşitli değişikliklere uğrayarak günümüzün omurgalılarında bulunan dişli ağızlara, kuşlardaki gaga ve ibiklere dönüşmüştür. Ağızda, taşemende olduğu gibi iskelet ile desteklenen, balıklarda basit bir yumruya dönüşen, diğer hayvanlarda ise kas ve deriden oluşan dil bulunmaktadır.

Ağzın dışında yutak, yemek borusu (ya da gırtlak) ve yiyecek türlerine göre değişiklik gösteren mide bulunur (örneğin, kuşların mideleri iki, geviş getirenlerin ise dört bölüme ayrılmıştır). Son sindirim organı olan bağırsakların, değişik işlevler gören çeşitli bölümleri vardır. Bağırsaklar tüm hayvanlarda oldukça uzundur (Otoburların bağırsakları, etoburlarınkinden daha uzundur.) Gerçekte midenin işlevi, uzun molekül zincirlerinden alınan yiyeceklerin kimyasal “parçalanmasını” sağlayıcı maddeleri salgılamaktır. Buna karşılık bağırsakların işlevi de, sindirim işleviyle parçalanan besinlerin yararlı maddelerini emmektir. Bu nedenle bağırsakların iç yüzeyi, çok sayıda küçük kan damarları içeren kıvrımlarla genişlemiştir.

Genelde sindirim organında, sindirim işleminin artık maddelerinin dışarı atıldığı bir delik vardır. Ancak sürüngenlerde ve kuşlarda bu delik, idrar organının da açıldığı ortak bir oyuğa (dışkılık) açılmaktadır. Bununla beraber organizmaya giren besinler, moleküllerinde bulunan enerjiyi verme dışında başka bir amaca hizmet etmezler. Solunum denilen enerji verme işlemi, oksijenin içeri alınarak, karbondioksit üretilmesiyle sağlanır. Hayvan vücuduna oksijen, çevresindeki en yakın su ya da havadan girer. İlk omurgalılarda, günümüzdeki balıklarda ve amfibilerin yaşamlarının başlangıcında olduğu gibi solunum solungaçlarla sağlanmaktaydı. Solurıgaç-l?r ’’aşın etrafındaki lamel (ince tabaka) ya da lif kümeleridir ve ağızdan alınan sularla ıslanırlar. Ancak böylece solungaçlar içinde aralıksız su akımı sağlandığından, balıklar çok hızlı hareket ederler. Bu yüzden solungaçları dışarı açılan kıkırdaklı balıkların (köpekbalıklarının ve yassı balıkların hareket etme şansı bulunmaksızın yakalandıkları zaman) su altında bulunsalar bile oksijen yetmezliğinden öldüğünü sık sık görebiliriz (aynı kural kemikli balıklarda sözkonusu olamaz, çünkü bu balıklarda solungaçları koruyan operkulum ya da solungaç kapakları, solunum organlarına ağızdan su pompalayarak oksijen sağlarlar).

350 milyon yıl önce, dünyadaki sularda yaşam sürmeye, bitkiler karalarda gelişmeye başladığı sıralarda, gövdesi balığa benzeyen garip bir hayvan denizden ayrılarak karaya yerleşmiştir. Karada yaşamını tehlikeye sokan birçok bilinmeyen öğeler vardı. Bu öğeler denizlerdekine oranla, değişken bir iklim, soğuk ve engebeli bir alan, yiyecek kıtlığı ve hepsinden önemlisi nefes alamama tehlikesiydi. Gerçekte oksijen, hücrelere sadece bir sıvı halinde ulaşabilmektedir. Dokularında ve vücudunda dolaşan sıvılardaki suyun buharlaşma tehlikesini gören bir kara hayvanı için nefes alma, yaşamı kısıtlayıcı bir öğe olmaktadır. Karaya çıkan ilk hayvanlardan evrimleşen amfibiler, geldikleri sulu çevreyle ilişkilerini kesmemeyi yeğlemişlerdir. Yaşamlarının başlangıcında amfibiler solungaçlarla, daha sonra bu organlarıyla yer değiştiren ciğerleriyle nefes almışlardı. Bu torba biçiminde ve içi sıvı dolu süngere benzeyen organlar gövdenin içine yerleşmiş olduklarından, çevresini sürekli ince su tabakasıyla çevrili tutabilmektedir. Süregelen evrimle hayvanların derisi sertleşmiş, koruyucu öğeler eklenerek (kabuklar, tüyler, kürkler vs.) vücut suyunun sürekli azalmasına neden olan buharlaşma tehlikesi azalmıştır. Böylece, yeni doğanlarda bile akciğeri olan bir solunum sistemi gelişmiştir.

Ancak bu. gelişmeyle ortaya iki sorun çıkmaktadır. Birincisi, balina ya da köpekbalığının solungaçları, boğa yılanının ciğerleriyle alınan oksijenin, oldukça uzaktaki kuyruk hücrelerine nasıl ulaşabildiği; İkincisi ise, besleyici yiyeceklerin gövdenin tüm bölümleri tarafından nasıl kullanılabildiğidir.

Bu durumda zincirimizde hücrelere gerekli yakıtı (sindirilmemiş maddeleri) ve oksijeni taşıyan, aynı zamanda zararlı maddeleri yok eden bir araç eksik kalmaktadır. Bu araç da, damarlarda durmaksızın akarak, her hücreye ulaşan kandır.

Dünya’da yaşam başladığında, faydalı ya da zararlı maddelerin tanınması dışında hiçbir sorun yoktu. İlk canlılar, gereksinme duydukları suyu, besini ve oksijeni sağladıkları sulu bir çevrede yaşayan tek hücreli organizmalardı. Zorluklar çok hücreli organizmaların ortaya çıkışıyla başlamıştır. Ancak burada da hücrelerin sayısı çok fazlalaşmadıkça maddelerin yer değiştirmesi, yayılma (difüzyon) gibi basit bir fiziksel olaya dayanmaktadır. Hayvanların büyümesiyle uzak yol taşımacılığı gelişmiş, bu nedenle diğer konularda olduğu gibi bu alanda da hızlı gelişmeler gerekmiş ve dolaşım organları ortaya çıkmıştır (yayılma o kadar yavaş bir işlemdir ki, bir damla kan, insan vücuduna eş bir uzaklığı ancak altı ayda katedebilir). Bütün omurgalılarda dolaşım organları kapalı biçimdedir, başka bir deyişle kan, damar sistemi içinde (atardamarlar ve toplardamarlar) akar ve hiç dışarı çıkmaz. Yuvarlardaki kırmızı maddenin (hemoglobin) bulunması nedeniyle rengi kırmızı olup, solungaç ya da ciğerlerdeki oksijeni hücrelere taşır, bunlardaki karbondioksidi emerler. Alyuvarların yanısıra, kanda olası enfeksiyonlarla çarpışma işlevini yürüten akyuvarlar\e pıhtılaşma işlevini yapan kanpulcukla-rı (trombositler) vardır. Kan, solunum işlevini, bağırsaklarda emilen maddelerin organizmanın tüm hücrelerine dağıtılması işleviyle birlikte yerine getirir. Omurgalıların değişik sınıflarındaki kan damarlarının yapısı birbirine benzer olmasına karşın, kalbin gösterdiği değişiklikler, balıkların solungaçlarının giderek kara omurgalıların ciğerlerine dönüşmesine kadar süregelen evrimle aynı doğrultudadır.

Bu noktada, organizmanın etkinlikleriyle oluşan artık ve kullanılmayan maddelerin yok edilmesi sonucunda sürekli bir dengenin sağlanması sorunu kalmıştır. Bu görev boşaltım organları ile yerine getirilir. Evrim sırasında değişiklikler gösteren bu organların işlevleri kanı süzmek, işe yaramayacak duruma gelen maddeleri ayırmak ve artık maddeleri organizmanın dışına atmaktır.

Ancak, yaşayabilmek için yalnızca yemek yemek, nefes almak, düzenli çalışan bir kalbe, boşaltım (ya da temizleme) sistemine sahip olmak yeterli değildir. Bunun yanısıra, dış dünyadan ve organizmanın içindeki değişikliklerden anında haberdar olmak gereklidir. En ilkel hayvanlarda, bu bilgi sistemi (duyu organları), ancak ışık, karanlık, sıcaklık ve soğukluk gibi çok genel uyarıları; oysa omurgalılar, uzaklıkları, boyutları, renkleri ve daha başka bilgileri de algılayabilirler (bazı omurgasızlarda da çok gelişmiş duyu organları bulunur). Balıklarda beş duyudan başka, altıncı bir duyu daha bulunmaktadır. Bu duyu epidermisin hemen altında bir seri oyuklar biçiminde olup, balıkların çevresindeki sularda oluşabilen en farkedilmez hareketleri algılamaktadır. Balıkların gözleri, başlarına oranla çok büyük olmamasına karşın, aynı anda değişik yönleri görebilmektedir. Kulaklarının yapısı düzensiz olmasına karşın (balıkçıların çok iyi bildikleri gibi), en hafif sesleri bile duyabilmektedirler. Koku alma duyuları da çcrk gelişmiştir. Köpekbalıkları kan kokusunu çok uzaktan sezmekte, mavi balinalar ise diğer balıklara ait taze et parçalarına koşmaktadırlar. Tat alma duyuları için aynı şey söylenemez. Tat alma duyuları ağızlarının dışındaki organlarca sağlanmaktadır. Bu nedenle balıklar, yiyeceklerinin tadını daha yutmadan alırlar! Dokunma duyuları ise, çenelerinden fırça gibi sarkan bıyıklarmdadır. Amfibilerin ve sürüngenlerin duyuları oldukça zayıftır. Dokunma, tat alma ve koku gerçekte yoktur. İşitme duyusu biraz daha gelişmiş olmasına karşın, yine de yetersizdir. Yalnızca görme duyuları iyi çalışır. Büyük gözleri ve büyüyüp küçülebiılen gözbebekleriyle bazı türler (örneğin, kertenkele) cisimleri karanlıkta bile görebilirler. Çıngıraklı yılanların ve engerek yılanlarının bir türünün özelliği, gözleriyle burunları arasındaki küçük, ısıya karşı duyarlı çukurlarla karanlıkta bile sıcakkanlı avların varlığını algılayabilmeleridir. En iyi görebilen hayvanlar kuşlardır. Bir kırlangıç hızla uçarken bir böceği yakalayabilir, bir dalgıçkuşu ise, avını suyun altından izleyebilir. Ancak bunlar tamamen genelde iki örnektir. Bu yetenekleri yalnızca gözlerinin çok duyarlı olmasından değil, görüş açılarının çok geniş olmasından ve hareketleri çok uzaktan seçebilmelerinden ileri gelmektedir. Diğer duyular arasında, yeterince gelişmiş olan tek duyu, koku alma duyusudur.

Memelilerin duyu organları, diğer omurgalı türlerininkilere oranla daha çok gelişmiştir. Bu hayvan gurubunda dokunma duyusu değişik biçimlerde ve duyarlılıktadır. Filler, eşyalara gövdelerinin sonuna yerleştirilmiş parmağa benzer organlarıyla dokunabilmekte, kediler ise, üst dudaklarım çevreleyen çok duyarlı kıllar tarafından yönetilmektedirler. Yarasalar uçarken, dokunma duyularına ait bilgileri, ön organlarının parmakları arasında gerili bir zardan alırlar. Birçok memeli (otoburlar, kemirgenler ve böcek yiyiciler) çok gelişmiş koku alma duyularına sahipken, diğer memeliler bu duyudan hemen hemen yoksundurlar. Hayvanlar küçülüp ürkekleştikçe, işitme duyusu keskinleşmektedir. Genel bir kural olarak kulaklar, dışarıdan bir dış kulak ile korunmaktadır. Kulaklar bazı hayvan türlerinde (köpekler ve kediler) çok oynaktır ve seslerin geldiği yönü bulabilmek için dönebilirler. Birçok memeliler (sıçanlar, fareler, köstebekler, yarasalar) yüksek titreşimli sesleri duyabilirler (saniyede 20000 titreşimin üstünde). Yarasalar uçarken gırtlaklarından yaydıkları çığlıklara (ses-yankı duyuları) dayanarak engelleri ve avlarını ayırt edebilirler. Susamuru ve kunduzların ise, suda yaşayan memelilerde bulunmayan dış kulakları vardır. Geceleri gezen memelilerde, gözler daha çok gelişmiştir. Toprak altında yaşayan memelilerin (örneğin köstebek) gözleri ise çok küçüktür. Hemen hemen hepsi renkleri ayırt edebilirler, ancak geceleri gezen memelilerin renk duyusu ya çok zayıflamıştır ya da hiç bulunmamaktadır.

Tüm duyu organlarıyla hareket sağlayıcı organlar, bir çeşit telefonlaşma sistemiyle (sinir sistemi) kontrol edilirler. Omurgalılarda sinir sistemi üç öğeden oluşur. Kafatasıyla korunan, beyin ve beyincikten oluşan ansefal; o-murga kemiği içinde bulunan uzun öğe, omurilik (medulla spinalis); ve tüm vücutta dolaşan sinirler. Beyne ait özel alanların gelişmesi, sözkonusu hayvan türünün geçirdiği evrimin derecesine ve bu hayvanın yaşam biçimine göre değişmektedir. Örneğin balıklarda, görme ve koklama duyularından sorumlu serebral oluşumlar egemendir; kuşlarda ise görme duyusu öncelik taşır. Memelilerin genellikle daha büyük ve çok gelişmiş beyinleri vardır. Memeliler ve kuşlar aynı zamanda vücut ısısını sabit tutarak, çok değişik çevre koşullarında yaşayabilmektedirler.

Doğanın tüm canlılara verdiği görev, soylarının zamanında ve yerinde üremesini sağlamaktır. Her canlı yaşadığı çevrede uygun bir eş, yuva, yiyecek bulmak ve korunmak için özel bir teknik geliştirir. Bu durum, sulu çevrelerde daha basit işlemleri gerektirmektedir. Balıklar ve amfibiler çiftleşmek ve üremek için yumurtalarını ve menilerini suya saçarlar. Bu nedenle yumurtaların ve menilerin birleşerek yeni bir canlı oluşturması, tamamen şansa kalmıştır. Kendilerini bekleyen zor koşullara karşı gelebilmek, bir yerde çakılıp kalmaktansa oynayabilmek, olası saldırganlara karşı saklanabilmek için çok sayıda yumurta bırakırlar. Buna karşın, hem balıklarda hem de amfibilerde uygun bir yuva kuran, yumurtalar çatlayıncaya değin kuluçkaya yatan ve sorumluluk taşıyan ana babalar da vardır. Bunlara örnek olarak denizatını, küçük dikenli tatlı su balıklarını, amfibilerden de küçük yumurtalarını ve küçük hücreler içinde yumurtadan çıkan iribaşlarını sırtlarında taşıyan Güney Amerika kara kurbağalarını ve pipaları verebiliriz.

Üreme söz konusu olduğunda, sürüngenler üç yeni özellik gösterirler. Bunlar iç döllenme (böylece üretilen yumurtalarda önemli ekonomi sağlanır) yumurtayı koruyan kabuk ve memelilerin tipik üreme biçimini gösteren doğu-rabilme yeteneğidir. Gerçekte ısı, su altındaki yumurtaları için sınırlandırıcı etkendir. Fakat sürüngenlerdeki özellikler bu sorunu ortadan kaldırmaktadır. İç tohumlamanın dolaysız sonucu olarak karşıt cinsten iki birey karşılaşmaktadır. İlk aşamada kur yapma töreni ve dişinin başarısıyle sonuçlanan öfkeli bir çatışma olasılığı vardır.

İkinci aşama yuva kurma işlemidir. Kuşlar bir çeşit aile birliği kuran ilk canlılardır. Eş adayı kazanıldıktan sonra (burada martıların dansından, bülbüllerin aşk şarkılarına, kırmızı boyunlu dişi deniz çulluğunun parlak renkli tüylerine varan sayısız kur yapma yöntemleri vardır) yuva hazırlanır, yumurtlanan yumurtalar üzerine oturulur, yavrular uçup kendi başlarına yiyecek arayabilecek duruma gelene değin beslenip korunurlar. Yumurtlayan tek canlı kuşlar değildir. Omurgalıların en gelişmiş sınıfı olan memelilerde de yumurtlayan hayvanlar vardır. Bunlar günümüzde yalnızca Avustralya’nın gagalı memelisi (Ornitborbyncus anatinus) ve karıncayiyeni (Ecbidna aculeata) ile temsil edilen monotrematalardır. Bunlardan sonra sıra, keseli memelilere gelir. Bu hayvanların keseleri, doğal vücut ısısını koruyan bir çeşit cep biçimindedir. Keselerin içinde çeşitli bezler olup, yavrular tamamen gelişene kadar burada saklanırlar. Memelilerin evrim merdiveninin son basamağında plasental memeliler bulunmaktadır. Burada yavrular annenin vücudu içinde gelişip büyür ve plasenta yoluyla beslenirler. Plasenta, süngerimsi bir organ olup annenin dolaşım sistemine dolaysız bağlı birçok damarı içerir. Genel olarak bu sınıfın ana babaları, yavrularına uzun süre bakarlar. Örneğin, insanlarda bu, çok uzun sürer (çocuklar 12 yaşına gelene kadar ailelerine bağımlı kabul edilirler) ve alışkanlıklara bağlı olan bu süre, farklı sistematik, sınıflamalara göre iki uç değer arasında değişiklik gösterir. Sıçanlar, fareler, antiloplar, zürafalar ve benzerleri, etoburlar tarafından sürekli avlandıklarından ilk olarak kaçmayı öğrenmek zorundadırlar. Aynı kural avcı etoburlar için geçerli değildir. Bunların anne ve babaları ya da sürünün yetişkin üyeleri tarafından eğitilmeleri uzun süre almaktadır. Omurgalılar, yaşam düzenlerini kendilerine özgü üç davranış biçimiyle belirlerler. Bu davranış biçimleri, güce dayalı sıradüzerı, kişisel bağlar ve dayanışma biçimleri’dir. Bu davranış biçimleri birçok örnekle desteklenmiştir.

‘ ‘ kümeslerde bazı tavuklar, genellikle çevrede yiyecek

bulunduğunda diğer tavukları gagalarlar, gagalanan tavuklar savaşım vermeden, kaçarlar. Aynı biçimde balıklarda, sürüngenlerde ve memelilerde de önem farklılaşması -diğer bir deyişle sıradüzen- kurulmuştur. Gençlik devresinden sonra en sağlam ve güçlü olan, öncü olur. Diğerleri kesin bir sıradüzen ile öncüye boyun eğerler. Sıradüzene göre en üst aşamadaki hayvan, yemeğini ilk önce ve tek başına yer, etrafında geniş bir alan bulunur ve eşini gurubun diğer üyelerinden önce seçme hakkına sahiptir. Öncüden hemen sonra ikinci derecede önemli olanlar yarışmaya girerler, en önemsiz olan ise, kalanlarla yetinir. Karşı cinsin bunlara gösterdiği ilgi çok azdır (boynuzlama, gagalama vs.).

Kuşlar ilk kez bir anne, baba ve yavrudan oluşan aileyi kurduklarından dolayı önem kazanmışlarsa da, özel bağların en eski omurgalılarda ve balıklarda kurulduğu görülmektedir. Örneğin, mücevher balıklarında kurulan karı-koca bağı, ömür boyu sürer ve çiftlerden birinin ölümü bu bağı koparamaz. Dul kalan eş yeni bir bağ aramaz. Memelilerde de, geleneksel düşman sayılan hayvanlar arasında arkadaşlık kurulduğunu sık sık görebiliriz. Yaşamlarının başlangıcında birlikte bulunduklarında köpeklerle kediler, kedilerle fareler birbirlerinden ayrılmaz, arkadaş olabilirler. Omurgalıların davranış özelliklerinden sonuncusu dayanışmadır. Böcek familyasında yiyecek dağıtımında öncelik tanıma esas görülmektedir (yiyeceği olanlar kendilerinden isteyenlere yiyecek verirler). Omurgalılarda ise, gerçek anlamda karşılıklı yardımlaşmayı görebiliriz. Yunuslar ve ispermeçet balinaları, yaralı arkadaşlarının nefes almalarını sağlamak için su üstünde durmalarına, deniz aygırları zor durumda bulunanlara, filler ise sürüdeki yaralılara iki taraflarından destek olarak, yürümelerine yardımcı olurlar. Bu hayvanların yaşamları habitatları ve çevreleri tarafından etkilenir, daha sonra hayvanlar bunları değiştirirler. Çevre, en çok iklim öğeleri tarafından yönetilmektedir. Bu öğeler ısı, nem, basınç, ışık ve havalandırma koşullan, besleyici maddelerin varlığı ya da kıtlığıdır. Çeşitli hayvanların aynı çevreye uyabilmeleri, yaşamları süresince bir çevreden diğerine göçmeleri, doğanın her canlıya, yerine getirilmesi gerekli bir görev verdiğinin kesin kanıtıdır.

Coğrafi açıdan omurgalılar, karaların altı bölgeye bölünmesine uygun olarak dağılmışlardır.

Avrupa’ Kuzey Afrika ve Kuzey Asya’yı içeren Palearktik bölgesi vardır. Burada kazlar ve güvercinler, memelilerden eşekler, ayılar, koyunlar ve geyikler bulunur. Kuzey Amerika’nın Nearktik bölgesi, Palearktik bölgeye çok benzer 2. Dünya Savaşı sırasında yokolan Amerikan bizonu, Orta Avrupa bizonunu andırır. Ayılar da bu bölgede bulunur. Ancak amfibiler oldukça farklıdır. Orta Güney Afrika, Hindistan, Güney Çin, Çinhindi ve komşu adalar Paletropikal (Oriyental) bölgeyi oluşturur. Bu bölge, orangutanların, gorillerin, şempanzelerin, fillerin, gergedanların ve büyük kedilerin (aslanlar, leoparlar vs.) varlığını sürdürdüğü bölgedir. Su aygırları ve zürafalar, devekuşları ve beçtavukları Afrika kökenlidir. Tavus kuşları, kaplanlar, krokodillerden bazıları Asya kökenlidir. Orta ve Güney Amerika, tutma özelliği olan uzun kuyruklu maymunları, karınlarında torba bulunan hayvanları, kabuklu Güney Amerika domuzu ve karınca yiyenleriyle Neotro-pikal bölgeyi oluşturur. Burada hiçbir böcek cinsi yoktur. Kuşlardan; sinekkuşları, tukanlar ve papağanlar vardır. Avustralya bölgesi Avustralya, Yeni Gine, Tasmanya ve Yeni Zelanda’dan oluşur. Memelilerden monotrematalar çok yaygındır (dikenli karınca yiyiciler, ördek gagalı yumurtlayan memeli hayvanlar). Ayrıca keseli hayvanlar (kangurular ve Tasmanya kurtları) ve Avustralya’ya özgü çeşitli kuşlar bulunmaktadır. Yeni Zelanda’da ne yılan ne de buraya özgü kara memelileri vardır. Diğer yandan uçamayan kanatsız kuşlar bulunur. Son olarak Madagaskar ve komşu adalarının oluşturduğu Etyopik bölge gelir. Burada çok sayıda lemur bulunmasına karşın etoburlardan filler hiç bulunmamaktadır.

Omurgalılar, dünyada ortaya çıktıkları tarih sırasına göre sınıflandığında şu özellikler görülür:

Cyclostomata : 45 türü vardır. Yuvarlak olan ağızları emici ve çenesizdir. İskeletleri kıkırdaktandır. Yırtıcı ya da asalaktırlar. Yırtıcı türleri ırmak ve deniz taşemenlerini içerir.

Kıkırdaklı balıklar: 600 türü vardır. Ağızları dişsiz ve çenesizdir. İskeletleri kıkırdaktandır. Solungaçları yanda ve korunmasızdır. Etoburlar, yüzen türler (köpekbalıkları) ve daha çok yere yapışık, dipte yerleşmiş türleri (vatoz) içerirler. İç döllenmeyle ürerler.

Kemikli balıklar: 20000 türü vardır. İskeletleri kemiktendir. Solungaçları, solungaç kapaklarıyla korunmaktadır. Gaz girişini düzenleyen yüzen kesecikleri vardır. Genellikle dış döllenme görülür.

Amfibiler: 2800 türdür. Solungaçları bulunan larvalar su içinde yaşarlar. Erişkinlerin ciğerleri vardır ve karada yaşarlar. Dört organı ve korunmasız derileri vardır. Kurbağaları ve kara kurbağaları (kuyruksuz), semender ve kuyruksuz semenderleri içerir.

Sürüngenler: 5900 türdür. Derileri sert kabuklarla örtülüdür. İç tohumlama görülür. Kaplumbağalar, timsahlar, yılanlar, kertenkeleler bu sınıftandırlar. Kuşlar: 8600 türü vardır. Tüylerle kaplı olup ön organları kanatlara dönüşmüştür. Ağızlarında sert gagaları bulunur. Vücut ısıları değişmez. Kuluçkaya yatarlar ve yavrularını büyütürler.

Memeliler: 6000 türü vardır. Bu hayvanlar kıllarla veya kürklerle örtülüdür. Meme bezleri ve çok gelişmiş sinir sistemleri bulunmaktadır. Sabit vücut ısıları vardır ve vücut yapıları yaşadıkları çevreye bağlı olarak değişiklikler göstermektedir. Bu sınıf, 1 milyon yıl önce primatlardan ya da maymunlardan evrimleşen Homo sapiens’leri (insanları) içermektedir.

İnsanın evrimleşmesini maymun fosillerinden başlayarak inceleyebiliriz. En yaşlı Eski Dünya maymun fosili Parapithecus, Mısır’da Alt Oligosen kayaları içinde bulunmuştur. Parapithecus, bugünkü herhangi bir maymun ya da kuyruksuz maymundan daha küçük olduğu gibi, insana doğru giden görünüme yakındır (dış görünümü insanınkinin aynıdır). Bu hayvan belki de bugünkü Eski Dünya Maymunları, antropoid maymun ve insanın ortak atasını simgelemektedir.

Alt Oligosen kayaları da büyük bir olasılıkla Parapithecus’tan gelen ve insanla tüm antropoid maymunların ortak atasına yakın olan, tek antropoid maymunlardan Propliopithecus’a ait fosilleri içerir. Gibbona benzeyen bu küçük hayvan, dik oturma durumu doğrultusunda ilk uyumu göstermektedir. Propliopithecus’un insana benzeyen bir başka özelliği de kafatas^’f omurganın dengeli kqnumudur. Büyük bir olasılıkla, goril, şempanze ve insanın atası bir Miyosen antropoidi, Dryopithecus’tur. Kuzey İtalya’da yaşlı Pliosen katlarından, insana benzer diş ve çenesi olan, kuyruksuz maymuna yakın bir hayvanın fosili Oneopithecus’un insanınkine oldukça yakın bir evrimsel çizgi izlediği sanılmaktadır.

Kuyruksuz maymunlarla insanlar arasındaki boşlukta hemen hemen bir köprü görevini gören fosil antropoidler, 1959’da Tanganika’da Pliosen sonu ya da Pleistosen başlarına ait tabakalarda bulundu. Bu bulgu, bunların 1750000 yıllık olduğunu göstermiştir. Bu maymun adam, Zinjanthropus, ağaçtan yere inmiş, basit taş alet ve sopaları yapmış ve kullanmıştır. Beyin hacmi küçüktür ve alnı yoktur. Antropologlar, diş yapısının özelliğine bakarak onun esas olarak bitkiyle beslendiğini ileri sürmüşlerdir.

Güney Afrika’da yaklaşık olarak 1 milyon yıllık Pleistosen mağara Alıntılarından. insanın evrimsel çizgisiyle bağlantılı olduğu kabul edilen başka maymun adam fosilleri elde edildi. Austalopithecus’a ait olan bu türler, insan ve maymun özelliklerinin ilginç bir karışımına sahiptir.

Hominid kökün, öteki kuyruksuz maymunlardan Miyosenden bir süre sonra avnld’.ğı sanılmaktadır. Fosil kuyruksuz maymunlarla günümüz insanları arasında özelliklere sahip çok sayıda yaratığın kalıntıları Avrupa, Asya ve Afrika’nın çeşitli bölgelerinde Pliosen ve Pleistosen tabakaları içinde bulunmuştur. Bunlardan Homo habilis 1.25 m. boyunda, küçük ve insanınkine benzeyen dişlere ve kuyruksuz maymununkilere benzeyen ayaklara sahiptir. En ilkel maymun adam, kalıntıları 1891 yılında Doğu Cava’da Solo Irmağı yatağındaki 500000 yıllık Pleistosen tabakasında bulunan Pithecanthropus erectus’tm. P. erectus’un beyni, maymunlarınkinden çok, insan özelliği taşımaktadır. Bulunan iskelet parçalarının bir araya getirilmesi dik ve insanınkine benzer biçimde yürüdüğünü göstermektedir. Çene kemikleri kalın, dişleri büyüktür. Burnu yassı ve düşük kemerli, kaş çıkıntıları fazla belirgindir. Alet yapmayı ve kullanmayı bildiği sanılmaktadır.

1920 yılının başlarında, Çin’de Pekin yakınlarındaki kalker mağaralarda yapılan incelemeler, 500000 yıl önce Orta Pleistosende yaşamış olan ilkel maymun adama ait iki dişi ortaya çıkarmıştır. Bunları bulan Davidson Black, onlara Sinanthropus pekinensis adını verdi.

Kaş çıkıntıları çok belirgin, dar ve eğimli bir alna sahip olan Sinanthropus’un kafatası,Pithecanthropusunkine büyük benzerlik gösterir.

İlk insan fosili, 1856 yılında Düsseldorf yakınlarındaki Neander Vadisi’nde bir mağarada bulundu ve Homo neanderthalensis olarak adlandırıldı. Bunlardan Homo neanderthalensis, Avrupa’da Üçüncü ve Son buzul arası dönemde (150000 yıl önce) binlerce yıl yaşamış ve 25000 yıl önce ortadan kalkmıştır. Londra’nın güneyinde Times Vadisi’nde 1888 yılında bulunan Galley Hill fosili, hemen hemen tam bir insan iskeleti olup, elde edildiği kum çukurunun yaşı Orta Pleistosendir.

Günümüz insanının Asya’da Hazar Denizi bölgesinde, bıjından 250000 yıl kadar öncesinde çıktığına inanılmaktadır.

Etiketler:

Yorum yazın