Karada yaşayan omurgasız hayvanlar

Karada yaşayan omurgasız hayvanlar nelerdir , Karada yaşayan omurgasız hayvanların özellikleri

Toprak, yerkabuğunun, canlı organizma etkinliklerinin açıkça gözlendiği parçasıdır; burada tüneller kazarak yaşayan bu organizmalar, su ve kimyasal maddelerle birleşerek kumlu ve çakıllı alanları değiştirmekte, kayaları aşındırmakta ve verimli topraklar oluşturmaktadırlar.

Gözle izlenememesine karşın, topraktaki yaşam oldukça hareketlidir. Bu ortamda bulunan sayısız bakteri, inorganik maddelerin diğer organizmalarca kullanılabilecek yapılara dönüştürülmesi gibi çok önemli bir görev yüklenmiştir. Örneğin nitrat bakterileri, toprağın bitkiler tarafından nitratlar halinde emerek azot bakımından zenginleşmesini sağlamaktadırlar. Köklerin varlığı ise çok daha önemlidir, çünkü bunlar mekanik bir hareketi sağlayarak, çok derinde olmaları halinde bile, birçok omurgasızın besinini oluşturabilmektedirler.

Organik artıklar (dökülen yapraklar, kesik ağaç gövdeleri, ölü hayvanlar) toprak üstünde sürekli olarak birikirler. İlk olarak bakteriler ve mantar hifleri tarafından saldırıya uğrayan bu artıklar, toprağın içinde ve üstündeki küçük yaratıklar için zengin bir besin kaynağı oluştururlar. Ölü yapraklar arasında ve eski ağaç gövdelerinde yaşayan mantar miselyumları da, böceklere, kenelere ve daha birçok hayvana besin sağlamaktadır. Toprak içinde yaşayan omurgasızların geniş bir görüntüsünü elde edebilmek için geniş yapraklı bir ağaca bakmak ve uzun süre nemli kalan küçük bir oyuktan bir miktar ölü yaprak toplayarak incelemek yeterli olacaktır.

Toplanan yapraklar arasında ilk rastlayacaklarımız kuşkusuz halkalara ayrılmış vücutlarıyla yersolucanları olacaktır. Bu hayvanların ayırt edici renklere sahip halkalarından bazıları, diğerlerinden daha büyüktür. Bu bölge, salgıları içine yumurtaların bırakıldığı kozaları oluşturan birçok organın yeraldığı semer (klitellum) bölgesidir. Yersolucanı hermafrodit (erdişi) bir canlı olmakla birlikte, çapraz döllenmeyi gerçekleştirebilmek için çiftleşmek zorundadır. Çiftleşmede solucanların ikisi de erkek ve dişi gibi davranır. Yağmur yağdığında yersolucanları toprağın üst tabakalarına doğru hareket ederler ve hatta bazen açıkta bile görülebilirler; buna karşılık, kuru havalarda arkalarından küçük yaprak parçacıklarını da sürükleyerek toprağın derinlerine doğru tüneller kazarlar. Yersolucanı toprağın içinden tünel kazarken yoluna çıkan her şeyi yutar; bunların içinden yararlı olanları bağırsağıyla emer, diğerlerini ise dışarı atar. Kazılan tünel fazla derinlerde değilse, sindirilen toprak bazen yüzeyde biriktirilir ve böylece bildiğimiz küçük kum tepecikleri oluşur.

Yersolucanları bitmek tükenmek bilmeyen etkinlikleriyle, toprağın karışımında sürekliliğin devamı açısından büyük rol oynarlar. Fazla belirgin olmamakla birlikte, en az bunun kadar önemli olan bir iş de, başta ormanlık alanlardaki humuslu topraklarda olmak üzere, tüm toprak türlerinde oldukça büyük sayılarda barınabilen keneler ve yaykuyruklular tarafından gerçekleşti-rilmektedir. Karınlarında bulunan uzantılar (furka) yardımıyla zıplayan yaykuyruklular, küçük kanatsız böceklerdir. Furka, hayvanın toprakta bir pire kadar canlı hareket etmesini sağlayan bir kaldıraç işlevi görmektedir. Yaykuyruklular sarı, pembe, kavuniçi, yeşil, mor, kahverengi gibi çeşitli renklerde olabilirler, ancak daha derinlerde yaşayan türler çoğunlukla beyazdır. Bu hayvanlar, kısa ve kalın vücutlu birçok kene türü gibi, daha çok mantar hifleri ya da bitki artıklarıyla beslenirler.

Akrep ve örümceklerle ilişkili olan keneler, emmeye yarayan keskin bir rostroma sahip ve boyları çoğunlukla 1 mm.’yi aşmayan küçük yaratıklardır.

Bunların toprakta yaygın olarak rastlanan iki büyük gurupları vardır: Sert ve çoğunlukla parlak vücutlu olan Oribatidaeler küçük kınkanatlılara benzerler ve mantar miselyumu ya da çürümekte olan bitkilerle beslenirler. Daha hafif ve hareketli yaratıklar olan keneler ise, diğer küçük hayvanları avlayarak beslenirler.

Tespihböcekleri, çıyanlar ve kırkayaklar daha büyük hayvanlardır. Tespihböcekleri kara ortamında yaşayan küçük kabuklulardır; bitki artıklarıyla beslenen bu hayvanların, herhangi bir tehlikeyle karşılaştıklarında bir top gibi kıvrılabilme yetenekleri vardır. Derinlerde gömülü taşların altında yarım santim ya da daha kısa uzunlukta, gözleri olmayan beyaz ya da soluk pembe renkli türleri bulunur. Bunların görünümleri ve davranışları mağaralarda yaşayan yaratıklara benzer.

Kırkayakların birçok değişik türü vardır. Çoğunlukla iyi korunan bu hayvanlar, yavaş hareket eden otoburlardandır (bu nedenle tespihböcekleriyle karıştırılırlar). Daha hafif ve ince olan çıyanlar ise korkunç ve yırtıcı yaratıklardır. Kırkayakların halkalara ayrılmış gövdelerinin her bir bölümünde, iki çift olmak üzere çok sayıda ayakları vardır. Bunlar hareket ettikleri zaman, sık aralıklarla dizilmiş küçük bacakları sırayla ilerler. Bu hareket, ani bir rüzgarla savrulan çimenleri andırır.

Kırkayakların bazılarının vücutları uzun ve silindir biçiminde, bazılarınınki ise yassı ve bir tren gibi, eklemlerle birleşmiştir. Bu hayvanlar arasında dışbükey vücutlara sahip olan ve bir top gibi kıvrılabilen türler de bulunmaktadır. Bu hayvanlar rahatsız edildiklerinde, yapışkan, çoğunlukla renkli ve zehirli maddeler salgılayarak, yırtıcıları, bu zararsız toprak yaratıklarını barış ve huzur içinde bırakmaları için uyarmış olurlar.

Yavaş ve uyuşuk hayvanlar olan kırkayakların tersine, çıyanlar enerjik ve hızlı hareket eden canlılardır.

Çıyanın tipik görünümünü bir çift uzun duyarga, iki tane güçlü ve zehirleyici kıskacın bulunduğu bir ağız ve 20 çift ayağın taşıdığı uzun ve çok esnek bir vücut oluşturmaktadır. Aynı yapının birkaç bacak eksik durumu ise, lithobius’un görünümünü vermektedir. 100 çiftten fazla bacağa ve çok uzun gövdelere sahip olan kör çıyanlar da yapı bakımından değişiklik gösterirler. Daha çok ormanlardaki ölü yapraklar arasında yaygın olan bu hayvanlar, karanlıkta çoğunlukla zayıf bir parıltı oluştururlar.

Büyük çıyanların sokmaları diğer hayvanlar için olduğu gibi, insanlar için de acı verici olabilmektedir. Bununla beraber, insanlara zararı olmayan küçük türler, toprakta birçok küçük omurgasıza zarar verebilirler.

Toprağın üstünde ve altında yaşayan örümcekler, ot ve çalılıklarda ağ ören türlere oranla çoğunlukla daha renksizdirler. Bunlar çimenlerde ya da ölü yaprakların arasında yanlarına yaklaşan böcekleri yakalayan kırmızımsı, kahverengi ya da siyah renklerde küçük ve maceracı yaratıklardır. Ancak bazı türler, tropikal ülkelerdeki kuş yiyen örümcekler ve Akdeniz tarantuları gibi büyük ve tüylüdürler. Bunların çoğu toprakta tüneller kazarak, geçen böcekler için pusuya yatarlar. Diğerleri ise küçük bir oyuk kazarak, bunun içini bir ucu dış dünyaya açılan ve tuzak görevi gören ipeksi bir boruyla kaplarlar.

Tuzak kurma tekniğiyle avlanan diğer hayvanlar, kınkanatlılar familyasından kaplanböceklerinin larvalarıdır. Bu hayvanlara ılıman ve sıcak ülkelerin güneş gören ve kumluk bölgelerinde yaygın olarak rastlanmaktadır. Bu larvaİar toprakta, bir türden diğerine değişen oyuklar kazarlar ve bu oyukların ağzını etkin çenelerle donatılmış güçlü kafalarıyla kapatırlar. Kaplanböcekle-ri yürürken inanılmaz bir beceriyle bir anda uçma durumuna geçebilen aşırı çevik ve hızlı böceklerdir; bu hayvanların aşırı büyük dişler kapsayan çeneleri, parlak metalik renklerle ve beyaz ya da sarımsı çizgilerle donatılmış bir zırhla çevrilmiştir.

Karıncaaslanlarınm larvaları da tuzak kurarak avlanırlar. Bu hayvanların yusufçuklara benzeyen ve akşamları pervaneler gibi ışık etrafında uçan kanatlı yetişkinleri ise, larvaların tersine barışsever böceklerdir. Bodur ve tüylü olan larvalar, kumda çeşitli tüneller kazarlar ve vücutları tamamen içerde, iki uzun ve keskin kıskacın bulunduğu başları ise, dışarıda kalacak bir biçimde bu tünellerin içine yerleşirler. Geçmekte olan bir böcek ya da bir karınca bu çukurun kenarına yaklaşıp, içine kaymaya başlayınca sonu gelmiş demektir. Kurban, karıncaaslanı larvasının üzerine fırlattığı kumun sersemletmesiyle yırtıcının kıskaçlarına ulaşana dek, tünelin içinde hızla aşağıya doğru kayar. Bundan sonra larva, hayvanın dokularını yumuşatan sindirim enzimlerini avına akıtır ve zavallı yaratığı kurutuncaya kadar emer. Karıncaaslanı bağırsaklarına çok fazla sindirilmemiş artık girmesine engel olur. Gerçekte larva dönemi boyunca hiç dışkı çıkarmayan bu hayvan, sindirim borusunu, krizalit halinden çıkmaya hazırlanırken, yani bir ya da iki yıl sonra bütün sindirilmemiş tortulardan arındırmaktadır.

Carabidae familyasının böcekleri (ya da toprak kınkanatlıları) bir başka kalabalık yırtıcı gurubunu oluşturmaktadırlar. Bunlar parlak, metalik renkleri ya da çeşitli renklerdeki çizgileriyle’ övünen zarif kınkanatlılardır. Uzun boynuzlu kınkanatlılar gibi, böcek koleksiyoncularının gözdeleri olan bu hayvanlar, ayrıca siyah kabuklarıyla da ilgi çekerler. Carabidae familyasının hemen tüm böcekleri, hem larva hem de yetişkin dönemlerinde’ obur yırtıcılardır. Birçok tür, özellikle irileri, günlerinin çoğunu kayaların altına çekilerek geçirir ve yalnızca nemli, serin akşamlarda sığınaklarından çıkarlar. Bunlar bazen yollarına çıkan her avı yemekten zevk duyan iştahlı canlılardır. Bazen de yalnızca tırtıllar ve salyangozlarla beslenirler, onları avlarlar.

Gerçekte büyük bir salyangozla uğraşmak hiç de kolay bir iş değildir. Salyangoz, kolay kaçamamasına karşın, iki etkili silaha sahiptir; İçine çekilebileceği bir kabuk ve saldırganın üstüne püskürtebileceği yeterli dozda yapışkan bir köpük. Bu savunma mekanizmasına karşın, bu yumuşakçaların birçok düşmanı bulunmaktadır. Düşmanlar mücadeleyi kazanmak için değişik teknikler kullanırlar. Örneğin toprak kınkanatlıları, kabuğun son halkasını kestikleri güçlü kıskaçlarıyla, içerde saklanan hayvana ulaşmaya çalışırlar. Öte yandan ateşböceği larvaları ise salyangozu sokarak zehirlerler. Toprakta yaşayan omurgasızlar arasında en korkutucu avcılar akreplerdir.

Bu özellik doğal olarak, bu hayvanların boylarından ve zehirlerinden kaynaklanmaktadır. Gerçekte, oldukça çekingen olan bu hayvanların davranışları, çiftleşmeleri dışında, fazla ilgi çekiei değildir. Akreplerin hemen hemen 400 milyon yıl önceye, Silüryen çağdaki fosillere dayanan oldukça eski bir geçmişleri vardır. Tarihöncesindeki akrepler, kısa zehirli çengelleri, bitiminde kıskaçlar bulunan 2 uzun uzantıları, 4 çift bacakları ve ucunda iğne bulunan uzun kuyruklarıyla, her yönden bugünkü türdeşlerine benziyorlardı. Ancak tüm bunların yanı sıra, bu hayvanlara ilişkin ilginç bir gerçek dikkati çekmektedir: Bu hayvanların tarihöncesi türleri deniz hayvanları olduğu halde, günümüzdeki türlerin tümü, özellikle çöllerde yaygın olan kara hayvanlarıdır. Bulunan fosil belgeleri, ilkel deniz hayvanları familyasıyla, şimdiki-karada yaşayan akrepler arasında bir geçiş olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu hayvanların hala deniz ortamına uygun olan yapılarının, karaya çıkmadan önce düzenlenmiş olduğu da bir gerçektir.

Çiftleşme mevsiminde erkekler her zamankinden daha hareketli olurlar ve bir eş aramaya başlarlar; hayvanlar karanlıkta çiftleşirler. Erkek, kıskaçlarıyla dişinin kıskaçlarını tutar; ikisi de karınlarını yukarıya kıvırırlar ve iğneleri birbirine değer. Sonra birkaç saat süren yavaş ve garip bir dans başlar. Daha sonra kuyruklar iner ve erkek, eşini kendine doğru çekerken, geriye doğru gider. Çiftleşme bundan sonra gerçekleşir ve ertesi gün dişinin, erkeğinden kalan parçaları acımasızca yediği görülür. Bu, çiftleşme gecesinin, birçok örümceğin ve peygamberdevesinin vahşetini anımsatan acıklı sonudur. Yavru akrepler kendilerini uzun bir süre taşıyan annelerinin vücutlarının içinde gelişirler; bu yavrular doğduklarında annenin sırtına tutunurlar ve kendi kendilerini taşıyabilecek duruma gelene dek öylece kalırlar. Akrebin gözleri vardır ancak gün ışığında bile çok az görebilmektedir. Pirenelerde mağarada yaşayan bir tür ise, tamamen kör olduğu halde yaşam savaşını yılmadan sürdürmektedir.

Kitap akrepleri ya da yalancı akrepler, küçük akrepler gibi bir çift renkli kıskaca sahip ancak, kuyruktaki zehirli iğneden yoksun olan hayvanlardır. Bunlara, yaykuyrukluları ve diğer küçük yaratıkları yakaladıkları ağaç kabuklarının altlarında ve ölü yapraklar arasında yaygın olarak rastlanmak-tadır.

Şimdi de dikkatimizi oldukça özel bir dünyaya, rizosfere çevirelim. Rizosfer, garip ve karmaşık bir ad gibi görünse de, oldukça basit bir anlam taşımaktadır: Kökler dünyası. Bu dünyanın yine etobur ve otoburlardan kurulu hayvan topluluğu, gerçekte çok sayıda değişiklikler göstermektedir. Kimi zaman ekili alanlarda bulunan kökler, insanların düşmanlarıyla ilgili araştırma yapmalarına olanak sağlarlar. Bunlar arasında, küçük ve kambur görünümleriyle tam bir C harfini andıran mayısböceği larvaları da bulunmaktadır. Bu hayvanlar, yalnızca, doymak bilmeden kemirdikleri dolgun ağaç köklerini bulduklarında, 3 çift çok iyi düzenlenmiş bacaklarını kullanırlar. Türlerine ve iklime göre gelişim süreleri, bir ya da iki yıl arasında değişebilir. Bu nedenle, krizalit halden erişkin hale geçecek birey sayısında dönemsel değişimler söz konusu olmaktadır. Örneğin, gelişimin 24 ay sürdüğü türlerde, krizalit devresinden çıkanların sayısı her 2 yılda bir, büyük boyutlara ulaşacaktır.

Ağustosböceği daha da yavaş bir gelişim gösterir. Kuzey Amerika’daki bir türün, kısa bir yaz boyunca göreceği güneş ışığına çıkmadan önce 17 yılı, yer altında kökleri emerek geçirdiği bilinmektedir. Ağustosböcekleri yaşamlarının ilk döneminde, toprakta tünel kazabilmelerine yarayan dişli bıçaklara benzeyen güçlü ön ayaklara sahiptir. Bu hayvanlarda, toprağın üzerinde yer alan deri değiştirme işleminin son döneminde ise, larva sonrası oluşan derisinin ve kazı organlarının atılması, kanatların ve davula benzeyen ses üretici organın oluşumu gerçekleşir.

Kazmak için bacaklara sahip olan diğer büyük bir böcek de, adını görünüşü ve davranışlarından alan ve Avrupa’daki köylüler tarafından hiç sevilmeyen danaburnu böceğidir.

Bu yaratıklar, toprağın kendilerine sunduğu yiyecekleri aramak için toprağı kazarlarken, diğer omurgasızların yüzeyde buldukları ve gömdükleri yiyeceklerle karşılaşırlar. Bunları ya diğer zamanlarda yerler ya da yavrularını beslemek için kullanırlar. Bu küçük yaratıkları hoşnut etmek hiç de zor değildir. Daha büyük hayvanların dışkıları ve çürüyen gövdeleriyle de beslenen bu hayvanların, insanlar için oldukça yararlı olan bu etkinlikleri sayesinde topraktaki tehlikeli çürütücü maddeler hızla yok edilebilirler. Toprakta yaşayan hayvanların yararlandıkları diğer büyük bir besin kaynağı da mantarlardır. Bu mantarlar, eski köklerin üstünde gelişen ağaçsız mantarlar ya da birçok türü insanlar tarafından da yenilebilen etsi mantarlar olabilirler. Kısa bir yaşam süren etsi mantar, etli dokularında belirli titrek-sineklerin dışında, hiçbir tür, biyolojik döngüsünü tamamlamaya yetecek kadar zaman bulamamaktadır. Bu bitkinin üzerinde, çıplak sümüklüler, orman karıncaları, keneler ve yaykuyruklular gibi türler yaşamaktadır.

Ağaçsıl mantarların üzerinde yaşayan hayvan toplulukları ise, çok daha çeşitli ve ilginçtir. Yaşamı aylarca hatta yıllarca süren bu mantar türü, binlerce böceğe, üst üste birçok soy oluşturacak kadar üreyebilecekleri bir ortam sağlamaktadır.

Şimdiye kadar incelenen ve karada yaşayan omurgasızlar, değişik besin kaynaklarına ve etki alanlarına göre çeşitli alt birimlere ayrılmıştır. Bu alt birimler arasında, varlıkları ve oldukça değişken olabilen yaşamları, bilimle uğraşmayan kimselere bile çok ilginç gelen iki büyük böcek gurubu vardır. Bunlar karıncalar ve termitlerdir. Bu iki türün hiç alışılmamış ortak bir özelliği vardır: Gerçekte bu hayvanlar, içinde çeşitli görevlerin paylaştırıldığı düzenli toplumlar kurabilen sosyal hayvanlardır. Bu hayvanların dünya üzerinde böylesine başarılı bir biçimde kolonileşmelerinin temel nedeni de budur. Yeni bir karınca yuvası, kendi yuvasını terk ederek erkek bir karıncayla kısa, ancak oldukça hareketli bir uçuş sırasında çiftleşen, kraliçe karınca tarafından kurulur. Çiftleşme mevsimi sonrası daha küçük olan erkek ölür, dişi ise kanatlarını kaybettikten (ya da parçaladıktan) sonra yere inerek toprağın altına geçer.

Kısa bir süre sonra ilk yumurtalar bırakılır ve birkaç hafta sonra dişi karınca yavru işçilerden oluşan bir özle çevrilir. Bundan sonra dişi kraliçe yuvanın örgütlenmesi ve düzenlenmesiyle ilgili belirli işleri üstlenir, daha sonra ise kendisini gittikçe artan bir biçimde üreme işlevine verir. Bu arada yumurtadan çıkan yavrular ise yuvanın genişletilmesi, besin sağlanması ve larvaların bakımı gibi görevleri üstlenirler, işçi karıncalar, yumurtalıkları tam gelişmemiş dişi bireylerdir. Bunlar seyrek olarak cinsel erişkinliğe ulaşabilirler ve böylece kraliçe karıncanın yerine geçebilirler. Bu olay termit topluluklarında daha sık görülür. Yeni kraliçe her zaman kendi başına bir yuva kurmaz; yeni bir koloni genellikle, eski yuvaların bir gurup işçi karınca tarafından değiştirilmesiyle kurulur.

Birçok karınca türünde işçi karıncalar daha büyük boyutlarda olabilirler. Bu bireylerde kafa yapısı daha gelişmiş, çene kemiği ise daha güçlü bir yapı kazanmıştır. Bu, savaşçı karıncalar olarak bilinen özel bir sınıftır. Bu sınıfı oluşturan karıncaların görevleri yuvayı savunmak ve bazı özel durumlarda çevre yuvalara baskınlar düzenlemek ve bunları yağmalamaktır. Amazon karıncaları, gerçekte aralarında hiç işçi karınca bulundurmayan savaşçı karıncalardır. Bu karıncalar diğer yuvalara saldırarak, tutsak aldıkları karıncaları kendi yuvalarının işlerini düzenlemek için kullanırlar. Bu da karınca toplumlarında sık görülen, bir çeşit sosyal asalaklık olayıdır. Dahası tüm karıncalar yeraltı yuvalarında yaşamazlar. Tropikal ülkelerdeki savaşçı karıncalar, sürekli olarak bir yerden bir yere giderler ve açıklık yerlerde kollar, bacaklar, kafalar ve çenelerden oluşan hareketli kitleler görünümündeki yerleşimlerini kurarak, gezginci bir yaşam sürdürürler. Savaşçı bir karınca ordusu 1 milyon bireyden oluşabilmektedir; bunun doğal bir sonucu olarak, böyle bir ordunun geçtiği yerde canlı izine rastlama olasılığı kalmayacaktır.

Öte yandan diğer karınca türleri mantarların üremesini de sağlarlar. Çiftleşme uçuşuna çıkan her kraliçe, yuvasında bulunan mantar kültüründen yavruları için değerli bir çeyiz niteliği taşıyan, bir miktar miselyum yüklenir. Daha sonra mantarlar, parçalanmış yapraklardan oluşan besleyici bir tabakanın üzerinde, bu iş için uygun olan yeraltı “seralarında” karıncalar tarafından yetiştirilirler. Bu küçük yaprak parçacıklarını nemlendiren salgı, büyük bir olasılıkla, yetiştirilen mantara zarar verebilecek olan diğer mantar türlerinin çoğalmasını engellemeye yaramaktadır. Bu durum karıncaların kendilerini ve larvaları beslemek için fazla bölümleri kesip kullanmasını sağlamaktadır. Karıncalar aynı zamanda çiftlik hayvanlarının üretimine de katkıda bulunurlar. Gerçekte bazı türler yaprakbitleri tarafından üretilen şekerli sıvıları güzel ve besleyici bulmuş ve bu nedenle lenfa emicileri olan bu hayvan sürülerini yöneterek, bunları mantıklı bir biçimde kullanmışlardır. Yaprakbitleri böylece, daha iyi otlaklara ve havalandırılmış korunaklara alınarak yırtıcılara karşı korunmaktadırlar.

Karıncaların toprakaltındaki yuvaları akılcı bir temelde düzenlenmiştir. Bu düzen içinde besin depolarına, yumurtalara, larvalara, kozalaklara ve kraliçelere hücreler ayrılmıştır, işçi karıncalar yuva boyunca ordan oraya koşuşturarak ve yeni bölmeler kazarak, her şeyin düzenli bir biçimde çalışmasını sağlamaktadırlar.

Ancak karınca yuvasındaki yaşam, hiç de göründüğü kadar güvenceli ve rahat değildir. Bu hayvanların, böcek yiyen omurgalılardan (özellikle kuşlar), yırtıcı böcek ve örümceklere kadar birçok düşmanları vardır. Dahası, yuvada küçük eklembacaklılardan oluşan bir topluluk daha bulunur. Bu hayvanlar yuva sahipleriyle bazen düşmanca, bazen de dostça ilişkiler kurarlar. Bu küçük yaratıkların (tespihböcekleri, kırkayaklar, keneler, kınkanatlılar vb.) karınca yuvalarına gelmeleri rastlantı değildir. Bu canlılar ya karınca larvalarını ya da işçi arılar tarafından depolanan besin yığınlarını tüketerek yuvadan yararlanmaktadırlar. Bu misafirlerin çoğu kendilerini karınca gibi gösterirler. Bunlardan bazıları, görünüş açısından yuvanın gerçek sakinlerine çok benzediklerinden, onlarla karıştırılabilmektedirler. Ancak bu, tamı bir güvenlik sağlayamayan dış görünüş benzerliğinden ileri gidememektedir. Misafirler için, karıncaların kullandığı karmaşık kimyasal haberleşme sistemine alışmak çok daha önemlidir. Belli bir maddenin salgılanması, izlenecek bir yolun belirtilmesi, yakın bir tehlikenin uyarısı ya da başka bir bildiri anlamına gelebilmektedir. Bir karınca sürüsünün arasında rahatsız edilmeden yaşamak isteyen bir hayvan, bu bildirilerin ne anlama geldiğini, yabancı olduğunu belli etmeden anlayabilmelidir. Bazı zamanlar ise, bu tür bit canlının şekerli bir sıvı çıkaran bir derisi olması, karıncalar tarafından rahatsız edilmesi için yeterli bir nedendir.

Hemen hemen 50 milyon yıl önceye dayanan Baltık’taki kehribar tortuları, günümüzdeki karınca türlerine her yönden benzeyen birçok karınca türünün korunmasını sağlamıştır. Bu hayvanların sosyal yaşantıya yönelmeleri, onların tarihinde ileriye dönük başlıca adım olmuş ve onların diğer böceklerden daha karmaşık ve daha çeşitli yaşam türlerine uymalarını sağlamıştır.

Etiketler: ,

Yorum yazın