Evrim Teorisinin Tarihçesi

Evrim Teorisinin Tarihçesi

Varolan bitki ve hayvan türlerinin nasıl bir evrim geçirdiklerini anlamanın en iyi yolu, fosil türlerinin yaşlarını doğru değerlendirmeye dayanan ve oldukça genç bir bilim dalı olan paleontolojinin yöntemlerini kullanmaktır. Fosiller, geçmişteki yaşamın fiziksel özelliklerinin kalıntıları yada öteki kanıtlarıdır. Tanınabilen iki tabakadan daha eski olanıyla bağlantılı fosillerin, daha önceki tarihlerde varolmuş yaşam biçimlerinin fosilleri oldukları açıktır. Bu tür karşılıklı bağlantı bir süredir bilinmektedir; ama iki başka önemli bilgiyi sağlamaz: Bu bitki yada hayvanlar ne kadar önce yaşamıştır, yada fosilin örneği olduğu türlerin herhangi bir üyesi ne kadar süre yaşamış olabilir? Üstelik, bu soruların cevapları bilinmeden, evrimin incelenmesi olanak dışıdır. Çağdaş paleontoloji, bu cevapların elde edilmesine yardımcı olur.
Paleontoloji tarihinden elde edilecek ilk sonuç, yaşayan türlerin her zaman aynı olmadığı ve —daha da önemlisi— bugüne kadarki süre içinde de hep aynı biçimde gelmemiş olduklarıdır. Birçok fosil dizisinin gözlemlenmesiyle ortaya çıkan bu sonuç, uzun süre bilim adamlarının aklını kurcalamış, ancak yakın bir tarihte, türlerin evrimi konusundaki bugünkü bilgiye varılmasını sağlayan ve birbirini izleyen aşamaların bir sonucu olarak, tam ve doyurucu açıklamalar ortaya konmuştur. Bu aşamalar şunlardır: Türlerin kavram olarak tanımlanması ve olanaklar elverdiği kadar çok sayıda türün sınıflanması; aynı türden bireylerin kalıtımsal özelliklerinin çeşitlilik (değşinim) gösterebileceğinin bulunması ve bu çeşitliliklerin nasıl ve neden oluştuğunun incelenmesi; kalıtım kanunlarının bulunması; türlerin evriminde doğal ayıklanmanın rolünün bulunması ve incelenmesi.
Bu buluşların çoğu, varolan türlerin incelenmesinin sonucudur.
Ama soyu tükenmiş türlerin fosillerinin incelenmesi, evrim tarihini ve kanunlarını daha ayrıntılı olarak ortaya koyar. Bu tarihin kısa bir özeti, bilim adamlarının kuramın kendini formüllendirmeyi nasıl başardıklarını gösterir.

İLK ADIM: TÜRLERİN DEĞİŞMEZLİĞİ
Evrim kavramı çok eski tarihlerde dile getirilmişti. Ama bu yalnızca felsefi bir terim niteliğindeydi ve bugünkü anlamını taşımıyordu. Kavram, ilk kez XVIII. yüzyılda bilimsel bir» anlamda uygulandı ve bitki ve hayvan türlerini toplayıp sınıflama yolunda ilk çabalar harcandı. 1758’de İsveçli doğabilimci Carolus Linnaeus, o günlerde bilinen tüm canlı türlerini sınıfladığı Systema Naturae (Doğa Sistemi) adlı yapıtını yayınladı. Linnaeus da türlerin değişmezliğine, yani, sıraladığı türlerin, yüzyıllar boyunca, kuşaktan kuşağa koruyacakları özellikler taşıdıklarına inanıyordu. Bununla birlikte, hazırladığı bitki ve hayvan sınıflaması, yaşam biçimlerinin evrimi kuramına doğrudan doğruya yol açmamasına karşılık, büyük bir katkıydı. Zaten evrim kuramı da, Linnaeus’unki gibi bir sınıflama yapılmadan gelişemezdi. Dolayısıyle Linnaeus, evrim kuramının gelişmesine olanak sağlamış oldu. Linnaeus’la aynı çağda yaşamış olan Kont de Buffon adındaki doğabilimci ise, onunla aynı fikirde değildi. Tüm canlı türlerinin kendi aralarında derece derece farklılık göstermeye başladıkları önermesini getirirken, bunların aynı ortak kökenden geldikleri savına da öncülük etmiş oluyordu. Ama Buffon, bir evrimci değildi. Çünkü ilk tipin yalın olduğuna ve bir «evrim geçirerek» daha karmaşık çeşitli tiplere vardığına inanmıyordu. Öte yandan, ileri sürdüğü düşünce, varolan tüm türlerin daha kusursuz türlerin yozlaşması sonucu ortaya çıktığı yolundaydı; sözgelimi, eşeğin, atın yozlaşmış türü olduğunu söylüyordu.

LAMARCK: EVRİM SEZGİSİ
Linnaeus’tan yaklaşık olarak elli yıl sonra yaşayan Fransız doğabilimcisi şövalye Lamarck, canlı türlerinin değişmez olmayabileceğinden ve bir evrim geçirerek daha önceki biçimlerden oluşmaları olasılığından —artan bir karmaşıklık kazandıkları anlamında— söz etti. Lamarck, bu karmaşıklığı, bir çevre sürecine bağlama eğilimindeydi. Ona göre, canlı türlerinin tümü çevresinden ders alıyor ve bu yeni bilgiyi bir sonraki kuşağa aktarıyordu. Türler ve çevre arasındaki bu bağlantı incelemesi, modern evrim kuramı yönünde ikinci adım oldu.
Linnaeus’a göre, sözgelimi kutup ayısı, beyaz kürküyle tüm öteki ayılardan ayrılır ve tek başına başka bir sınıfa konmalıdır. Ne var ki, öteki doğabilimciler, kutup ayısının neden beyaz bir kürkü olduğu sorusunu sormaya başlamışlardı; sonunda bu kürkün, kutup ayısının içinde yaşadığı çevreye göre, koyu renkli kürklerden daha uygun olduğu sonucuna vardılar. Lamarck, ayının kürkünün rengini değiştirmesini çevrenin gerekli kıldığına, ayının da kürkünün rengini değiştirdiğine inanıyordu. Bu akıl yürütmedeki yanlış, kürkün beyazlığının nasıl olup da kutup ayılarına özgü ve kalıtım yoluyla aktarılan bir özellik haline geldiğinin gösterilememesiydi. Eksik olan ipucu, genetik biliminin gelişmesi ile ortaya çıkacaktı; ama, Lamarck’ın zamanında Gregor Johann Mendel’in buluşları henüz ortaya konmamıştı.
Gene de, Lamarck’ın çalışmaları boşuna olmadı. Türlerin çevreye uyması kavramını ortaya atıyor ve her türün biçimleri ve kendine özgü işlevleri ile, içinde geliştiği çevre arasında bir ilişkinin var olma olasılığını vurguluyordu.

CUVÎER: AFETÇlLİK KURAMI
Lamarck’ın kuramını, Fransız anatomi bilgini baron Georges Cuvier yıktı. Cuvier, türlerin değişmezliğine olan inancını temellendirmeye çalışırken, evrim kuramının temelinin atılmasına da yardımcı oldu. îlk olarak fosilleri sistemli biçimde inceleyerek, biçimlerini yaşayan türlerin biçimleriyle karşılaştırdı. Fosil kalıntılarının çoğu küçük parçalar halinde olduğu için, tam bir türün varolduğu sıralardaki bir benzerini yeniden kurmak güçtür. Çağın bilgileri göz önünde tutulursa, bu iş Cuvier’in zamanında daha da güçtü. Cuvier, bu alanda benzerlik uygulama yöntemini ortaya attı. Tam anlamıyle soyu tükenmiş türlerin yapılarını, yaşayan türlerin bunların karşılığı olan bölümleriyle karşılaştırdı ve benzer yapıların benzer işlevleri belirtebileceğim ileri sürdü. Kaya tabakalarındaki sayısız fosil çeşidi üstünde duran ve bilim adamlarında bunları inceleme isteği uyandıran ilk kişi de Cuvier oldu. Yeryüzünün ilk geliştiği sırada türlerin sayısının bugünden çok daha fazla olduğunu ve zaman geçtikçe birçok türlerin tükenip, ancak küçük bir bölümünün kaldığı önermesini ortaya atarak, bu kalıntıların kökenlerini de açıklamaya çalıştı. Ayrıca, bu kadar çok sayıda türün ortadan yok oluşunu, su baskınları, yanardağ püskürmeleri, depremler, büyük kara parçalarının denizaltında kalması ve göç etme olanağı vermeyecek kadar apansız iklim değişiklikleri gibi doğal afetlere bağlayarak açıklamaya uğraştı. Cuvier, afetçilik adıyla bilinen bu kuramı kendisi bulmamış; ama, türlerin sayısının azalmasına ilişkin kendi kavramının akla yakın bir gerekçesi olarak benimsemiştir. Afetçiliğin bazı savunucuları, sonradan işi, başlangıcından bu yana bu tür 27 afet saptanabileceğini ileri sürmeye kadar vardırdılar.
Görüldüğü gibi Cuvier’in çalışmaları, evrim kuramına karşı olduğu halde, türler kavramını dolaylı olarak açıklığa kavuşturmuş ve türlerin özelliklerinin incelenmesinde anatomik bir yaklaşımı desteklemişti. Cuvier’den sonra, yalnızca birkaç gözlem daha yapılması, evrim kanunlarının ortaya konmasına yetmiştir.

KAPLUMBAĞALAR,İSPİNOZLAR VE KERTENKELELER: EVRİMİN KANITLARI
1831’de İngiliz bandralı Beagle yelkenlisi bir dünya turuna başlarken, Charles Darwin adında genç bir doğabilimci de gemide görev almıştı.
Bilim açısından bundan daha yararlı bir yolculuk yapılmamıştır. Çünkü, Beagle gemisinin yolculuğu, Darwin’in, türlerin evrimi kuramını ortaya koymakta yararlandığı deneyimleri kazanmasına yol açmıştır. Gemi, yolculuk sırasında Galapagos adalarında durdu. Bu adalar, Büyük Okyanus’ta, Ekvador kıyılarının 1 000 km kadar batısında ve ekvator üstünde yer alır. İklim tropikaldir ve direy (favna)uzaktaki kıtadakinden çok farklıdır. Başlıca farklılıklar, adadaki türlerin, çevrelerine özel uyarlanma biçimlerinde gizlidir. Sözgelimi, Darwin, her biri gagasını yada kıvrık tırnaklarının yapısını, avlarım yakalayabilecek biçimde farklı olarak uyarlamış 13 ispinoz (Fringilla caelebs) türü gözlemledi. Başka türler, özellikle kertenkeleler ve kaplumbağalar arasında da benzer uyarlanmalar gördü. Darwin, yeryüzünde yaşam başladığında, varolan türlerin bu adaların çevresine özel olarak uyarlandıklarını kabul edemiyordu. Öte yandan bu hay
vanlar, bu adalara bir afet sonucunda varmış ve uyarlanma sürecine orada başlamış olmalıydılar.
Darwin’in zamanında, evrim kuramının temelleri atılmıştı. Darwin’in kendi de, kuşaklar boyunca aynı yerde yaşamış bir türün içinde yapıyla ilgili özelliklerin nasıl değişiklik gösterdiklerini gözlemlemişti. Ayrıca, bir tür geniş bir alana yayıldığında, bu alanın kenar bölgelerinde yaşayan bireylerde görülen değişikliklerin daha belirli olduğunu (hattâ bu değişiklikler, bu gibi bireylerin artık aralarında çiftleşememeleri ve böylece aslında
iki ayrı tür oluşturmaları kadar büyük olabilir) da bilmekteydi.
Darwin henüz evrimin nedenlerini bilmemekle birlikte, türlerdeki değişikliklerden evrimin sorumlu olduğunu gösterebildi. Türlerin değişmezliği kuramını çürüttü ve evrim kuramını destekleyen kanıtlar, birikmeyi sürdürdü. Darwin’in katkısı, şu önermeyi ortaya atması oldu: Türler bir doğal ayıklanma sürecinin sonucu olarak evrim geçirirler ve bu ayıklanma, kendilerini çevrelerine en iyi uyarlayabilen türlerin yaşamlarını sürdürmeleri temeline dayanır.

Yorum yazın