Evrim Konu Anlatımı

Evrim Konu Anlatımı – Evrim Teorisi Konu Anlatımı

Aristoteles’den bu güne değin bil ginler, dünyanın başlan gıcında yaşamın nasıl olduğunu ve canlıların nasıl ortaya çıktığını öğrenmek istemişlerdir. İlk doğa bilimcilerinden büyük Linnaeus’a değin, tümünün bir noktada anlaştıkları görülmektedir. Her gözlemcinin kendi çağında gördüğü gibi, bitki ve hayvan türleri başlangıçta özdeş biçimdedir. Bu konuda hiç kimse kuşku duymamıştır.

İngiliz doğa bilimcisi Charles Darwin’in 1859’da Türlerin Kökeni’nde açıkladığı devrimci görüşler, yalnız bilim alanında değil, din ve felsefede de bir bomba etkisi yaptı. Canlı yaratıkların kuşaklar boyunca anatomik ve fizyolojik değişikliklere uğradıkları, evrim bilimcileri arasında ilk kez sözü edilen bir şey değildi. Fransız doğa bilimcisi Jean Baptiste Lamarck’ın evrimle ilgili kuramının, Darwin’in kuramından yarım yüzyıl önceliği vardır. Türler, çevresel etkenlerden ya da sahip oldukları organların kullanılıp kullanamamasından doğan değişimlere uğrarlar ve bu değişimleri genetik olarak aktarırlar. Örneğin Lamarck, zürafanın uzun boynunun, beslendikleri çevredeki yüksek dalların yapraklarına erişebilmek için boyun bölgesini sürekli olarak germesinden doğduğunu ve bu uzamış boynunun soylarına geçtiğini savundu. Ne yazık ki, bu kuram karşıtı olmayan kanıtlarla hiçbir zaman desteklenemedi. Fakat Darwin ve yurttaşı Alfred R. Wallace tarafından paylaşılan varsayımın kesin bir üstünlüğü vardı. Darwin, kuramını destekleyici birçok kanıt toplamıştı ve bu kanıtlar zaman içinde geçirdiği sınavlara karşı koydu.

Darwin’in kuramında esas olarak gözlenen, bitki ve hayvanların yaşamlarını sürdürenlerden çok daha fazla sayıda üredikleri noktasıdır. Bilimde bu konu güç olarak bilinir. Örneğin, istiridyeler bir kerede binlerce yumurta verirler, fakat yumurtadan çıkıp yaşamını sürdürenlerin sayısı sınırlıdır.

Karasineğin biyotik gücü daha da büyüktür. Dişi bir karasinek bir defada ortalama 120 yumurta yapar. Ilıman iklimde bir dişi, yılda 7 kuşak üretir ve yumurtaların yarısı dişi olarak çıkar. Eğer sineklerin tümü yaşamlarını sürdürseler ve her kuşaktaki dişiler yeteneklerinin en üst düzeyi kadar üreselerdi, bir yıl sonunda 6 trilyondan fazla sinek olurdu.

Darwin, canlılar, hatta ayni türden organizmalar arasındaki özelliklerin çeşitliliğine de dikkati çekti. Darwin, bitki ya da hayvanın, yaşamını sürdürmesine daha çok olanak tanıyan herhangi bir fiziksel özelliğe sahip olmasının, kendine üstünlük sağlayan bu özelliği daha sonraki kuşaklara aktarmasını kolaylaştırdığını öne sürdü. Darwin bu sürece doğal ayıklama adını verdi. Ne yazık ki, kendisi aynı türden bazı bireylerin, soylarına aktardıkları “yeni” özelliklere nasıl sahip olduklarını açıklayamadı. Bugün, tek yumurtadan doğan ikizlerin özdeş genetik kalıtımına sahip oldukları biliniyor. Gene de ikizler değişik yaşam koşullarında büyümüşlerse, biri daha uzun ve sağlam yapılı olabilir. Fakat, bu genetik olmayan çeşitlilikler her iki ikizin çocuklarına da geçmez. Yalnız, mutasyona uğrayanın ana babasının kromozom ya da genlerindeki değişiklikler, buna uğrayanın soylarına da geçebilir. Bu genetik çeşitlilikler, doğal ayıklamanın dayandığı, Darwin’in evrim kuramındaki yeni kalıtım özelliklerini sağlarlar.

Evrim kuramının yerleşmesine yardımcı olan bilimler arasında en önemlisi ilkel yaşam biçimlerinin araştırmasını yapan paleontoloji’dir. Paleontolojinin konusu fosillerden oluşmaktadır. Fosiller tarih öncesi bitki ve hayvanların korunan kalıntılarıdır. “Kazı sonucu elde edilen şey” anlamına gelen fosiller, genellikle toprak ya da kayada gömülmüş olarak bulunur. Fosiller, yeryüzünün eski çağlarda, günümüzdeki bitki örtüsü ve hayvanlardan değişik bir bitki ve hayvan yaşamını içerdiğini, kanıtlarla göstermektedir. Fosil kalıntıları, öldükten sonra mumyalanmış gibi, en ince ayrıntılarına kadar, esas organizmalara benzemektedirler. Bazı organizmalarda bulunan belirli izler ise, o organizmanın geçmişini tüm açıklığıyla anlatabilir. Diğerlerinin de ancak biyolojik etkinlikleriyle ilgili birkaç iz bulunmuştur ve bu nedenle organizmalarının neye benzediği bilinememektedir.

Bir bitki ya da hayvan, fosilleşme aşamasına, iki belirgin ve rastlantıya dayanan öğenin varoluşuyla erişir. Birincisi, bazı mineral artıklarının (tortu), söz konusu organizma çürümeden önce, onun üzerinde yerleşerek, bu organizmaları bakterilerden, erozyondan, hayvanlardan ve diğer dış etkenlerden koruyarak yok olmasını ya da zedelenmesini önlemeleridir. İkincisi, organizmanın, çürümedikleri için sağlam kalan mineralleşmiş bölümlerinin ezilme, ısınma, zedelenme ve diğer yollarla bütünlüğünün bozulmamasıdır. Eğer her şey yolunda giderse fosilleşme oluşumunun yavaşlama süreci başlayacaktır. Organizmayı kaplayan tortu, bir kalıp ya da dış biçim yapacaktır. Yumuşak bölümler çürüdükçe, iç bölüm giderek dolacaktır ve bu yoldan olumsuz bir damga ya da iç biçim oluşacaktır.

Yaşamın ortaya çıkışından 3 milyon yıl önce oluşmuş kayalıklarda, bugünkü tek hücreli, mavi-yeşil yosun türlerini andıran mikroskobik izler bulunmuştur. Fosiller yaşlarına göre sıralanırsa, yeryüzündeki canlıların tarihi yeniden düzenlenebilir: yavaş yavaş nasıl biçim değiştirdikleri, birdenbire uğradıkları-değişiklikler ve hatta açıklanamayan felaketler gibi. Özellikle yokolmuş türlere ilişkin, yaşamla ilgili birçok sorun, henüz çözümlenememiştir. Yeryüzündeki yaşamın kronolojik sırasını ve değişik çağların süresini yeniden kurmamıza yardım eden fosillere, dizin fosilleri denir. Bunlar bir zamanlar çok sayıda bulunan, yeryüzüne geniş ölçüde dağılmış, fosilleşme sürecine özellikle uygun organizmaların fosilleri olmalıdırlar. Ayrıca bunlar, kısa bir zaman aralığında yaşamlarını sürdürmüş organizmaların fosilleri olmalıdırlar. Dizin fosillerine şu örnekler verilebilir: ilk Paleozoik zamana ilişkin, bedenleri 3 bölüme ayrılan tribolitler ve Mesozoik zamanın deniz tortularına ilişkin kabuklarının 7 kıvrımla değişik bölümlere ayrılmasıyla tanınan amonitler.

2. bir bölüm yüzey fosilleridir. Bunlar değişik jeolojik dönemlerdeki çevresel özellikleri saptamaya yardımcı olurlar. Yüzey fosiller, dizin fosillere karşın, sınırlı fakat iyi belirlenmiş jeolojik çevrelerde yaşayan bugünkü organizmaları andıran organizmaların kalıntılarıdır. Fosil organizmalarının, çağımızdaki benzerleri ile aynı çevre koşullarına gereksinme duyduklarını varsayarak, çağlar öncesi çevreyi yeniden kurabiliriz. Yüzey fosilleri arasında, tipik olanlar mercanlardır. Günümüzde yaşayan mercanlara ilişkin bilgilerimizden, benzetme yoluyla şu sonucu çıkarabiliriz: mercan fosilleri deniz suyunun temiz fakat dalgalı, nehir ağızlarından çok uzakta ve ısının hiçbir zaman 20°C’ın altına düşmediği sularda yaşamışlardır.

3. bölüm iklim fosilleridir. Bunlar tek bir bölgede birbirini izleyen sıcak ve soğuk dönemleri saptamaya yardım ederler. Akdeniz bölgesinin değişik jeolojik tabakalarında, soğuk ve sıcakta yaşayanların bulgularından şu sonuç çıkarılır: 4. Alt Zaman içinde Akdeniz’de, soğuk (buzul) iklim dönemleriyle sıcak iklim dönemleri birbirini izlemiştir. Soğuk iklimde, bugün yaşamlarını kuzeyin soğuk sularında sürdürmeyi başaran Lamellibranchia, sıcak iklimde ise Senegal ve Gabon kıyılarında hala bulunabilen Gastropoda yaşamaktaydı. Onmilyonlarca yıl ele alındığında, bu eski yaratıkların oluşumuna ilişkin tarihi nasıl belirleyebiliriz? Bu soru, ancak radyumun bulunıişundan birkaç yıl sonra yanıtlandı. Çağımız bilimcileri radyumu ve radyoaktif elemanları kullanarak, en dakik saat kesinliğinin yeryüzünde bulunduğunu anladılar. Radyoaktif elemanlar belirli bir zaman sonra bozulur ya da çürürler. Çeşitli kayalarda, çürüme sürecinin ürünleri görülebilir. Bu ürünlerin geçirdikleri aşamalar incelenerek, kayaların oluşum yaşı saptanabilir.

Bu yöntem kullanılarak, köpekbalığının, en eski omurgalılardan olduğu ve Silüryen zamanında (320-440 milyon yıl önce) ortaya çıktığı anlaşıldı. Bu yaratık o çağı izleyen büyük zaman aralığında, hemen hemen hiç değişmemiştir. Gerçek olan şudur ki, ilkel yaşam biçiminden milyonlarca yıl daha gençtir.

Yaşları saptanan fosil türleri binlerce olduğuna göre, paleontolojinin evrimin incelenmesi için ne denli gerekli olduğunu kavramak kolaylaşır. Bu araştırma için çok gerekli olan bir başka bilim de karşılaştırmalı anatomi’dir. Bu bilim, canlıların yapısı ve organlarının işlevleriyle soyu tükenmiş türler arasındaki koşutlukları çözümler. Bu çözümleme biçimi, araştırmacının, hayvan atalarının, uzun bir zaman sürecinde tortulaşan ve bunların sırasına göre düzenlenebilen, fosil kalıntılarına yaklaşım sağlayabildiği zaman geçerlilik kazanır ve yardımcı olur. Bu gibi fosillerden araştırmacı, hayvanın evrimindeki gelişmeleri yeniden kurabilir. Atın evrimi çok tanınmış bir örnektir. 60 milyon yıl boyunca biriken fosillerden anlaşıldığına göre, at kısa burunlu köpek büyüklüğünde ve her ayağında dört tırnak bulunan hayvandan, bugünkü uzun burunlu tek tırnaklı hayvan biçimine doğru bir evrim süreci geçirmiştir. Birbirinden çok farklı organizmaların kol ve bacakları arasındaki evrim ilişkilerini gösteren karşılaştırmalar daha da şaşırtıcıdır. İnsanın eli, köpeğin ön pençesi, balinanın yüzgeçlerinin tümü, aşağı yukarı aynı kemiklerden yapılmışlardır. Ayrıca, semenderin (amfibi), kertenkelenin (sürüngen), sülünün (kuş) ve kedinin (memeli) kol ve bacaklarındaki temel kemik yapıları aynıdır. Bireysel olarak bu hayvan türlerinin, çok çok önceleri ortak bir ataları olduğu sonucuna varılabilir. Fosillerin karşılaştırmalı çözümlemeleriyle açıklanan diğer bir kanıt, embriyoloji ile desteklenmiştir. Embriyoloji, organizmaların yaşamlarının i|k dönemlerinde incelenmesidir. Örneğin embriyologlar, embriyonda açıkça görülen birçok organın, yetişkin organizmada bulunmadığını ya da diğerlerinin evrim süreci içinde biçimlerini değiştirdiklerini göstermişlerdir. Örneğin, sürüngenlerin, kuşlar ve memelilerin embriyonlarında balık ve amfibilerinkine benzer bronş yarıkları vardır. Bunlar ilk guruptan olanlarda solunum organı olarak, İkincilerde ise oldukça farklı organlar olarak gelişir. Canlı varlıklar arasındaki evrimsel dönüşüme uğramış bu gibi eğilimler ya da benzerlikler, yalnız embriyolojik araştırmalarla noktalanabilir.

Canlı hayvan ve bitkilerin coğrafik dağılımları da evrimsel gelişmenin ışığında yorumlanabilir. Örneğin, Yeni Zelanda gibi bazı adalarda, insanlar getirinceye kadar memeliler yoktu. Kuzey Kutbunda kutup ayıları vardır, fakat penguenler yoktur. Güney Kutbunda ise penguenler vardır, kutup ayıları yoktur. Bir başka deyişle, çeşitli coğrafi kuşaklar, çeşitli çevre koşullarına kendini uyarlayabilen türlerin yuvası olmuştur.

Canlı ve fosil organizmalar arasındaki yakınlaşma derecesini kurma sürecinde (bunlar ister bitki ister hayvan olsun) evrim kuramını destekleyen yeni kanıtlar bulunmuştur. Bu gibi yakınlıkları bulma, taksonomi’nin (canlıları sistematik olarak sınıflama bilimi) işlevidir. Bugün taksonomistler ortak bir kökten gelen iki gurup bitkiyi ancak şu durumda aynı sınıfa koyarlar; bunlar ya evrim süreçlerini birlikte tamamlamışlardır ya’ da böyle bir şeyin olasılığı söz konusudur.

Daha geniş bir anlatımla taksonomi, organizmaları adlandırma, tanımlama ve sınıflandırma bilimidir. Günümüzdeki sistematikçilere göre tür, evrimsel ilişkileri açıklayan ve ortaya çıkaran bir araçtır. Canlıların özelliklerinde evrim değişiklikleri olmasaydı, evrimsel ilişkide de sıradüzen olmazdı. Belirgin morfolojik, embriyolojik ve fizyolojik bireylerin oluşturduğu populasyona tür adı verilir. Temel sistematik birim olan türdeki bireyler, doğada yalnız birbirleriyle döllenir ve ortak bir kökene sahiptir.

Eskiden yaşayan her bitki ve hayvan günümüzde de yaşamını sürdürseydi, canlılar dünyasını taksonomik guruplara ayırmak güçleşirdi.

Etiketler: ,

Yorum yazın