Denizde Yaşayan Omurgalı Hayvanlar

Denizde Yaşayan Omurgalı Hayvanlar , Deniz Omurgalıları

Denizler, yaşamın başladığı (en eski fosil kalıntıları deniz organizmalarına aittir) yeryüzünün % 71 ’ini kaplayan, ve insanlarca bilinen en büyük çevredir. 100 milyonlarca yıl önce, dünyanın kabuğu yeterince soğuduktan sonra ilk yağmurlar başladı. Günler, geceler, aylar, yıllar ve yüzyıllar boyunca yağmurlar yağdıkça yağdı; tüm çukurlar ve vadiler suyla doldu. Bu yağmurlar tuzluluğu artırarak, denizlere acı tadını verdiler. Gerçekte, bu eski tarihlerden sonra yağmur suları, su üstündeki kayaları aşındırmaya başlamış ve bu kayalarda bulunan mineralleri alarak denizlere taşımıştır.

Ancak bu sırada daha etkili bir olay gelişmektedir. Bu da, üreyebilen ilk moleküldür, yani ilk canlının bu sulardan doğuşu olayıdır. Bu önemli gelişmeden sonra her şey adım adım ortaya çıkmıştır. İlk önce, büyük ölçüde yeşil klorofil içeren mikroskobik bitkiler doğmuştur. Bu bitkiler, denizdeki güneş enerjisini ve havadaki karbondioksidi kullanarak, gereksindikleri organik maddeleri üretmişlerdir. Daha sonra, bitkileri yiyerek beslenebileceklerini anlayan organizmalar (ilk otoburlar) ortaya çıkmış, son olarak da kendi cinslerini yiyerek yaşayabilen (ilk etoburlar) hayvanlar gelişmiştir. Böylece, ilk yiyecek zinciri ortaya çıkmıştır. Karalarda yaşam başladığı zaman bile, deniz önemini kaybetmemiştir. Balıklar, amfibiler, sürüngenler, sıcakkanlı kuşlar ve memeliler bugün bile damarlarında tuzlu bir sıvı taşımaktadırlar. Bu sıvının içeriğindeki maddeler (sodyum, potasyum ve kalsiyum), tuzlu suyun içeriğinde bulunan maddelerle hemen hemen aynı orandadır. Aynı biçimde, kalsiyumkarbonat içerdiğinden, iskeletleri sert olan tüm omurgalıların, Paleozoik zamanlarda vadileri dolduran ve içeriğinde fazla oranda bu karışımın bulunduğu okyanus sularında yaşadığı anlaşılmaktadır. Aynı kural, hücreleri oluşturan protoplazmada olduğu gibi, sulu çevrelerin ilk canlılarından gerçek atalarına kadar, evrimleşme evrelerini ana rahminde yineleyen insan için de geçerlidir.

Bu dönem içinde bazı kara hayvanları okyanuslara dönmüşlerdir. Bu hayvanlar, parmakaraları perdeli ayakları, uzun yılanımsı boyunlarıyla mastadont dinazorlarıdır. Günümüzde, açık denizlerde bulunan dev denizkaplumbağaları, bu dinazorları anımsatmaktadır. Çok sonra, yaklaşık 50 milyon yıl önce bazı memeliler karaları bırakıp, suya dönmüşlerdir. Bunlar günümüzde denizlerde yaşayan ayıbalıkları, balinalar ve yunuslardır. Son olarak insanlar bile denize yönelmişlerdir. Fiziksel olarak denizlerde yaşayamayacakları için insanlar, su üstünde işleyen kayıklar ve gemiler yapmış, eksikliklerini giderici etkin araçlar sayesinde okyanusların en derin yerlerinde gezmiş, nefes alabilmek için oksijen tankları, sesleri ve renkleri ayırt edebilmek için mekanik gözler ve kulaklar, su yüzeyinde hızlı hareket edebilmek için de su kanatlarını kullanmışlardır.

“Büyük balık küçük balığı yutar” bir deniz yasası olmuştur. Oldukça verimli olan deniz yaratıkları arasındaki sürekli dengeyi koruyabilmek için konulan bu yasa, acımasız olmasına karşın, gereklidir. Böylece deniz yaşamının düzeni bir piramite benzer. Tabanda çok fazla sayıda bitkiler, daha sonra bitkilerle beslenen daha az sayıda omurgasızlar ve omurgalıların larvaları bulunmaktadır. Bu omurgasızlar ve omurgalıların larvaları, daha az sayıda olan etobur omurgalılar için kolay av olmaktadırlar.

Deniz hayvanlarının yaşamları, tamamen ya da kısmen dibe bağlı olarak yaşayan (dilbalığı, yılanbalığı ve birçok omurgasız) hayvanlara özgü denizdibi çevresini ve açık denizlerde hareket yetenekleri az olduğundan, serbestçe yüzerek ya da gelgitler ve akıntılarla sürüklenerek yaşayan hayvanlara özgü engin denizlerin çevresini tanımlamayı sağlamaktadır. Denizdibi türlerine, genellikle yalancı türler denilmektedir. Gerçekte bunlar, birçok balık gibi dik yüzmek yerine, yukarıya çevrilmiş gibi yan yan yüzerler. Bu nedenle görebilmeleri için gözleri yer değiştirmiş, başlarının kenarlarında, dış tarafta yerleşmiştir. Dibe yatıp, yüzgeçleriyle dipteki çamuru ya da kumları oynatarak suyu bulandırır, böylece gövdeleri çevreden ayırt edilemez. Gerçekte bu balıklar, gündüzleri bir deniz yatağından diğerine geçerken, genellikle renk değiştirirler.

Tuzluluk, ışık, ısı, basınç gibi çeşitli koşullara bağlı olarak denizler, dikey ve yatay olarak değişik alanlara bölünebilirler. Bunlar da, yüzey suları, kıyı suları, açık sular ve derin sulardır.

Cansız görünmesine karşın, yüzeydeki suların içinde sayısız yaratıklar (ve bitkiler) birikmiştir. Bu bolluğu, aldıkları bol güneş ışığına borçludurlar. Mikroskobik omurgasız asalak kümelerin yanısıra, küçük gümüş renkli balık sürüleri (daha çok ringa balığı, uskumru ve sardalya), sürekli olarak sığ kumsallara yerleşen obur yağmacı balıklardan (tonbalığı, kurtbalıkları ve köpekbalıkları) kaçarlar.

Denizlerde mevsim değişiklikleri çok belirgindir. Bahar aylarında dipte yaşayan balıkların ya da derin deniz balıklarının yumurtaları, daha ılık ve güneşli su yüzeyine çıkarlar. Som balığı sürüleri Pasifik Okyanusu’nun derin sularını terk ederek, yumurtalarını bıraktıkları ırmak sularına, morina sürüleri ise, İzlanda kıyılarına giderler. Soğuk kış ayları yüzünden, okyanus aşırı uçarak çevreye dağılmış olan birçok kuş, yamaçlarda, kayalarda ve adalarda toplanır ve gelecekteki aileleri için yuva yapmaya başlarlar. Balinalar da, aynı biçimde küçük karideslerin yumurtalarını yemek için su yüzeyine çıkarlar ve göçmen kuşlardan bazılarıyla bu yemler için yarışırlar. Doğu Pasifik’teki ayıbalıkları, yaz mevsiminde yavrularını doğurmak ve büyütmek için iki küçük adada toplanırlar ve kış gelmedikçe de buradan ayrılmazlar. Denizlerin ikinci alanı olan kıyı suları da,.iki nedenle yaşam doludur. Bunlar da, çeşitli bitkilerin yaşamı için gerekli olan güneş ışınları ve yüzeyden gelen çeşitli yiyeceklerden yararlanma olanaklarıdır. Kıyı yaşamı, gelgitlerden ve kıyının kendi özelliğinden etkilenir. Kayalık kıyılar su ve güven açısından, kumlu ve çamurlu kıyılara oranla daha güvenlidir. Bu alanda yaşayan hayvanlar, doğal olarak, kurak koşullara dayanıklı olmak zorundadırlar. Bu nedenle bu hayvanlar, su dışında da çok rahatça yaşayabilen kalıcı sakinler (bunların hepsi omurgasızlardır); denizden gelen konuklar (tropikal tuzlu bataklıklarda böcekleri ve kabuklu hayvanları yiyen, gerektiğinde çok iyi yüzücü olduğundan son derece hızlı kaçabilen bazı balıklar gibi); konuklar diye sınıflandırılırlar. Son guruptakiler balık değil, sürüngenler, kuşlar ve memelidirler. İlk guruba, yumurtalarını çatlatıncaya kadar saklamak için tropiklerin kumlu kıyılarını seçen dev kaplumbağalar, timsahlar, yumurtlamak için kıyılardan yüksekte olan yamaçlarda bir süre yaşayan çeşitli kuş türleri (martılar, yağmurkuşları, denizkırlangıçları, yelkovan kuşuna benzeyen deniz kuşlan) ve Pinnipedia sınıfından birçok türü içeren memeli hayvanlar (ayıbalığı, suaygırları ve denizaygırları) girmektedir. Genellikle son türdekiler, her iki yarımkürede de soğuk sularla yıkanan kıyı boylarını yeğlerler. Ancak kural dışı durumlar da bulunur. Keşiş ayıbalığı ve suaygırlarının bir türü, Akdeniz’de ve Ekvator’daki Galapagos adalarında yaşamaktadırlar. Pinnipedia’lar her iki çevrede de başarıyla yaşayabilmelerini, suda dümen işlevi gören parmaklarının arası perdeli organlarına ve karada destek işlevi gören kuyruklarına borçludurlar.

Balıkların gerçek vatanları açık denizlerdir. Burada ışık önemli yer tutar. Gerçekte ışık, su yüzeyinden 100 m. derinliğe iner (bu bölgede ışık, bitki yaşamına ve böylece otoburların üremesine neden olur) ve 100 m.’nin altında

da giderek azalır. Bu bölge etoburların bölgesidir.

Balıkların, varoldukları ve yaşadıkları çevreye uygun olarak gelişmiş çok çeşitli biçimleri, yapıları ve renkleri vardır. İskelet yapılarına göre genellikle kıkırdaklı balıklar ve kemikli balıklar olarak sınıflandırılırlar. Kıkırdaklı balıkların türleri daha çoktur. Boyu 14 m.’yi bulan balinalar, mikroskobik hayvanlar ya da bitkilerle beslendiğinden, zararsız sayılırlar. Kemikli balıklar hiçbir zaman bu boya ulaşamazlar. Bunların en irisi tonbalıkları ve kılıçbalıklarıdır ve en fazla 4.5 m. boyunda ve 650 kilo ağırlığındadırlar. Bugün bile bazılarının çok ilkel özellikleri vardır. Örneğin, coelacanth (Güney Afrika sularında, 1938 yılında yakalanan bir tür) 300 milyon yıldır yaşamını değiştirmeksizin sürdürdüğü için, uzmanlarca yaşayan fosil olarak tanımlanmıştır. Kuzey yarımkürede (Rusya, Romanya) yaşayan ve belirli aralarla deniz sularından, yumurtalarını bıraktıkları tatlı su ırmaklarına göçen mersin balığı türlerini de, bu balıklara örnek olarak verebiliriz. Taklit, gizleme, yakın çevreye göre vücut değiştirme, kısa sürelerle renk değişmesi, kabuktan oluşan korunma mekanizması, zehirli bezlere bağlanan iğneler ve tel yüzgeçler; “güçlü olan kazanır” düşüncesinin kabul edildiği bir dünyada, doğanın sağladığı silahlardan birkaçıdır. Bu silahlara farklı bir korunma mekanizmasını da eklemeliyiz. Bu da, bafabalıkları, yılanbalıkları ve kedibalıklarının elektrik şoku yaratabilme yetenekleridir. Ancak, açık sularda yaşayan bu yaratıkların özelliğini belirleyen öğe, hızlarıdır. Bunların en hızlısı uskumrugiller familyasından gelen, su için kusursuz ve ince vücuduyla kaslı kuyruğa sahip etobur balıklardır. Tonbalığı, torik ve büyük uskumru bunların arasındadır. Hızı saatte 100 km.’ye ulaşan Histiophoridae familyasına giren bazı uskumruların arkalarında garip yüzgeçleri vardır. Bu yüzgeçler hızla yüzerken kıvrılarak oluk biçimini almakta, dinlenirken ise bir yelken gibi dik durmaktadır.

Bazı açık su balıkları, yüzmenin yanısıra uçabilirler de. Bunlar uçan balıklar ya da uçan kırlangıçbalıklarıdır. Uçan balıklar kuyruklarından gelen bir itmeyle havalanmaktadır. Balık sudan fırlar fırlamaz, kuyruğunu hızla titretmekte ve bir kez havalandıktan sonra planörler gibi yön değiştirmek için, yüzgeçlerini hafifçe titretmektedir. Diğer yönden uçan kırlangıçbalıkları ise, kuyruklarından itmeyle havalandıktan sonra, yüzgeçlerini gerçek bir kanat gibi kullanırlar. Omurgalıların diğer sınıflarında, okyanuslarda yaşayan sürüngenlerden olan deniz yılanları ve deniz kaplumbağaları bulunur. Latincede hydrophid olarak bilinen deniz yılanları, daha çok Hindistan ve

Pasifik Okyanusunun tropikal bölgelerinde yaşarlar. Vücut yapılarını çevre belirlemiştir. Yüzmelerini kolaylaştırmak için kuyrukları iki taraftan sıkıştırılmış olup, renkleri çevrelerindeki yosunların rengindedir. Genellikle 2 m.’den uzundurlar ve ısırdıkları insanları öldürebileceğinden tehlikelidirler. Memeliler söz konusu olduğunda, balinaları ve yunusları kapsayan Cetacea (Memeli deniz hayvanları) gurubu akla gelir. Bunların gövdeleri büyük olmakla beraber, hareketleri çeviktir. Cetacealar soluk alırlar ve soluklarını uzun süre tutabilirler. Örneğin, mavi balina 49 dakika, kaşalot 75 dakika ve şişe burunlu yunus balığı 20 dakika soluk almadan durabilir. Daldıkları zaman, bu hayvanların organizmaları “yavaş yavaş canlanmaktadır”. Kalp atışları yavaşlamakta, dokuların oksijen almaları azalarak, ciğerlerinde depo edilen hava daha yavaş kullanılmaktadır. Buna ek olarak gövdelerini kaplayan çok kalın ve yağlı tabaka, bu hayvanlara suyun içindeki uygun biçimini vermekte ve ısılarını korumaktadır.

Balinaların değişik biçimlerde dişleri vardır. Bunlardan bazıları, kaşalotta olduğu gibi iridir. Diğer türlerde ise diş yerine balina çubuğu ya da balina dişi bulunur. Bir boynuz maddesi olan balina dişi, üst çene boyunca iki sıra saçak gibi dizilir ve planktonların toplanıp ağızda alakonabilmesi için bir elek görevi görür.

Geleneklere göre insanların dostu olarak bilinen yunuslar, büyük sürüler biçiminde yaşarlar ve gemileri izlerler. Çok basit olan arka organları, adalelerle birleşmiştir. Başlarının üstünde suyla temas edince kapanan, yarım ay biçimindeki burunları vardır. Yunuslar yakın cisimlerden ulaşan yankıları duyabilen çok duyarlı organları sayesinde, kayaların arasında yollarını ustalıkla bulabilirler. Bu hayvanlar vücutlarıyla yüzdükleri su arasındaki sürtünmeyi en aza indirmelerini sağlayan ve derilerindeki süngerimsi bir maddeyle dolu ince delikler sayesinde oldukça hızlı yüzerler.

1934 yılına değin insanların deniz bilgileri, şimdiye kadar en ilginç yönlerini incelediğimiz üç alanla kısıtlıydı. Hala araştırılmamış, birkaç mil derinlikte, insan gözünün göremeyeceği uzaklıkta büyük bir alan; denizlerin dibi bulunuyordu. 1934 yılında William Beebe ve Otis Barton adlı iki araştırmacı, Bermuda kıyılarında, pencereleri kuvarsdan yapılmış ağır, küre biçiminde, delik bir dalgıç aygıtıyla 932 m. derinliğe ulaşmışlardır. Daha sonra İsviçreli fizikçi Jacques Picard 10863 m.’ye inebilmiştir. Bu başarıyla okyanus diplerine ait birçok soru açıklanmış oldu. Daha önce düşünülenlerin tersine, deniz yatağında yalnızca güneş ışınlarının yokluğuna değil, aynı zamanda yüksek basınca ve çok düşük ısıya uyabilmiş birçok yaratığın bulunduğu görülmüştür. Güneş ışınlarının bulunmamasının doğal sonucu, yeni bitki yaşamı olmadığından, deniz dibi hayvanlarının tümü etoburlardır. Deniz dibi balıkları fazla büyük değillerdir (bunun yiyecek çeşidinin azlığından mı, yoksa karanlığın büyümeyi engellediğinden mi, ya da bu bölgelerdeki suyun içerdiği maddelerin dengesizliğinden mi olduğu bilinmemektedir). Biçimleri de su özelliklerine uygun değildir. Güçlü dişlerle donanmış- büyük ağızları, kendisinden büyük olan avları yakalayabilmek için daha da genişleyebilir. Bazılarında gözler çıkıntı oluşturacak kadar büyük, bazılarında ise yok denecek kadar küçüktür. Bu hayvanlara gariplik veren, yollarını bulabilmeleri için kullandıkları dokunma, koku alma ve kavrama duyularına ait organlarıdır.

Bazı türlerdeki (7 tür vardır) diğer bir gariplik de, erkek balığın dişiden oldukça küçük oluşu ve eşinin gövdesine bir asalak gibi yapışık yaşayıp, dişinin yumurtalarını döllemek için beklemesidir. Ancak deniz dibi araştırmacıları, deniz dibi alanlarının en ilginç olayının biyoluminesens(canlı-ışıması) olduğunu belirtmişlerdir. William Beebe karanlık okyanusların sık sık parlayan dikenlerin oluşturdukları ışık parıltılarıyla aydınlandığını anlatmaktadır. Bu aydınlanmayı sağlayan ışık verici organların çok karmaşık yapıları vardır. Bazılarında ışık, canlının gövdesinde yaşayan bir bakteri tarafından sağlanmaktadır. Diğerlerinde ise genellikle vücudun aşağı bölgelerinde bulunan özel bir doku tarafından üretilmektedir. Rengi balık türlerine göre değişen bu donuk ışığın iki işlevi vardır. Birincisi, ileri yansıtıldığında da yakın çevreyi aydınlatarak hayvanlara yiyecek bulmada yardımcı olması, İkincisi ise, avları çekmek için ya da çiftleşmeye çağrı olarak kullanılmasıdır. Tropik ve kutup denizlerindeki yaşam türleri ve sayıları çok çeşitlidir. Yüksek sıcaklıklar, büyüme ve gelişme işlemini hızlandırarak, türlerin sayısal çokluğunu artırmaktadır. Kutup suları ise daha çok mikroskobik hayvanları ve bitkileri içerdiğinden, çok sayıda deniz kuşlarını (auks, yelkovankuşu, albatros) barındırır. Tropik bölgelerde, deniz yaşamı daha hareketli olabilir. Suyun içerdiği mineral tuz düzeyinin yüksek oluşu (bu da her mevsim değişiminde oluşan karışma işlemi sayesindedir), çok sayıda, ayrı sürülerin oluşmasına neden olur. Bu yüzden soğuk denizlerde, sıcak denizlerden daha fazla sayıda balık vardır.

Denizlerle aynı fiziksel özellikleri paylaşan (ısı, tuzluluk, gelgit ve akıntılar), iki özel çevre yapısı bulunur: Mercan kayalıkları ve okyanus adaları.

Mercanadaları, su ısısının en az 21° olduğu yerlerde bulunur ve oldukça karışık yaşayan toplulukları barındırır. Kalkerli yapılar salgılayan bitkilerin (mercan yosunu) ve omurgasız hayvanların (mercan polipleri) mercanları oluşturduğu söylenecek ilk şeydir. Mercanadalarının, üzerinde yaşayanlara bağlı olarak birbirlerinden oldukça farklı biçimleri, büyüklükleri ve renkleri vardır. Süngerlere ek olarak denizgülleri, büyük kabuklu hayvanlar (midyeler), denizkestaneleri, denizyıldızları kamaştırıcı renkleriyle övünmekte ve binlerce parlak renkli ve acaip biçimli balık türü, mercanadajarının etrafında yaşamaktadır. En çok görülenler maymunbalığı, kedibalıkları, kelebekbalıkları, cariyebalıkları ve papağanbalıklarıdır. Mercanadaları üzerinde kibarca hareket eder ve işbirliğine dayanan olağanüstü bir akrabalık örneği gösterirler. Taraflardan biri genellikle omurgasızdır (hemen hemen çoğu zaman batıcı veya hatta zehirli kavrama organları olan selentereler), biraz ev temizliği karşısında balıklara barınacak ve saklanacak yer sunarlar. Ancak başka yerlerde olduğu gibi, mercan krallığının parlak renkleri hayvanlar ve insanlar için tehlikeler gizlerler. Mercanların açtığı yaralar kolayca iyileşmez, denizkestanesinin battığı yerler çok acı verir. Köpekbalıklarının ve yılanbalıklarının kurdukları tuzaklar balıkçılar için çok tehlikelidir, ancak ender rastlanır.

Okyanusların ortasında bulunan küçük adalar, okyanus adalarını oluşturmaktadır. Bu adaların kıtalarla bağlantıları olmadığından, adada barınanla-V”- ‘■’araya ulaşmak için denizden başka seçenekleri yoktur.

Hawaii adaları, Galapagos adaları, Asor adaları ve bazı araştırmacılara göre Yeni Zelanda adaları bu özelliğe sahiptirler. Gerçekte amfibiler ve kara memelileri bu adalarda yoktur (insanlar tarafından buralara getirilen yarasalar ve fareler dışında).

Çok çeşitleri bulunan suya ait canlıların yanısıra, toprak bazı sürüngen (kaplumbağa ve iguanalar) ve kaçmalarına neden olabilecek yırtıcı memelilerin bulunmamasından dolayı, iyi uçamayan (hatta hiç uçamayan) kuş türlerini beslemektedir.

Günümüzde insan, denizlere eskiden olduğundan daha fazla ümitle bakmaktadır, yalnızca yiyecek kaynağı değil (balıklar, midyeler ve hepsinden önemlisi yosunlar), aynı zamanda hammadde çıkarılabilecek yeni bir alan olarak görmektedir. Denizlerin dibi, balık kemiklerinin ve dişlerinin yanısıra (istiridyede bulunan inci gibi), değerli minerallerden oluşan çakıl taşlarıyla da kaplıdır.

Okyanusların ortasında, anakaralara çok uzak olan ada ya da takımadalarda, oraya özgü bir yaşam olduğu gözlenmiştir. Bu adalarda bildiğimiz kara memelileri yaşamaz, ancak insanların götürdüğü türler bulunur (fare, yarasa, koyun, keçi, domuz vb.). Bu tür adalarda yaşayan bütün yaratıkl?-n anakarayla bağlantıları olmadığından, karaya ulaşabilmek için yalnız denizden başka seçenekleri yoktur.

Hawaii Adaları, Galapagos Adaları, Azor Adaları ile Yeni Zelanda anakaraya uzak olan adalara en belirgin örnektir.

Bunlar arasında en ilginç olanı ve diğerlerine göre çok çeşitli özgün hayvanı barındıran Galapagos Adaları, Pasifik Okyanusu’nda karadan 1000 km. kadar uzaklıktadır. 1835’te İspanyol denizcisi Tomás de Bertanga tarafından bulununcaya kadar buraya hiçbir insan aya basmamıştır. İguanalar ile dev kaplumbağalar (Galapagos Kaplumbağası Geochelone elephantus) adalarda yaşayan başlıca hayvanlardı. Charles Darwin konuyla ilgilenerek 1830’da Galapagos Adalarfna giderek çeşitli türleri incelemiştir. Burada, suda yaşayan çok çeşitli canlıların yanısıra, birçok garip kuş türü de bulunur. Bu kuşların çoğu ya çok az uçabilir ya da hiç uçamazlar. Örneğin, yalnız Yeni Zelanda’da bulunan Auckland sutavuğu (Rallus muelleri) ile takahé (Notornis mantelli) adlı kuşlar uçamazlar. Çünkü bu adalarda kuşların uçmasını ya da başka bir deyişle kaçmasını gerektirecek yırtıcı memeliler doğal olarak bulunmazlar. Ancak insanların getirdikleri kedi, köpek gibi hayvanlar, yerli hayvanların sayılarının azalmasına neden olmuştur.

Etiketler:

Yorum yazın