Deniz Omurgasızları

Deniz Omurgasızları
Karşılaştığımız ilk deniz omurgasızları kıyılarda bulunur. Kıyı şeridinin sığ ve kumlu olduğu yerlerde ve çoğunlukla sudan ve güneşten zarar görmüş olmalarına karşın, yine de parlak renklerde, zarif ya da garip biçimli kabuklara rastlanabilir. İnsanların “denizin sesini” duymak için sık sık kulaklarına dayadıkları bu kabuklar, denizlerdeki hayvan yaşamının bir simgesi olmuştur.

Yaşam gerçekte, büyük bir olasılıkla denizlerde başlamıştır. Hayvan ve bitki’ benzeri birçok ilkel organizma, bu ortamla ilişkilidir. Binlerce yıl önceki yaşamın en’ eski izlerine denizin derinliklerindeki tortul kayalarında rastlanmıştır. İlk denizlerin, bugünkü okyanuslardan bütünüyle farklı olduğu kuşkusuzdur. Her şeyden önce ilk denizlerdeki su, bugün olduğu kadar tuzlu değildi. Okyanuslardaki erimiş tuzlar büyük ölçüde eski kayaların aşınmasından ve yavaş yavaş parçalanmasından kaynaklanmaktadır. Ancak bir bütün olarak deniz ortamı, kıtalardaki suların ve kara ortamının uğradığı kadar köklü değişmelere sahne olmamıştır. Deniz ortamındaki bu değişmezlik, organizmaların milyonlarca yıl değişmeden kalmasını sağlamıştır.

Hint Okyanusu’nda yaşayan ve 1928’den sonra bulunan coelacanthi adlı olağandışı balık, insanın ortaya çıkmasından yaklaşık 100 milyon yıl önce dinazorların yaşadığı çağ olan Kretas çağma ait fosil türlerine çok benzemektedir. Uzun, sivri kuyruklu büyük bir yengeçe benzeyen kral yengeç familyası, daha da eskilere dayanmaktadır. Gerçekte bu hayvanın (uzak da olsa) akrepler ve soyu 250 milyon yıl önce tükenmiş olan trilobitlerle ilişkisi vardır. Kral yengecin yassı ve yaprağa benzeyen yapıdaki larvası soyu tükenmiş olan bu gurupla karşılaştırıldığında, aradaki ilişkiyi belirten büyük bir benzerlik görülmektedir.

Karada ya da tatlı suda yaşayan her hayvan gurubunun türediği bir deniz familyası bulmak hemen her zaman çok kolaydır, Sargasso Denizinde bulunan susinekleri ya da su kayakçıları gibi, su yüzeyinde kayabilen bir bit türü, Halabute dışında denizde atası olmayan tek büyük gurup böceklerdir. Denizde yaşayan organizmaların bolluğu, birçok türün, karada bütünüyle olanaksız olan yerleşik yaşamı sürdürmesini sağlamaktadır. Süngerler, istiridyeler, bryozoalar (yosun hayvanları) ve diğer yaratıklar yaşamlarını, kendilerine hem oksijen hem de bakteriler, mikroskobik algler ve protozoalar gibi çeşitli besleyici parçacıkları sağlayan deniz suyunu süzerek sürdürürler. Sayısız organizmalar (hayvan ya da bitki) yaşamlarını suda asılı olarak sürdürürler. Etkin olarak hareket edemeyen bu organizmalara topluca plankton adı verilir.

Küçük delikli bir ağ denize salındığında, bu dünyanın çok çeşitli renkte ve biçimdeki bir kesiti elde edilebilir. Öncelikle, çok küçük tek hücreli ve parlak, canlı renklerdeki algler görülür. Bunlarda, güneş enerjisini emmek ve organik maddeler oluşturmak için kullanılan klorofil ve diğer özel maddeler bulunur. Deniz suyu birçok ışını emer ve bunun sonucunda ışık, doğal olarak, çeşitli derinliklerde renk değişimine uğramasının yanısıra, koyuluğunu da kaybeder. Her ışın cinsi için onu emebilecek bir pigment (boya maddesi) olduğundan, çeşitli derinliklerde yaşayan alglerin değişik renkleri vardır. Bu bitki planktonu ya da fitoplankton, hayvan planktonu ya da zooplankton için besin sağlamaktadır. Bu ikinci gurup, bazıları oldukça büyük boyutlarda olan çeşitli yaratıkları içerir. Bunların arasında kabukluların, solucanların, balıkların, zarif denizanalarının, narin fakat ürkütücü sifonorların larva ve yumurtalarına, denizkestanelerinin, denizyıldızlarımn ilk evrelerine, karides türüne ve daha birçok hayvana rastlamak olasıdır.

Planktonlardan sayılan larvaların çoğu, suyun üst yüzeylerinde geçirdikleri evreler süresince hiçbir besin almazlar. Bunlar, oldukça büyük yumurta sarısı (besin) bulunduran yumurtadan çıktıkları zaman kendilerine birkaç gün yetecek kadar besin yedeğini de yanlarında taşırlar. Bu arada suyun hareketiyle oraya buraya taşınırlarken birbirlerinden ayrılırlar ve yeni guruplar oluştururlar. Gelişmeleri ise, metamorfoza hazır oluncaya dek sürer. Metamorfozdan sonra deniz yatağına doğru inerler ve birkaç saat içinde süngerler ve denizşakayıkları gibi sabit yaratıklar durumuna gelirler.

Öte yandan birçok larva, başta algler olmak üzere diğer planktonik organizmalarla beslenmektedir. Kirpiklerinin (cilia) çabuk ve düzenli hareketi, en küçük besin parçacıklarını bile ağza getirmeye yeterlidir. Ancak bu durumda serbestçe hareket etme süresi birkaç günden ya da haftadan fazla değildir; daha sonra ise metamorfoz oluşmaktadır. Ancak deniz yatağına yapışmış sabit evreyle planktonik evre arasındaki hareketli dönemi planktonik organizmaların tümü yaşamaz. Gerçekte birçok tür tamamen planktonik durumda kalır. Kopepodlar da bu organizmalar arasındadır. Bu küçük kabukluların uzun tüylü duyargaları, yüzmeyi ve aynı zamanda etkin hareket etmeyi sağlayan organları oluşturur. Ayrıca, salyangozlarla ilişkili küçük yumuşakçalar olan pteropodlar da vardır. Ancak bunlar, kabuksuz ya da çok hafif ve ince kabukludurlar. Bu hayvanlar kendilerine özgü yüzgeçleriyle yüzebilir ve suda hareket edebilirler. Kopepodların boyları 1 mm.’dir. Pteropodlar ise bunun 10 katı büyüklüktedirler. Bazen euphausiace-anlar gibi büyük kütleler de görülür. Bunlar planktonik kabuklular diye bilinen ve balinaların beslendikleri “bulut”ları oluşturan küçük karideslerden oluşmuşlardır. Denizanaları da tipik planktonik organizmalardır. Bu hayvanın aşağıya doğru açılan ağzıyla bir şemsiye ya da yarımküre gibi biçimlenmiş saydam vücudu, bazı durumlarda % 98 oranında su kapsamaktadır. Denizanasının bazı türleri bütün gelişim devrelerini denizin üst tabakalarında geçirirler, ancak türlerin çoğu hareketli planktonik evreden sonra denizin dibinde yerleşik duruma geçerler. Suda bulunan bir nesneye ters dönmüş olarak bağlanan denizanasına polip adı verilir. Genellikle, bir polip tomurcuklanma yoluyla bir denizanası doğurur; daha sonra bu denizanası ayrılarak bağımsız bir yaşama başlar ve yumurtalar üretir. Bu yumurtalar döllenir ve kirpikli kurtçuk (planula) denen, kendilerini deniz yatağına bağlayan ve yeni polipler üreten küçük larvalara dönüşürler. Böylece gelişim halkası yeniden başlamış olur. Birçok türde, genel kalıp korunduğu halde, polip evresi belirgin değildir ve kısa sürmektedir. Denizanaları zararsız görünüşlerine karşın, doymak bilmeyen etobur hayvanlardır. Bunlar balıkları yapışkan hücreleriyle şaşırtıp sersemleterek yerler.

ilginç bir görünüme sahip olan küçük denizyılanı, yırtıcılardan korunmak için çoğunlukla sığ bölgelerde bulunur. Bu yaratığın vücudu tamamen saydamdır. Balığınki gibi uzun olan bu saydam vücut, kuyruğu ve iki yüzgeciyle küçük bir deniz omurgalısına aldatıcı bir benzerlik sağlamaktadır. Gerçekte bu hayvanın ne iskeleti ne de çift yüzgeci vardır, ağzında çene yerine, avını tutmaya yarayan basit bir omurga halkası bulunmaktadır. Biçimleri kararsız ve saydam olmasına karşın, denizyılanları yamyamları andıracak derecede etobur yaratıklardır.

Deniz planktonlarında bulunan en küçük yaratıklar arasında radyolaryanlar, acanthariyanlar ve bazı foraminiferalar vardır. Bu yaratıklar, zarif ve karmaşık bir mineral iskeleti olan, oldukça büyük tek hücreden oluşurlar. Jiu üç guruptan her birinin iskeleti, değişik bir maddeden oluşmaktadır. Radyolaryanlar, diatomelerde olduğu gibi (bunlar alg sınıfına girdikleri halde) silis kullanırlar. Acanthariyanlar ise stronsiyumsülfat denilen ve ender bulunan bir karışım kullanırlar. Foraminiferalar birçok hayvanın kullandığı inorganik bir madde olan kalsiyumkarbonat kullanırlar. Kalsiyumkarbonat, ayrıca mercanların, delikli mercanların ve bazı süngerlerin iskeletlerinde oluşum maddesi olarak kullanılmaktadır.

Radyolaryanların iskeletleri geniş bir biçim çeşitliliği gösterir. Bunlar bazen zarif bir dantele, bazen de.iğnelere, sivri uçlara, çıpalara ve tellere benzeyen özellikleriyle bir bal peteğini andırırlar. Öte yandan acanthariyanlarda doğrusal yapılar egemendir. Bu yapılarda, bazen dik açılarla, bazen de çatallaşarak, hücrenin merkezinden uzanan, ince çubuklar bulunmaktadır. Foraminiferaların çoğu dipte yaşayan türlerdir, ancak bunların arasında planktonik yapılar da vardır. Bu hayvanların iskeletleri, kalıntıları okyanus yataklarında milyonlarca yıl biriktikten sonra kayaya dönüşen karakteristik sulu çamuru oluşturan globijerinlerde olduğu gibi, yüzmeyi sağlayan küçük boş çemberlerden oluşmaktadır.

Kirpiklerle ve yüzgeçlerle donanmış olmalarına karşın, planktonik hayvanlar belirgin bir hareket yeteneğine sahip değildirler. Bunlar, kendilerini taşıyan dalgalara ve akıntılara karşı hiçbir direnme göstermezler. Ancak bütün planktonlar, tipik ve düzenli etkin hareketler yaparlar. Gerçekte bu küçük organizmalar, gündüz saatlerinde suyun üst tabakalarına, geceleri de daha derinlere yönelme eğilimindedirler. Bu durumda, ışıklı su çok gerekli ve önemli bir öğedir. Çünkü algler ancak klorofil ve diğer pigmentler yardımıyla organik maddeler oluşturabilirler. Bu nedenle birçok kamçılı algler sürekli olarak ışığın güçlü olduğu bölgelere hareket etmekte ve gece saatlerini, yerçekimiyle derinlere inerek bölünmek için kullanmaktadır. Planktonla beslenen küçük kabuklular ve diğer hayvanlar da doğal olarak, beslenmelerini sağlamak için bu hareketleri izlemektedirler.

Planktonlar ayrıca, mevsim değişmelerine bağlı olan ve böylece besin olarak kullanıldıkları birçok balık türünün göçlerini belirleyen, etkileyici kütlesel değişimler gösterirler. Yine buna benzer olarak planktonlar, denizden denize yapısal farklılıklar göstermektedirler; genel olarak soğuk denizlerde oldukça büyük plankton kütlelerine rastlanırken, dşha ılık denizlerde bunlar görülmemektedir.

Planktonik hayvanların birçoğu ışık saçar (ışıklıdır); geceleri, özellikle yaz aylarında, donuk kırmızı, yeşil ya da mavimsi bir parlaklık saçan sayısız protozoa, denizanası, larva ve solucan deniz yüzeyinde görülen pırıltıların kaynağını oluşturmaktadır.

Su yüzeyinden derinlere inerek birçok hayvan türünün gelişim döngülerini izlerken, bir an için küçük bir istiridye ya da denizkestanesi larvasının yaşama olasılığını incelemek yerinde olacaktır. Diğer birçok organizmada olduğu gibi, bu hayvanların her biri yüzlerce, binlerce ve bazen milyonlarca yumurta üretmektedir.

Bu doğurganlığın, sayısız ölüm nedenlerinin etkilerini dengeleyebilmek için varolduğu açıktır. Metamorfoz sürecindeyken boyu 1 mm.’yi geçmeyen küçük bir kirpikli kurtçuğun hareket ederek yırtıcılardan kaçabilme umudu yoktur. Bu larvanın tek silahı, görünmesini zorlaştıran saydamlığı ve boyunun birçok obur yırtıcının ilgisini çekmeyecek kadar küçük olmasıdır. Ancak karşılarına çıkan her şeyi toplayarak yaşayan bazı hayvanlar, sayısız larvanın yaşamlarını yitirmelerine neden olmaktadır. En önemli zaman ise, çoğunlukla larvanın boyutları dışında her yönüyle bir yetişkine benzeyen küçük bir yaratık durumuna dönüşmek için, deniz dibinde uygun kuytu bir bölge aradığı metamorfoz sürecidir. Larva deniz dibinde, kendini sadece yırtıcılara karşı değil, aralarında kendi türünden yaratıkların da bulunduğu birçok korkunç yapışık ve kabuklu organizmalara karşı da korumak zorundadır. Metamorfoz sürecini tamamlayan hayvan, henüz tam olgunlaşmadan birçok sorunla daha karşı karşıya kalır. Milyonlarca yumurta ve larvadan geriye yalnızca bir ya da iki tane yetişkin istiridye ya da denizkestanesi kalması da bu gerçekten kaynaklanmaktadır.

Deniz yatağında davranış yönünden en gelişmiş omurgasızlar olan ahtapotlar ve akrabaları bulunmaktadır. Ahtapot ağırlığı 25 kg.’a varan büyük bir yumuşakçadır. Vücudu, karın bölgesine doğru açılan ikinci bir deriyle (içderi) çevrili, geniş, iç organlar kesesinden oluşmaktadır; kısa ve iri kafası bu iç organlar kesesine bağlanmıştır. Büyük ve hafifçe ileri çıkık iki gözün yer aldığı bu kafada ayrıca, bir çift boynuza benzer çeneden oluşan (papağanınki gibi) ve 8 tane dokunaçla çevrelenen bir ağız bulunmaktadır. Esnek ve emici özelliği olan kavrama organları ahtapotun deniz dibinde ve yalnızca avlanmak için ayrıldığı yuvasını yaptığı kayalar arasında rahatça hareket etmesini de sağlamaktadır. Kendisiyle şaşırtıcı ortak özelliklere sahip olan yengeç, bu hayvanın en sevdiği kurbanıdır. Bu iki hayvanın da kanı, içinde bakır taşıyan renkli bir madde nedeniyle mavidir. Hemosiyanin adı verilen bu madde, insan ve diğer omurgalıların kanındaki alyuvarlara rengini veren hemoglobin (demir içerir) gibi, oksijen iletimini sağlamaktadır.

Ahtapot doğrudan doğruya geliştiğinden, oldukça büyük olan yumurtadan, larva olarak değil de, küçük bir ahtapot olarak çıkar. Aynı durum deniz üzümleri adıyla bilinen yumurtalarını, batık cisimler üzerine siyahımsı mor renkli ufak yapraklara sarılı olarak bırakan mürekkepbalığında da görülmektedir. Ahtapotta bulunan 8 dokunaça ek olarak mürekkepbalığında hayvan hareket halinde olmadığı zaman ağzın kenarındaki keselere çekilen iki uzun dokunaç daha vardır. Deniz yatağına ahtapottan daha az bağımlı olan mürekkepbalığı, içderi boşluğunda topladığı suyu, küçük bir huniden hızla fışkırtarak hareket etmektedir.

Mürekkepbalığında bu tür hareketi sağlamak için hidrodinamik yapılar gelişmiştir. Hayvanın vücudu uzunlamasına olup içderide vücudun iki yanında uzanan uzun ve dar yüzgeçler bulunmaktadır; sırt derisinin altında bulunan iç kabuk ise hayvana destek sağlamaktadır. Genellikle açık denizlerde, deniz yatağından biraz yukarıda yaşayan kalamar (bir çeşit küçük mürekkepbalığı) daha ince bir yapıdadır. Bu hayvanın vücudunun ucunda, uzun tüye benzer bir kabukla desteklenen üçgen biçiminde parlak renkli bir kuyruk bulunur. Ahtapot, kalamar ve mürekkepbalığı hareketin mekanik sorunlarını akıllıca çözmüşlerdir. Ancak bir ahtapot, oldukça değişik bazı sorunların da üstesinden gelecek yeteneğe sahiptir. Omurgalılarınkiyle kıyaslanabilecek gözlere ve oldukça karmaşık bir sinir sistemine sahip olan ahtapot, biçimleri ayırt edebilme; geçmiş olayları anımsayabilme ve bazı düşünceleri koşullu refleksler biçiminde bir araya getirebilme yeteneklerine sahiptir. Kafadanbacaklı yumuşakçalardan olan bu omurgasızlar, davranış yönünden zarkanatlı böcekler (arılar, eşekarıları, karıncalar) ve memelilerle (Homo sapiens türünü yani insanı da kapsayan) birlikte zoolojik guruplar içindeki en çok gelişmiş 3 guruptan birini oluşturmaktadırlar.

Bu hayvanlar rahatsız edildiklerinde, bu durumdan kurtulmak için aşırı beceri ve zeka gerektirmeyen bir sistem kullanırlar: bu sistem özel bir keseden salgılanan siyah bir mürekkep yardımıyla saldırganı şaşırtıp hızla kaçmaktan ibarettir.

Ahtapot ve mürekkepbalığına benzeyen hayvanlardan bazılarında bir dış kabuk bulunmaktadır. Bunlardan biri de, hafif sedef kabuğu bir dizi bölmelere ayrılmış olan ve en sondaki en büyük bölmede yaşayan notilustur. Kabuktaki bölmelerin aralarında, sifon adı verilen, hayvanın uzandığı bir tür borunun geçtiği boşluklar bulunmaktadır. Gazla dolu olan iç odacıklar ise, hayvanın yüzmesine yardımcı olmaktadır. Geçmiş jeolojik devirlerde bütün denizlerde yaygın olan notilus, günümüzde yalnızca Hint Okyanusu ve çevresindeki birkaç denizde bulunmaktadır.

Kabuğu olan diğer bir kafadanbacaklı da argonot (ya da kağıt notilusu)’dur. Ancak bu hayvanın kabuğu diğer yumuşakçalardaki gibi iç kabuktan değil, değişime uğramış iki dokunaçtan oluşmuştur ve yumuşaktır. Bu hayvanların yalnızca dişileri kabukludur ve dişi argonot, bu kabuğu üreme mevsiminde kuluçkaya yatmak için bir yuva olarak kullanmaktadır.

Deniz yataklarında, denizin dibindeki alt tabakanın kumlu çamurlu ya da kayalık oluşuna; alglerin gelişimine ve derinliğe göre değişen değişik yaşam türleri bulunmaktadır. Alglerden ve ipliksi yapraklara sahip bitkilerden oluşan yeşillikler, buralarda, otlaklar ve savanlardaki geviş getiren hayvanlar gibi otlayan birçok otobur için sığınak işlevi görmektedir. Birçok balık çeşidinin dışında en obur otoburlar karındanbacaklılar arasında görülmektedir. Bunlardan bazıları, spiral ya da bobin biçiminde tek parça bir kabuğa sahip hiç kabuksuz ya da çok az kabuklu (sümüklüböcek ve büyük deniztavşanı gibi) olan yumuşakça türleridir. Bu yumuşakçaların ağızları, sürekli olarak yumuşak bitki dokularını kemiren bir dizi keskin dişlerden oluşmaktadır. Ancak birçok karındanbacaklı etoburdur. Bunlardan bazıları salgıladıkları bir asitle başka bir yumuşakçanın kabuğunda bir delik açarak, diğer bazıları ise avlarını (bazı küçük balıklar da dahil) uzun dişlerinden akıttıkları zehirle öldürerek beslenmektedirler. Bu ikinci gurupta gözalıcı kabukları koleksiyoncularca çok değerli bulunan koni kabuklu salyangoz (buccinium) bulunmaktadır.

Ancak tüm bunlara karşın, deniz dibinin en korkulu saldırganları denizyıldızlarıdır. Bunların istiridye yatağına gelmeleri, bu değerli yumuşakçalar için ölüm çanlarının çalması demektir. Bu hayvanlarla savaşmak için onları parçalamak da bir sonuç getirmeyecektir. Çünkü denizyıldızları merkez diskten ufak bir parça taşıyan tek kolla bile bütün bir birey oluşturabilecek yenilenme yeteneğine sahiptirler. Denizyıldızı bir istiridye ya da midyeye saldırırken tüm gücünü ve sabrını ortaya koymaktadır. Hayvan kollarından ikisiyle yumuşakçanın bir kapağına, diğer üçüyle de diğer kapağına yapışır. Yumuşakçanın ilk tepkisi kapaklarını hemen kapamaktır. Denizyıldızı bunları açmaya çalıştıkça, yumuşakça direnir. Ancak sonunda yumuşakça nefes almak için kapaklarını hafifçe aralar ve bu anda denizyıldızı ağzından dışarı çıkabilen midesini yumuşakçanın kabuğundan içeri sokar. Sindirim enzimleri yumuşakçayı yedikçe yumuşakçanın kabukları gevşemeye başlar. Daha sonra denizyıldızı yarı yarıya sindirilmiş avıyla birlikte midesini içine alır. Değişik dış görünüşlerine karşın denizkestaneleri, denizyıldızların benzerler. Bu hayvanların iskeletleri dikenlerle kaplıdır. İki türdenizkestar vardır. Bildiğimiz normal denizkestanesi tam yuvarlak bir biçimde olmama birlikte tam bir merkezden çevreye doğru düzenlenmiş bir yapıya sahiptir, hayvanların vücutları çoğunlukla uzun ve keskin dikenlerle kaplıdır. Aşağ açılan ağızlarında güçlü kaslar tarafından hareket ettirilen, parlak renkli kalker tabakalara bağlanmış 5 keskin diş bulunmaktadır. Hayvanın üstünde yaşadığı kayaları törpüleyerek yiyecek bulmasını sağlayan bu karmaşık ağız yapısına, hayvan yaşamı üzerinde dikkatli bir gözlemci olan büyük Yunan filozofu adına izafeten, Aristoteles feneri denir. Algler ve diğer hayvanlar bu hayvanın anüsle birlikte yukarıya doğru açılan uzun bağırsağında sindirilirler. İkinci tür denizkestanesi yukarıda sözü geçen birinci türe oranla oldukça değişik bir yapıdadır. Bu hayvanın vücudu yassı, dikenleri ise kısadır; ayrıca bu yapılarda Aristoteles feneri kaybolmuştur ve anüs yandadır. Bu tür yapısal ayrıcalıklar, yaşam biçimindeki değişiklikler sonucu ortaya çıkmıştır. Bu ikinci gurup denizkestaneleri kumda yaşarlar ve deniz yüzeyinden fazla derin olmayan yerlerde yuvalanırlar. Beslenmelerini ise kara solucanlarında olduğu gibi, besleyici parçacıklar taşıyan kum ve çamurları yutarak sağlarlar. Bu denizkestanelerinin en ilginç olanları Amerika kıyılarında rastlanan kum dolarlarıdır. Bu hayvanların madeni bir para gibi yassı olan vücutları, sanki özellikle kolye yapmak için delinmiş gibi gözüken bir deliğe sahiptir. Denizkestaneleri yavaş hareket ederler. Bu hayvanların on dizi kaplamadan çıkan küçük tüp ayakları, kayalara sıkıca yapışmalarını sağlayan vantuzlarla (emici organlarla) donatılmıştır. Bu tüp ayaklar sırayla tutunup ayrılarak hayvanın hareket etmesini sağlarlar; bu sırada dikenler ise kaldıraç işlevini görürler. Denizhıyarı da tüp ayaklar yardımıyla hareket eder. Hıyarı andıran etli bedenlere sahip olan bu hayvanlar, deniz dibine yapışık yaşarlar ve ağız kenarlarındaki dokunaçlar yardımıyla artıkları ve küçük canlıları ağızlarına kepçeleyerek beslenirler. Bunlar değerli ya da ğözalıcı canlılar olmamalarına karşın Çinliler tarafından kurutularak trepang adıyla pazarlanmaktadırlar. Bu hayvanların alışılmamış davranışları denizyıldızlarını anımsatmaktadır. Denizyıldızı bir yumuşakçayı sindirmek için midesini nasıl dışarı çıkarıyorsa, denizhıyarı da ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya kaldığında midesini ve iç organlarını tümüyle terk etmektedir. Kertenkelenin kuyruğunun yeniden oluşumunda olduğu gibi bu iç organlar daha sonra hayvanın yeniden normal yaşamına dönebilmesi için oluşmaktadır. Deniz dibinde, denizlaleleri, mercanlar, denizşakayıkları, süngerler ve birçok yumuşakça gibi tamamen yerleşik olarak yaşayan bazı omurgasızlar da bulunmaktadır, iki tür denizlalesi vardır ve bazıları tam bir bitki.görünümündedirler. Bur tepesinde çiçek yapraklarına benzeyen 10 kollu bir çiçek zarfı ve uzun bir s. deniz yatağına bağlıdır. Her kolda sürekli hareket ederek çiçek zari ortasındaki ağıza besin taşıyan bir dizi yaprakçık bulunur. Diğer tür denizlalesinde çiçek sapı yoktur. Çiçek zarfının küçük kökleriyle deniz dibine tutunduğu bu türler, köklerini sökerek başka bir yere yerleşebilirler. Süngerler deniz dibinde yaşayan yaratıklar arasında en yaygın ve en çok çeşide sahip olanlardır. Bunlardan küçük olan bazıları kayaları, deniz kabuklarını ve hatta yengeçlerin sırt kabuklarını kaplayarak yaşarlar. Bazı süngerler ise çalılar gibi yayvandırlar ve derin sularda yaşayan dev Neptün sepetinde olduğu gibi 1,5 m.’ye kadar gelişebilen boyutlara sahiptirler. Süngerlerin değişik renkleri genellikle parlak kırmızı, sar , siyah ve kahverengiden oluşmaktadır. Diğer deniz omurgasızları gibi süngerler de basit yaratıklardır ve merkezileşmeleri zayıftır. Bu yapılar esas olarak iç duvarları yakalı kamçılı hücreler ile kaplı odacıklardan oluşmaktadırlar. Bu hücrelerin sürekli olarak su akımı oluşturan bir kamçıları vardır; su, oldukça düzenli bir biçimde dizilen ve süngerden süngere değişiklik gösteren gözenek ve tüplerden sürekli olarak geçmektedir. Ticari süngerler, ıslatılarak ve bazı başka yöntemlerle hücreleri yok edilmiş olan deniz süngerlerinin iskelet yapılarından başka bir şey değildirler. Bu iskelet spotıjin adı verilen ve saç ve kürkteki keratine benzeyen bir maddenin oluşturduğu pürüzlü bir ağ örgüsünden oluşmuştur. Ancak süngerlerin hepsi bu tür bir iskelete sahip değildir; bunların çoğunda birbirlerine bir iki ya da daha çok noktada geçen ve katı ancak oldukça esnek bir yapı oluşturan iğnecikler bulunmaktadır. Bu iğneler duruma göre silis ve hatta kalsiyumkarbonat içerebilmektedirler.

Actinia ya da denizşakayıkları oldukça canlı renklere sahiptirler. Bu yaratıklar ilişkili oldukları medüz ya da denizanası ve mercanlar gibi yerleşik olmalarına karşın, koloniler biçiminde yaşamazlar. Geniş yapışkan bir diskle dibe bağlanan bu hayvanın vücudu kısa bir silindiri andırmaktadır. Çok sayıda uzun ve etli dokunaçlarla çevrili olan ağız, üst nazal bölgenin ortasında yer almaktadır. Gerçekte zehirli hücrelerle donatılmış olan bu hayvanların çekici görünüşlerine aldanmamak gerekir. Böylesine etkili bir silaha sahip olan bir hayvan, hareketli olmasa bile oldukça büyük avları yakalayabilmektedir.

Buna karşın bazı küçük deniz canlıları denizşakayığının dokunaçları arasında tehlikesizce dolaşabilmektedirler. Bu korkutucu hayvan çiçeğin güvenini kazanmış olan bazı balıklar (bunlar dünyanın değişik bölgelerine göre değişiklik gösterirler), zehirli dokunaçlar arasında geçirdikleri uzun ve korkusuz saatlerden büyük zevk almaktadırlar.

Kuşkusuz, deniz dibindeki tüm ilişkiler bu denli düzenli değildir. Diğer hayvanların kanını onları öldürünceye dek emen ve başka hayvanların ölümü pahasına yaşayan hayvanların sayısı hiç de az değildir. Bu asalaklar arasında, olgunlaştığında bir yengecin karnına yapışmış küçük bir torbacığı andıran sacculina carcini de bulunur. Bu hayvan, ağzı, gözleri ve bacakları olmayan garip bir yaratıktır. Gerçekte asalak olarak yaşamak için tek gerekli şey, emmeye yarayan organlardır ve sacculina carcini’de bu organlar fazlasıyla bulunur. Yengecin karnındaki küçük torbacık bir gurup dallanmış .tüplerle kurbanının vücuduna uzanmakta ve onun yaşam sıvısını emerek yaşamaktadır. Bu hayvanın görünümünü bilen herhangi bir kişinin onun bir kabuklu olduğuna, yani kurbanının bir akrabası (uzak da olsa) olduğuna inanması oldukça güçtür. Gerçekte, asalak yumurtadan çıktığında olgun devredeki görünümünden oldukça değişik bir görünüme sahiptir; larva devresi boyunca onu diğer kabuklulardan, özellikle boynuzlu midyelerden (balanus) ayırmak oldukça zordur.

Boynuzlu midyeler de oldukça ilginç kabuklulardandır. Bunlar larva olarak geçirdikleri yaşamlarını, sonuna değin kalacakları batık bir cisme bağlarlar. Larva metamorfoz için bir yer seçtiğinde kendisini o noktaya bir duyargayla bağlar. Bu duyarga küçük, etli bir sap biçimindedir. Bunlar daha sonra çoğunlukla fildişi beyazı renginde ve taş sertliğinde içi boş bir diş ya da bir volkan konisi görünümünü alırlar. Bunların tepelerinden, suyu döndürerek içindeki besleyici parçacıkları toplamak için kullanılan bir sürgün ya da filiz demeti uzanmaktadır. Herhangi bir tehlike ya da kurulukla karşı karşıya kalındığında, sürgünler hızla 4 küçük hareketli kalker tabakanın altına çekilirler. Kayalar ve diğer batık cisimler üzerinde bulunan boynuzlu midyeler, suların çekilmesiyle ortaya çıkan kuruluk sorunuyla en iyi baş eden canlılardır. Son derece parlak renkli olan boynuzlu midyelerin bazı türleri taşınmak için balinalara ve dev kaplumbağalara bağlı olarak yaşarlar. Boynuzlu midyeler kendilerini durağan batık cisimlere bağlarken, görüntü açısından bir sap tarafından tutulan boynuzlu midyeyi andıran başka bir tür kabuklu da yüzen tahta parçalarına tutunur.

Deniz kabukluları yapı ve davranış açısından şaşırtıcı çeşitlilikler gösterirler. Eşayaklılar, başlıca örneği bahçelerde ve nemli kilerlerde yaygın olarak bulunan tahtabiti olan, büyük bir gurubu oluşturmaktadırlar. Deriz eşayaklıları arasında çöp yiyen ve kâra eşayaklılarına benzeyen birçok tür bulunmaktadır. Bunlar, yosunlar arasında yüzen çöp ve süprüntüler üzerinde ve gemi kurtlarınca açılan tünellerde görülebilirler. Ancak bazı türler daha kolay bir yaşam türü olduğu için asalaklığı seçmişlerdir. Bunlar sığ balıklarına ya da diğer kabuklulara kıvrık kancalı ayaklarıyla öyle tutunurlar ki, gerçek biçimleri ayırt edilemez. Buna benzer olarak tipik planktonik kopepodlar arasında yumuşakçaların ve denizhıyarlarının sindirim borularında yaşayan ilginç asalaklar vardır. En tipik ve en iyi bilinen kabuklular yengeçler, karidesler, kerevidesler ve İstakozlardır. Yengeçlerin birkaç milimetre boyunda olan ve midyelerin içinde barınan pinnotheres pisum gibi sayısız türleri bulunmaktadır. Diğer türler ise Japonya’daki görkemli dev yengeç gibi parlak renkli olanlardır. Yengeçlerin çoğu planktonik larva yaşamına sahip, büyük gözlü, küçük, ilginç yaratıklardır. Bunlar zoologlarca zoea ve megalopa gibi garip isimlerle adlandırılmaktadırlar. Bu hayvanlar daha sonra önemli bir değişimle dayanıklı bir sırt kabuğuyla çevrilmiş genellikle biri diğerinden daha renkli, bir çift etkili kıskaca sahip deniz yatağı hayvanlarına dönüşmektedirler. Ancak bazı yengeçler olgunlaştıktan sonra bile yüzmeyi sürdürürler: bıçak gibi düzleşen son bacak çifti, bu gibi durumlarda ileriye doğru hareketi sağlamaktadır. Kayalık diplerde görülen bazı türler gizlenmeyi sağladığı için üzerlerinde yosunların ve süngerlerin gelişmelerine izin verirler;

dromialar ise çevrelerindeki organizmalar arasında amaca en uygun olanını sırtlarına alırlar.

Deniz dibinde batık kayalar arasında yaşayan daha birçok büyüleyici hayvan vardır. Örneğin bonellia (Bonellia viridis) yeşil renkli ilginç bir solucandır. Bu solucanımsı hayvanın vücudu iki bölümden oluşmaktadır: kese biçiminde olan alt bölge bir kaya çatlağının içinde gizlenirken, üst bölge (eğer geri çekilmezse) yarıktan dışarı 1 metre kadar uzanmaktadır. Bonellianın üst yarısı besinin basitçe içeri alındığı iki yuvarlakça parçayı oluşturmak üzere tepede genişleyen bir hortumdur. Bu az rastlanan türdeki solucanların en dikkati çeken özellikleri, yukarıda tanımlanan cinsten bireylerin tümünün dişi olmasıdır; bu türün erkek bireyleri ise dişilerin hortumlarında ortakçı olarak yaşayan çok küçük canlılardır. Bonellia yumurtadan çıktığında cinsiyeti henüz belli değildir; dişi ve erkek bireylerin ayırımı gelişme sırasında gerçekleşmektedir. Larva, gelişme süresince belli bir süre aynı türün dişisiyle ilişki kurarsa erkek, tersi durumda ise dişi oluşmaktadır. Bunlar gerçekte deniz omurgasızlarının üreme biyolojilerinde rastlanan olağan davranış kalıplarıdır. Polychaeta bunun iyi bir örneğidir. Bu solucanlar, yersolucanla-rına oldukça benzemekle birlikte, temelde vücudun çeşitli bölmelerinde yinelenen ve bir dizi yumru üzerinde çıkan renkli sert kıllarla bu hayvanlardan ayrılmaktadırlar.

Polychaeta’nın başlıca iki türü vardır; serbest yüzenler ve yerleşik yaşayanlar. Serbest yaşayanlar, yaşamlarını deniz yatağında yosunlar arasında, kumda ya da planktonik organizmalarda olduğu gibi kendilerini suyun hareketlerine bırakarak oradan buraya taşınarak geçirmektedirler: böyle bir yaşamı olan türlerin vücutları yassı ve saydamdır ve vücudun kenarlarında hayvanın yüzmesini sağlayan yüzgeçler bulunmaktadır. Öte yandan yerleşik polychaetalar ise genellikle, kalkerli ya da zarımsı tüpler oluştururlar. Hayvanın ön ucunun çıktığı bu tüpler çoğunlukla tüylere ve parlak renkli sürgünlere sahiptir. Deniz yatağında yaşayan birçok polychaeta’da vücudun normal bir yapıda olan ön bölümüyle bir kolyeye benzeyen ve bölmeleri yumurtalarla ve sperma hayvancıklarıyla dolu olan arka bölümünü ayırt etmek kolaydır. Hayvan olgunlaştığında bu ‘kuyruklar’ ayrılmakta ve içlerindekini suya boşaltmaktadırlar. Diğer polychaetalar ise bitkisel üremeye başvurmaktadırlar: Vücut, birçok yerde ayrı bölmeler gelişerek kendiliğinden yeni bireyler oluşturacak biçimde, çapraz bir yapı göstermektedir. Syllidae familyasında üreme, tomurcuklanma yoluyla olmaktadır: bu hayvanların

vücutlarının arka ucundaki birkaç yumru küçük polychaetalara gelişmekte ve bu canlılar da daha sonra ayrılarak bağımsız bir yaşama başlamaktadırlar. Polychaetalar arasında Chaetopterus’u da kapsayan birçok ışıldayan tür bulunmaktadır.

Yumuşakçaların üreme kalıpları da çeşitlidir; bunlar arasında istiridyelerde, çift kabuklu yumuşakçalarda ve birçok karındanbacaklıda olduğu gibi hermafrodit yapılar oldukça fazladır. Kafadanbacaklılarda (mürekkepbalığı, kalamar ve benzerleri) cinsiyetler ayrıdır ve erkek birey dişiyi döllemeye yarayan özel bir dokunaca sahiptir. Hectocotylus olarak bilinen bu dokunaç, bazı durumlarda erkek bireyin vücudundan ayrılmaktadır (bu dokunacın dişi bireyin Vücudunda bulunması onun yanlışlıkla asalak olarak değerlendirilmesine neden olmuştur).

Eski Akdeniz insanlarınca kumaşı boyadıkları mor renkli maddenin elde edilmesinde kullanılan dikenli salyangoz (iskerlet) en ilginç yumuşakçalar-dandır. Bu değerli boyanın elde edilmesinde kullanılan teknik hiç de basit değildir; daha modern çağlarda bu tekniğin yinelenmesi için yapılan girişimler fazla başarıya ulaşmamıştır. Günümüzde dikenli salyangoz yalnızca yenebilir olması, yumru ve dikenlerle süslü zarif kabuğuyla dikkati çeken bir canlıdır.

Yumuşakçalar arasında en büyük ilgi, yiyecek açısından önem taşıyan çift kabuklularda yoğunlaşmaktadır. Bunlar istiridyeler, midyeler ve meşhur inci istiridyeleridir.

Parlak bir sedef olma özelliği (ve ticari değeri) bir yana bırakılacak olursa inci, zarif bir solucan tabutundan başka bir şey değildir. Küçük bir yaratığın ya da küçük bir cismin, bir yumuşakçanın kabukları ya da onu salgılayan içderisi arasında sıkışıp kalması çok rastlanan bir olaydır; yabancı bir cismin varlığı içderiyi harekete geçirir ve onun salgı üretimini artırır. Bunun sonucu davetsiz misafirin çevresi bir ya da birkaç sedef tabakasıyla çevrilmiş olur. Böylece, çoğunlukla düzensiz ya da yarım bir biçime sahip olan inci oluşur. Bazı durumlarda inci, kendini çok güzel gösteren ve kusursuz biçimiyle aranılan bir taş olarak da ortaya çıkabilmektedir.

Bunların dışında sürekli tünel açmak yoluyla yaptıkları zararla tanınan türler de bulunmaktadır.

Bu türler arasında en zararlı olanlar gemi kurtlarıdır; bu uzun vücutlu solucan benzeri çift kabuklu yumuşakçalar, ince kabuklarıyla yok denecek kadar az bir çıkıntı yaparlar. Bu hayvanlar kayıkların ve gemilerin döşemelerinde ve batık tahtalarda tüneller kazarlar. Gemi kurtları bir yandan tünel açarken.

diğer yandan açtıkları tünelleri kalkerli salgılarıyla doldururlar; bu da onları tahtanın içine girmiş uzun beyaz tüplerde yaşıyormuş gibi gösterir. Bu yaratıklar tahtayı öylesine delik deşik ederler ki, tahta çoğunlukla ince bir sünger biçimine dönüşür (beyaz karıncaların yaptıklarından farklı değildir). Diğer iki kabuklu yumuşakçalar kayalarda bile tüneller kazarlar; bu, folaslarda ve hurma midyelerinde (Lithodomus lithophagus) rastlanan bir durumdur. İki hayvan da ağzının tadını bilenlerce çok aranmaktadır. Kazarken hem kimyasal hem de mekanik araçlar kullanan bu yumuşakçaların gelişim sırasında oluşan oyuklar içinde kapalı kalmaları sık rastlanan bir olaydır.

Bu hayvanlar kazıya başladıkları deliği fazla genişletmeden kayayı daha derinlere doğru aşındırmayı sürdürürler. Bunların tek gereksinmeleri, beslenmeleri ve solunumları için gerekli olan, sürekli su değişiminin sağlanmasıdır. Ancak yine de iki kabuklu yumuşakçaların çoğu yerleşik hayvanlardır. Kaya ya da tahtalarda tünel kazan türler, sığınaklarım hiçbir zaman bütünüyle terk etmezler. Midyeler deniz yatağına, eskiden dikişlerde ve örgülerde kullanılan ve kaba ipeğe benzeyen bir lif demetiyle bağlanırlar; bunlar geliştiklerinde, alt kapaklarıyla kayaya kaynamış olan istiridyelerle deniztarakları, derinlerde kumda kalırlar ve çok az hareket ederler. Bazı cinsler ise daha hareketlidir: örneğin, deniztaraklarının bazı türleri büyük etli ayaklarını ve ibiklerini kullanarak sıçrarlar ve kapaklarım açıp kapamak yoluyla hızla hareket ederler.

Yumuşakçaların kabukları oldukça çeşitli biçimlerde olmalarına karşın, temelde özdeş bir yapı göstermektedirler. Bunlar üstüste birikmiş kalsiyumkarbonat kristalleri tabakalarından bazen kalkit yapısında, bazı durumlarda da aragonit yapısında oluşmaktadırlar. Mineral madde conchyolin olarak bilinen ve azot içeren organik bir bileşimle birleşmiştir. Kabukların biçim ve görünümleri, çevre koşullarının çeşitliliklerini yansıtan düzenli bir gelişme işlemi sonucunda ortaya çıkmıştır.

Bir ağaç gövdesinin halkalarından olduğu gibi bir yumuşakçanın kabuğundan da birkaç yıllık bir tarihi okumak olasıdır. Yaşamla ilgili olayların daha hızlı oluştuğu ve suyun daha çok karbonat içerdiği ılıman denizlerde kabuklar daha büyük ve daha ağırdır. Özellikle dev deniztarağı tropik sulara özgü bir cinstir. Oldukça ağır olan bu hayvan, kapakları aralık bir biçimde deniz yatağında kalmakta ve dokularında konaklayan mikroskobik alglerin oluşturduğu organik maddelerle beslenmektedir. Bu küçük bitkisel organizmalar, yaşamlarını sürdürmelerini sağlayan kimyasal reaksiyonlar için ışığa gereksinme duyduklarından dev deniztarağı, bunları özel saydam üstderi hücrelerinin altında ağırlar ve merceğe benzeyen bir sistemle bu organizmalar için gerekli olan ışık ışınlarım toplar. Bu tek hücreli algler, birçok deniz hayvanı için o denli önemlidir ki, hayvanlar bunların gelişmelerine yardımcı olacak özel yapılar geliştirmişlerdir.

Çift kapaklı bir yumuşakça olan kalpmidyesi (corculum), kabuğunda bir dizi saydam gözeneğin birleşmesiyle oluşan öyle bir yapı geliştirmiştir ki, ışık, kapaklar kapalı olduğunda bile yosuna ulaşabilmektedir.

Mikroskobik, tek hücreli deniz algleriyle birlikte yaşayan diğer deniz hayvanları birçok mercan türleri ve delikli mercanlardır. Her biri yukarıda tanımlanan modele uyan bu yapısal organizmalar, polip kolonileri biçiminde yaşadıklarından, medusae (denizanaları) ve denizşakayıklarıyla birlikte selentereler olarak sınıflandırılırlar. Mercanlar ve delikli mercanlar sıcak, temiz ve iyi aydınlanan sulara gereksinme duyarlar. Bu gereksinmeler (özellikle sonuncusu) bu hayvanların dokularında yaşayan algler tarafından zorla kabul ettirilmiştir. Bunun sonucu olarak türlerin büyük çoğunluğu tropikal sularda yasarlar ve yalnızca çok değişik olan bazıları ılıman denizlere gidebilirler. Delikli mercanlar, çevre koşullarının gereksinmelerine en iyi karşılık verdiği yerlerde çeşitli biçimlerde ve oldukça kalabalık olarak yayılırlar. Bunlardan bazıları çatallaşmış kollara sahiptir. Diğerlerinde ise kenarlarda yuvarlak bölgeler, parmaklar ve beyin büklümleri bulunur. Delikli mercanların etkinliklerinin en yoğun olduğu yerler Avustralya’daki Büyük Mercan Kayalığı ve Pasifik Okyanusu’ndaki sayısız mercan adalarıdır. Avustralya’daki Büyük Mercan Kayalığı, kıtadan geniş ve sığ bir boğazla ayrılmıştır. Bu boğazın ılık ve oldukça durgun sularında aşırı hareketli bir hayvan yaşamı bulunmaktadır. Denizin hareketiyle sürekli olarak parçalanan mercan iskeletlerinin kırılan parçaları birleşerek, üstünde poliplerin yerleştiği gerçek kaya kütlelerini oluştururlar.

Mercanadaları tipik ve alışılmışın dışında bir yapıya sahiptirler: bunlar, ortasında etrafı çevrili sığ bir lagon bulunan halka biçiminde adalardır. Bu, ilk bakışta açıklanması zor bir görünümdür. Gerçekte bunlar, krater su yüzeyine doğru ilerlediği zaman mercanların yerleştiği sualtı volkan konileridir. Bu yapısal organizmalar krater çevresinde binlerce yıllık yaşamlarını sürdürmektedir; öldüklerinde ise bunların birikintileri ardıl karbon tabakalarını oluşturmaktadır. Geçen birkaç bin yıllık sürede büyük miktarlarda kutup buzunun erimesi sonucu, su düzeyinin gittikçe artarak yükselmesi, bu volkan konilerin birçoğunun batmasına neden olmuş, ancak mercanlar yüzeyde kalmayı başarmışlardır. Böylece poliplerden oluşan yüksek bir duvarın, lav konisinin üzerinde yükselmesi gerçekleşmiştir.

Delikli mercanlar ve mercanlar eski jeolojik zamanlardan bu yana etkinliklerini sürdürmektedirler. Büyük ölçüde birçok dağ, milyonlarca yıldan beri biriken, mercan kireçtaşından oluşmuştur. Bu tür dağlar deniz omurgasızlarının, insanüstü etkinliklerinin silinmez izlerini taşımaktadırlar.

Yorum yazın