İBN HALDUN’A GÖRE İNSAN TOPLUM VE İKTİSAT

İBN HALDUN’A GÖRE İNSAN TOPLUM VE İKTİSAT
İbn Haldun, “umran” dediği toplumu “temeddün” adını verdiği medeniyeti anlamak, incelemek için, önce insan toplumunu etkileyen olayların bilinmesi gerektiğine inanır. Bir toplumun anlaşılması, açıklanması için en güvenilir ilke, toplulukların biçim değiştirmesini sağlayan kurallardır. Nerede ve hangi etkiler altında olursa olsun, öz olan insan toplumudur, biçim ve dış değişiklikler onun görünüşteki özelliklerini sağlayan işaretlerdir. İnsanların belli etkiler altında zorunlu olarak bir araya gelmesinden doğan toplumu anlamak, açıklamak için dış görünüşlerine değil, iç yapısına bakmak, yapısını kuran ilkeleri, özünü yaratan olayları incelemek, kavramak gerekir. Anlamanın temel ilkesi öze, özü yapana inmektir. İnsan topluluğu boyuna gelişen, dış etkiler altında sürekli olarak değişen bir varlıktır. Onu ancak bu sürekli değişmeler içinde anlayabiliriz.
A. Toplum
İbn Haldun’ a göre toplumlar üç temel ilkeye dayanır:
i. İnsanların varlığını sürdürebilmesini sağlayan nesnelerin elde edilmesi için karşılıklı dayanışma
ii. Tek başına gerçekleştirilemeyecek alanlarda işbirliği
iii. Düşman saldırılarına karşı birleşme
Bir toplumun doğmasını, oluşmasını, biçimlenmesini sağlayan bu dış olayların yanı sıra, bir de toplumun iç yapısını belirleyen gelenek, görenek ve ortak inançlar vardır.
İbn Haldun toplumları biçim bakımından vahşi, yarı–vahşi ve kabile olmak üzere üçe ayırmıştır. Her türün kendine özgü bir yaşam özelliği vardır. Vahşilerde avcılık, yarı–vahşilerde çobanlık, kabilede tarım geçerlidir ve başlıca geçim kaynağıdır. Hangi türden olursa olsun, toplumun özü kan bağından kaynaklanan dayanışma yani asabiyettir. Kan bağı kent yaşamına geçince toplumsal bağlılığa dönüşür. Toplumsal aşamanın son aşaması kan bağı dayanışmasından kurumsal ve düzenli yaşama biçimine geçiş olan devlettir.
İbn Haldun toplum planında, işbirliği, dayanışma ve yardımlaşma ilkelerine çok önem vermiştir.İnsanların iktisadi faaliyette bulunmak, yani birbirleri için üretmek mecburiyetinde olmalarının bir hikmetinin de, onları işbirliğine yöneltmek, birbirleriyle yardımlaşma ve dayanışmaya zorlamak olduğunu ve Allah’ın insanı, hayatını sürdürebilmesi için birçok şeye muhtaç olarak ve çevresindeki şeylerden ancak onları bir üretim işleminden geçirdikten sonra yararlanacak şekilde yaratmış olmasının, insanları bir araya gelerek belli üretim dallarında, zanaatlarda işbölümüne gitmeye zorlamak, böylece toplumlar halinde işbirliği, yardımlaşma ve dayanışma içinde yeryüzünü imar etmeye yönelmek için olduğunu ifade etmiştir.
B. Toplumsal Yaşam
İbn Haldun’un toplumsal yaşam konusundaki görüşleri de ilgi çekicidir. Ona göre, göçebelik ve yerleşik yaşayış (bedevilik ve hadarilik) olmak üzere iki türlü toplum yaşamı vardır ve her ikisi de gerek içten, gerekse dıştan gelen baskıların etkisi altındadır.
İbn Haldun’a göre, çeşitli kavimlerde, milletlerde, kabilelerde, nesillerde ve cemiyetlerde görülen farklılığın sebebi ekonomiktir. Toplumların bedevîlik ve hadarîlik hayat safhalarını yaşamaları tabiî bir haldir. Bedevîlikten hadarîliğe geçişi sağlayan, yani medenileşmeyi temin eden sebepler de ekonomiktir. Bu sebepleri zaruri, lüzumlu ve lüks ihtiyaç maddeleri olarak ifade etmektedir. Bir toplum zaruri ihtiyaç maddeleri ile yetinmek zorunda ise bedevî ve göçebedir. Lüks tüketime geçmiş ise hadarîdir. Bu iki durum arasında lüzumlu ihtiyaç maddelerini tüketen cemiyetlerde bulunur. Yani, geri kalmış cemiyetler, ilk, basit ve zaruri ihtiyaç maddelerini, gelişmiş ve kalkınmış cemiyetler kemâli ve lüks ihtiyaç maddelerini tüketirler. Böylece üretim ve tüketimin cemiyetlerin bünyeleri, yapı biçimleri ve içinden geçtikleri değişme süreci üzerindeki tesiri kısa ama özlü bir şekilde İbn Haldun tarafından gösterilmiştir.
Yukarıda yazanları İbn Haldun kendi sözleriyle şöyle açıklamıştır:
“Bazı kavimler ziraat ve bahçecilik yaparak çiftçilikle uğraşırlar. Diğer bazıları koyun, keçi, sığır, arı ve ipek böcekçiliği gibi hayvanlara ve canlılara bakma işini meslek edinmişlerdir. Maksat bunların yavrularını ve ürünlerini elde etmektir. Çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşan söz konusu kişileri ve toplumları mecburiyet ve zaruret mutlaka, bedeviliğe, sahrada oturmaya sevk etmektedir. Bunların bedevi bir hayat sürmeleri kendileri için zaruri olmuştur. Bu taktirde bunların bir araya gelip içtimai bir hayat yaşamaları; gıda, barınak ve elbise nevinden olan ihtiyaçları, maişetleri ve umranları konusundaki yardımlaşmaları sadece hayatı koruyacak ve yetecek bir geçim temin edecek miktarda idi, daha fazla değildi. Zira bunun ötesine güçleri yetmiyordu.
Sonra bu maişet için bir yol ve geçim için bir meslek tutan bu toplumların halleri genişleyip, ihtiyacın üstünde bir zenginlik ve refah kendilerine elverdiği zaman, bu durum onları rahat ve sükuna sevk etti. Artık zaruri olandan fazlası için yardımlaştılar., gıdaları ve yiyecekleri çoğalttılar, bu husustaki dikkat ve itinaları arttı. Hadari olmaları sebebiyle daha geniş evler yaptılar, şehir ve kasabalar inşa ettiler.
Sonra refah ve rahat hali daha da artar. Bunun peşinden, son haddine ulaşan refahın adetleri ortaya çıkar. Gıdaların ıslah ve terbiye edilmesinde, yemek yapılan kapların güzelleşmesinde, pişirilen yemeklerin nefasetinde, ipek ve atlas gibi pahalı kumaşlardan elbiseler edinilmesinde, ev ve konakların yükseltilerek sağlam, süslü ve sanatkârane yapılmasında, sanat imkânlarının son haddine kadar kuvveden fiile çıkmasında daha çok dikkat ve itina gösterdiler. Bu duruma ulaşanlar köşkler ve konaklar yaparak, buralarda sular akıttılar. Binaları mümkün olduğu kadar yükselttiler, güzel ve görkemli olması için aşırı derecede önem verdiler, elbise, yatak, kap, kacak ve ihtiyaç maddeleri gibi maişetleri için edinmiş oldukları şeylerin güzelliği konusunda değişik ve yeni yollara başvurdular.Bunun manası yerleşik hayat süren şehirli ve kasabalı demektir.
Bunlardan bazıları maişet ve geçim için sanat yolunu tutmuşlardır. Diğer bazıları ise ticareti meslek edinmişlerdir. Bedevilere nazaran bunların kazançları daha çok nemalanır, daha fazla çoğalır, daha fazla refah imkânı verir. Çünkü bunların halleri zaruri ihtiyaçların üstündedir, maişetleri de varlıklı olmaları nisbetindedir. Böylece anlaşılmış olmaktadır ki, milletler ve cemaatler için bedevîlik ve hadarîlik, söylediğimiz gibi mutlaka yaşamaları gereken tabiî bir hayattır.”
C. Devlet ve İnsan
Toplum, devletin özüdür, toplumun dışında, toplumdan doğmayan veya topluma dayanmayan bir devlet yoktur. İnsan topluluklarının gelişmesi, kesin ve genel birtakım kuralların ortaya çıkışı, birleşmesi sonucu devlet doğar. Bu bakımdan devlet insan yaratılışına uygundur, toplum içinde yaşayan insanın gerekli bir olayıdır. Devlet bir yaratık değil, bir kuruluştur. İnsandan sonra vardır. İnsanın gerçek hayatı, günlük olayların kurduğu geniş çaplı birleşme düzeni dışında, yalnız düşüncede yaşayan, kaynağını gerçek insan eylemlerinde bulmayan bir devlet yoktur. Devletin özü insandır. İnsan kendi gibi düşünen, eylemde bulunan, düzen kuran, kuralların birleşmesini sağlayan canlı varlıklarla devleti kurar. Devletin en küçük yapıcı, kurucu bölümü, gerçek temeli insandır. Devlet, büyük insan; insan, küçük devlettir.
İbn Haldun, insan için toplum hayatının zorunlu olduğunu belirtmiştir. Devlet, toplum dışında kavranamaz. Devletsiz toplum düşünmek de güçtür. İnsan hayatı dayanışma ile mutlu doğrultuda gelişir. Toplum için devamlı anarşî imkân dışıdır. Sonunda yönetenlerin ve yönetilenlerin bulunması gereklidir.
İbn Haldun devletlerin, medeniyetlerin kurulmasında iklimlerinde etkili olduğunu ve büyük uygarlıkların, iklimi ılımlı olan yerlerde kurulduğunu belirtmiştir. Böyle iklimler insan tabiatına daha uygundur. Sert iklim, insanı daha çok yorar ve böyle iklimi olan yerlerde doğaya uymak güç olur. Aşırı sıcak ve aşırı soğuk iklimlere nazaran ılımlı yerlerin insanı daha çok çalışma imkânı bulur.
İbn Haldun’a göre insan doğduğu gibi kalmaz. İnsan alışkanlıkları ve içinde yaşadığı toplumun şartları ona etki yapar. Milletlerin değişik karakterde olmaları alışkanlıklarının ve kazandıkları yaşam tarzlarının sonucudur. Alışkanlıklar insan tabiatını değiştirirler. Alışılan şey töre haline gelir.
D. Devletin Çökmesi: “Şahıslar Gibi Devletlerin de Tabîî Ömürleri Vardır.”
İbn Haldun’a göre devletin doğuş, gelişme ve dağılma gibi üç evresi vardır. Bu evreler, bir canlıdaki gençlik, olgunluk ve yaşlılık dönemlerine benzer.
Bunu İbn Haldun Mukaddime’sinde şöyle açıklamıştır:
Bir devletin ve hanedanın ömrü, üç nesli aşmaz. Bunun sebepleri şunlardır:
i. Birinci nesil: Çetin hayat şartlarını göğüsleme, cengâverlik, yırtıcılık, şan ve şöhrette iştirak gibi bedeviliğin karakterini, setliğini ve vahşiliğini muhafazaya devam eder. Bu sayede asabiyetin müessiriyeti kendilerine mahfuz kalır. Kılıçları keskin ve çevreleri korkuludur.
ii. İkinci nesil: Bunların halleri mülk ve refah dolayısıyla bedevilikten hadariliğe, sıkıntıdan ve darlıktan genişliğe ve bolluğa, müştereken şan sahibi olmaktan ona tek başına sahip olmaya, geriye kalanların şan için çabalamayıp âtıl ve tembel kalmalarına, izzette herkesten ilerde olmaktan zilletteki aşağılığa doğru değişir. Bu suretle asabiyetin keskinliği kısmen körelir. Bu durumda kalanlar boyun eğme ve hakir durumda kalma hali ile ünsiyet peyda ederler. Fakat yine de söz konusu iyi hasletlerin çoğu kendilerinde mevcuttur. Zira ilk nesle yetmişler, onların halleri ile doğrudan doğrudan doğruya temasa gelmişler, izzet ve itibar kazanmalarını, şan için çabalamalarını, müdafaa ve himayedeki hedeflerini müşahede etmişleridir. Bu yüzden bu konuda bir çok şey kaybetmiş olsalar bile, o hususları tümü ile terk etmek kendileri için mümkün olmaz. İlk nesle ait hallere döneceklerini ümit eder veya bunun kendilerine mevcut olduğunu zannederler.

iii. Üçüncü nesil: Sanki kendilerinde hiç mevcut değilmişçesine bedevîlik, sertlik, kabalık zamanını unuturlar. İzzetin zevkini ve asabiyeti kaybederler. Bunun sebebi de kâhir bir hakimiyet altında bulunmalarıdır. Nâil oldukları türlü türlü nân u nimet sebebiyle onlardaki refah son haddine ulaşır. Böylece devlet için bakıma ve beslenmeye muhtaç bir aile haline gelirler. Savunmaya muhtaç durumda bulunan kadınlar ve çocuklar durumuna düşerler. Asabiyetleri tümden ortadan kalkar. Himaye, müdafaa, mutalebenin (cengaverlik, savunma ve istekler peşinde koşma) ne olduğunu unutur giderler. Şekil, kılık, kıyafet, ata binme ve güzel maharetler hususunda, kendilerini, halka olduklarından başka türlü gösterir, onların gözlerini boyarlar. Hak talep eden karşılarına dikildi mi, ona karşı kendilerini savunmak için mukavemet gösteremezler. Bu taktirde devletin sahibi ve hanedanın başkanı, onların dışında kendine destek olacak başka zorlu ve bahadır kişilere muhtaç olur. Devleti savunma konusunda kısmen de olsa kendisine yardımcı olacak bir çevre edinir, o devletin inkırazı konusunda Allah’tan izin çıkana kadar böyle devam eder. İzin çıkınca, devlet ve ondaki her şey ortadan kalkar.
Bir devletin yıkılmasına yol açan olayların başında, onun özünü oluşturan, toplumun gereksinimleri doğrultusunda gidemeyişidir. Bu durumda bir biçim olan devletle, öz olan toplum arasında kopukluk baş gösterir, biçim öze, öz biçime yabancılaşır, sonunda devlet çöker. Devletin oluş, gelişme, çöküş tutumlara bağlıdır.
İbn Haldun’a göre devlet şu beş olguyu (tutumu) yaşar:
i. Göçebelikten zafere ulaşmak.
ii. Alınmış yerlerdeki kavimlere hükmetme. İktidarın sağlamlaştırılması, köleler sınıfının ve sanatların doğması.
iii. Büyük şehirlerin kurulması. Zenginliğin artması. Çiftçilik ve ticaretin gelişmesi.
iv. Yönetenlerin barış ve esenlik yolunu seçmesi. Başka ülkelere göz dikememesi ve geçmiş milletlerin tecrübelerinden yararlanması.
v. Yönetenlerin eğlenceye ve haksız işlere yönelmesi. Bu hale düşünce devletin çökmesi bir gün kesinleşir.

E. Ekonomi ve Toplum İlişkisi
İbn Haldun insanın varlığını devam ettirebilmesi için toplu halde yaşamak mecburiyetinde olduğunu, en basit ve ilkel düzeyde de olsa ihtiyaçlarını tek başına karşılayamayacağını belirtir. Bu sebeple başkalarının ürettiği mal ve hizmetleri satın almak, buna mukabil başkalarının ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetleri üretmek mecburiyetindedir. İktisadi faaliyet göstermek insanı hayvanlardan ayıran bir özelliktir. Çok defa insan çevresindeki şeyleri ihtiyacını karşılayabilmesi için bir üretim sürecinden geçirmek zorundadır; bu onun vazgeçemeyeceği en temel, zorunlu ve tabii işidir. Bundan dolayı İbn Haldun eserlerinde iktisatla, geçim ve kazanç yollarıyla ilgili konulara diğerlerinden önce yer verir ve bunun sebebini, zorunlu olanın kemal için gerekli olandan daha önce geldiği fikriyle açıklar.
İbn Haldun, iktisadi faaliyetlere böyle temel bir yer vermesinin yanında bu faaliyetin Allah’ın emri olduğuna işaret etmekte ve bu görüşünü, “Rızkınızı arayınız” (El-Ankebût 29/17) meâlindeki âyetle desteklemektedir. Ayrıca ona göre etrafına serilen bu nimetlerden faydalanabilmesi için gerekli güç, kuvvet, akıl gibi imkanları insanoğluna bahşeden Allah, çiftçilik ve diğer temel zanaatlarla ilgili ana bilgi ve hünerleri de peygamberleri vasıtasıyla öğretmiştir. Böylece iktisadi faaliyet bir yönüyle mukaddes ve mübarek bir nitelik kazanmış olmaktadır. Bir kimsenin değerinin çalışarak ortaya koyduğu eserlerle, sahip olduğu hüner ve zanaatla ölçüleceğini söyleyen İbn Haldun bu hususta Hz. Ali’nin şu sözünü nakleder: “Kişinin değeri güzel bir şekilde yapabileceği iş ile ölçülür.” İbn Haldun’a göre insanların ve toplumların içinde bulundukları hallerin farklılığı ve çeşitliliği, onların geçim tarzlarının ve uğraştıkları iktisadi faaliyetlerin çeşitli olmasından ileri gelir. Şu halde insanı ve insanlık tarihini, toplumlarla devletlerin gelişmesine ve yıkılmasına yol açan faktörleri gereğince anlayabilmek için iktisadi faaliyet şekillerinin, üretim ilişkilerinin, genel olarak iktisadi yapının iyi bir şekilde incelenmesi şarttır. İnsanı, toplumları, toplumsal olayları ve insanlık tarihini iktisadi yapıdan soyutlayarak ele almak mümkün değildir.
İbn Haldun iktisadi yapının sosyal hadiseler üzerindeki etkilerinin bu derece önemli olduğunu daha önce kendisi kadar açık biçimde ortaya koyan bir düşünür bulunmadığını dile getirmiştir. Ona göre bu konuyla ilgili daha önce yazılanlar hedeflerine ulaşamamış, meseleleri açık şekilde ortaya koyamamıştır. İktisadi faaliyetleri ve iktisadi gelişme seviyesini ifade etmek için İbn Haldun’ un “umran” ve “imar” tabirlerini kullandığı görülmektedir. Geçmişte yaşamış ve halen mevcut bulunan bütün kavimlerin her birinin devlet ve yurtların idaresine kendilerine mahsus durumları, kuralları, siyasetleri, sanayileri, ayrı ayrı dilleri, terimleri ve kendi cinslerinden fertlerle aralarında ortak olan özellikleri vardır. Burada geçen sanayi ve dünya tabirlerinden incelenen toplumlara ait ekonomik yapıyı, üretim tekniklerini ve üretim ilişkilerini anlamak mümkündür.
İbn Haldun, insanların bir araya gelerek cemiyetler halinde yaşamalarına yol açan iki faktörden birinin iktisadi, diğerinin emniyetle ilgili hususlar olduğunu ileri sürer. İhtiyaç duydukları mal ve hizmetleri, asgari ölçüler içinde de olsa bir araya gelerek yardımlaştıkları taktirde karşılayabilmeleri, ayrıca bu şekilde iş bölümüne gittikleri zaman ürettikleri mal miktarının tek tek üretmelerine kıyasla çok daha fazla olması insanları toplu halde yaşamaya zorlayan faktörlerin ilkidir. Diğer faktör ise bir araya gelerek dış düşmanlara ve içeride birbirlerinin tecavüzlerine karşı bir başkanın otoritesi altında kendilerini koruma ihtiyacıdır.Bu yaklaşım içinde sosyal olaylarla ilgili görüşlerini açıklamaya iktisadi faaliyetlere dair konulara öncelik vererek başlamaktadır. İktisadi faaliyetler içinde de önce tarımı ve göçebeliği incelemekte, daha sonra diğer faaliyet dalları üzerinde durmaktadır.
İbn Haldun, bir yandan psikolojik kişisel faktörlerin iktisadi faaliyetler ve genel olarak ekonomik gelişme üzerindeki etkilerini incelerken öte yandan iktisadi faaliyet tarzları ve yaşama biçimlerinin kişiler üzerindeki psikolojik etkileri ve onların karakterlerinde yaptığı değişiklikleri ele almıştır. Onun, diğer birçok konuda olduğu gibi burada da iktisadi faaliyetlerle psikolojik yapılar ve kişilik özellikleri arasındaki münasebeti tek yönlü olarak değil karşılıklı ilişki ve etkileşim içinde ele aldığı görülmektedir. Ucuz alıp pahalı satmaya çalışma şeklinde özetlenebilecek bir ticaretin, kaba çıkar ilişkisine dayalı bir geçim ve hayat tarzının kişinin karakteri ve ahlakı üzerinde olumsuz etkiler yapacağına, şehirlerden uzakta siyasi otoritenin zulmü ve ağır vergi baskısı altında yaşayan çiftçilerin de asabiyet duyguları zayıf, zavallı ve miskin bir şahsiyet yapısı gösterdiklerine işaret etmektedir.
Toplumların içtimai ve siyasi yapılarını onların geçim tarzları, öncelikle de göçebe veya yerleşik bir hayat yaşamalarıyla açıklaması, ayrıca göçebeleri sığır-davar ve deveyle geçinenler şeklinde ikiye ayırarak incelemesi ve bunların üretim tarzlarındaki değişikliklerin sosyal yapıda yol açtığı farklılıklar üzerinde durması, İbn Haldun’un iktisadi yapının temeldeki belirleyici rolüne işaret eden görüşleri arasındadır. Öte yandan nesep asabiyeti gibi bir üst yapı müessesesinin çöllerde diğer kabilelerle karışmadan kendi başlarına yaşadıklarından Araplar arasında güçlü olduğunu söylemesi, onların çöllerde göçebe halinde yaşamalarının ise geçim şartlarının darlığının şehirlere yerleşmelerine elvermemesinden kaynaklandığını ifade etmesi aynı yönde değerlendirilebilir. Yine din, ahlâk, karakter gibi üst yapı kurumlarının iktisadi strüktür ile göçebe veya yerleşik hayat tarzının yakın ilgisini ortaya koyan, zorunlu ihtiyaç fazlası ürün miktarı arttıkça, yani iktisadi faaliyetlerin gelişip çeşitlenmesi sonucu üretim, bolluk ve refah seviyesi yükseldikçe ahlâki duyguların zayıfladığını, hatta devletlerin yıkımını dahi bu iktisadi şartların hazırladığını ileri süren görüşleri iktisadi yapının belirleyiciliğine atfettiği önemin göstergeleridir.
F. İktisat, Ahlâk ve Siyaset İlişkisi
Yukarıdaki görüşleri yanında İbn Haldun’un, üst yapı kurumlarının alt yapı üzerindeki etkilerine işaret eden görüşleri de önemli yer tutar. İbn Haldun alt yapının üst yapı üzerinde etkili olduğunu kabul etmesine karşın, üst yapının da zaman zaman alt yapıyı etkilediğini de kabul etmiştir. Yani, İbn Haldun ikisinin de birbirini karşılıklı etkilediğini benimsemiştir. Örneğin; tüccarlar ucuz alıp pahalıya satmaya alıştıklarından düşük karakterli ve aldatmaya meyilli olurlar demiştir. Çiftlikle uğraşanların ise, kırsal bölgede ve vergiler altında yaşadıkları için sefil ancak karakterli olduklarını ifade etmiştir. Zanaatkârlar, yetenekli, zeki ve atılgandır demiştir.
İbn Haldun genelde dini ve ahlâki değerlere en üstte bir yer verir. İktisadi yapının mânevi değerleri etkilediğini ifade etmekteyse de bu çatışmada ahlâki ve dini değerleri üstün tuttuğundan, söz konusu değerlerin iktisadi gereklere göre değişmesini değil iktisadi yapının, iktisadi ilişkilerin ve iktisadi zihniyetin bu değerlere göre düzenlenmesini uygun bulmaktadır. Ona göre iktisadi yapı üretim, tüketim ve üstün ahlâki dini esaslara uygun olarak itidal (aşırı olmama, ölçülülük), kast, meşruluk, tabiilik ölçüleri içinde israfa sapılmadan yönlendirilmelidir. İnsan ihtiyaçlarını tabii ve suni olmak üzere ikiye ayırır ve bunların mutedil (orta halli, ne az, ne çok), tabii bir sınırda tutulmasını, ekonominin de buna göre şekillendirilmesini savunur. Bir kazancın, iktisadi faaliyetin meşruluğunun ölçüsü olarak onunla ilgili İslâmi hükümleri esas alır. Ayrıca bir alışverişin tarafların rızasına dayanması gerektiğini, böyle olmayan kazançların hayırsız olacağını beyan eder.
Servet sahibi olmanın siyasi gücü ele geçirmeyi değil siyasi gücü elinde bulundurmanın servet sahibi olmayı kolaylaştırdığını öne süren İbn Haldun siyasi gücü ele geçirmede kuvvet ve kudrete, asabiyete iktisadi faktörlerin önünde bir yer verir. Ayrıca halk nezdinde şerefli, itibarlı sayılmanın da servet sahibi olmayı kolaylaştırdığı üzerinde durur.
İbn Haldun’un, iktisadi yapıyla içtimai siyasi olaylar arasındaki ilişkiyi tek yönlü değil çok yönlü ve karşılıklı olarak düşündüğünün bir işareti de onun siyasi otoriteye verdiği yerdir. Toplumların taşıdığı özelliklerin, hallerin farklılıklarındaki en önemli sebeplerden birinin onların iktisadi yapıları olduğunu belirttikten hemen sonra toplumların adet ve müesseselerindeki değişik yanları meydana getiren sebeplerden birinin de devletin, hükümdarın benimsediği ve aşıladığı zihniyet, politika ve değerler olduğunu ifade eder ve İslâm kaynaklarında sıkça tekrarlanan, “Halk hükümdarlarının dini üzeredir” darbimeselesini örnek gösterir.
G. Asabiyet ve Ekonomik Yapı
İbn Haldun’a göre, şehirlerde yaşayan hadariler, devletin sahip olduğu bolluk ve refahlık arttıkça bedevîlikten gelen sertliklerini, kabalıklarını kaybederler ve asabiyetleri azalır. Bir kabile sahip olduğu asabiyete dayanarak az çok bir galibiyet elde ederse, o nispette nimet sahibi olur, bolluk ve nimetler içinde yaşayanların bolluğuna ve nimetlerine iştirak eder, galibiyeti ve devlete verdiği destek ölçüsünde nimet ve refahtan kendisine bir hisse ayrılır. Eğer devlet çok güçlü ise söz konusu kabile onun velâyetine boyun eğer, hakimiyetini kabul eder, devletin gelirlerine ortak kılınmasına ve bolca nimetler dağıtılmasına kanaat eder. Bu kabile, rahata ve huzura kavuşmak için devletin gölgesinde sükun, bol geçim imkanları, kazanç, nimet içinde yaşama vb. menfaatleri için mülk sahiplerinin yani devletin yolunu izler. İşte bunların sonucu olarak bu kabilede asabiyet azalır. Zamanla azalmaya devam eden asabiyet sonucu birbiri peşine gelen nesillerde asabiyet, cesaret ve kahramanlık gittikçe eksilir. Bu durum asabiyetin yıkılışına kadar böyle devam eder. Sonuç olarak inkirazlarını (yıkılma) davet etmiş olurlar. Bu kabile hangi ölçüde refaha ve nimete kendini kaptırmışsa o ölçüde yıkılma tehlikesine maruz bulunur.
H. Emek Kavramı
İbn Haldun’a göre her tür kazanç ve mal ancak emek sarfederek elde edilir. İnsanın tabîî kaynaklardan, tabiatta kendi kendine yetişen nimetlerden istifade edebilmesi, onları kendi mülkiyetine geçirebilmesi için mutlaka emek sarfetmesi gerekir. Bütün zenginlikler o ülkedeki üretken insanların emeklerinin, çalışmalarının sonucundan başka bir şey değildir. Esas itibariyle insan için çalışmaktan başka bir geçim kaynağı yoktur.
İbn Haldun kazancı emeğin değerinden ibarettir şeklinde tanımlayarak emek değer kavramına değinmiştir. Ona göre devlette üretim ve çalışma gereksinimi arttıkça bunun emek sahipleri arasında da değeri artar ve bu suretle zaruri olarak onların kâr ve kazançları da artar. Bu durum, emek sahiplerinde yaşam standartlarında artışa neden olur. İbn Haldun’un ifadesiyle emek sahipleri artan refahları doğrultusunda elbiselerini, kap-kacaklarını güzelleştirirler ve hizmetçi kullanmaya başlarlar. Bütün bunlar, birer kıymeti olması lazım gelen işlerdir. Bu işleri yapmak ve bu gibi şeylere bakmak için usta kişiler seçilir. Sonuç olarak ta iş ve sanat pazarları hareketlenir. Şehrin ithalat ve ihracatı artar. İş ve emek sahipleri servet sahibi olurlar.
İbn Haldun’un üzerinde durduğu bir diğer kavramda artık emek kavramıdır. Ona göre artık emek, şehir ve kasaba halkının, kendi zaruri ihtiyaç ve gıda maddelerini temin etmek için harcadıkları emeğin, yani bu çeşit maddeleri istihsal için sarf ettikleri asgari emeğin bakiyesidir. Bunu şu şekilde açıklamıştır: Şehirde umran artışı meydana gelirse, bu iş ve emeği arttırır. Bu artışla beraber şehrin alışkanlıkları değişir ve ihtiyaçları da artar. Bu da tekrar iş ve emekte artışa yol açar. İş ve emekteki artış tekrar refahı arttırır. Çünkü geçime tahsis edilen “esas emeğin” aksine “artık emek” kavramı ortaya çıkar ve bu artık emek tümü ile refaha ve zenginliğe tahsis edilir.
Kırsal yaşam biçimiyle kent yaşama biçiminin ayrılması emeğin yoğunlaşmasından kaynaklanır. Emek, mülk edinmenin ve değerin temelidir. Emek başlangıçta, bireyin özel çalışmasıyla bağlantılıdır. Birey tarımla, hayvan beslemekle, zanaat ve alışverişle emeğini eylem alanına aktarır, onun karşılığını alır. Bu karşılığın birikimiyle daha geniş bir nesneye dönüşür. Bu nesne taşınır ya da taşınmaz bir varlık olabilir. Bu durumda birey, kendi yaşama ortamında mutludur. Ancak, emeğin karşılığını aşan bir tüketimin, bir verginin uygulanması bireyle devlet arasındaki uyumu bozar ve bireysel mutsuzluk başlar.
İbn Haldun çalışmanın ekonomik yönden insanoğlunun varlığını sürdürebilmesi için önemi ve gerekliliği üzerinde durmuş; emek vermenin, kendi işini bizzat görmenin ahlâkî, terbiyevi yönlerini önemle vurgulamıştır.
Ona göre geniş ve tekellüflü (gösterişi) bir hayata, bolluk ve refah şartlarının oluşturduğu alışkanlıklara kapılanların çoğu, kendilerini özel iş ve hizmetlerini görmekten dahi münezzeh sayarak başkalarını kullanmaya başlarlar ki bu durum o hizmetlerde çalışan kişiler kadar hizmetçi kullanan kişiler açısından da yozlaşma, yabancılaşma ve dejenerasyon belirtisidir. Bu gayri tabîî uygulama insan tabiatında bulunan mertlik vasfıyla bağdaşmaz, acizlik ifadesidir. Masrafları da arttıracağı için herkesin, toplumları iktisadi bunalımlara ve yıkıma sürükleyen bu çeşit davranışlardan uzak durması gerekir. Çünkü bir yandan özel hizmetinde başkalarını çalıştıran kişiler tembellik ve uyuşukluğa gömülmekte, öte yandan böyle verimsiz işlerde çalışan kişilerin daha üretken alanlarda çalışmaları engellenmektedir
İ. Vergi ve Umran
İbn Haldun’a göre hanedanlık veya devlet başlangıçta bedevi olduğundan refah, adet ve alışkanlıkları mevcut değildir. Buna bağlı olarak ihtiyaçları, gider ve gelirleri de azdır. Devlet başlangıçta vergi yoluyla sağladığı gelirlerle masraflarını fazlasıyla karşılar. Fakat daha sonra devlet hadariliği benimser ve kendinden önceki devletlerin usulüne göre yaşamaya başlar. Bu da masrafları ve giderleri arttırır. Bu artışın nedenleri arasında sultanın yakınlarına yaptığı harcamalar, ihsanlar ve ordu harcamaları vardır. Artık alınan vergiler masrafları karşılayamaz duruma gelir. Devlet vergileri arttırmaya ihtiyaç duyar. Derken devleti ihtiyarlık yakalar. Hanedanlığın yakınları ve asabiyet sahipleri, ülkenin uzak bölgelerinden ve vilayetlerinden vergi mallarını toplayamaz hale gelirler. Bu yüzden de vergi gelirleri azalır fakat harcamalar artar. Bunun üzerine devletin başında bulunan zat, çeşitli vergiler çıkarır. Pazarlarda yapılan alış verişler için tarife resimler koyar. Pazarda bulunan mallar ve şehir kapılarındaki sermaye üzerine yani ithal mallara belli miktarda yeni vergiler tarh eder. Bütün bunlara rağmen yine de hükümdar gelir sıkıntısı içindedir. Bu durum hanedanlığın sonlarına doğru yüksek mertebeye ulaşabilir ve bunun sonucu olarak pazara kesat gelir. Çünkü vergi miktarı az iken elde ettikleri kârın büyük kısmı kendilerine kalan halk, o zamanlar kârlarını arttırmak için sahip oldukları çalışma azmini vergilerde ki artış nedeniyle yitirirler. Bu durumda, umranın bozulduğunu ve çökmekte olduğunu gösterir. Zarar hanedanlığa ait olur. Bu vaziyet ise devlet yok olana kadar artarak devam eder.
J. Şehir ve Küçük Yerleşim Yerlerinde Fiyat Oluşumu
İbn Haldun’a göre, şehir ve küçük yerleşim yerleri arasında malların fiyat oluşumları bakımından farklılıklar vardır. Malları zaruri ve lüks mallar olarak ikiye ayırırsak; şehirlerde lüks mallar pahalı, zaruri mallar ucuzdur. Küçük yerleşim yerlerinde ise durum tam tersidir. Yani zaruri mallar pahalı, lüks mallar ucuzdur. Bu tamamen o mallara olan ihtiyaca bağlıdır. Küçük yerleşim yerlerinde yaşayan halk genellikle zaruri ihtiyaç maddelerini edinmeye çalışırlar ve lüks mallara ihtiyaç duymazlar. Şehirlerde ise umran genişledikçe hayat standardı ve ihtiyaçlar artar. Bu genişlemenin bir sonucu olarak ta şehirde yaşayan halkın lüks mallara olan talebi artar ve lüks malların fiyatları yükselir.
Özellikle gıda maddelerinin kıymetini belirlerken şehir kapılarında ve pazarlarda sultan için takdir olunan vergi ve tarifeler, tahsildarların ticari emtia üzerinde kendilerine mahsus olmak üzere tarh ve takdir ettikleri belirli harçlar, zirai ilaçların kıymetleri de eklenir ve fiyat böyle belirlenir. Bundan dolayı şehirlerdeki fiyatlar, bâdiye ve kırsal alanlardaki fiyatlardan çok daha yüksek olur. Çünkü bedevi halk arasında vergi, tarife ve harç ya azdır ya da hiç yoktur. Şehirlerde ise özellikle hanedanlığın son zamanlarında çoktur.
İbn Haldun burada fiyatları belirleyen asıl unsurun arz talep dengesi olduğu üzerinde durmuştur. İbn Haldun’a göre, mal ve hizmet arzını geliştiren ve arttıran esas unsur, kıymet ve taleptir. Talebi meydana getiren unsur ise ihtiyaç ve arzudur. Daha fazla ve kaliteli mal ve hizmete ihtiyaç duyulmasının temel sebebi ise umran da görülen çoğalma ve ilerleme, yani medeni gelişmedir. Umranca ileri ve gelişmiş şehirlerde zaruri ihtiyaç maddeleri ucuzdur çünkü, herkes veya çoğu bu tür maddeleri istihsâl ettiklerinden, bu mallarda bolluk, yani talepten fazla bir arz görülür ve bunun kaçınılmaz sonucu ucuzluktur. Bu tür malların üretimi herhangi bir ustalık ve hüner gerektirmez. Yani isteyen herkes bu malları üretebilir. Öte yandan üretimi vasıf, hüner, ustalık gerektiren malların arzı az, talebi fazladır. Bunun zaruri sonucu ise bu tür malların pahalı olmasıdır. Yine küçük yerleşim merkezlerinde durum bunun tam tersinedir.
K. Geçim ve Kazanç Yolları
İbn Haldun maaşı rızkı talep ve onu elde etmek için gayret harcamaktan ibarettir şeklinde tanımlamış ve kazanç yollarını şu şekillerde ifade etmiştir:
Rızk ve kazanç, ya bilinmekte olan kanun uyarınca, güçlü olanın gücü yettiği diğer bir kişinin elinden alması ve kendine tahsis etmesi suretiyle elde edilir. Bu kazanç yoluna vergi ve haraç denir. Veya kara ve denizdeki yabani bir hayvanı yakalayarak ve vurarak ele geçirmek suretiyle olur. Buna da avlanma denir. Veya halk arasında istifade edilegelmekte olan evcil hayvanların ürünlerini istihsal etmek suretiyle olur. Veya ekilen, dikilen, bakılan ve meyveleri istihsal edilen ağaçlardan olur. Bütün bunlara çiftçilik denir. Veya kazanç insan amelinden ve emeğinden husule gelir. Bu da ya muayyen emeğe başvurmak suretiyle olur. Buna sanat denir. Veya gayri muayyen maddelerde ve iş kollarında çalışmakla olur. Bu da başkasının işinde ücretle çalışmaktır. Veya kazanç, ticari emtiadan bunların bir bedel karşılığı satın alınması, bu ticari emtianın muhtelif beldelere dolaştırılması veya onların biriktirilmesi, stoklanması ve onlarla ilgili pazarlarda büyük fiyat değişikliklerinin gözetlenmesi suretiyle olur ki bu kazanç yoluna da ticaret ismi verilir.
Bunların dışında İbn Haldun hizmetin tabii bir geçim yolu olmadığını ifade etmiş, insanların başkalarını kendi hizmetlerinde çalıştırmalarını giderleri arttırıcı bir unsur olarak görmüş, fakat değişen yaşam standartları dolayısıyla bunun gerekli olabileceğini ileri sürmüştür. Fakat hazine arayarak kazanç elde etmek isteyenler hakkında ki düşünceleri daha kesindir. Ona göre, bu yolla kazanç elde etmek insanların aklı zayıftır. Onlar emek sarfederek büyük servet sahibi olamayacaklarını anlayıp bunu başka yollarla elde etmek istemektedirler.
İbn Haldun kısaca geçim ve kazanç yollarını bu şekilde tanımlamış ve en önemli kazanç yollarının çiftçilik, sanat ve ticaret olduğunu ifade ederek onları ayrıntılı bir şekilde incelemiştir.
a. Ziraat
İbn Haldun’ a göre geçim ve kazanç yollarının başında ziraat gelir. Çünkü zaruri ihtiyaçları karşılayan faaliyet dalları diğerlerine kıyasla öncelik taşır. Çiftçilik geçim yollarının en eskisi, en basiti ve tabiata en uygunudur. Diğer geçim ve kazanç yolları daha sonra gelişmiştir ve çiftçilik gibi basit değil daha karmaşıktırlar. Belirli bir bilgi seviyesini, tecrübeyi gerektiren bu hüner ve zanaatlar daha çok yerleşik hayata, şehir halkına ait iş ve mesleklerdir; şehir hayatı ise göçebelikten sonra gelir. Şehirlerde yaşayan kişilerin genellikle ziraatla meşgul olmadıklarını, şehir dışında yaşayan “akılları zayıf, bedenleri kuvvetli” kimselerin bu işle uğraştığını ifade ettikten sonra ziraatı kazanç vasıtası yapanların zelil ve miskin bir duruma düşeceklerini söylemektedir. Bunun sebebi, ziraatla uğraşanların idareci sınıflarca ağır vergilere tabi tutularak ezilmesi, sömürülmesidir. İbn Haldun, bununla asabiyet arasında bir ilişki kurarak asabiyetini kaybetmeyen hiçbir kavmin bu ağır vergi şartlarına katlanıp ziraatla meşgul olmaya yanaşmayacağını, bu kadar ağır sömürü ve zillete katlanmaya mecbur olanların da asabiyetlerini yitireceklerinden bir daha kendilerini kolay kolay toparlayamayacaklarını ifade eder.
İbn Haldun çiftçiliğin, zayıfların ve rızk elde etmek için uğraşan bedevilerin geçim yoludur demiştir. Bunun gerekçelerini ise şöyle ifade etmiştir; çiftçiliğin kökü tabiattadır ve usulü de basittir. Bunun için ne hadariler ne de refah içinde yaşayanlar çiftçiliği meslek edinmezler.

b. Zanaat
İbn Haldun geçim ve kazanç yolları arasında zanaatlara, o toplumun medeni seviyesini gösteren önemli bir ölçü olarak özel bir yer vermektedir. İnsanoğlunun ilk ve temel ihtiyaçlarını karşılamada ziraatın vazgeçilmez bir yeri varsa da bu ihtiyaçlar belirli bir seviyede karşılandıktan sonra gelişmenin, bayındırlığın gerçek göstergesi zanaatlardır. Bir ülkede tarım dışı sektörler ne kadar gelişir, çeşitlenir, üretim ne kadar artarsa o beldede refah ve zenginlik o seviyede artar.
İbn Haldun, çeşitli zanaat dallarını sıralarken o zanaat dalının insan ihtiyacını karşılamadaki yerini ve önemini ölçü alır ve hangi iktisadi faaliyet kolu insanların daha acil ve zaruri ihtiyaçlarını karşılıyorsa o meslek ve faaliyete diğerlerinden önce yer verir. Çünkü O’na göre zaruri olan şey kemal (en yüksek değer) ifade eden nesneden önce gelir. Bu yaklaşım içerisinde zanaatları üç kısımda inceler:
i. İnsanın yaşaması için zaruri olan meslekler (terzilik, kasaplık, dokumacılık, marangozluk, demircilik gibi)
ii. İnsanın daha üst seviyede ki ihtiyaçlarına cevap veren ilim, sanat, ve siyasetle ilgili hüner ve meslekler (kağıtçılık, ciltçilik, şairlik, şarkıcılık gibi)
iii. Askerlik
Bu zanaatlar içinde önce insanların en çok ihtiyaç duydukları dallar, daha sonra da ihtiyaçların ve medeniyetin gereklerine göre diğer dallar gelişir.
İbn Haldun, zanaatlarla uğraşmanın insan mizacı üzerindeki ve kişisel kabiliyetlerin gelişmesi üzerindeki etkilerine de önem vermiştir. Ona göre, ilimler ve zanaatlarda ki gelişme insanların akıl, zeka ve kabiliyetlerini geliştirmekte; kavrayış kabiliyeti artan kişiler, yeni ilim ve zanaatları da daha çabuk öğrenmektedir. Tüm bunlarda gelişmiş medeniyetlerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Bu gelişmiş medeni topluluklar ayrıca, geçim, mesken, bina ve diğer din ve dünya işlerinde ve birbirleriyle ilişkilerinde, örf ve adetlerinde kendilerine has güzel özeliklere sahip olmakta ve bunlar da onların tabiatlarında, akıl, fikir ve kabiliyetlerinde değişmeye ve gelişmeye yol açmaktadır.
c. Ticaret
Ticaret, ticari eşyayı ucuz alıp pahalı satmak suretiyle malı nemalandırmak ve sermayeyi artırmak için çabalamaktır. Ticaret metası olan şeyler, ister köle ister ekin, ister hayvan, ister silah olsun fark etmez. Sözü edilen artan miktara “kâr” denir. Kâr daha çok olsun diye pazarların ucuzluktan pahalılığa doğru değişmesi zamanını kollamak üzere ticaret metasını ya depolar veya bu metanın satın alındığı beldeye nazaran diğer bir beldeye nakleder, böylece daha fazla kâr elde eder.
İbn Haldun ticareti meşru ve tabii kazanç yollarından biri saymasına rağmen bazı tereddütlere sahipti. Ona göre, bazı ticaretler, kâr elde etmek üzere alım ve satım kıymetleri arasındaki farkı düşünmeyi ve hilelere başvurmayı icap ettirdiğinden kumar kabilinden bir iştir. Fakat kumarda olduğu gibi karşılıksız olarak başkasının mal ve parası alınmadığı ve onda akıl ve nazar işleri hakim olduğu için İslam dini alışverişi meşru bir kazanç yolu saymıştır.
Toplumsal ilişkilerde işbirliği ve dayanışma ilkesinden hareket etmesi sebebiyle, İbn Haldun, insanları kaba çıkar çatışmalarına iten, onlarda işbirliğini, dayanışma ruhunu değil, mücadele ve çekişme ruhunu geliştiren ticarete karşı çıkmıştır. Kendi devrinde ki, geniş ölçüde yıkıcı rekabete, çekişmeye, hile ve aldatmacaya dayalı olan ticareti ve tüccarı kötülemiş; ticaretin , bu işle uğraşanların ahlakını bozan kumar gibi bir iş olduğunu ifade etmiştir.

L. Devlet ve İktisat
İbn Haldun’un, devlete ve onun fonksiyonlarına, iktisadi hayatta temel ve vazgeçilmez bir yer verdiği açıkça anlaşılmaktadır. Ona göre, devletin sağladığı emniyet, güvenlik ve adalet ortamı her şeyin, bu arada iktisadi hayatın da temelini oluşturur.
İbn Haldun’un iktisadi hayatta devletin yeri ile ilgili olarak ortaya koyduğu düşünceleri içinde en dikkat çekici olanı devlet harcamalarıyla ilgili olanıdır. Ona göre, devlet toplumdaki en büyük harcama gücünü oluşturur. Devlet harcamaları ekonomide bu kadar önemli iken, devlet gelirlerinde bir azalma olur ve devlet harcamaları kısma yoluna giderse, bu durum sadece devleti ve devletten maaş alanları iktisadi açıdan güç durumda bırakmaz, belki de devletten ve devlet memurlarından daha çok tüm ekonomi, üreticiler bu durumdan olumsuz etkilenir. Devletin ve devletten maaş alanların harcamaları piyasada ki talebin önemli bir kısmını oluşturduğundan, bunlarda meydana gelecek bir daralma toplam talebi hemen etkileyecek ve piyasada durgunluk yaşanacaktır.
Öte yandan, devletin gelirlerinde görülen bir daralma onu yeni gelir kaynakları arama yoluna iter. Yeni vergiler adı altında sultan için ziraat ve ticaret meydana getirerek gelir arttırılmaya çalışılır. Zira ziraatçıların ve tüccarın az bir malla çok mahsul ve kâr sağladıkları görülmüş ve elde edilen kârın sermaye nispetine göre olduğu kanaatine varılmıştır. Bu sebeple tüccar ve ziraatçıların ürünleri elde edilerek pazarlarda satmak maksadıyla onlara hayvan besletme ve zirai mahsul yetiştirtme yoluna gidilmiştir. Bu yolla gelirin artacağı düşüncesindedirler.
İbn Haldun’a göre bu büyük bir hatadır. Çünkü bu tüccar ve ziraatçıları hayvan ve emtia almak hususunda sıkışık durumda bırakır, ticaretin ve ziraatın yollarını zorlaştırır. Çünkü sultan aldığı malları pazarda satarsa tüccar ve ziraatçıların onunla rekabet etme şansları olmaz. Ayrıca onlardan mallarını satın alırken fiyat hususunda hiçbir pazarlık şansları yoktur. Bunun sonucu olarak tüccarlar ve ziraatçılar geçim ve kazançlarını elde ettikleri ticaret hususunda avare ve işsiz kalırlar.
Sultanın bu yolla sağladığı hasılat vergi yoluyla sağladığı hasılatın çok altındadır. Ayrıca sultanın yaptığı ticaret faydalı ve kârlı bile olsa, zahmetine katlanılan alışverişlerde büyük bir vergi kaybına yol açar.
Sultanın ticaret yapması, umran lehine tecavüzdür. Tüccar ve ziraatçıların işlerinin bozulmasıyla kendi hanedanlığına da halel ve noksan gelir. Zira tebaa, çiftçilik ve ticaret yoluyla mallarını nemalandırmaktan ve sermayelerini çoğaltmaktan vazgeçince, gelir kaynakları azalır, kurur ve perişan bir hale gelir, onların halleri de bu noktada telef olur gider.
İbn Haldun paraların hazinede toplanması ve biriktirilmesine karşı olup bu durumun ekonomik faaliyetleri daraltacağı, üretimi azaltacağı ve sonunda bütün halkı ve devleti iktisadi bakımdan zayıf düşüreceği kanaatindedir. Gerek halkın gerek devletin zenginliğinin hazinedeki paraların halkın durumunu düzeltici sosyal harcamalarda kullanılması, üretim faaliyetlerini canlı tutacak ve teşvik edecek, yurdu imar edecek bir harcama politikası ile artacağını söylemektedir. Ona göre servet saklanarak değil harcanarak artar. İbn Haldun, hem iktisadi sonuçları bakımından hem de ahlaki düşüncelerle hükümdarların cimrilikten, hazinede çok para bulundurma hırsından kurtulmalarını, israfa kaçmamak kaydıyla harcamalarda cömert olmalarını tavsiye etmektedir. Devletin halkın ekonomik durumunu, harcamalarında cimri davranan bir devlet politikası kadar çabuk bozan başka bir şey olmadığını ifade etmiştir. Ancak yaptığı harcamalarla ekonomik faaliyetleri canlı tutan bir devlet politikasıyla nimet ve servetler devamlı olur. Böyle bir politika sonucu devletin vergi gelirleri de artar.
Devlete içtimai ve iktisadi alanda geniş görev ve sorumluluklar yüklemesine rağmen İbn Haldun, devletin bizzat iktisadi faaliyette bulunarak ticaret ve tarımla meşgul olmasına karşı çıkmıştır. Ona göre devlet hiçbir zaman iyi bir tüccar ve kâr eden bir müteşebbis olamaz.
M. Servetin Kaynağı
İbn Haldun’a göre bütün zenginliklerin kaynağı temelde emek ve üretimdir. İnsanların esas itibariyle çalışmaktan başka kazanç yolları yoktur. Tabiatı zenginlik kaynağı saymamız için bile onun emek sarf edilerek kullanılır hale getirilmesi gereklidir.
Bir ülkede ki bütün zenginlikler o ülkedeki üretken insanların emeklerinin, çalışmalarının sonucudur. Buna karşılık, şahsi zenginliklerin kaynağı emek değildir (ona gire şahsi zenginliğin asıl kaynağı sömürüdür); daha doğrusu bu tür bir servet kişinin harcadığı emekle orantılı olmamaktadır.
Kazançlar, şayet zaruret ve ihtiyaç kadar olursa, o kişi için bir geçim olur. Bu miktardan fazla olursa, o zaman da servet ve sermaye olur diyen İbn Haldun, insanın emek harcayarak veya herhangi bir yolla elde ettiği gelirden zorunlu ihtiyaçlarını karşıladığı kısma “rızık”, bunu aşan ve sermaye birikiminin kaynağını oluşturan kısma da “kazanç” demektedir. Rızık aşamasından kazanç aşamasına geçiş insanlığın ilerlemesinin ve medeniyetin başlangıcıdır. Rızık aşamasından kazanç aşamasına geçişte en önemli faktör işbölümüdür. İşbölümü olmadan insanlar zorunlu ihtiyaçlarını bile karşılayamazlar.
İbn Haldun’a göre bir kimsenin sarfettiği çaba ve emek , belli bir miktarda olacaktır ve o kimsenin sahip olacağı malda belli ve sınırlı kalacaktır. Büyük servet ve sermaye sahipleri sahip oldukları malları emek ve çaba karşılığı elde etmiş değillerdir. Bu gibi muazzam servetler ya miras yolu ve zamanla veya fiyat hareketlerinde görülen aşırı ucuzluk ve pahalılık sonucu elde edilir. Her iki halde de büyük servet sahipleri aslında başkalarına ait bulunan birikmiş emeğe sahiptirler.
İbn Haldun gelir ve servetlerin lüks, israf ve sefahate (aşırı derecede eğlenme, lüks) gitmeden verimli ve tabii yollarda kullanılması gerektiği üzerinde durur; bayındırlığın ve refahın artması ve sürmesi buna bağlıdır. Eğer böyle yapılmazsa bir süre sonra üretken kaynaklar kurumaya başlar.
İbn Haldun, zengin sınıfları tarih boyunca bütün toplumları dejenere eden ve iktisadi, içtimai ve siyasi yönlerden çöküntüye sevkeden bir zümre olarak kabul etmiştir ve onlara da hiç iyi gözle bakmadığını söylemiştir. Belli sınıfların ellerinde toplanan zenginliğin tarih boyunca genellikle meşru ve tabii sınırları aşan yollarda kullanılması sebebiyle böyle bir kanaate varmıştır. Önce zengin ve yönetici – zengin sınıflarda başlayan lüks, israf ve gösterişe dönük harcamaların onların etkisiyle bütün toplumlara yayıldığını, bunun da toplumları yıkıma götürdüğünü sık sık belirtmiştir.

SONUÇ
Sonuncu İslam düşünürlerinden olan İbn Haldun, çok yönlü bir düşünürdü. Onun düşünceleri tarih araştırmalarına ve sosyolojinin gelişmesine etki yapmıştır. Görüşleri içerisinde önemli bir yer tutan ekonomiyi ise her seferinde diğer bilimlerle olan çalışmalarında kullanmıştır.
İbn Haldun daha çok deneye ve gözleme dayanan, toplum olaylarını onlarla açıklamaya çalışan düşünürler tarafından benimsenmiş, onları etkilemiştir. Batıda deneyci ve gözlemci toplumun ortaya çıkması, toplum olaylarının ayrı bir bilim olarak ele alınması İbn Haldun’ un değerini arttırmıştır. Başta Alman ve Fransız düşünürleri olmak üzere bir çok batı bilgini onun ünlü eseri Mukaddime üstünde çalışmalar yapmış, onu batı dillerine çevirmişleridir.
Geliştirdiği tarih ve toplum görüşü, çağının bilimsel düzeyini aşan bir düşünce ürünü olarak nitelenmiştir. Bu nedenle gözlem ve deneye dayanan bir toplumbilim anlayışının öncüsü sayılmıştır.
İbn Haldun yaşadığı dönem içinde incelediği toplumlar ve elde ettiği sonuçlarla kendinden sonra gelecek bir çok düşünüre öncü olmuştur. Bu düşünürlerden en önemlisi ise Karl Marx’ tır. Bunun yanı sıra yine İbn Haldun’un devlet, siyaset ve ulusların yapılarına ilişkin görüşleri, çöküş dönemi Osmanlı aydınlarının dünya görüşlerini geniş ölçüde etkilemiştir.
Sonuç olarak İbn Haldun yaşadığı dönem itibariyle yaptığı incelemelerle kendinden sonraki buluşların sentezini oluşturmayı başarmıştır. İnsan, devlet ve toplum ilişkisini anlatırken ekonomiyi baz almış ve halen güncelliğini kaybetmemiş olan çalışmalar yapmıştır.

KAYNAKÇA
Bilim ve Ütopya Dergisi, Bilimsel Yayıncılık, Şubat 2002, Sayı:92, ss. 28-29.
Büyük İslam Düşünürleri Ansiklopedisi, Cilt 7, İstanbul.
Büyük Larousse Ansiklopedisi, Cilt 6, İstanbul.
ÇUBUKÇU, İbrahim Agâh; Türk İslam Düşünürleri, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1989.
Ekonomi Ansiklopedisi, Cilt 3, Milliyet Yayınları, İstanbul.
Gelişim Hachette Ansiklopedisi, Cilt 3, Sabah Yayınları, İstanbul.
İBN HALDUN; Mukaddime I-II, Çev: Süleyman Uludağ, Dergah Yayınları, 1983, İstanbul.
İslam Ansiklopedisi, Cilt 5, Diyanet Yayınları, İstanbul.
KOZAK, İbrahim Erol; İbni Haldun’a Göre İnsan, Toplum ve İktisat, Pınar Yayınları, İstanbul, 1984.
Meydan Larousse, Cilt 6, Sabah Yayınları, İstanbul.
Yeni Türk Ansiklopedisi, Cilt 4, Ötüken Yayınları, İstanbul.

Yorum yazın