Rene Descartes 1596-1650

Rene Descartes 1596-1650

Kronolojik bakımdan Bacon, Descartes’tan önce gelmesine rağmen biz burada, önce Descartes’tan söz etmeyi uygun görüyoruz. Çünkü düşünce sistemi bakımından, birbirlerine indirgenemeyen iki karşıt ilkenin varlığını ileri sürerek dini inançlarla bilimsel düşüncenin, idealizmle materyalizmin uzlaşamayacağını ve birbirlerine indirgenemeyeceğini sistemleştirmesi açısından F. Bacon’un gerisinde, çağının ilerisindedir. “Dünya üzerine İnceleme” adini verdiği çalışmasını, Galileo’nun mahkum edildiği haberini alması üzerine yayınlamaktan vazgeçmiş olması, F. Bacon’unki kadar köklü bir atilim yapamamış olmasının nedenin büyük bir olasılıkla kilise ile bir çatışmaya girmekten çekinmiş olduğunu gösterir. Kiliseyle net bir zıtlaşmaya girmek istemese de Fransa’dan kaçıp daha özgür bir ortam aradığı Hollanda’da da Protestan kilisesinin ve Aristotelesçilerin sert saldırılarıyla karşılaşır ve senato su kararı verir “… yeni olduğu ve ayrıca gençliğe eski ve sağlam felsefeden yüz çevirttiği için Descartes’in felsefesi yasaklanmıştır.” Burada ifade edilmek istenen su olsa gerek “Yeni olandan korkuyoruz,çünkü din dogmalarıyla uyuttuğumuz halkın uyanmasına, ve yerlerimizden edilmemize izin veremeyiz.” Her neyse, simdi burada, Descartes bizim için neden önemli çünkü O dogmatik anlayışın karşısına her şeyden şüphe ederek çıkmıştı. Geliştirmiş olduğu “kartezyen yöntem” bilim için çok önemli bir adimdir ve zamanında tam da gerek duyulan düşünce sistemiydi. Gelişen bilimsel çalışmalarla ilgisini anlayabilmek için yönteminin dört ilkesine kısaca değinmek evren ile ilgili fikirlerin gelişimini anlamada büyük fayda sağlayacaktır.
– “1. Doğruluğu apaçık bilinmeyen her şeyden şüphe edeceğim” Descartes’in en temel ilkesidir. Duyularımız yanılabilir, akıl yanlış işlem yapabilir yada unutabilir, duygularımızla akıl çatışabilir bu sağlıklı bir akıl yürütmeyi engelleyebilir; kısaca bilgi kaynaklarımızın hepsinden şüphe edebiliriz ama su anda şüphe ettiğimizden şüphe edemeyiz diyerek, her türlü düşünce etkinliğinin temeline şüpheyi yerleştirir. “Düşünüyorum öyleyse varım!” şüphe etmek düşünsel bir eylemse, düşünmem içinde var olmamız gerekiyorsa, biz varızdır diyor. “Apaçık” derken fikir yürütebilmek içinde doğruluğundan en çok emin olabileceğimiz, bu tür cümleleri kullanmamız gerektiğini söylemek istemektedir. Sonuç ne? O güne kadar gelmiş olan tüm kavramlardan şüphe edip, tekrar gözden geçirilmesi gerektiği. Bazı kemikleşmişler, inançlar ve fikirler için ne kadar tehlikeli değil mi?
– “2. İnceleyeceğim sorunları, bunları daha iyi çözümleyeceğim tarzda ve mümkün olan en küçük ve çok sayıda parçaya ayıracağım.” Burada, doğada bir bütünlük olduğunu, bütünün parçalarının arasında nedensel ve zorunlu bir bağlantı olduğunu düşünür. Tümdengelimci izler görülmekte yani yukarıdan aşağı doğru sistematik olarak yapılanmış, organize bir bütün olduğunu düşünmekte. Analizle bu yapının daha küçük parçalarının tek tek incelenmesi gerektiğini söyler ve sonra 3. ilke devreye girer.
– “3. Bilinmesi en kolay olan nesnelerden başlayarak, en bileşik nesnelere kadar, ağır ağır ve derece derece yükselerek, düşünceyi düzenle yürüteceğim.” Analizle ve tek tek incelenerek ulaşılan bilgilerin bir araya getirilmesiyle daha tümel, geniş bilgilere ulaşılmaya çalışılması gerektiğini ve var olduğunu kabul ettiği en tümel yapıya ulaşılabileceğini söylemekte. İkinci ile üçüncü ilkeyi daha iyi kavrayabilmek için su örneği burada vermek yerinde olacaktır.
Bir üçgenin tanımını yapmaya kalkıştığımızda kaçınılmaz olarak doğrulardan söz etmek zorundayız, yani üçgeni analiz ettiğimizde daha küçük parçaları olan doğruların tanımını da yapmamız gerekiyor. Sentez yaparken de üç doğrunun bir birbirleriyle kesişip kapalı bir düzlem oluşturduklarında daha tümel bir yapı olan üçgeni tanımlarız. Tikel yapı doğrular, bunların üçü belli bir bağıntıya uyarak bir araya geldiğinde üçgen dediğimiz geometrik sekil ortaya çıkıyor, bu şekil doğruya göre daha tümel bir yapıdır. Bir üçgenin tanımını yapmaya kalkıştığımızda kaçınılmaz olarak doğrulardan söz etmek zorundayız, yani üçgeni analiz ettiğimizde daha küçük parçaları olan doğruların tanımını da yapmamız gerekiyor.
Sentez yaparken de üç doğrunun bir birbirleriyle kesişip kapalı bir düzlem oluşturduklarında daha tümel bir yapı olan üçgeni tanımlarız. Tikel yapı doğrular, bunların üçü belli bir bağıntıya uyarak bir araya geldiğinde üçgen dediğimiz geometrik sekil ortaya çıkıyor, bu şekil doğruya göre daha tümel bir yapıdır. Son ilkesi de önceki üç ilkeyi doğru şekilde kullanıp kullanmadığımızı kontrol etmeye yöneliktir.
– “4. Hiçbir şeyi noksan bırakmadığımdan emin olmak için, her adımda sayım ve genel gözden geçirme yapacağım.” Gerek analiz gerekse sentez yaparken incelemecinin hata yapabileceği olasılığından dolayı bütünü oluşturan zincirinin kopacağı ve yanlış sonuca gidilebileceğini düşünüp böyle bir ilkeye gerek duymuştur. Görüldüğü gibi bilimsel çalışmaların düşünsel kısmı da kurulmaya başlamaktadır. O güne kadar bilimsel çalışmalar daha çok din adamları tarafından yürütülmekte ve maddi destek daha çok kiliselerden ve kiliselerle ortak hareket eden aristokratlardan sağlanmaktaydı. Ancak yine kiliseye bağlı bir okulda eğitim gören Descartes bilim ile dini dogmaların inceleme alanlarını ayırma yoluna yönelmiş, böylece bilimi din adamlarının elinden çıkması için gerekli olan düşünsel yapıyı getirmişti. Kendisi de materyalist olmayan Descartes Tanrı, Ruh ve maddenin birbirlerinden farklı üç temel olduğunu söyleyerek aralarındaki ayrımı belirtmesi açısından bilimi dinden ayıran çok ciddi bir adimdir. Ona göre Tanrı en yetkin ve sonsuz olandır. Ruh düşünce ile, madde ise yer kaplama ile ilgilidir. Kısaca bilimin alanı belirlenmeye başlamış, sınırları belirginleşmeye başlamıştı. Descartes’ta determinist, mekanikçi bir uzay anlayışı vardı, yani belli bir sistem içinde, belli bir andaki durumu ve hareketi bilinen nesnenin durumu ve hareketi, yalnızca o anin değil geçmişin ve geleceğinde bilgisini verir, görüsündeydi. Yani her hareketin bir nedeni vardı ancak ilk hareket ettirici Tanrı idi, Ona göre her şey önceden belirlenmişti belirleyense, Tanrı… Buna kadercilik dememiz pek yanlış olmayabilir. Bu gün kullandığımız, onsuz yapamayacağımız, bilimsel grafiklerimizi çizmekte kullandığımız koordinatlar geometrisi de Descartes’in eseridir.
Descartes dini dogmalara karşı çok sert bir tavır almamış olsa da, Onun her şeyin temeline “şüphe”yi koyarak ve özellikle Tanrı,Ruh ve maddenin farklı çalışma alanları olduğunu söylemesi açısından çok ciddi bir adim attığını itiraf etmeliyiz. Bilimde engellenemez yükselisin düşünsel evriminin en net ifadelerinden birini Descartes’te görebiliyoruz, ancak düşünsel evrimin getirdiği düşünsel devrimi Francis Bacon yapmıştır.
Bu arada Descartes’in pratikte materyalist, teorikte idealist bir filozof olduğunu unutmamak gerekir. “Dışımızda bulunan şeylerin gerçekliğinden şüphe etmemiz gerekir. Ancak öte yandan onların gerçekten var olduklarını kabul edebiliriz. Çünkü diş dünyanın varlığı hakkındaki düşüncemizin kaynağı, Tanrı’ dır. Eğer diş dünya gerçekten var değilse, Tanrı’nın bizi aldatmış olması gerekir.” Descartes’in bütün doğa biliminin bu sözleri üzerine kurulmuş olması onun materyalistlerle şiddetli bir tartışmaya girmesine neden olmuştur. Bu açıdan bakıldığında, biz bu yazıda Descartes’in bilimsel düşüncenin gelinmesindeki katkısını yadsıyamayız ancak fikirlerini değerlendirme, alıp kullanma konusunda materyalizm ve materyalizmin yavrusu olan bilim adına çok dikkatli olunmalıdır. Descartes’in temel fikirleri her ne kadar bizden destek görebilecek olsa da inançları etkisinde kalarak ulaştığı sonuçlar son derece tehlikelidir. Çağdaşı Francis Bacon materyalist cephede yer alıp idealizme ve dogmalara karşı çok iyi savaş vermiş tümdengelimi ret ederek bilimsel metodun kökeni olan tümevarım felsefesini kurmuştur.

Etiketler: , , , , , , ,

Yorum yazın