KOPERNİK

KOPERNİK

Katedral rahibi olan Kopernik, İtalya’daki üniversite öğrenimi boyunca ülkenin bilimsel yükselişinden etkilenmiş, bağımsız düşünceli bir karakter edinmişti. Çeşitli astronom ve matematikçilerle ilişkiye geçip, ilk astronomik gözlemlerini 24 yaşında yapmıştır. İlk baştaorta çağ dünya görüşüne karşı çıkma amacında olmayan Kopernik, henüz 31 yaşındayken çok ender gerçekleşen gezegenlerin bir sıraya dizilmesi olayını gözlemiştir. Gezegenlerin konumunun Batlamyus modeline göre birkaç derece farklı olduğunu bulmuştur. Kendisi, MÖ 250 yılı civarlarında yaşamış Aristarcus adlı bir düşünürün evrenin merkezinde güneşin olması gerektiğini söylediğini biliyordu. Bunun üzerine Kopernik, Güneş’i merkeze koyarak Dünya da dahil olmak üzere diğer bütün gezegenlerin Güneş etrafında dolandığı düşünülürse eğer, Güneş Sistemi’nin daha basitleştirilebileceğini ve gezegen konumlarının daha büyük bir doğrulukla bulunabileceğini gösterdi.
1512 yılında bu tezini duyurduğu kısa bir açıklama olan Commentariolus’u yayınladı: Güneş, Güneş Sistemi’nin merkezindedir, gezegenler onun etrafında dolanır ve yıldızlar çok uzaktadır.
Kopernik’in bu açıklaması bazı kesimlerde şok yarattı, çünkü kutsal kitaplarda İsa’nın evrenin merkezine geldiği yazıyordu. Merkez tanım gereği “Etrafında dönülendir.” Dünyanın Güneş etrafında dönmesi şu anlama gelir; “Dünya merkez değil Güneş merkezdir.” Skolastikçilerin mantığına göre de, “Dünya evrenin merkezi değilse ve İsa evrenin merkezine geldiyse, İsa Dünyaya gelmemiştir!” Karşılaştığı tepki Kopernik’in uzun yıllar çalışmalarını yayınlamayı ertelemesine neden olmuştur. İlerleyen yıllarda arkadaşlarının cesaretlendirmesiyle Commentariolus’un kapsamını genişleterek yayınladı ve hızla yayıldı. Yaşamının son yıllarında bütün çalışmalarını “On Revolutions” isimli eserinde topladı (1543). Bu kitapta Güneş Sistemi ile ilgili her türlü fikrini dile getirdi, çünkü yaşlanmıştı ve kaybedeceği çok şey olmadığını düşünüyordu, kitabında geçen kendi sözlerine bir bakalım: “Bütün yörüngeler Güneş’i merkez almışlardır, bu yüzden evrenin merkezinde Güneş vardır.”, “Neden kendimizi, Dünya’nın hareket ettiğini düşünmekten alıkoyuyoruz da sınırlı veya sınırsız tüm evrenin döndüğünü düşünüyoruz?”, yine aynı eserin başka bir kısmında “ … Bu nedenle Dünyanın merkezi Ay’ın yörünge merkezidir. Diğer gezegenler evrenin merkezi olan Güneşin etrafında büyük daireler çizerek dolanmaktadır. Böylece Güneş’in görünür hareketi Dünyanın dolanımı ile daha iyi açıklanabilmektedir.” Bunlar skolastikçileri çılgına çeviren sözlerin sadece bir kaçını oluşturmaktadır. Gezegenlerle ilgili olarak ta şunları yazmıştır: “ Venüs ve Merkür, Güneş etrafında dolanırlar ve yörüngeleri Güneş’ten çok uzakta değildir… Bu kurama göre Merkür’ün yörüngesi Venüs’ünkinden içeride olmalıdır. Eğer bu varsayımdan yola çıkarsak, aynı merkezli dışa doğru büyüyen yörüngeler üzerinde Mars,Jüpiter ve Satürn’le karşılaşırız… onların düzenli hareketlerini görmemiz olanaksızdır. Bu durum onların merkezinde Güneş olmasını yeter derecede sağlar.” Kopernik’e göre en dışta da yıldız küre vardı ve sabit durmaktaydı. Dünyanın kendisinin dönmesi sonucunda da yıldızları hareket ediyormuş gibi gördüğümüzü yazmıştır. Aritoteles’in ve Batlamyus’un dönen küreleri yerine dönen bir Dünya önermesi, gerçekten de sonuçları açısından büyük önem taşıyan köklü değişimlerin öncüsü niteliğindedir. Kopernik evren modeli Merkür’le Venüs’ün Güneşten neden çok fazla uzaklaşamadığını ve gezegenlerin gökyüzünde ileri gidip sonra durup aksi yöne gitmesini açıklamakta çok başarılı olmuştur; ancak modelin hala bir kusuru vardı, o da, daha önceki modellerin etkisinde kalıp yörüngeleri kusursuz daireler olarak kabul etmesidir. Bu sorun Tycho ve ardından Kepler’in çalışmalarıyla ortadan kaldırıldı.
Kopernik’in çalışmaları bir devrimin başlangıcıydı ancak iddialarını ispatlamış değildi. Bir katedralde papaz olduğundan gözlemlere çok fazla zaman ayıramıyordu. Bundan dolayı elinde çok fazla gözlemsel veri yoktu, ve elindeki verileri çok olsaydı bile, değerlendirme yapması için gerekli olan matematiksel yöntem Newton döneminde bulunmuştu. Mercek Kopernik’ten yaklaşık yüzyıl sonra kullanılmaya başlandığından gözlemlerini çıplak gözle yapmıştı. Tüm bu şartlar içerisinde Kopernik’in bir de din adamı olduğu düşünülürse çalışmalarıyla hem kendisiyle hem de meslektaşlarıyla yüz yüze gelme pahasına Orta Çağ Avrupa’sının uykudan kalkması için çanların çalmaya başlamasına neden olmuştur. Kopernik’in Commentariolus’un basılmış halini gördükten birkaç saat sonra öldüğü, hatta basılmış halini hiçbir zaman göremediği söylenir. Ölümünden sonra, “O n Revolutions”un matbaacısı kitabın başlığını genişleterek “On the Revolutions of Celestial Orbs” olarak değiştirince ortalık iyice alevlendi. İçine yazdığı önsözde de Kopernik’in modelinin gezegen hareketlerini açıklamada en iyi model olduğunu ve fiziksel gerçeklerin yadsınamayacağını, inançların gözden geçirilmesi gerektiğini yazmıştır. Bunun üzerine aldığı tepkiyi tahmin etmek pek zor olmasa gerek. Protestan kilisesinin kurucusu Martin Luther Kopernik’in çalışmalarının sert bir dille eleştirmiştir: “Bu budala, astronomi bilimini alt üst etme sevdasındadır oysa kutsal kitap arzın değil güneşin döndüğünü bize bildirmiştir… Bir yeni yetme astroloğa halk kulak versin olacak iş mi?” Ancak Katolik kilisesi belki Kopernik de Katolik bir din adamı olduğundan çok sert çıkışlarını Galileo’ya kadar saklamıştır.

Kopernik’in çalışmalarıyla ilgili olarak su saptamasını yapıyor saygın bir bilim tarihçisi: “-Dünya hareket ediyor.- Kısa bir sürede inançla aklin, aklin yanılmazlığıyla geleneğe körü körüne bağımlılık arasında aşılmaz bir engel meydana getiren tez oldu ve birkaç yüzyıllık kavga sonunda, bu konuda kesin olarak bilimin zaferinin kabul edilmesi gerektiği anlaşılınca, bu zaferin sonucu çok büyük oldu. Bilimin, adeta bir mucizeyle, o zamana kadar hareketsiz bir durumda bulunan dünyayı gerçekten harekete geçirmiş olduğu söylenebilir.” Bu saptamasını burada almak çok yerindedir ve ekleyecek bir şey olduğunu sanmıyorum.
Kopernik’in öldüğü yıl adeta devrimi kaldığı yerden alıp devam ettirmek için dünyaya geldi, Thomas Digges. Popüler eseri olan “A Perfit Description of the Caelestiall Orbes” 1576 yılında yayınlandı. Bu eserinde Kopernik evren modeline en dış küreyi kaldırarak ve yıldızları sınırsız bir ortama dağıtarak katkıda bulundu. Kopernik’ten 30 yıl, sanayi devriminden 200 yıl kadar önce güneş merkezli evren modeli en dış kabuğunu atmıştı. Bu yeni görüşlerin ilk ve en kararlı yandaşlarından biri olan Londralı Giordano Bruno (1548-1600) sinirsiz bir evren modelinin mantıksal sonucuna dikkat çekti: “Evrende bir küre ve merkez yoktur, fakat merkez her yerdedir.” Bu söz atomcu filozof ve sair olan Lukretius’un sözleriyle özdeşleşmekteydi. Atomcu düşünürlere göre, yaratılmamış, yok olmayan, değişmeyen varlık özdeksel (maddesel) atomdur. Bu düşünce doğa bilimlerinin doğuşunu sağlamıştır da denebilecek bir görüştür, Rönesans’ta da etkileri görülen bu düşünce sistemi Aristocu skolâstiğe karşı, atomculuğun getirdiği mekanik dünya görüsünü savunmuştur. Bu anlayışa göre evren yoktan var edilmemişti, atomlarla ve hareketleriyle meydana gelmişti. Bir çok merkez varsa ve evren atomların hareketiyle oluştuysa eğer bizim gibi canlıların olduğu sayısız başka güneş sistemleri olabilirdi. Bunların etrafında da gezegenler, bu gezegenlerde de bizim gibi canlılar olabilirdi.
Bu düşünceler üzerine, merkezde bulunduğundan dolayı bir özelliği olduğunu düşünen ve bununla onur duyan skolastikçiler, yeterince yumuşak karar, ölümünü çileden çıktılar. Neticesinde Bruno’nun yaşamı bir trajediye dönüştü. Düşünceleri zamanına göre çok uçlarda geziyordu, Katolik inancını alaya alması ve fikirlerinden ödün vermeden savunmasına devam etmesi hayatinin son yedi yılını kilisenin cezaevinde geçirmesine, işkence edilmesine ve son olarak “Olanaklı olduğu kadar yumuşak bir ceza verilmesi ve kan dökülmemesi…” kararının verilmesine neden olmuştu. Hakkında isterken kan dökülmemesi, kazığa bağlanarak yakılması anlamına geliyordu. Bu çok acı ölüm kararı açıklandığında şu sözleri haykırmıştır: BU KARARI ALIRKEN SİZLER , BELKİ ONU BENİM ŞİMDİ İŞİTTİĞİMDE DUYDUĞUM KORKUDAN ÇOK DAHA FAZLA BİR KORKU İÇİNDESİNİZ. Evet, gerçekten de Skolastikçiler bilimin başkaldırısından korkmaya başlamıştı ve bir şeyler yapılmalıydı. Bilimin kendilerine karşı açık bir tehdit oluşturduğu ortadaydı ve bilimi üretenleri öldürerek kurtulacaklarını sandılar. Oysa bilim insanları değişen koşulların ürünlerinden başka bir şey değildi ve bu koşulları yok edemezlerdi zaten de yapamadılar.
Bruno, astronom değildi ancak sıkı bir Kopernik devrimcisiydi, mantıksal açıdan evren modelinin gelişm”esine katkıda bulunmuştur, ancak astronomi ile ilgili çalışmalarından dolayı değil dinle alay ettiğinden dolayı, katledilmiştir, tabii alay ederken astronomi ile ilgili düşüncelerini kullanmış olduğunu unutmamak lâzım. Bir Danimarka soylusu olan Tycho Brahe (1546-1601) kraliyetten de yardim alarak Avrupa’da ilk gözlem evini kurmuş ve Uraniborg (Sky Castle- Gökyüzü Kalesi) adini vermiştir. Daha 16 yaşındayken Kopernik’in kullandığı çizelgelerde gezegen konumlarında hata olduğunu buldu. 25 yaşında gökyüzünde ani bir parlamaya tanık oldu. Bu parlamanın gökyüzünde paralaktik bir kayma göstermediğinden atmosfer içindeki bir olay olduğunu düşündü. 30 yaşında bir kuyruklu yıldız gözleyerek bunun da Ay’dan uzak bir cisim olduğunu gösterdi. İlerleyen yıllarında daha modern bir gözlem evinin daha kurulmasını sağlamıştır. Zamanının büyük bir kısmını evi haline gelmiş gözlemevinde gözlem yaparak geçiriyordu. Çıplak gözle yapılabilecek en iyi gezegen ve yıldız kataloglarını oluşturdu. Bu çalışmaları sırasında Kopernik modelini ret edip, dünyayı evrenin merkezine tekrar koymak için bir sebep bulmuştu.
Tycho‘ya göre eğer dünya günesin etrafında büyük bir dairesel yörüngede dolanıyorsa, dünya farklı konumlardayken takım yıldızların şekillerinin paralaks neticesinde değişmesi lazımdı. Paralaks ne diye soracak olursanız kısaca söyle açıklanabilir:Tam önünüzde bir doğru boyunca dizilmiş üç ağaç olsun, eğer siz olduğunuz konumu değiştirirseniz görüntü de değişecektir. Mesela biraz sağa kayarsanız, en yakınızdaki ağaç sola ortadaki biraz sağda, en uzağınızdaki ise ortadakine göre daha fazla sağda olacak şekilde görüntü değişir. Bu olay siz bu üçlü ağaç sistemine ne kadar yakındaysanız o kadar net olacaktır, yani ağaçlara yakınken bir adımınız görüntüde büyük bir değişime neden olurken, uzaktayken çıplak gözle fark edilemeyecek kadar az olabilir. Tycho, yıldızların paralaktik kayma göstermemesinin nedenin dünyanın merkezde olması olduğunu düşündü. Aslında birazda tutucu ve Kopernik karşıtı olan Tycho’nun öyle düşünmek daha çok isine geldi. O da dünyayı tekrar merkeze taşıdı. Ay, Güneş’i dünya merkezli yörüngelere koydu. Diğer bütün gezegenleri de Güneş merkezli yörüngelere yerleştirdi. Tycho yıldızların çok uzak olduğunu ve insan gözünün o uzaklıklardaki bir paralaktik kaymayı algılayamayacağını düşünememişti. İnsan gözü yıldızların şeklini ayırt edebilecek kadar gelişmemiştir, Tycho da çıplak gözle yaptığı bu çalışmalar sonucunda yanılmakta haksiz değildir. Ayrıca kürelerin olmasına gerek olmadığını, küreler olsaydı eğer kuyruklu yıldızlar tarafından zaman içerisinde kırılmış olmaları gerektiğini söylemiştir.
İlk bakışta geri bir adım gibi görünse de Tcyho’nun çalışmaları Kopernik öncesi modelleri alt üst ederek ileriye olan dev bir adimdi. Küreleri kaldırarak, sürekli değişen bir gökyüzü olduğunu göstererek, o güne kadar gelmiş inançların bir kez daha zorlanmasına neden olmuştur. 1601 yılında kaybettiğimiz Tycho, gözlemevini ve bütün gözlem verilerini asistanı Kepler’e miras bırakır. Gökyüzüne hitaben kullanılan “gök küre, gök kubbe” ifadelerinin yıkılmaya yüz tuttuğu zaman Tycho ile başlamış yani günümüzden 450 yıl kadar önce, ancak bir takım çevreler hala “gök yüzü” yerine “gök kubbe” ve ”gök küre” ifadesini ısrarla kullanmaya devam ediyorlar. Bu çevreler Bruno’yu , Sivas’ta da ozanları yakanların ta kendisidir. Görüldüğü gibi günümüz Türkiye’si ile ortaçağ Avrupa’sı arasında zaman ve konum dışında pek fark yok sadece eylemi yapanların adı ve maskeleri farklı.

Etiketler: , , , ,

Yorum yazın