Francis Bacon 1561-1626

Francis Bacon 1561-1626

Aydın Çubukçu’nun Descartes ve F. Bacon ile ilgili ve kendimce çok iyi bulduğum betimlemesiyle başlamak istiyorum: “Skolastik çağlar boyunca, biçime ve otoritelere tanınan olağanüstü öncelik ve önem, düşüncenin özgür ve yaratıcı gelinmesinin üzerine örtülmüş kursun bir örtü gibiydi. Descartes, şüphesi ile kursunu ağır ağır eritmeye çalışırken, F. Bacon, bir vuruşta yırtmayı deneyen kişi olarak çıktı.”
F. Bacon’un yasadığı dönemde insanlar açlıktan ve nedenini bilmedikleri birçok salgın hastalıktan dolayı ölmekteydi, yasam şartları son derece ağırdı. F. Bacon durum karşısındaki çaresizliklerinin nedeninin bilgisizlik olduğunu, kaderle falan ilgisi olmadığını, bir dönemler Hıristiyanların önemli bir meziyet saydığı çile çekmenin anlamsız olduğunu ve bu durumun acilen düzeltilmesi gerektiğini düşünüyordu. Ona göre, o günlerde kullanılmakta olan bilgi edinme yöntemi tamamen yanlıştı ve doğru bir yöntemle, insanlık bilgi birikimini arttırıp daha iyi yasama standartlarına sahip olabilirdi. Bilginin amacının kutsal kitapta yazanlara kanıt bulma çabasından ziyade “doğaya egemen olmak” olduğunu söylüyordu. Bunun için de olayların gerçek nedenlerinin bulunması gerekiyordu, buna çok önem veriyordu çünkü Ona göre, gerçek nedenlere bir kere ulaşıldı mi hastalıkları ve yoksulluğu ortadan kaldırmak için doğayı kontrol edebilirdik.
F. Bacon’a göre insanlığı refaha götürecek gerçekleri görmemizi engelleyen dört önemli etken vardı. O, bunlara “putlar” adini uygun görmüştü. Körü körüne bağlanılması istenen ve karşı çıkıldığında ceza uygulamasına gidilerek kabul ettirilmeye çalışılan bu putlara karşı savaş açmıştır. F. Bacon’a göre baslıca putlar şunlardı :
Soy Putları: Tüm insanların paylaştığı bazı önyargılara verdiği isimdir. Soy putlarının, insanların doğadaki olayları ve nesneleri kendisine benzeterek açıklamaya çalışmasının bir sonucu olduğunu söyler. Tanrının insan bedeniyle betimlenmesi, mesela Zeus, Artemis… ve Isa, soy putlarına bir örnektir. Ayrıca, F. Bacon’a göre “Güneş,ay ve yıldızlar” için kullanılan “dogma” ifadesi ve bu nesneler üzerine kurulu olan çeşitli efsaneler, amaçsız yasayamayan insan gibi doğanında bir amacı olduğu yönünde tehlikeli bir düşünceye itiyordu insanları. Kendine, doğaya olduğundan daha yakın olan insan için bu tür inançlar, daha kolayca düşünülebilip kabullenildiğinden dolayı, insan bu asli olmayan inançları almayı tercih ediyor ve ne acıdır ki bilim tersini gösterse bile bu tür inançlara bağlılıklarından çok şey kaybetmeden vazgeçemiyor. Bu nedenle ve özellikle tüm insanlar tarafından kabul edilmiş önyargılar olduğundan dolayı “soy putları” bilimsel tezlerin kabul ettirilmesinde çok büyük bir engel oluyor, F. Bacon’a göre.
Mağara Putları: F. Bacon, insanin kişiliğinin, kendi kendisini hapsettiği bir mağara olduğunu söyler. İnsanin, zaten çok net algılayamadığı dış dünya hakkındaki bilgilerini, kendi yetiştiği ortamdan kaynaklanan yasama tarzı ve karakterinden bir şeyler katarak çarptırdığını söyler. Bu şekilde oluşan yanılgı ve ön yargılara da “ Mağara Putları ” adini verir. Cephede savaşan bir insanın ölüme bakışı ile yeni aşık olmuş iki insanın ölüme bakışı çok farklı olacaktır. Neticesinde de farklı duygular hissedip, bir yorum yaparken farklı yargılarla yaklaşacaklardır. Doğuda çatışmada oğlunu kaybetmiş bir anne ile olaylara bilimsel yönden bakmaya çalışan bir sosyolog için önyargılar ve önyargıların şiddeti daha farklı olacaktır. Anne daha çok oğlunu kaybetmiş olmanın verdiği nefretle güdülenirken, sosyolog olayları duygusal yönden en az seviyede etkilenerek incelemek durumundadır. Aksi taktirde sosyologun doğru bir sonuca varması güçleşecek, çarpık fikirler ortaya çıkabilecektir.
Yahudi bir ailenin çocuğu olan Einstein’ in, “Tanrı zar atmaz!” diyerek, kurulmasında kendisinin de katkısının olduğu, kuantum elektrodinamiğine itiraz etmesi; Kepler’in gökyüzünde yıllarca müziksel bir ahenk araması gibi önyargılar bilim tarihinde görebileceğimiz mağara putlarından sadece ikisidir.
Pazaryeri Putları: F. Bacon’a göre kullandığımız dilin kelimelerine verilen değişik anlamlar ve bunların genel, gündelik kullanılışları bilimsel düşünceyi saptıran önyargılar oluştururlar. Bu kavramlar genellikle geçmiş zamanların eksik ve yanlış bilgisini taşırlar. En yakınımızdaki örnek; Kopernik’e kadar yüzyıllar boyunca bütün gökkürenin dünya etrafında dolandığının kabul edilmesidir. Eksik bilginin sonucu olan bu düşüncenin bilimsel gelişime ne tür etkileri olduğunu geçen sayfalarda okumuştuk. Diğer bir örnek Newton’un kütle çekim kuvveti ile Einstein’in eğri uzayıdır. Newton; iki kütlenin birbirlerini, kütleleriyle doğru, aralarındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı bir kuvvet etkisi altında kalarak çektiğini söylemiştir. (F=GmM/d2) Bu denklem Newton için kuvveti ifade etse de Einstein bu denklemin uzayın söz konusu kütle tarafından ne kadar büküldüğünü gösterdiğini söylemiştir. Einstein’da görüldüğü gibi temelde denklemi kabul etse de kuvvet kavramı yoktur, onun yerine uzayın eğrilme miktarı vardır. Ancak bilim insanları ve bilimsel yayınlar, doğal olarak ta halk kütle çekim kuvveti ifadesini kullanmaktalar. Sanırım hiç kimse bir taşı elinden bıraktığında neden düştü sorusuna, “Çünkü dünyanın kütlesi uzay zamanı büküyor…” diye cevap vermez. Beklenen cevap yaklaşık olarak sudur, “Çünkü dünya taşın üzerine bir kuvvet uyguluyor…” Newton’un ifadeleri günlük yaşantımız sınırları içinde ihtiyaçlarımıza cevap verse de Newton’un kavramları kara delikler, çok büyük kütleli yıldızlar ve evrenin yapısı üzerinde çalışan birçok astronom için yetersizdir ve yanlış sonuçlara götürebilecek niteliktedir. F. Bacon’dan çok sonralardan bir örnek vermiş olsak ta O’nun anlatmak istediğinin ta kendisidir. Nedeni de, Newton’un “kütle çekim kuvveti” ifadesini çok büyük kütleler ile ilgili çalışan bir astronomun kullanmasının hatalı olacağıdır çünkü büyük kütleler için kullanması gereken yöntem Einstein’in uzay eğrilmesidir ve buna göre düşünmek zorundadır. Eğer astronom hala Newton ifadeleri ile düşünmekte ısrar ederse düşünmesi özgür ve doğru olmaktan, çok uzak olacaktır.
Tiyatro Putları: Araştırmacı tarafından bağlanılmış felsefi düşüncelerin veya ünlü kişi ve gruplara bağlılığın, dogmaların neden olduğu önyargılara verdiği isimdir. “Kural, yargının yerini almamalıdır.” diyerek, Aristoteles’in mantığını ve skolastik düşünceyi ret edip, deneyin ön plana çıkması gerektiğini söylemiştir. Ona göre, akılla ulaşılan her türlü sonucun doğruluğuna, sadece o sonucu elde etmek için kullandığımız akil yürütme biçiminin doğru olup olmadığına bakarak değil doğadaki olgularla sınayarak karar verilmelidir. F. Bacon’un bu sözünde kural genel olarak, Aristoteles’in öğretisini, yargı da tek tek olayların incelenmesiyle elde edilen sonuçlardı. F.Bacon, “Kurallara bağlı kalarak ulaşılan sonuçlarla, deneyle ulaştığım sonuçlar uyuşmuyorsa hangisine inan malıyım?” sorusuna, deneysel yöntemin yanında yer alarak cevap vermiştir. F. Bacon’un yasadığı dönemlerde Aristoteles’e o kadar fazla bir güven vardı ki tartışmalar “Usta böyle söyler.” dendiğinde sonuçlanmış olurdu. Bir şeyin doğruluğu tersinin yanlışlığı gösterilerek ispatlanmaya çalışılıyordu. O’na göre, bir şeye körü körüne bağlılık bilgiyi öldürüyor, bilimsel gelişmeyi engelliyordu ve köhne düşüncelere karşı içten içe duymaya başladığı öfke Aristoteles’in “Organon”una karşı “Novum Organon” isimli eserini yazmasına neden oldu. Bu eseriyle Aristoteles mantığını tartışmaya açıyor yerine yeni bir alternatif sunuyordu. Bu çalışmasında, epey uzun bir süre hükümranlık sürmüş olan Aristoteles’e karşı meydan okunuyordu. F. Bacon bilginin birkaç kişinin otoritesine girmesini istemiyordu ve bunun için bilgiyi kolektif olarak üreten bilginlerden kurulu bir örgüt öneriyordu. Onun, biliminin ilk görevinin toplumun refahını artırması olduğunu ve bilim insanlarının bunun için çalışması gerektiğini ilan etmesinden dolayı kendisinin özel bir saygıyı hakkettiğini söyleyebiliriz.
F. Bacon doğru bilgiye ulaşılabileceğini düşünüyordu ve bunun için önerdiği metot “tümevarım metodu” olarak bilinir. Bilgileri sistemli bir şekilde toplamak incelemeyi kolaylaştırmak için levhalar ve çizelgeler önerir, bunları kısaca tanıtmaya çalışalım.
Önvarlık Levhası: Bu levha incelenecek olan olayı veya nesneyi doğada olduğu gibi ve birlikte bulunduğu bütün diğer nesnelerle birlikte yani bulunduğu ortamla birlikte saptanıp sıralandığı levhadır.
Aşama Levhası: F. Bacon bu levhayı üç alt çizelgeye ayırır.

Varlık Çizelgesi: Nesnenin veya olayın durumlarını sınıflandırır ve bu durumların diğer hangi olgularla, yani olaylar ve nesnelerle, birlikte göründüğünü gösterir. Mesela, sıfır derecenin altındaki suyun kati halde olması, yüz derece sıcaklığa kadar sıvı, üzeri sıcaklıklarda da gaz halinde olmasının belirlenmesi gibi veya yağmur yağması için öncelikle bulutların olması gerektiği gibi örnekler açıklayıcı olacaktır.
Yokluk Çizelgesi: Olgunun değişik durumları içinde, bazı şeyler var olmaya devam ederken bazı şeyler yoktur; bir başka durumda da olmayan şeyler vardır, olanlar artık yoktur. Mesela, gün içerisinde, Güneş doğduktan sonra hava ısınmaya başlar, ama Güneş battıktan sonra hava soğumaya başlamaktadır. Havanın ısınması için Güneş vardı, akşamüzeri günesin gitmesiyle yani artık var olmamasıyla birlikte hava soğumaya başladı, yani güneşin yokluğuyla havanın soğuması arasında bir ilişki kurulmuş oldu iste bu yaklaşım yokluk çizelgesinin konusudur.
Derece Çizelgesi: Olgunun ölçülebilir özelliklerinin değişmesi sırasında diğer değişen ölçülebilir özelliklerin çizelgesidir. Güneş’in doğuş saati ve saatin kaç olduğuna göre havanın sıcaklığının değişiminin ölçülmesi gibi, niceliksel değerlerin yer aldığı levhadır.
Dışta Bırakma Levhası: Ön varlık levhasında bulunanlardan, asama levhasında toplananların çıkarılmasından oluşan levhadır. Yani ilk bakışta incelediğimiz olguyla ilişkili diye düşündüğümüz aslında ilgisi olmayan, şans eseri bir araya gelmiş bazı olgular elenmiş oldu. *
Özetleyecek olursak, incelediğimiz olay, çevresinde bulunan kendisiyle ilgili olmayan başka bir çok olguyla beraber olabilir. Bu levhalar sayesinde önce bir ön levha hazırlanır, daha sonra bu ön levha içinde kalan olgular tek tek incelenir, birbirleriyle bağlantılı olanlar kalır, ilgisi olmayan olgular dışarıda bırakılır. Böylece yanlış sonuçlara götürecek fazla olgular elenmiş yani dışta bırakılmış olur ve elde kalan birbirleriyle bağıntılı tek tek bilgiler bir araya getirilerek daha genel bilgilere ulaşılabilir.
Gerçekte, F. Bacon’un metodu çok hantal isleyen kullanışsız bir yapıya sahip olsa da, yepyeni bir anlayışla Skolastik düşüncenin karşısına çıkıp korkusuzca savaşmıştır. Biz burada F. Bacon’un metodunun eksik yanlarından söz etmeyeceğiz çünkü bizim asil amacımız bu değil, Skolastik düşüncenin ve dogmalarının otoritesinin bilimsel gelişmeye karşı daha fazla direnemeyerek, nasıl da eriyip gittiğini göstermekti. Bu dönüşüm insanin evrene bakış, algılayış, yorumlayış ve sorduğu sorularla, sorulara cevap arayış biçiminde çok ciddi değişimlere neden olmuştur ve bugünkü gerçek bilimin kökleri atılmıştır. Bu değişimler doğal olarak kurulan yeni evren modellerinin yapısına da yansımıştır.
Yeri gelmişken F. Bacon’a sığınarak aklıma gelen acı bir durumdan söz etmek istiyorum. Söz ettiğimiz, bu değişimlerden nasibini almamış bir grup insan cami çıkışlarında dağıttıkları bildirilerle doğal bir süreç olan depremin nedenini hala ilahi güçlere havale ediyorlar.
En az bir önceki kadar tehlikeli olan bir başka grup ta evinin, işyerinin yıkılışından, onca insanin ölümünden doğayı sorumlu tutup, kendi kurtuluşu için tanrıya şükür edenlerden oluşuyor. Burada da görüldüğü gibi doğaya bir sorumluluk yükleyip yaptığının yanlış olduğu söyleniyor, yani F. Bacon’un dediği “soy putları” hala kendisini gösteriyor, çünkü insana benzer bir doğa fikriyle kalkıp depremi yapan kaka doğa, depremde can kurtarıcı iyi bir tanrıdan söz ediliyor. Peki, merak ediyorum, doğanın bir bilinci varda hadi bir deprem yapayım deyip de deprem yaptı da ona birde suç mu yüklüyoruz, olmadı birde dizlerimize yatırıp poposuna poposuna vuralım, belki akıllanır. Diğer yandan doğa depremin sorumlusuysa eğer, tanrı onca insani depremden kurtaramadı da sadece hayatta kalmış olanları kurtarmaya mi gücü yetti? Yoksa şanslı olan ve iyi yapılarda yasayanlar mi kurtuldu. Demek istediğim, F. Bacon’un dikkatle üzerinde durduğu gibi bilim belli kimselerin tekeline kalmasaydı ve sadece kazancı, dini otoriteyi artırmak için değil de halkın yararı doğrultusunda kullanılsaydı sanırım daha az kişi ölürdü!

Etiketler: , , , , , , ,

Yorum yazın