EVRENİN KÖKENİ

EVRENİN KÖKENİ

Evrenin kökeni sorunu “Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkar?” sorununa benzer. Her şey nereden geldi? Evren hep var mıydı yani başlangıçsız mıydı, yoksa kutsal kitapların söylediği gibi kutsal bir güç mü yaratmıştı, yaratıldıysa o gücü kim yaratmıştı? Sınırları olmayan uçsuz bucaksız bir evrende mi yaşıyoruz yoksa sınırları var mı? Sınırları yoksa eğer tanrı nerede olacaktı, sınırları varsa yeri belliydi, sınırların dışı. Burası bir süre için Tanrıya en uygun yer olarak kaldı. Bunun etkisiyle düşünürler binlerce yıldır evren modellerini sınırlı olarak düşündüler. Kimileri bu konuların tartışılmasının gereksiz olduğunu, kimileri günah olduğunu söyledi, kimileriyse bunların metafizikçilerin ve din adamlarının konusu olduğunu düşündü. Ancak fizik yasalarının evrenselliğinin anlaşılması, evrenin başlangıcının nasıl gerçekleştiğinin bilimin konusu olması gerektiğini göstermiştir.
Önceleri Musevi, Hıristiyan ve Müslüman’lar evrenin başlangıcını tanrının iradesiyle ol demesiyle olduğunu söylerlerdi. Hatta 17 yy. Rahibi Ussher Kutsal kitaplardaki soyağacını inceleyerek evrenin MÖ 4004 yılında yaratılmış olduğu sonucuna vardı. Bu kısa bir süredir, sürenin kısa olduğunun kanıtı olarak ta şunu söylemişlerdir. “Görüldüğü gibi sürekli olarak bir kültürel ve teknolojik evrim geçiriyoruz ve biz evrime neden olan insanların büyük bir kısmını biliyoruz yani bu süre çok daha uzun olsaydı çok daha fazla insan gelip geçmeliydi sonucunda da daha ileri bir toplumda yaşıyor olmalıydık.” Kayaların yaşının milyonlarca yıl olduğunu, astronomların da evrenin sürekli değiştiğini bulmaları, yaratılışçılığa inanan bir çok insanın düşüncesini değiştirmesine neden olmuş; evren ile ilgili yapıyı açıklamayı bilim insanlarının ellerine bırakmalarına neden olmuştur. Biz de burada tarih boyunca insanlığın inandığı ve bilimin ortaya attığı evren modellerini tarihsel sıra içinde kısaca anlatmaya çalışacağız.
Tarih boyunca doğa hakkındaki bilgimiz arttıkça ilk başta evrenimiz olan kıtadan dünyaya, dünyadan güneş sistemine, oradan da gökadamız Samanyolu’na ve daha ötesine olmak üzere evrenimizin sınırlarını hep genişlettik. Tepsi şeklinde bir dünyanın evrenimiz olduğu inancından salınım yapan evren modeline kadar ki gelişimi kısaca incelemeye başlayalım.
Modellerin geçirdiği evrim astronomi biliminin geçirdiği evrimle genel olarak paralel gitmiştir. Önce, “Modeller oluşturmamız için gerekli hammaddeyi sağlayan astronomi nasıl ortaya çıktı?” sorusunun cevabına kısaca değinelim.
Astronominin gelişmesini sağlayan nedenler nelerdi? Eski doğuda (Babil, Sümerler, Elamlılar) mitoloji, doğal olayların örneğin, takım yıldızların gökyüzündeki yerlerinin değişiminin, Ay’ın evrelerinin, Güneş’in doğuşu ve batışının olacak şeylere işaret olduğuna inanmalarıyla başlamıştır. Belli şekillerdeki yıldız grupları görünmeye başlayınca havalar soğumaya başladığından ve aynı takımyıldız tekrar göründüğünde yine havalar soğuduğundan dolayı, o yıldızların oluşturduğu şekil bir tanrı ilan ediliyordu. Onlara göre o şekil tanrı idi ve havayı soğutan oydu. Tanrının tekrar ne zaman geleceğini önceden bilebilmek için kayıtlar tutmaya başladılar ve astroloji gelişti. Bunun ardından insanlar ve bu işle özel olarak ilgilenen astrologlar yaklaşık 360 günde bir değişen gökyüzünde, bu kurala pek uymayan gezegenlerin (Onlar gezegenlerin ne olduğunu bilmediklerinden dolayı tanrı diye nitelendiriyorlardı.) hareketlerinin önceden tahmin edilmesiyle, evrenin nasıl işlediğini anlayacaklarını düşünüyorlardı. Bunun için haklı gerekçeleri yok değildi, mesela Sirius yıldızı görüldüğünde Nil Nehri taşıyordu. Bir süre sonrada etraf yeşermeye, havalar ısınmaya başlıyordu, bundan dolayı ne zaman Sirius görünse Nil’in taşacağını önceden bilebiliyorlardı. Aynı düşünceyle gezegenlerinde bir şeylere neden olduğunu düşündüler. Onlara göre yıldızlar mevsimleri kontrol ediyordu. Tarım ve hayvancılık (Direk olarak mevsimlerle ilgili işlerdir.) yaşamlarını oluşturduğundan dolayı doğayı kısmen keşfettiklerini sandılar, önceden bilemedikleri sorun günlük hayattaki olan biten olaylardı, onları da yöneten olsa olsa gezegenlerdir diye düşündüler. Bu merak ve düşünce güdümünde gezegenlerin konumlarıyla ilgili çalışmalar başladı ve ciddi çalışmaların yapılmasına neden oldu. Evrenle ilgili sorulara verilen ilk cevaplarla başlayalım, en ilkel olan “düzlemsel dünya” evren modeli ilk adım olacak.

Düzlemsel dünya modeli, en ilkel ve basit evren modelidir. O dönemlerde evrenin Dünyadan ibaret olduğu ve bir tepsi gibi düzlemsel olduğu inancı hakimdi. Günlük yaşantıları içerisinde böyle bir inancın ortaya çıkması doğaldı.Etrafı ağaçlar, tepeler, dağlarla kaplı olan bir insanın dünyanın küreselliğini fark etmesini bekleyemeyiz. Bir kere, öncelikle insanların çok sınırlı olan yaşama alanlarını genişletmesi lazımdı ki dünyanın küreselliğini fark edebilecek kadar uzakları önlerine bir engel çıkmadan görebilsin. Bir şeyin gözlemcilerin yakınlarından çok uzaklara gitmesi ve yavaş yavaş kaybolmaya başlaması lazımdı ki küreselliği fark edebilsinler. İnsanlar bu imkanı kıyıdan açık denizlere gidebilen gemilerin hayatlarına girmesiyle elde ettiler. Gemi yapımıyla ilgili ilk belgelere İ.Ö. 2000 yıllarına ait Mısır Mezarlarında rastlanmıştır. Bu yıllardan sonra, özellikle deniz ticaretinin gelişmesiyle beraber, bu alanda çalışan insan sayısının artması ve gemiciliğin günlük hayat içinde yer alması, düzlemsel Dünya görüşüne karşısav oluşmasına ön ayak olmuştur.
Dünya düzlemsel olsaydı, limana yaklaşan gemi görülecek kadar yaklaştığında, birden bire geminin her yerinin görünmesi gerekirdi. Oysa limana doğru gelen bir geminin ilk olarak direği, daha sonra yavaş yavaş alt kısımları görünmeye başlar.
Yunan filozofu Aristoteles, Dünyanın neden eğri olduğunu gösterecek iki sebep daha öne sürmüştür. Birincisi, Ay Tutulması sırasında Ay’ın üstüne düşen, Dünyanın gölgesinin düzgün dairesel yapıda göründüğünü gözlemiştir. Dünya disk şeklinde olsaydı eğer, gölgesinin hareket ettikçe uzayan bir elips olması gerektiğini söylemiştir. Sürekli dairesel gölgeyi ancak bir küre verebileceğinden dolayı, Dünyanın küresel olduğu sonucuna varmıştır. İkincisi, Aristoteles, kuzeye giden denizcilerin kutup yıldızını daha yukarıda gördüğünü, güneye gidildiğinde ise kutup yıldızının alçalarak kaybolduğunu biliyordu. Düzlemsel bir Dünya olsaydı eğer kutup yıldızının yüksekliğinin gözlemcinin bulunduğu yere göre değişmemesi gerektiğini belirtmiştir. Çoğu aydın kesim bunları bilmesine rağmen küresel bir Dünyaya inanmamışlardır. 16. yy. baharat yolu bulma ümidiyle yola çıkan Macellan’ın yarım kalan Dünya turunu El Cano tamamlamıştır. El Cano sürekli doğuya giderek, seyahate başladığı yere tekrar dönmesine rağmen Dünyanın küresel olduğuna Apollo Ay projesinde Dünyanın Ay’dan çekilen resimlerini görünceye kadar hala inanmayan çevreler vardı. Hatta bu fotoğrafların uydurma olduğunu söyleyebilecek kadar ileri gidenlerin, yani ileri giden gericilerin nesli hala tam olarak tükenmemiştir

Yorum yazın