TÜRKİYE’DE BANKACILIĞIN TARİHİ VE GELİŞİMİ

TÜRKİYE’DE BANKACILIĞIN TARİHİ VE GELİŞİMİ

Ülkemizde banka dışı finansal aracılar gelişmemiş olduğu için bankalar sistemimizin temelini oluşturmaktadır. Bankacılık sistemi ekonomimizin işlemesi, halkın tasarruflarının toplanması ve kullanılacak alanlara dağıtılması bakından önemli bir yere sahiptir.

Türkiye’de bankacılığın gelişimini temel olarak 2 ana başlık altında inceleyeceğiz.

1. Cumhuriyetten önce Türk Bankacılığı
2. Cumhuriyet döneminde Türk Bankacılığı

2.1. Cumhuriyetten Önce Türk Bankacılığı

Tanzimat’a kadar geçen zaman içerisinde ülkemizde bankacılığın işlerine pek rastlamak mümkün değildir. Çünkü bu dönemde Türklerin özellikle askerlik ve yöneticilik gibi işlerle uğraştığı, ticaret, sarraflık ve faizcilik gibi meslekleri ise Türk ve Müslüman olmayan kişilere bıraktıkları görülmektedir.

“Tanzimat’la gelen kurumlardan biri olan bankacılık, bugüne kadar Tanzimat’ın üst yapıda yol açtığı değişmeler çerçevesinde araştırılmış ve tartışılmıştır. Bu sebeple devletin iktisadi hayatta oynayacağı rol, altyapıları para-banka politikaları, dış ticaret ve tarım, sanayileşme politikaları ve hatta Tanzimat’ın ana felsefesi kapsamındaki liberal ekonominin gerçekleşmesi konularında, pek az araştırma yapılmıştır. Dolayısıyla, örneğin vilayetlerde üçüncü derecede bir mektupçunun görevlerini okul kitaplarına yazacak kadar ileri giden tarihçiler, Tanzimat sonrasında faiz ve kredi alanlarında nasıl bir gelişme olduğunu araştırmamışlardır. Avrupa’da da ortalama yüzde 4’ü geçmeyen tarım kredi faizlerinin Tanzimat’tan bir hayli zaman sonra bile % 20’nin altına düşmediğini ve bunun sanayileşmeyi önleyecek sonuçlar yarattığını pek araştıran olmamıştır.”

Ülkemizde bankacılığın gelişmemesinin en önemli nedeni Osmanlı Ekonomisinin Batı Avrupa’da ortaya çıkan sanayi devrimine ayak uyduramamasıdır. Ayrıca yakın bir zamana kadar Osmanlı Ekonomisinin esnaf ve zanaatkarlarla sınırlı kapalı bir eksen düzen içinde kalması da bankacılık sektörümüzün gelişmemesinin sebebi olmuştur. Buna rağmen Osmanlı döneminde bankacılık işlemlerine benzeyen çalışmalar yürüten sarraflar ve galata bankerleri bulunmaktaydı. Osmanlı Hazinesinin maddi açıdan sıkıntıya düşmesi söz konusu bu kişilerin saygınlık ve etkinlik kazanmasına sebep olmuştu.

Tanzimat’ın ilan edildiği günlerde, İngiltere ile ticari ilişkileri düzenlemek amacıyla ardarda imzalanan anlaşmalar iç ve dış ticarette özellikle tüketim yapısındaki değişmeler ve gelişmeler sebebiyle finansman sorunu ortaya çıkmıştı. Yine bu günlerde ticaret anlaşmalarının yapıldığı ülkelerde başta tarım üretimi olmak üzere sınai üretim, madencilik, ulaştırma ve taşımacılık hizmetlerine finansman sağlamak amacıyla bankaların ve bankerlerin sayısında hızlı bir artış meydana gelmişti. Yoğun rekabet sonucu iflaslar ortaya çıkmaya başlamıştı. Osmanlı İmparatorluğundaki dış ticaret açıkları da bu banka ve bankerlere yeni iş alanları yaratıyordu.

“Ülkemizde ilk bankacılık 1847 yılında başlamıştır. Gerçek anlamıyla ilk barka hükümetin de yardımıyla J Alleon ve Thedor Baltazzi adlı iki galata bankeri tarafından 1847’de İstanbul Bankası (Bangue de Constantinople) adıyla kurulmuştur. İstanbul Bankası 1852 yılına kadar faaliyetini sürdürmüştür.”

“İlk kağıt para 1840 yılında bütçe açıklarını kapatmak için çıkartılmıştır. Kaime adı verilen bu paranın miktarı o dönemlerde sürekli açık veren Osmanlı Hazinesinin kaynak ihtiyacının karşılanması amacıyla kısa sürede önemli oranda artırılmıştır. Sürekli dış ticaret açığı verilmesinin de etkisiyle birkaç yıl içinde kaimelerin bayancı paralar karşısındaki değer önemli düşüşler göstermiş, bu nedenle ithalatın finansmanı için dış piyasalardan kaynak bulunması zorlaşmıştır. Abu durum hükümeti kaimelerin dış değerinin korunması için çareler aramaya sevk etmiştir. 1845 yılında Galata bankerlerinin ileri gelenlerinden iki tanesi ile bir anlaşma yapılarak Osmanlı ithalatının finansmanının sabit bir döviz kuru üzerinden bu bankerler tarafından dış mali piyasalara yazılacak poliçelerle finanse edilmesi uygulaması başlatılmıştır. Bu sözleşme 1847 yılında yenileneceği sırada bankerler hükümetten aynı işlevi yerine getirmek üzere bir banka kurmalarının kabulünü istemişler ve bu istek kabul edilmiştir. Bu şekilde kurulmuş İstanbul Bankası faaliyete son verdiği 1852 yılına kadar kaimelerin dış değerinin sabit kalması yönünde önemli katkılarda bulunmuştur.”

Cumhuriyetten önce kurulan bankalar daha çok yabancı sermaye veya yabancı iştirakiyle faaliyete geçmişlerdir. Özellikle ülkemizde bulunan yabancı şirketlere finansman sağlamak amacıyla bu bankaların kurulduğunu söyleyebiliriz.

“Gerçekte İstanbul Bankasının tüketimi finanse eden bir banka olmasına yol açan, devletin “Kaime” adı ile faizli bono ihracıdır. Fakat bu denemede de, halkın faiz almak için kaimelere gösterdiği rağbet ile tasarruf arasında ancak yüzeyde bir ilgi vardır. Zira devlet, kaimelerle topladığı geliri memurlarına maaş ödemek, silah almak gibi yatırımla hiç ilgisi olmayan işlerde harcadığı için, kaimelerin de gerçek tasarruf doğurduğu söylenemez. Nitekim Anadolu’da ve Rumeli’de çiftçiler tefecilerin eline düştüğü için ya da mültezimlerin tefecilerle işbirliği yüzünden, üretilen malın maliyeti yükselmiş, buna karşılık getirisi düşük kalmıştır. Hükümetin kaimelerle ele geçirdiği parayı harcama yöntemi örneğin daha ucuz olan Fransız buğdayı satın alması gerçek anlamda bir banka sisteminin kurulmayışının nelere mal olabileceğini göstermektedir. İstanbul Bankasının gerçek anlamda bir banka niteliği taşıyamamasının bir göstergesi de dış ticaret tıkanıklıklarının sebep olduğu spekülasyonları önlemek görevini üstlenmiş olduğu halde, tam tersine bu spekülasyona yol açması hatta bundan çıkar sağlamak istemesidir.”

İstanbul Bankasının kapanmasına neden olan olay “Agio” işlemleridir. (Agio terimi “ilave etmek, eklemek anlamına gelen İtalyanca “aggiun gere” sözcüğünden türemiş, Venedik’te başlayan agio işlemleri 19. yy.ın başına kadar Amsterdam Bankalarında uygulanmıştır.)

Agio işlemlerinin söz konusu olduğu devre ise “Agiotay” devri denilmektedir. Banka para darlığı ortaya çıkınca piyasaya bol miktarda kaime sürüyordu. Daha sonra ise bunları ıskonto haddini yükseltmek amacıyla geri çekiyordu. Bunun sonucu kaimelerin diğeri hemen düşüyordu. Bu şekilde agio işlemleri ile başlangıçta bayağı kazanç sağlamışlardı. Ancak daha sonra Galata da bankerler de bu işe girişince banka bu faaliyetlerine son vermek zorunda kalmıştır.

Banka kapansa bile bu işlemlerin devam etmesi söz konusuydu. “İstanbul Bankası kaimelerle altın ve gümüş paralar arasındaki farkları kendi menfaatine uygun bir şekilde değerlendirmek istediği agio operasyonlarını, ithalat ve ihracatı finanse etmek ve kambiyoyu tutmak için yapıyordu. Özellikle, sterlin ve frank ile Osmanlı altın ve gümüş paraları ile bu işi yapmıştır.

İstanbul Bankası kapanmadan daha bankanın kapanacağı söylentileri dolaşırken Galata’dan yeni banka kurma önerileri gelmeye başlamıştı. Bunun tek bir nedeni vardı. Bu neden Osmanlı ülkesinde faiz haddinin çok yüksek olması ve bunun yeni kurulacak bir banka için çok büyük ve önemli derecede gelir yaratacağı görüşüydü.”

Kısa bir süre faaliyet gösteren ve faaliyet alanı sınırlı olan İstanbul Bankası bir yana bırakılırsa, Osmanlı Bankası ile başladığı yaygın olarak kabul edilmiş bir görüştür.

“Osmanlı Bankasının doğmasına yol açacak olan proje ilk kez Şubat 1855’te Peter Pasguali ve Stephen Sleigh’in kafasında şekillendi. Her iki kişide Bank of Egypt’ın (Mısır Bankası) kuruluşunda yer almışlardı. Ve şarktaki özellikle de İstanbul’daki bankacılığın yetersiz olduğunun iyice farkındaydılar.”

“Osmanlı İmparatorluğunda özellikle 1839 Tanzimat Fermanından sonra devletin harcamalarının gelirlerini aştığı bir döneme girilmesi ve devletin kaynak ihtiyacının önce kaimelerin ihracı, sonra da toplanacak vergiler karışık gösterilerek İstanbul’da faaliyet gösteren sarraf ve bankerlerden borç alınması ile karşılanmaya çalışılmasının ardından, Kırım Savaşının bitiminde yapılan 1856 Paris Barış Antlaşmasının Osmanlı İmparatorluğunun dış borç alma olanaklarını artırmış olması, Osmanlı Bankasının kurulmasındaki en önemli etkendir. Banka, dış borç alınmasında Osmanlı hükümeti ile yabancı sermaye sahipleri arasında aracılık etmek amacıyla İngiliz sermayesi ile kurulmuştur. 1863 yılında Fransız sermayesi, 1875’de de Avusturya sermayesi bankaya ortak edilmiştir.”

“Tevdiat ve ıskonto müessesi olarak kurulan Banka’nın faaliyetleri arasındaki en önemli hususları devlete avans vermek ve devlet istikrarsızlıklarına aracılık etmek şeklinde özetlemek mümkündür. Mısır hariç İmparatorluğunun her tarafında faaliyetine izin verilen Banka’nın kuruluş aşamasında gerekli kamuoyu desteğinin sağlanması için, Banka ile, Devletin Galata bankerlerinin uyguladığı ağır faiz yükünden kurtulacağı, küçük esnaf, tüccar ve işadamının tefeciye muhtaç olmayacağı, Banka’nın herkes için bir “lütuf olduğu” şeklinde broşürler basılmıştır.

Diğer taraftan İmparatorluğun en büyük sorunu haline dönüşen “kaime” ve buna bağlı olarak diğer ekonomik sorunların çözümü için sağlam bir mali kuruluşa para basma yetkisinin devri ve kaimenin tedavülden kaldırılması gerekmekteydi. Bu maksatla Galata Bankerleri ve İngiliz ortaklar Türkiye Bankasını kurmuşlardı. Bankanın amacı banknot ihracı yetkisini elde etmekti. Kaime paranın çıkardığı sorunları ortadan kaldırmak için kurulan Bankanın bu tür paralar üzerinde spekülasyona girmesi sonucu İngiliz Lirasının kuru önemli ölçüde artmış, 1861 yılında banka kapatılmıştır.”

Osmanlı Bankası ve imparatorluğun yıkılışına kadar kurulan diğer yabancı sermayeli bankaların da faaliyet alanı Osmanlı Hazinesi için iç ve dış borç bulmak ve ödenmesi için uğraşmaktı. Bütün bu sebepler yüzünden Osmanlı dönemi bankacılığı “borçlanma bankacılığı” olarak adlandırılmaktadır. Osmanlı Devleti 1875’de mevcut borçlarını ödeyemez hale gelince 1881’de Düyun-u Umumiye kurulmuştur. İmparatorluğun dış borçlarının idaresi bu kuruluşa devredilmiştir ve dolayısıyla borçlanma bankacılığının yeni denetiminin uluslar arası kuruluşa devri Avrupalı sermaye sahiplerinin güvenini sağlamış ve özellikle 1881’den sonra birçok yabancı banka faaliyete geçmiştir.
“Osmanlı İmparatorluğu döneminde kurulan milli banka sayısı çok azdır ve kuruluş tarihleri 1863 yılında Mithat Paşa’nın Niş Valisiyken Yugoslavya’nın Pirot kasabasında kurduğu “Memleket Sandıkları” ismindeki ilk zirai kredi sandığını da kapsamına alarak 1888 yılında kurulmuştur. Diğer taraftan Mithat Paşa, ihtiyaç sahiplerinin hizmetine sunmak ve halka tasarruf alışkanlığı kazandırmak amacıyla 1868 yılında İstanbul Emniyet Sandığını kurmuştur. Sermayesiz olarak kurulan İstanbul Emniyet Sandığı, 1907 yılında Ziraat Bankasına bağlanmıştır. 1911 – 1923 yılları arasında ise 19 ulusal banka kurulmuştur.”

Kısacası bu dönemde ( 1911 – 1923 ) yabancı bankalar karşısında milli bankacılık hareketi boy göstermiş ve önemi daha net ortaya çıkmıştır. Ancak devlet teşvikinin zorunluluğunu göz ardı etmemiz mümkün değildir.

“Osmanlı İmparatorluğu döneminde kurulmuş olan bankaları özetleyecek olursak

1. 1863 Ziraat Bankası
2. 1866 Emniyet Sandığı
3. 1914 Adapazarı İslam Ticaret Bankası
4. 1914 Milli Aydın Bankası
5. 1919 Adapazarı Emniyet Bankası”

“Siyasal iktidarın izlediği ulusal ekonomi politikası ulusal bankaların kuruluşuna elverişli bir ortam yaratmasına karşılık, bu dönemde yerli sermaye ile kurulan bankaların büyük bir bölümü uzun ömürlü olmamış, güçlü yabancı bankaların kredi piyasasına egemen olmalarına karşı koyamayarak onlarla rekabet edemeyerek faaliyetlerine son vermek zorunda kalmışlardır.”
2.2. Cumhuriyet Dönemi Türk Bankacılığı

Kurtuluş savaşı sonrasında ekonomik politikalar belirlenmesi açısından yeni bir düzen ortaya çıkmıştır. Kapitülasyonlar kaldırılarak Osmanlı Borçları yeni devletler arasında bölüşülmüştür. Türk mali sistemini bu yeni ortama göre düzenlemek gereği ortaya çıkmıştır. Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda Türk Bankacılığında birbirlerinden farklı özellik ve nitelik taşıyan örgütlenmeler görülmüştür.

“Bankacılık ile ilgili ilk önermeler İzmir İktisat Kongresinde İktisat Bakanı Mahmut Esat Bozkurt tarafından ortaya atılmıştır. Özetle iktisat bakanının sözleriyle yabancı sermayenin hegomanyasından milli bankalar tesis etmek suretiyle kurtulunacak, iktisadi gelişme bankalarla başlayacak, Türkiye’nin iktisadi hedeflerinin siperleri bankalar olacak, devlet büyük bir bankanın kurulmasında öncülük edecektir.”

Cumhuriyet dönemini şu başlıklar altında inceleyebiliriz:

2.2.1. Ulusal Bankalar Dönemi (1923 – 1932)

“Cumhuriyetin kurulduğu 1923 yılına gelindiğinde Türkiye ekonomisi Osmanlı Devleti tarafından kurulan birkaç askeri fabrika, imtiyazlı yapılan yatırımlar, İstanbul, İzmir gibi büyük şehirlerde oturan halkın su, elektrik, havagazı, telefon, taşıt ihtiyacını gidermek maksadıyla kurulan işletmeler bir tarafa bırakılacak olursa büyük ölçüde idame ekonomilerinden meydana gelmektedir. Özellikle tarım sektöründe kuru üzüm, kuru incir, fındık, pamuk gibi ihraç ürünleri yetiştiren işletmeler hariç, esas itibariyle kendi ihtiyacı için üretimde bulunan, ancak kendisi tarafından üretilmeyen mahsul malları piyasada satın alabilmek, cep haçlığı sağlamak maksadıyla yetiştirdiği mahsulün bir kısmını piyasaya arz eden veya kısmen piyasa için ürün yetiştiren köylü işletmeleri hakimdir. Bu işletmelerde üretim tekniği geridir, sermaye ihtiyacı asgari seviyededir.”

“Cumhuriyetin ilk yıllarında bankacılık alanındaki başlıca gelişmeler: İş Bankasının kurulması, Ziraat Bankasının anonim ortaklık haline getirilmesi, Emlak ve Eytam Bankasının kurularak faaliyete geçmesi ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının kurulmasıdır. Bu gelişmeler haricinde 1923 – 1932 döneminde bankacılık sektöründe görülen belirgin özellik, çok sayıda yerel bankanın kurulmasıdır. Bu bankalar özellikle; yerel olarak faaliyet gösteren işadamlarının kredi ve bankacılık hizmetlerinin karşılanması amacıyla kurulmuşlardır.”

Yukarıda da belirtildiği gibi Cumhuriyetin ilk yıllarında bankacılık ile ilgili ilk önermeler İzmir İktisat Kongresinde ortaya atılmıştır. Kongreye katılan tüccarlar tarafından bir ana ticari bankasının kurulması önerilmiştir. Bu doğrultuda 1924 yılında Türkiye İş Bankası kurulmuştur. Türkiye İş Bankası özel sektör bankası olarak kurulmuştur. Bunun haricinde bir sanayi bankasının kurulması önerisi de kongrede yer almıştır. Bu doğrultuda 1925 yılında Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası kurularak faaliyete geçmiştir. Bu ülkemizdeki ilk kalkınma bankası olma özelliğini taşımaktadır. Bu bankanın kurulmasındaki amaç, özel sanayi işletmelerine orta ve uzun vadeli kredi sağlamak ve bilgi yardımı sağlamaktı. Ancak Sanayi ve Madencilik alanında faaliyet gösteren işletmelere yeterli kredi yardımında bulunulmamıştır. Bunun sonucu 1932’de Türkiye Sanayi ve Kredi Bankası adını almış, 1933 yılında ise Sümerbank’a devri gerçekleşmiştir.

İzmir İktisat Kongresine katılan tarım kesimi temsilcileri ise tarım kesine daha uygun koşullarda kredi sağlanabilmesi amacıyla Ziraat Bankasının güçlendirilmesini önermişlerdir. Bunun sonucu 1924 yılında Ziraat Bankasının sermayesi artırılarak banka anonim şirket statüsü kazandırılmıştır. Buna rağmen banka daha çok ticari kredi vermiştir.

“1927 yılında konut kredisi vermek amacıyla Emlak ve Eytam Bankası kurularak 1946’da Emlak ve Kredi Bankasına dönüştürülmüştür. Cumhuriyet döneminde atılan en önemli adımlardan biride 1930 yılında T.C. Merkez Bankası’nın kurulmasıdır.
Bir merkez bankası kurulması çalışmaları 1920’li yılların ilk yarısında başlatılmış olmasına rağmen bu dönemde ödemeler dengesi problemleri ve çeşitli mali zorluklar ile karşı karşıya bulunması, merkez bankası kurulabilmesi için gerekli olan altın ve döviz varlıklarının, ülkenin iç imkanları ile oluşturulmasını engellemiş; dönemin dış konjonktürünün dış finansman imkanları kısıtlamış olması nedeniyle de bankanın kurulması 1930 yılına kadar mümkün olmamıştır.”

“Merkez Bankasının kurulması ekonomik konjonktür ve iktisadi sistemle ilgili gelişmeler bakımından oldukça ilgin bir dönem rastlamıştır. İktisadi konjonktür bakımından Dünya ekonomisi çok ciddi bir daralma arkasından depresyona girmiş, Harp sonrası döneme kadar egemen olan liberal iktisat anlayışı yerine müdahaleci politika anlayışı giderek hakim olmaya başlamıştır. Genç Cumhuriyetin İzmir İktisat Kongresinde rotası belirlenen özel teşebbüse dayalı ekonomik kalkınma modelinin de artışıyla eksisiyle ilk sonuçları alınmaya başlanmıştır. Haziran 1930’da kurulan bankanın kuruluş kanunu dikkatle incelendiğinde geçiş döneminde yaşanması olağan ikilemlerin metinlere de intikal ettiği görülmektedir. Zira 1715 sayılı kanunun bazı hükümleri itibari ile liberal anlayışa daha yakın olduğu gözlenmektedir. Örneğin banka sermayesi kompozisyonu bakımından bir denge sağlamak üzere A, B, C, D grubu hisse senetleri, devlet, milli bankaları diğer kurum ve kuruluşlar ile Türk uyruklu gerçek ve tüzel kişilere satılmıştır. Devlet hisseleri, % 25 ile sınırlandırılmış, ayrıca yabancı sermaye ile kurulan bankalarla imtiyazlı şirketlerin paylarının Banka Sermayesinin % 10’unu geçemeyeceği hükmü getirilmiştir.”

2.2.2. Özel Amaçlı Devlet Bankalarının Kurulduğu Dönem (1933-1944)

1929 yılına gelindiğinde Türkiye tarımın hakim olduğu bir ülke konumuna gelmişti. Sermaye yetersizliği sebebiyle 1920’li yıllardaki özel kesimin özendirilmesi ve sanayileşme stratejisi önemli bir netice sağlayamamıştı. Bunun sonucunda ekonomik kalkınmanın sağlanabilmesi açısından devletin sınai yatırımların yapılması konusunda daha aktif rol oynaması gerektiği görüşü ortaya çıkmıştı. Bu döneme denk gelen Dünya Ekonomik Buhranı dış ticaret açıkları vermemize yol açmış ve tarım ürünleri fiyatlarındaki aşırı düşüşü çiftçilerin gelirlerinde önemli bir azalış meydana getirmiştir. Bu sebeple sanayileşme için yeni yöntemler bulma çalışmaları hızlandırılmıştır.

1930’lu yılların başında be etkilerin sonucunda kamu iktisadi girişimleri aracılığıyla sınai yatırımlar ile sanayileşme stratejisi benimsenmiştir. Bu strateji iktisadi devletçilik olarak adlandırılmaktadır. Bu stratejinin temelinde ülkemizin içinde bulunduğu şartlar neticesinde, büyük sermaye ve ileri teknoloji gerektiren bu yatırımların gerçekleştirilebilmesi için devletin özel sektöre nazaran daha fazla olanağa sahip olduğu düşüncesi yatıyordu.

“İktisadi devletçilik stratejisi, bankacılık sistemimiz de önemli ölçüde etkilemiştir. Bu dönemde Sümerbank, (1933) Belediyeler Bankası (1933), Etibank (1935), Denizbank (1937) ve Halk Bankası ve Halk Sandıkları (1938), sanayi planlarında yer alan işletmelerin kurulması, işletilmesi ve finansman ihtiyacının sağlanması amacıyla devlet tarafından özel amaçlı banka statüsüyle kurulmuştur.”

“ Sümerbank, sınai kalkınmayı desteklemek Türkiye Halk Bankası: küçük esnaf ve zanaatkarlara kredi sağlamak, Belediyeler Bankası; yerel yönetimleri kalkındırmak şehir imar planları hazırlamak, su elektrik, havagazı, kanalizasyon gibi alt yapı hizmetlerinin sağlanmasını orta ve uzun vadeli kredilerle desteklemek, Denizbank; Türk ve yabancı limanlar arasında düzenli posta seferleri işletmek, şehir içi deniz nakliyat işlerini tekel halinde yapmak, çeşitli liman işlerini yürütmek amacıyla kurulmuştur.”

1933 – 44 döneminde sanayileşme için gerekli fakat getirisi düşük olduğu için özel sektörce yapılamayan yatırımların devlet tarafından gerçekleştirilmesi, yatırımların finansmanının ancak bütçe olanakları zorlanarak ve bir takım zorunlu tasarruflardan yararlanarak mümkün hale gelmiştir.

“Devlet Bankacılığın giderek yaygınlaştığı 1933 – 44 yılları arasında bu kurumsal gelişmelerin yanında bankacılıkla ilgili yeni düzenlemeler de yürürlüğe konmuştur. Bu düzenlemelerle bir taraftan tefeciliğin önlenmesi, banka tasfiyeleri ile birlikte güncelleşen mevduat sahiplerinin güvenceye kavuşturulması sağlanmaya çalışılırken, bir taraftan da giderek ağırlığı artan kamu kesimi finansman sorununun çözümüne çalışılmıştır. Abu düzenlemelerden tefeciliğin önlenmesi ile ilişkili olarak 1933 yılında ödünç para verme işleri kanunu yürürlüğe konulmuştur. Yine 1933 yılında yapılan bir düzenleme ile mevduatın korunması yönünden bazı tedbirler getirilmiş, 2293 sayılı Mevduatı Koruma Kanunu ile vadeli ve vadesiz tasarruf mevduatı için karşılık ayırma mecburiyeti konulmuştur. Sonradan banka faaliyetlerini düzenlemek üzere 1936 yılında kabul edilen 2999 sayalı kanun uzunca bir müddet bankacılıkla ilgili temel düzenleme olarak kalmıştır. Kanunda Mevduat Koruma Kanununda belirtilen ilkeler aynen benimsenmiş, bankaların iç yapıları ile ilgili hükümler getirilmiş, Genel müdürlük, İdare Meclisi, Kredi Komitesi, Bankalar Yeminli Murakıplığı düzenlenmiştir.”

“1930’lu yıllarda Ziraat Bankası, buğday fiyatlarının desteklenmesi ve küçük üreticilere kredi verilmesinde önemli işlevleri yerine getirmiştir. 1937 yılında bankanın sermayesi yeniden artırılmış ve banka iktisadi devlet girişimine dönüştürülmüştür. Bu sermaye artışına rağmen 2. Dünya Savaşı sırasında askeri harcamaları karşılamakta ciddi güçlük çeken hükümete, Ziraat Bankasının büyük ölçüde borç vermek durumunda kalması, tarımsal kredilerde, 1940 – 1944 arasında önemli bir daralma olmasına neden olmuştur.”

2.2.3. Özel Bankaların Geliştiği Dönem (1945 – 1960)

1945 – 1959 döneminin en belirgin özelliği iktisadi devletçilik stratejisinin yerini özel sektörün desteklenmesi ve ekonomik kalkınmanın hızlandırılması politikasının almasıdır. Mevcut stratejide meydana gelen bu değişikliğin nedeni savaş döneminde yaşanan spekülasyon ve yüksek enflasyon ortamında tarım ve ticaret sektörlerinde ortaya çıkan varlıklı bir özel kesimdir. Ayrıca 1950’de iktidara Demokrat Partinin geçmesidir ki Demokrat Parti İktisadi liberalizm ilkesini benimsemiştir. Bu dönemde özellikle 1950 den sonra özel sermaye birikimi önemli ölçüde artmıştır. Çünkü, tarımda makineleşmenin artışı ve hızla genişleyen ekim alanları buna sebep olmuştur. İşte bunlar bankacılık sektörünü de etkilemiş ve bu dönem özel bankacılığın geliştiği bir dönem olmuştur.

“1945 – 1959 yılları arasında yatırımların, modern işletmelerin, milli gelir ve nüfusun hızla artması, şehirlerin büyümesi, sanayi sektörünün milli gelirden daha çok pay almaya başlaması ve piyasa için üretimin genişlemesi, ekonomide para ve kredi ihtiyacının artmasına neden olmuştur. Bankacılık alanında yapılan yatırımların getirisi yükselmiş ve özel bankacılık hızla önem kazanmaya başlamıştır. Yapı ve Kredi Bankası (1944), Garanti Bankası (1946), Akbank (1948), Pamukbank (1955), Türkiye Sınai Kalkınma Bankası (1950) bu dönemde kurulmuştur.

Bu dönemde, faiz oranları ve bankacılık işlemlerinden alınacak komisyon oranlarının hükümetçe belirlenmesi ve dövize dayalı işlem yapma yetkisinin sadece Merkez Bankasında bulunmasının da etkisiyle, şube bankacılığına ve mevduat toplamaya dayalı bir rekabet önem kazanmıştır. Şube bankacılığın yaygınlaşması, yerel bankaların tasfiye sürecini hızlandırmıştır.”

“Bu dönemde büyük bir çoğunluğu özel banka olmak üzere 25 yeni banka kurulmuştur. Özel Bankaların yanı sıra Türkiye Vakıflar Banka,ı Türkiye Öğretmenler Bankası ve daha önce kurulmuş sonra kapatılan Denizcilik Bankası da bu dönemde faaliyete geçmiştir. İlk kez banka dışı mali aracı olarak Türkiye Sanayi Kalkınma Bankası kurulmuştur. 1960 yılında T.C.Merkez Bankası dahil banka sayısı 60’a şube sayısı 1699’a ulaşmıştır. Ayrıca 1958’de çıkartılan7129 sayılı yeni Bankalar Yasası da dönemin ekonomi politikasına uygun hazırlanmıştır. Türkiye Bankalar Birliğinin kurulmasıyla ilgili kararlar bu yasada ele alınmıştır.”

Hükümetlerin bu dönemde Merkez Bankası kaynaklarına başvurmaları sonucu ekonomik dengeler bozulmuştur. 1953’den sonra bu bozulma kendini yüksek enflasyon, dış ticaret açıkları ve dış borç artışı olarak göstermiştir. Bunların sonucu olarak Türk Lirasının devalüe edilmesi ihtiyacı baş göstermiştir. Avrupa ülkelerinden dış kredi sağlanmasına karşılık, kamu harcamaları kısılamadığı ve Merkez Bankası kaynaklarına başvurulmasına devam edildiği için enflasyon 1959 yılında da artarak devam ettiği görülmüştür.

2.2.4. Planlı Dönem (1960 – 1980)

Bu dönemde bankacılık sektörüne olan kamu müdahalesi giderek artmıştır. Ekonomik faaliyetlerin büyük bir bölümü Kalkınma Planı ve Yıllık Programlara bağlanmıştır. İthal ikamesine dayalı sanayileşme stratejisine bağlı olarak dışa kapalı bir bankacılık sistemi hakimiyetini sürdürmüştür. Planlarda kalkınmada öncelikli olarak belirtilen sanayi, bayındırlık, enerji, ulaştırma, madencilik ve dış satım sektörlerinin fon ihtiyaçlarını düşük maliyetlerle karşılayabilmek için negatif reel kredi faiz politikası izlenmiştir. Ayrıca, bu sektörlerin ithal girdi maliyetlerini de düşük tutabilmek amacıyla Türk Lirasının aşırı değerlendiği bir döviz kuru politikası uygulanmıştır.

“Planlı dönemde bankacılık sektörü önemli ölçüde devlet kontrolü ve etkisi altında kalmıştır. Mevduat ve banka kredilerine uygulanacak faiz oranları ve kredi limitleri, izlenen ithal ikamesi politikası doğrultusunda belirlenmiş, bankaların temel işlevi kalkınma planlarında yer alan yatırımların finansmanlarının sağlanması olarak tanımlanmıştır.
Bu dönemde yeni yabancı banka ve bazı özel durumlar dışında yeni ticaret bankası kurulmasına izin verilmemiştir. Böylece sınırlı olan sektör kaynaklarının, sınırlı bir rekabet ortamında, mevcut bankalar aracılığıyla, planlarda belirtilen şekilde dağılımının sağlanmasına çalışılmıştır. Faiz ve döviz fiyatı değişmelerinden kaynaklanan risklerin bulunmadığı, ürün ve fiyat rekabetinin olmadığı böyle bir ortamda faaliyet gösteren özel sektör bankaları, negatif reel faizle topladıkları mevduatları artırmak amacıyla şube bankacılığına yönelmişlerdir. Mevcut bankaların yeni şube açmaları teşvik edilmiş, küçük bankaların birleştirilerek ortalama sabit maliyetlerin azaltılmasına çalışılmıştır. 1950’ler de kurulmuş, pek çok küçük banka 1960’larda tasfiye edilmiştir.

Planlı dönemde 5’i kalkınma ve 2’si ticaret olmak üzere toplam 7 banka kurulmuştur. Bu dönemde kurulan kalkınma bankaları, T.C.Turizm Bankası (1962), Sınai Yatırım ve Kredi Bankası (1963), Devlet Yatırım Bankası (1964), Türkiye Maden Bankası (1968) ve Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası (1976), bu dönemde kurulan ticaret bankaları ise Amerikan-Dış Ticaret Bankası (1964) ve Arap-Türk Bankası (1977) dır. Kalkınma bankalarının kurulması ile ilgili ilke kararları kalkınma planlarında yer almıştır.”

Bu dönemde bankacılık açısından en önemli özelliklerden birisi , özel ticaret bankalarının büyük bir kısmının holding bankası haline gelmesi olmuştur. Holding bankacılığı, bir ticaret ve sanayi sermayesi grubunun bir bankanın önemli bir kısmının sahibi olması niteliğini taşımaktadır. O dönemlerde devlet tarafından özel sektör yatırımları hızlandıracağı görüşü sebebiyle teşviklerle desteklenmiştir.

“Holding bankacılığı olgusu 7129 sayılı Yasanın 38. maddesinden kaynaklanmıştır. Bu madde bankaların en az % 25 sermayesine sahip bulundukları iştiraklerine açtıkları kredi oranında üst sınırı kaldırmıştır.
Banka sermayesini halka açmak ve banka kredilerinden daha geniş kesimin yararlanmasını sağlamak amacıyla 7129 sayılı Bankalar Yasası 31.08.1979 gün ve 28 sayılı Yasa hükmündeki Kararnameyle değiştirilmiş olmakla birlikte arzulanan amaca ulaşılamamıştır, şöyle ki yerel ve küçük bankaların bazı holdinglerce satın alındıklarına tanık olunmuştur. 25.4.1985 tarih ve 3182 nolu, holding bankacılığına bir sınırlama getirilmiştir.”

Planlı dönemde hızlı bir kalkınma sağlanmıştır. Ancak bununla birlikte sanayileşmenin finansmanında enflasyona sebep olan yöntemler kullanıldığı ve bu yüksek enflasyon ortamında iç tüketime yönelik üretim yapıldığı, ihracata yönelinmediği için 1970’li yıllarda ciddi derecede döviz darboğazıyla karşılaşılmasına neden olunmuştur. Bu darboğazı gidermek için alınan dövize çevrilebilir mevduat uygulaması ve bu gibi önlemler sonucu dış borçlarda artış meydana gelmiştir. Ödemeler dengesi ve döviz kıtlığı sorunuyla ithalat zorlaşmış, ithal ikameci stratejiyle kurulan fabrikalar eksik kapasiteyle çalışmaya başlamıştır. Sonuç olarak 1980’li yılların başında bu sanayileşme stratejisi terk edilmek zorunda kalınmıştır.

2.2.5. 1980 – 1990 Yapısal değişim Dönemi

1980’li yıllarda Türk Bankacılığı daha önceki yıllarla karşılaştırıldığında çok farklı koşullarda çalıştığı gözler önündedir. 1980’li yıllarda iç pazara yönelik üretimin yapıldığı ithal ikameci strateji terk edilmiştir. Yerine piyasa ekonomisine dayanan ve ihracata yönelik üretimle dışa açılmayı temel olan bir kalkınma politikası benimsenmiştir. 1 Temmuz 1980’den itibaren faiz oranları serbest bırakılmış ve bunun neticesinde mevduat ve kredi faizleri hızla yükselmeye başlamıştır. Banker kuruluşlar bu dönemde hızla artmış bankalar da bankerlerin “kendilerine para yatıranlara yüksek gelir sağlayacakları” iddialarına ayak uydurmuşlardır. Ancak daha sonra faiz oranlarını saplanmasında olumlu anlaşmaların yapıldığı gözlenmiştir.

“Yeni stratejiyi desteklemek, ekonominin serbest piyasa ekonomisi kurallarına göre yeniden yapılanmasını ve tasarrufların istikrarlı büyüme için gerekli seviyeye yükseltilmesini sağlamak amacıyla, esnek döviz kuru ve pozitif reel faiz politikası uygulanmaya başlanmış, mali piyasaların serbestleşmesi ve derinleşmesine yönelik düzenlemeler yapılmıştır.”

1980 – 1990 yılları arasında yapılan çalışmaları maddeler halinde belirtecek olursak:

“ 1. 1985 yılında 3182 sayılı Bankalar Kanunu yürürlüğe girmiştir; uluslar arası denetim ve gözetim sistemi ile uluslar arası bankacılık standartları sisteme tanıtılmış, tek düzen hesap planı uygulaması getirilmiş, bilançolar dış denetime tabi tutulmuş, mevduat sigorta fonu kurulmuş ve donuk kredilere daha gerçekçi karşılık uygulanması getirilmiştir.
2. İnterbank piyasası kurulmuştur.
3. Türkiye’de yerleşik kişilere döviz tutma ve döviz mevduatı açma izni verilmiştir.
4. Merkez Bankası 1987 yılında açık piyasa işlemlerine başlamıştır.
5. 1988 yılında döviz piyasası kurulmuştur.
6. 1989 yılında döviz işlemleri ve sermaye hareketleri serbest bırakılmıştır.
7. 1982 yılında çıkartılan Sermaye Piyasası Kanunu ile Sermaye Piyasası araçlarının kullanımı için gerekli kurumsal ve yasal yapı kurulmuştur.
8. 1986 yılında İMKB faaliyete geçmiştir.”
9. “Bankacılık sisteminde kaynakların daha etkin kullanımını sağlamak için 2.4. 1986’da Bankalar arası Para Piyasası kurulmuştur. Sistem elinde kullanılmamış nakit fazlası olan bankalardan nakit gereksinimi olan bankalara borç vererek kendilerine gelir sağlamaları olanağını vermektedir.”

Sektöre yeni yerli ve yabancı bankaların katılmasına izin verilmesi ve mevduat kredi faiz oranlarını serbest bırakılması sonucu piyasada rekabet artmıştır. Rekabet artışı klasik mevduat bankacılığının yerini, kaynak ve glasman çeşitliliğinin aldığı bir bankacılık sistemine bırakmasına neden olmuştur. Banka müşterilerine tüketici kredileri, kredi kartları, leasing, factoring, otomatik vezne makineleri vb. yeni ürün ve hizmetler sunulmuştur. Ayrıca bilgisayar sistemlerinden ve diğer teknolojik gelişmelerden yararlanılması ve bunların dışında personelin eğitimine önem verilmesi sektörde verimliliği artırmıştır.

“Az şubeli toptancı bankacılık yapan banka sayısında artış olmuştur. Bunda özellikle yabancı bankaların ve yeni kurulan şube ağı olmayan bankaların rolü büyük olmuştur. Ayrıca para piyasasındaki gelişmeler de toptancı bankacılığın gelişmesine katkıda bulunmuştur.

1990’lı yıllara doğru döviz tevdiat hesapları (DTH) yaşanan para ikamesi olgusu çerçevesinde önemli olgulara ulaşmıştır. Ayrıca yalnızca mevduat toplama ve kredi verme işlemine dayanarak klasik bankacılık rolünün değişmesi bankaların aktif-pasif yapılanma da yansımıştır.”

“Gelişmeler 1980’den sonraki yıllarda sektörde risk kavramının da geniş şekilde yorumlanmasını gündeme getirmiştir. Dar anlamda bankacılıkta doğrudan kredi kullandın mı önemlidir. Kredinin belli bir faizi vardır. Kredi riski, yani müşterinin ödeme gücünü yitirmesi önemlidir. Halbuki kısaca özetlediğimiz rekabete açık sistemde doğrudan kredilerden daha çok portföy yönetimi öne çıkmıştır Faiz oranlarının serbest bırakılması faiz oranları ve menkul kıymet fiyatları arasındaki ters ilişki gelişmiş mali sistemlerde faiz riskini gündeme getirmiştir. Bu risk doğrudan doğruya global aktif ve pasif yönetiminin sektörde önemini artırmıştır.”

1980’li yıllarda Türk Banka Sistemi, dışa açılmasıyla ülkemizde şube açmış yabancı bankaların rekabetiyle karşılaşmıştır. Bu rekabet Türk Banka Sisteminde etkinliği artırmıştır. Fakat bu dönemde Türk Bankaları yabancı ülkelerde şube açmaya başlamışlardır.

2.2.6. 1990 – 2000’li Yıllarda Türk Bankacılığı

Merkez Bankası yatırım bankaları da dahil olmak üzere uzun bir dönem boyuncu 44 olan banka sayısı 2000’li yıllara doğru 77’ye çıkmıştır. 1990’lı yıllarda 70’in üzerine çıkmıştır. Abu durum bankalar arasındaki rekabeti artırıcı bir durum yaratmış ve dolayısıyla 1990’lı yılların başında banka sayısı artmaya başlamıştır. Ancak aynı zamanda bankaların özelleştirilmesi de gündeme gelince Sümerbank 1993 yılında bankacılık faaliyetini durdurmuştur. Bu dönemdeki bankacılık sistemini 2 alt başlık halinde inceleyelim:

2.2.6.1. 1994 Krizi ve Sonrasında Türk Bankacılık Sistemindeki Gelişmeler

Türkiye ekonomisinde 1993 – 94 yılları önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönemdir. 1993 yılının son aylarında mali piyasalarda istikrarsızlık artmış, döviz kurlarında aşırı dalgalanmalar meydana gelmiş, bütçe açıkları giderek artmaya başlamış, ithalat artmış, dış borç ödeme koşulları sebebiyle dış denge bozulmuş, Hazine düşük faizle borçlanma talebinde olduğu için piyasalardan borç alamamış ve Merkez Bankası kaynaklarına yönelerek likidite hacmini artırmış, rating kuruluşları Türkiye’nin kredi notunu indireceklerine dair açıklamalar yapmış, kamu kağıtlarının faiz getirileri ve repo kazançları vergilendirilmeye başlanmıştır. Bütün bunların bir sonucu olarak TL.den kaçış hızlanmıştır. Piyasadaki likidite fazlası döviz piyasasını tercih ederek kurlarda aşırı bir baskıya sebep olmuştur.

“Merkez Bankası, piyasadaki belirsizlikleri gidermek döviz kurlarındaki hızlı yükselişi önlemek ve aşırı likiditeyi kontrol etmek amacıyla Türk Lirasının dolar karşısındaki değerine % 13,6 oranında düşürmüştür. Bu karara destek olmak amacıyla: Merkez Bankası, avans ve kredi işlemlerine uyguladığı faiz oranları ile bankalar arası piyasalardaki faiz oranını yükseltmiş, döviz piyasasına aktif olarak girmiş, hazine ise daha yüksek faizle kısa vadeli borçlanmaya ağırlık vermiştir.
Kamu iç borçlanma faiz oranları % 200’ü aştığı halde dövize olan talep önlenememiştir. Önce para piyasalarında hissedilmeye başlanan kriz, kısa bir süre sonra mali sistemde yer alan bütün piyasalara ve sonra da ekonomideki diğer sektörlere yansımıştır. Finans sektörünün açık pozisyonunun kapatabilmek amacıyla döviz talebinin artması döviz kurlarındaki artışı daha da hızlandırmıştır.

Ekonomide kısa vadede istikrarı sağlayıcı tedbir ve düzenlemelerin yürürlüğe konulması ile birlikte Haziran 1994’ten itibaren mali piyasalarda göreli olarak istikrar sağlanmış, faiz oranları düşme eğilimine girmiş ve mali kesimle reel kesim arasındaki kredilendirme işlemleri yeniden işlerlik kazanmaya başlamıştır.

“Yaşanan ekonomik kriz ve daha sonra alınan 5 Nisan 1994 kararları sonucu özellikle döviz borcu yüksek olan bankalardan Marmara Bark, TYT Bank, Impex Bank’ın faaliyetleri durdurulmuştur.”

Beklenen bu istikrar sonucunda satışı gerçekleştirilmiş devlet iç borçlanma senetlerinin nominal faiz oranları hızlı bir düşüş göstermiştir. Bu düşüş ve belirsizliklerin azalması ile Hazine daha uzun vadeli borçlanma imkanına kavuşmuştur. Devlet tüm mevduatları sigorta kapsamına almış ve bu şekilde sağlanan güven ortamıyla finans sektöründe istikrar sağlanmış ve faiz düşüşü devam etmiştir. Bunlara bağlı olarak kredi faizleri de önemli oranda indirilmiştir.

“1994 kriziyle zor bir döneme girmelerine rağmen bankalar dış yükümlülüklerini zamanında karşılamışlar ve kendi risklerinin ülke riski haline dönüşmelerini engellemişlerdir. 1994 yılında Bankacılık sistemi 7 milyar doların üzerinde dış borç ödemiştir. Bankaların toplam aktifleri, ise 1994 yılı sonunda 52.2. milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. Aynı yıl mevduatın toplam kaynaklar içindeki payı % 52’den % 63’e, yükselmiş, buna karşılık mevduat dışı kaynakların yapı % 26’dan % 18’e gerilemiştir. Toplam mevduat içinde vadeli mevduatın payı % 70’ten % 73’e TL, mevduat içinde ise % 61’den % 72’ye yükselmiştir.”

1995 yılından sonra ekonomide hızlı bir toparlanma meydana gelmiş ve bundan tüm sektörler gibi bankacılık sektörü de olumlu yönde etkilenmiştir. Yüksek reel faizler sonucu TL cinsinden yatırımlar cazip hale gelmiştir. Kapanmış döviz pozisyonları yeniden açılmış, yüksek maliyetle de olsa yurtdışı borçlanma yeniden başlamıştır. Bununla birlikte yatırımcılar çok kısa vadeli mali araçları talep etmeye başlamışlardır. Repo ve vadeli döviz işlemleri hızla gelişme göstermiştir. Bankacılık sektöründe vadesiz mevduat ve vadeli mevduatın önemli bir bölümü günlük vadeli ve çok yüksek faizli repoya yönelmiştir. Para ve mali yükler sebebiyle kaynakların bir kısmı kıyı bankacılığına yönelmiştir.

“Bankacılık sektörü 1994 yılında yaşanan ekonomik krizle birlikte gelen hızlı bir küçülmenin ardından 1996 yılında yüksek bir performans göstermiştir. 1995 ve 96 yıllarında ekonomideki büyüme ve kârlılık bankacılık sektörüne de yansımış 1996 yılında sektör dolar cinsinden % 21.7 büyümüş ve toplam aktifleri 83.3 milyar dolara ulaşmıştır.”

“Barkacılık sektörü 1997 yılında da milli gelir artış hızının üzerinde bir hızla büyümüştür. Sektörde özel ve yabancı sermayeli ticaret bankalarının bilançoları büyürken, kamusal sermayeli bankaların aktif, kredi ve mevduat açısından sektör yapı azalmıştır. 1997 yılının ikinci yarısından itibaren enflasyonun ve faizlerin yükselme eğilimine girmesi, günlük repo işlemlerinden doğan kaynak maliyetini artırmıştır.

Hazine ve Merkez Bankası 1997 yılında piyasalardaki belirsizliği gidermek amacıyla ortak bir protokol uygulamaya başlamışlardır. Alınan kararlar sonucunda Hazinenin Merkez Bankasından avans kullanımı durdurulmuş, TL finansal araçlara olan talep artmış, faizler gerilemeye başlamış, repo gibi kısa vadeli işlemlere yönelen kaynaklar tekrar mevduata yönelmiştir.”

1998 yılında yaşanan siyası istikrarsızlık ve Rusya krizi ile, finansal piyasalarda sağlanmış denge yeniden bozulmuş, faizler yeniden hızla yükselmeye başlamıştır. Bütün bunlar finansal sistemin tekrar istikrarsız bir ortama girmesine sebep olmuştur. Bu olumsuz etkiler sebebiyle yurt dışından sağlanan kaynakların sınırlanması ve sanayi sektöründeki daralmaya bağlı olarak ekonomik faaliyetlerin yavaşlamaya başlaması bankaların aktiflerini bozmuştur. “Bankacılık sektöründe gecikmiş alacakların toplam kredilere oranı bir önceki yıla göre % 2,3’den % 7.2’ye yükselmiştir.”

1998 yılının ikinci yarısından itibaren IMF ile bir izleme anlaşması imzalanmıştır. Anlaşmada temel makro sorunlara çözüm getirileceği, mali sektörde denetime yönelik düzenlemelerin arttırılacağı ve vergi taslağının yasalaşacağı belirtilmiştir. Nitekim anlaşmanın hemen akabinde bankaların vadeli işlemlerine ve açık pozisyonlarına sınırlama getirilmiştir.”

“1998 yılında yaşanan ekonomik krizin yanı sıra enflasyonu düşürmek için yürütülen para programları iç talebi oldukça daraltarak enflasyonu yavaşlatmıştır. Uygulanan sıkı para ve maliye politikaları sonucundan enflasyon gerilemiş, 1997 sonunda % 91, olan TEFE ve % 99 olan TÜFE, 1998 sonunda sırasıyla % 54.3 ve % 69.7’ye düşmüştür. Diğer taraftan uygulanan para politikaları, ekonomik kriz ve ardından gelen erken seçim tartışmalarının yarattığı siyasi istikrarsızlık, faizlerin düşmesine engel olmuştur. Daha da önemlisi eksik kalan yapısal reformlar nedeniyle program arım kalmıştır.”

“1999 yılında birer holding bankası olan Yurtbank, Esbank, Sümerbank, Egebank, Yaşarbank olmak üzere 5 ticari bankanın hisse senetlerinin tamamı TCMB nezdindeki Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) na devredilmiştir. Ayrıca bir yatırım bankası olan, Birleşik Yatırım Bankasının bankacılık lisansı iptal edilmiştir.

1999 yılında 4389 sayılı Bakanlar Kurulu çıkarıldı. Bu kanun, Bankalar kanununda köklü değişiklikler getirdi. Yeni Bankalar Kanunun’da en önemli değişikliklerden birisi “Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun (BDDK) kurulmasıdır. Bu kurul bankaların daha iyi denetlenmesi, banka açılması ve bankaların tasfiyeleri konuların da geniş yetkilerle donatılmıştır.”

2.2.6.2. 2000 Yılı İstikrar Programı ve Bankacılık Sistemine Yönelik Düzenlemeler

“2000 yılı enflasyonu düşürme ve istikrar programı kamu sektörü fazlası, tutarlı gelir politikası ile desteklenmiş sıkı döviz kuru taahhütleri ve yapısal reformlar olmak üzere 3 temel unsura dayanmaktadır:

– Programda öncelikli unsur enflasyonun temel nedeni olan kamu açıkları ve buna dayalı kamu kesimi borçlanma gereğini ortadan kaldırabilmesi için kamu sektörü temel fazlasının yüksek belirlenmesidir. Bu doğrultuda daha az iç borçlanmaya gidilerek faiz ödemelerinin yükünün hafifletilmesi gerekli finansmanın ise dış borçlanma ve özelleştirmeden sağlanacak gelirle karşılanması hedeflenmektedir.
– Programın diğer bir unsuru olan yapısal reformlar ise, programın sürekli ve kalıcı çözümler getirebilmesi için alınan önlemler paketini içermektedir. Bu konulara niyet mektubunda “Tarım Reformu, Sosyal Güvenlik Reformu, Kamu Mali Yönetiminde Şeffaflık, Vergi Politikası, Özelleştirme, Bankacılık Sistemini Güçlendirme ve Bankacılık Düzenlemeleri ve Diğer” başlıkları altında yer verilmiş, böylece kamu maliyesini disiplin altına alarak enflasyonu düşürmek amaçlanmıştır. Ayrıca program, bankacılık sisteminin güçlendirilmesini sağlamaya yönelik yeni düzenlemeleri de içermektedir.”

– 2000 yılında üç kamu bankası: TC.Ziraat Bankası, T.Halk Bankası, T.Emlak Bankası’nın önce özerkleştirilip sonra 3 yıl içerisinde, eğer yetiştirilemezse de 4,5 yıl içerisinde özelleştirilmesi için Kanun çıkarıldı. Ayrıca bir kamu bankası olan T.Vakıflar Bankasının da özelleştirilmesi kararı alındı.”

Fona devredilen bankaların bazılarının fona devredilmesinin nedeni bankanın kötü yönetimidir. Bunun dışında bazıları ise kamu oyunda bankanın içinin boşaltılması olarak adlandırılan “banka kaynaklarının ortakları tarafından lehlerine kullanmaları” nedeniyle fona devredilmiştir. Bankanın kaynaklarını kendi lehlerine kullanan banka sahipleri ve üst yöneticilerin çoğu tutuklanmıştır. Bu durum Türk bankalarının gerek yurtiçi gerekse yurtdışında itibarının zedelenmesine sebep olmuştur.

1999 yılında bankacılık sektörünün içinde bulunduğu sorunlara çözüm bulmak üzere yasaklaştırılan 1389 sayılı bankalar kanunu daha sonra 4491 sayılı yasa ile yeniden ele alınmış böylece düşük enflasyona geçiş sürecinde bankalara yönelik Tedbirler için yeni bir ilerleme kaydedilmiştir.

“Bankalar Kanunu ile ilgili değişiklikle, tebliğler ve niyet mektubunda yer alan bankacılık sistemine yönelik düzenlemelerin bazıları şu şekilde özetlenebilir:

1. Bankalar Kanunundaki değişiklikle idari ve mali özerkliğe sahip siyası oto6riteden bağımsız olarak kurulan BDDK ile, Hazine Müsteşarlığı ile TCMB tarafından paylaşılan düzenleme, denetleme, ve gözetim yetkisi BDDK’ya devredilmiştir.
2. Bankacılık sisteminin düzenlenmesiyle gözetim ve denetimi hususlarında atılan diğer önemli bir adım ihtiyati raporlama ve finansal bilgilerin açıklanmasına yönelik muhasebe standartları ile ilgilidir.
3. Bankalar Kanunu’nda yapılan değişikliklerle banka kuruluşunda aranan şartlar ağırlaştırılmıştır. Banka kurucuları banka sahibi olmanın gerektirdiği mali güç ve sorumluluğa sahip olacaklardır.
4. Yeni kanun ile banka ortaklarının banka kaynaklarını istismar etmelerini önlemek amacıyla tüzel ve gerçek kişilere verilecek kredilerin tanımına açıklık getirilmiştir.
5. Bankalar dışındaki özel finans kuruluşlarının da bankalar gibi aynı yükümlülüklere tabi tutulmasıdır. Bu kuruluşların faaliyetleri banka kredi tanımına eklenmiş, bankalar gibi sermaye yeterliliğine ve şube açmak için gerekli öz kaynak limitlerine uyma zorunluluğu getirilmiştir.
6. Yeni Bankalar Kanunu ile bankaların sermaye yeterliliği ve döviz pozisyonu konularında düzenleme yapılmıştır. Konuya ilişkin olarak daha sonra, sermaye yeterliliğinin ve açık döviz pozisyonu oranlarının konsolide bazda uygulanmasına yönelik ayrıntılı tebliğ çıkarılmıştır.
7. Bankalar Kanunu’ndaki yeni düzenlemelerle bankaların devir, birleşme ve tasfiyesi ele alınmış, bu konuda kurumun yetki ve sorumluluklarına yer verilmiştir.
8. Avrupa Birliğine girme sürecinde olan Türkiye’nin bankacılık alanında uluslar arası standartlara uyum sağlayabilmesi için Bankalar Kanunu’nda kredilerde de yeni düzenlemelere gidilmiştir.
9. Son olarak ele alınan düzenleme ise, bankaların işlemleri nedeniyle karşılaştıkları risklerin izlenmesi ve kontrolünü sağlamak amacıyla faaliyetlerinin kapsamı ve yapısıyla uyumlu, esas ve usulleri kurumca çıkarılacak yönetmelikle belirlenecek etkin bir iç denetim sistemi ve risk kontrol ve yönetim sistemi kurmakla yükümlü olduklarına ilişkindir.

“2000’li yıllarda ticari bankaların yüzünü değiştirecek en önemli olgu internet bankacılığı olacaktır. İnternet önceki tüm iletişim devrimlerinden çok daha hızlı bir gelişme göstermektedir. Çok yakın bir gelecekte bankalar elektronik ticarette müşterilerine e-posta hizmeti, alışveriş olanakları sağlayarak gireceklerdir. Öte yandan bazı ticari bankalar müşteri gereksinimi ve değişimlerini yakından analiz etmelerine olanak veren “veri deposu” olarak adlandırılan yapılar oluşturmakta ve müşterilerine daha iyi hizmet sağlayan biri telefon bankacılığı (Çağrı Merkezi) diğeri internet olmak üzere iki önemli iletişim olanağını hızla geliştirmektedir.”
2.2.7. Önümüzdeki Yıllarda Bankacılıkta Beklenen Gelişmeler

“Gelecekte, banka yönetimlerinin mali kararları bankacılık sektörünün durumunu etkileyecektir. Bankacılık sektörü ekonomik ve çevresel düzenlemelere karşı daha esnek olabilecektir.

– Finansal enstrümanların çeşitlerinin hızla artmasıyla banka üst yönetimlerinin alacağı kararlar bankaların kârlılığı üzerinde çok büyük önem arz edecektir.
– Gelecekte banka bilançoları daha şeffaf olacaktır. Bankaların bilançolarında olumsuzlukların gizlenmesi tamamen ortadan kalkacaktır. Yatırımcıların kararlarını daha geniş bir veri setini dikkate alarak vermeleri mümkün hale gelecek, derecelendirme kuruluşları faaliyete geçirilecek ve risklilik hakkındaki bilgilerin daha açık ve ulaşılabilir olduğu bir ortamda mevduat sigortasının kapsamı daraltılacaktır
– Bankacılık kesiminde sistematik risklerin önlenebilmesi için, BDDK tarafından gereken önlemlerin alınması sağlanacak, bu açıdan sistemin şeffaflığı ve uluslararası kriterlere uygun çalışması temin edilecektir.
– Banka faaliyetlerinin yürütülebilmesi için büyük oranda sermaye gerektirmesi ve ölçek ekonomisinden yararlanılması amacıyla banka birleşmeleri artacaktır.
– Yakın gelecekte teknolojik gelişmeler sektöre yardımcı olacaktır. Teknolojik gelişmelere uyum sağlayamayan bankalar varlıklarını devam ettirmekte zorlanacaktır.
– Gelecekte bankaların klasik işlevleri olan mevduat-kredi haricindeki bilanço dışı bankacılık (leasing, forword, swap, futures vb.) işlemlerinin hacmi artacaktır.
– Yakın gelecekte tüm bankalar para yatırma ve çekme işlemleri haricindeki birçok işlemi internet aracılığıyla gerçekleştirilecektir. Bankacılıkta otomasyon işlemlerinin artmasıyla, bankalardaki personel istihdamı önemli oranda azalacaktır

Yorum yazın