ENFLASYONUN TÜRK BANKACILIK SİSTEMİNE ETKİLERİ

ENFLASYONUN TÜRK BANKACILIK SİSTEMİNE ETKİLERİ

Serbest piyasa ekonomisine geçişin gerçekleştirildiği 1980 sonrası dönemde kamu finansman açıklarının artması sonucu meydana gelen yüksek enflasyondan bankacılık sektörü da olumsuz yönde etkilenmiştir. Bu yüksek enflasyon dönemi (özellikle 1989 sonrası) bankacılık sektörünün gelişimini engelleyici bir etki yaratmıştır. Hızla artan bütçe açıkları iç borçlanmayla finanse edilmiş ve kamunun mali kaynaklara olan talebi artmıştır, uygulanan enflasyonist politikalar reel faizlerin yükselmesine yol açmıştır. Belirsizliklerdeki artış olumsuz beklentilere yol açarak makro ekonomik konjonktürde istikrarsızlığa sebep olmuş ve bu bankacılık sektörünü de etkilemiştir. Bankacılık sektöründe bu dönemde hissedilen etkiler çeşitli sonuçlar ortaya çıkarmıştır.

4.1. Menkul Değerler Cüzdanının Bilanço İçindeki Payındaki Artış

1980 sonrası Türkiye ekonomisine damgasını vuran en önemli sorunlar yüksek enflasyon ile artan bütçe açıkları sonucu iç borçlanmada meydana gelen büyük artışlardır. Çünkü, bütçe disiplininden uzaklaşılmış ve ekonomideki bozukluklara bağlı olarak uluslar arası kredibilite zayıflamıştır. Dolayısıyla dış borçlanma olanakları azalmış, iç borçlanma ihtiyacı artış göstermiştir.

“Devletin iç borç stokundaki artış yıllar itibariyle istisna birkaç yıl dışında enflasyonun hep üstünde olmuştur. Bunun yanı sıra özellikle son yıllarda devletin kamu bankalarını da bir kaynak olarak kullanması sonucu oluşan görev zararları da dahil edildiğinde iç borç stokunun çok daha yüksek seviyelerde olduğu bilinmektedir.

Devletin artan iç borçlanma gereksinimi, mali kaynaklara olan kamu talebini artırmıştır. Ayrıca devletin mali kesimin kaynaklarını kullanmak amacı ve zorunluluğunun yanı sıra bankaların da buna olumlu tepki vermesi sonucunda bankacılık sektörü menkul değerler cüzdanının iç borç stokuna oranı istisna yıllar dışında sürekli artmıştır.

Bankacılık açısından konuya baktığımızda ise, artan kamu iç borçlanma gereksinimize bağlı olarak, kamu, kağıtlarının reel getirisinin yüksek oluşu devlet iç borçlanma senetlerinin bankaların menkul değerler cüzdanı içinde giderek ağırlık kazanmasına neden olmuştur. Getirisinin yüksekliğinin yanı sıra, risklerin olmaması da kamu kağıtlarının bankalar açısından cazip olmasını sağlamıştır. Ayrıca kaynakların diğer kullandırım alalarına göre formalitesi olmaması, son derece az zaman emek ve maliyet gerektirmesi, bu konuda diğer bir etkeni oluşturmuştur. 1980 yılından sonra artan repo işlemleri de dikkat alınırsa aktif içinde yer alan menkul değerler cüzdanındaki artışın daha da belirginleştiği görülür.”

Sonuç olarak diyebiliriz ki, bankalar enflasyonist dönemde kaynaklarının çoğunu menkul değerler ve özellikle iç borçlanma senetlerine aktarmışlardır.

4.2. Kredilerin Banka Bilançoları İçindeki Payında Azalış

“Enflasyonist dönemde bankacılıktaki en belirgin değişmelerden biri de klasik bankacılık faaliyeti olarak adlandırabileceğimiz kredi kullandırımının giderek ikinci plana düşmesidir. Bu duruma yol açan en önemli etken, daha öncede belirtildiği gibi artan kamu açığının yüksek faizli iç borçlanma ile karşılanması ve bankaların kaynaklarının giderek bu alana yöneltmeleridir.

Diğer bir etken ise faizlerin yüksekliği nedeniyle kredi talebinin daralmasıdır. Bankalar yüksek enflasyon, kaynak maliyetlerinin yüksekliği, menkul değerlerden yüksek faiz elde etmeleri ve risk unsuru nedeniyle kredileri yüksek faiz oranlarından kullandırma nedeniyle bankacılık sektörüne yönelik kredi talebi giderek daralmıştır. Reel kesimin ekonomideki istikrarsızlık nedeniyle yatırım yapmak yerine mevduat, repo, iç borçlanma senetleri gibi alanlarda ellerindeki sermayelerini değerlendirmeleri de kredi talebine azaltmıştır. Ayrıca bankalar açısından kredi kullandırımının bir dezavantajıda, kredi faizlerinin yüksekliği nedeniyle kredinin geri dönmeme riskinin artışı olmuş, bu durumda bankaların kredi kullandırımını sınırlamıştır.

Devlet iç borçlanma senetleri çok kolay bir şekilde elde edilirken kredi kullandırımının istihbarat gibi işlemler nedeniyle ek bir zaman ve kaynak harcamayı gerektirmesi de kredilerin bankaların aktif toplamı içindeki payının giderek azalmasına yol açmıştır.”

4.3. Öz Kaynakların Zayıflaması

Yüksek enflasyon döneminde bankaların sermaye yapıları giderek zayıflamıştır. Öz kaynaklarında ise nakit girişi sağlanmadan yapay bir artış kaydedilmiştir. Bu yeniden değerleme değer artış fonundan kaynaklanmaktadır. Bu sebeple öz kaynakların kendi içindeki dağılımı bozulmuş ve banka bilançolarındaki şeffaflık sağlanamamıştır.

“Nitekim öz kaynakların yapısı incelendiğinde 1980 sonrasında ödenmiş sermayenin öz kaynaklar içindeki payının giderek azaldığı ve ödenmiş sermayedeki reel artışın öz kaynaklardaki reel artışın gerisinde kaldığı görülmektedir.”

4.4. Bankaların Kârlılıklarının Artması

1980 sonrası yüksek enflasyon döneminde bankacılık sektörünün kârın da ciddi bir artış görülmektedir. Sektörün kârının değişiminin aktif ve öz kaynağının değişiminin çok üzerinde olduğu açıkça ortadadır.

“Bankacılıkla kârlılığı artıran esas unsur enflasyon olup, bankaların öz sermaye kârlılığı ile enflasyon istisna yıllar dışında aynı yönde hareket etmektedir. Özellikle artan kamu talebine paralel olarak, enflasyonun üzerinde seyreden hazine ihale faiz oranlarının yükselmesi, bankacılığı cazip hale getirmiş ve bankaların kârlılığını artırmıştır.

1980 sonrası dönemde Türk bankacılık sektöründeki bankaların yüksek kâr marjıyla çalışmaları ve aktif ile öz kaynak kârlılıklarının yüksek olmasına rağmen sektörün ödenmiş sermayesindeki artışın kârdaki artışın çok gerisinde kalması bankaların, sermayelerini kârlarıyla yeterince desteklemediklerini ortaya koymaktadır. Bu durum, bir bankanın gücünü gösteren en önemli faktör olan öz kaynakların yetersizliğine yol açmış, bankacılık sisteminin mali yapısından güçsüzleşmesine neden olmuştur.”

4.5. Nakit Değerlerin Maliyetinin Artması

Enflasyonun bankacılık sektörü üzerindeki en önemli etkilerinden biride nakit bulundurmanın maliyetinin artmasıdır.

“Gerek bankaların kaynağının maliyetinin gerekse kullandırımı getirisinin yüksekliği likit kalmanın maliyetini büyütmüş, bankalar yasal karşılıklar dışında nakitte kalmamaya çalışmışlardır. Bu durum bankaların zaman zaman likidite sıkışıklığına düşmelerine yol açmıştır. Nitekim 1994 mali krizinde batan üç bankanın büyük ölçüde likidite eksildiğinden battığı bilinmektedir.”
4.6. Yabancı Para Cinsinden Varlıkların Banka Bilançoları İçindeki Ağırlığının Artması

Enflasyonist dönemde banka bilançoları içinde yabancı Para cinsinden varlıkların payı büyük ölçüde artmıştır. Bu ise bankaların yabancı para cinsinden borçlanıp TL cinsinden kullanıma sunmalarının bir sonucu olmuştur. Bankaların bu uygulamaya başvurmalarının sebebi ise iç borçlanma faizlerinin yüksekliği ve bu faiz oranlarının döviz kuru değişimlerinin üzerinde seyretmesi olmuştur.

“Bankaların yabancı para cinsinden borçlanıp bunu TL olarak plase etmeleri sonucu ise açık pozisyonları artmıştır. Bankaların açık pozisyonlarını belirleyen temel unsur ise döviz kuru değişimi ile ortalama hazine faiz oranları arasındaki farktır. Bankaların giderek daha fazla açık pozisyonla çalışmaları üstlendikten kur riskini de artırmıştır. Çünkü, Türkiye gibi enflasyonu yüksek ve ekonomik istikrarı olmayan bir ülkede kur değişimleri dönem dönem hızlı hareket etmektedir.

Bankaların yabancı kaynağa önem vermelerinin bir göstergesi de kaynak yapılarındaki değişimdir. Nitekim 1980 sonrası dönemde belirgin olarak 1990’lı yıllardan itibaren toplam mevduat içinde döviz tevdiat hesaplarının payı önemli ölçüde artmıştır.”

4.7. Banka Bilançolarında Vade Uyumunun Bozulması

“Enflasyon ve ekonomik istikrarsızlık reel faizlerde değişkenliğe sebep olarak geleceğe yönelik belirsizliklerin artması nedeniyle banka kaynakları bir ila üç ay arasında kısa vadede sıkışmıştır. Bu durum temelde daha uzun vadeli olan banka kredileri ile kaynaklar arasında vade uyumsuzluğunu giderek artmıştır ve likidite riskine sebep olmuştur.

Banka bilançolarındaki vade uyumsuzluğu likidite riskinin yanı sıra faiz riskine de sebep olmuştur. Faiz oranları yükselirken kredilere göre daha kısa vadeli olan kaynaklar faize daha duyarlı hale gelmiştir. Diğer taraftan bankalar aktif yapılarını yüksek faizlere uyarlamakta geciktikçe gelir kaybına uğramıştır.

Bu çerçevede bankalar likidite riskine karşı korunmak için kısa vadeli, faiz riskine karşı korunmak için yüksük faizli kredi kullandırmıştır. Reel sektörün kredi maliyetini yükselten bu durum kredi arz ve talebini azaltarak, ekonomik faaliyetleri olumsuz etkilemiştir.”

4.8. Gelir – Gider Yapısındaki Değişim

Yüksek enflasyonun yaşandığı dönemde devletin iç borçlanma ihtiyacının bir sonucu olarak faizler yükselmiş ve bu da bankaların aktif yapısının değişmesine yol açmıştır. Sonuçta menkul değerler kredilere göre aktif içindeki payını göreceli olarak artırmıştır. Bununla birlikte bankaların gelir yapıları da değişmiştir.

“Menkul değerler cüzdanından alınan faizlerin değişimi, kredilerden alınan faizlerin değişiminin üzerinde gerçekleşmiş, menkul değerler cüzdanından alınan faizlerin faiz gelirleri içindeki payı hızla artarken, kredilerden alınan faizlerin yapı ise düşme eğilimine girmiştir.

Yüksek enflasyon döneminde mevduata verilen faiz giderinin sektörün toplam faiz giderleri içindeki payında belirgin bir artış vardır. Bu durum özellikle 1995 yılından itibaren sektörün mevduat maliyetlerinin artması kadar, bankaların mevduat kaynağına daha fazla ağırlık verdiklerini göstermektedir.

Bu dönemin bankaların gider yapılarında yarattığı bir başka etki ise bankacılık sektörünün işletme giderlerinde görülen artıştır. Enflasyonla birlikte bankaların personel, kira, teknoloji harcamalar gibi sabit giderlerinin artması bankaların işletme giderlerinin yükselmesinde önemli rol oynamıştır.”

4.9. Yeni Bankaların Sisteme Girmesi ve Şubeleşmenin Artışı

1980 yılından sonra sektördeki banka sayısı hızlı bir artış göstermiştir. Bunun en önemli nedeni, faizlerde meydana gelen artış sonucunda kar marjlarının artışıyla bankacılığın karlı bir sektör haline gelmesidir. Bu dönemde kurulan bankaların en önemli özelliği holding bankaları olmasıdır.

Enflasyon bankaların sayılarını artırdığı kadar şube sayılarının de gelişimine etken olmuştur. “1980 öncesi mevduat toplamaya ağırlık verilmesi sebebiyle şube bankacılığı gelişirken, 1980 sonrası makroekonomik konjonktürdeki gelişmeler çerçevesinde mevduatın görece pahalı bir kaynak haline gelmesiyle diğer kaynaklara yönelmeye çalışan bankaların şube artış hızı yavaşlamıştır. Ancak bu süreç 1995’den sonra tersine bir eğilim kazanmıştır.”

4.10. Repo İşlemlerinin Artması

“Enflasyon ve yükselen faizler nedeniyle vadelerin kısalması, kısa vadeli kaynakları cazip kılmış, tasarruf sahiplerinin ve bankaların kısa vadeli araçlara yönelmesi repo işlemlerini gündeme getirmiştir. Bu nedenle yüksek enflasyon döneminde, özellikle 1990 yılından sonra repo hacmi oldukça yükselmiş ve artışı enflasyonun üzerinde gerçekleşmiştir. Repo hem faize duyarlı hem de bankanın çok kısa vadeli bir taahhüdü olduğu için bankayı faiz riskine ve vade uyumsuzluğuna daha duyarlı hale getirmiştir.”

4.1.. Enflasyonun Bankacılık Ürünlerinin Gelişimini Önlemesi.

Bu dönemde yeni bankacılık ürünleri yeterince gelişme gösterememiştir. Çünkü bankalar menkul değerlerden zaten yüksek oranda para kazanıyorlardı. Devlet yüksek borçlanma ihtiyacını iç borçlanma ile bankalardan karşılamaları sektörde rekabetin gelişmesini ve buna bağlı olarak da bankaların yeni ürünlere yönelme ihtiyacını engellemişti.

Yorum yazın