BANKACILIKTA RİSK VE RİSK YÖNETİMİ

BANKACILIKTA RİSK VE RİSK YÖNETİMİ
1. Riskin Tanımı
Risk, sözlüklerde en kısa biçimde, belirsizliğe açık olma durumu olarak tanımlanmakta olup, bankacılıkta “bankanın zararla karşılaşma olasılığı” olarak tanımlamak mümkündür. Resmi olarak da, “bir işleme ilişkin parasal kaybın ortaya çıkması veya bir giderin ya da zararın vuku bulması nedeniyle ekonomik faydanın azalması ihtimali olarak tanımlanmaktadır.
Bir diğer tanımda ise “Risk bir olayın ya da olaylar setinin ortaya çıkma olasılığı” olarak tanımlanmıştır. Risk kelimesi çoğunlukla negatif ya da istenmeyen bir olayı ifade etmektedir. Risk kelimesi bankalara açısından e!c alındığında başarılı olmak yerine başarısız olması ifade eden bir kavramdır. Münferit bir bankanın karşılaştığı risklerin temelde üç kaynağı vardır.
1) Yetersiz çeşitlendirme
2) Yetersiz likidite
3) Risk-Alma Eğilimi
Çeşitlendirme önemlidir, çünkü birçok risk öngörülemediğinden bunların etkisi çeşitlendirme ile azaltılabilir. Likidite riski bankacıların davranışlarından etkilenen bir bankacılık riski olmakla birlikte aynı zamanda bankacılık sisteminin de bir fonksiyonudur. Bankacılık sisteminin istikrarını yakından etkilemektedir. Risk alma eğilimi de bankacılar hem istenen hem de istenmeyen sonuçların olasılığını arttıran ya da azaltan alternatif varlıklar, borçlar, yükümlülükler ve faaliyetler arasında seçim yapabildikleri için önemlidir.

2. Bankacılık Risklerinin Türleri
Bankacılık sektöründe risk denilince, kısa bir süre öncesine kadar, sadece bankalar tarafından kullandırılan krediler akla gelmekteydi. Öyle ki bankacılık uygulamasında risk föyleri ya da risk takip-tabloları çıkarıldığında bu tabloda sadece banka ya da şubelerinin kullandırdığı krediler yer alıyordu. 1980’li yılların sonu ile birlikte tüm dünyada risk anlayışı değişmeye başladı. Yaşanan krizler gösterdi ki, bankaların üzerinde kurların dalgalanmasından dolayı doğabilecek kambiyo zararları, piyasadaki faiz oranlarının dalgalanması ile bono portföylerinin sebep olacağı zararlar ve operasyonel işlemlerin sonucunda doğabilecek zararlar gibi pek çok sayıda potansiyel risk olduğu da algılanmış ve bunlara karşı önlemler alınması amacıyla Risk Yönetimi anlayışı ortaya çıkmıştır.
Bankaya maliyet yükleyebilecek riskler iki başlık altında ele alınabilir: Sistemik Riskler ve Bankaya Özgü Riskler

2.1 Sistemik Risk
Sistemik risk, kredi piyasalarında veya varlık piyasalarında finansal firmaların iflası tehlikesine yol açan ve bunun yayılarak ödemeler mekanizmasında ve finansal sistemin sermaye tahsis kapasitesini kesintiye uğratma tehlikesi yaratan miktarlarda ve fiyatlarda beklenmeyen değişmeler yaratan finansal piyasalardaki bozulmaları ifade eder. Sistemik risk birçok biçimde ortaya çıkabilir. Örnek olarak, panik halindeki mevduat sahiplerinin çok sayıda bankaya tahaccüm etmesi halinde ortaya çıkmaktadır. Mevduat sahipleri sigortalanmamışsa veya mevduat sahiplerinin sigorta kurumuna olan güvenleri yetersiz ise veya bankalar varlıklarına karşılık kolaylıkla borçlanamazlarsa bir ya da birden fazla banka iflas etmişse mevduat sahipleri paralarım çekmek için ödeyebilirliği olan diğer bankalara yönelirler. Çok sayıda mevduat sahibi eşanlı olarak bankacılık sistemine olan güvenlerini yitirir ve mevduatlarını nakde çevirirse sistemin krizle karşılaşmasına neden olurlar.
Sistemik risk bankacılık ve ödemeler sistemini bütünüyle çalışamaz hale getiren olasılık olarak da tanımlanabilir. Bunun bir çok nedeni sayılabilir. Parasal tabandaki azalmadan kaynaklanan para arzındaki önemli düşüşler ve bir ya da daha fazla bankanın faaliyetlerini yürütemez hale gelmesi en önemli örneklerdir. Şüphesiz böyle bir durum ulusal para otoritelerinin yaklaşımına da bağlıdır. Böyle bir durumda zayıf bankalar mevduat kaçışları, güçlü bankalar ise para arzındaki azalma nedeniyle olumsuz olarak etkilenebilirler.

2.2 Bankaya Özgü Riskler
Bu riskler genel olarak kaynaklarına göre aşağıdaki gibi sınıflandırılabilir:
a) Piyasa Riski: Bir finansal işletmenin mali yapısının, piyasa fiyatlarındaki dalgalanmalar veya piyasalarda zıt yöndeki fiyat hareketlerinden dolayı maruz kalabileceği riski ifade eder. Örneğin, faiz oranı riski, hisse senedi pozisyon riski ve kur riski gibi.
i) Kur Riski: Döviz riski belli etkenlerle (ödemeler dengesi açığı, siyasal olaylar v.b.) ulusal para birimlerinin yabancı paralar karşısında değerinde meydana gelebilecek olumlu veya olumsuz değişmelerdir. Kur riski, döviz kurlarında meydana gelen değişimlerden dolayı işletmelerin bilançoları veya yatırım portföyleri üzerinde kar veya zarara neden olmak suretiyle ortaya çıkmaktadır.
ii) Faiz Riski: Faiz oranlarında ortaya çıkan değişimlerden dolayı karşı karşıya kalınan risktir. Bu risk herhangi bir yatırımdan beklenen getiriyi olumlu veya olumsuz etkilemekte veya işletmelerin yaptığı borçlanmalar üzerinde etkili olmaktadır. Çünkü faiz oranı vade sonunda elde edilecek veya dışarıya aktarılacak nakit akımları üzerinde doğrudan etki etmektedir.
b) Kredi Riski: Banka müşterisinin yapılan sözleşme gereklerine uymayarak yükümlülüğünü kısmen veya tamamen zamanında yerine getirememesinden dolayı bankanın maruz kalabileceği riski ifade eder.
c) Sona Erdirme Riski: Bir bankanın, karşı tarafın bir kaynak veya finansal ürünü vadesinde ödemekte başarısız olması nedeniyle elde etmesi gereken kaynak veya ürünü elde edememesinden dolayı maruz kalabileceği riski ifade eder.
d) Likidite Riski: Bankanın nakit akışındaki dengesizlik sonucunda nakit çıkışlarım tam olarak ve zamanında karşılayacak düzeyde ve nitelikte nakit mevcuduna veya nakit girişine sahip bulunmaması durumunda maruz kalacağı risktir.
e) Operasvonel Risk: Banka içi kontrollerdeki aksamalar sonucu hata ve usulsüzlüklerin gözden kaçmasından, banka yönetimi ve personeli tarafından zaman ve koşullara uygun hareket edilememesinden, banka yönetimindeki hatalardan, bilgi teknolojisi sistemlerindeki hata ve aksamalar ile deprem, yangın, sel gibi felaketlerden kaynaklanabilecek kayıpları ya da zarara uğrama ihtimalidir. Bu risk insan unsuru, sistemin başarısız olması veya yeterli kontrol mekanizmasının olmamasından kaynaklanabilir. Bu konu ile ilgili en iyi örnek, 1995’te Londra’daki en eski yatırım bankası Barigs Brother Bankası’nın Singapur’daki türev ürünler ile ilgili faaliyetlerini yürüten Nick Leeson’un yapmış olduğu işlemlerin kontrol edilmemesi ve bunun sonucunda da söz konusu kişinin yapmış olduğu sahtekarlık nedeniyle bankanın çok büyük kayıplara maruz kalmasıdır.
f) Yasal Risk: Bir bankanın gerek iç yapısında, gerekse dışarıdaki kişilerle yapmış olduğu işlemlerin yasal yollardan takip edilebilecek niteliklere haiz olup olmamasından dolayı maruz kalabileceği riski ifade eder.
g) Ülke Riski: Uluslararası kredi işlemlerinde, krediyi alan kişi ya da kuruluşun faaliyette bulunduğu ülkenin ekonomik, sosyal ve politik yapısı nedeniyle yükümlülüğün kısmen veya tamamen zamanında yerine getirilememesi ihtimalini ifade eder.
h) Transfer Riski: Krediyi alan kişi ya da kuruluşun bulunduğu ülkenin ekonomik durumu ve mevzuatı nedeniyle döviz borcunun ayni türde veya konvertibl diğer bir döviz ile geri ödenememe ihtimalinde maruz kalınacak risktir.
i) İtibar Riski: Faaliyetlerindeki başarısızlıklar ya da mevcut yasal düzenlemelere l uygun davranılmaması neticesinde bankaya duyulan güvenin azalması veya itibarının zedelenmesi ile ortaya çıkabilecek kaybı belirtir.

II. BANKACILIKTA RİSK YÖNETİMİNİN ORTAYA ÇIKIŞI VE BANKALARIN KARŞI KARŞIYA OLDUKLARI RİSKLER
Bankalar, günümüze kadar maliyet hesaplamalarında şu basit formülden faydalanmışlardır:

Ancak global finans piyasalarında, günümüze kadar yaşanan mikro ve makro ekonomik dengelerdeki değişimler, bankaları kâr amaçlarına ulaşmak için risk getiri anlayışlarını benimseme zorunluluğu ile yüzleştirmiştir.
Özellikle de son on yıl içerisinde dünya ekonomisinde yaşanan makro bazlı değişimler, değişimlere en hassas sektörlerin başında gelen bankacılık sektörünü yeniden yapılanma sürecine itmiş, yasal mevzuat değişimleri, olağanüstü artan rekabet koşulları nedeniyle azalan kâr marjları, müşteri kitlesi tercihlerindeki değişimler de bankacılığın bugün geldiği noktayı gösteren diğer faktörler olmuşlardır.
Bankaların dünya çapında faaliyet göstermeye başlaması ve uluslararası bankacılığın yaygınlaşmasıyla yerel düzenleyicilere ek olarak uluslarüstü düzenleyiciler ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Uluslarüstü düzenleyici kurumların en önemlilerinden biri olan BIS ise risk yönetimine çok önem vermiş ve bu alanda çalışmalar yaparak gelişmesine en büyük katkıyı sağlamıştır. Diğer taraftan akademik literatürdeki gelişmeler ve teknolojik imkanların artması da risk yönetiminin hayata geçmesini mümkün kılan diğer etmenler olmuşlardır.
Modern bankacılık anlayışı olarak tanımlanabilecek risk yönetim, işte tüm bu etkenler sonucunda ortaya çıkan bir olgudur. Bu nedenle risk yönetenin ortaya çıkış nedenlerinin incelenebilmesi için bu etkenlerin, akademik alanlardaki değişimler, makroekonomik dengelerdeki değişimler, yasal mevzuattaki değişimler, olarak ayrı ayrı değerlendirilmesi, ardından BIS Kurumu’nun risk yönetiminin gelişimine katkılarının belirlenmesi gerekmektedir.

2.1. Bankacılıkta Risk Yönetiminin Ortaya Çıkışına Etki Eden Faktörler
2.1.1. Akademik Alanda Değişimler
Risk yönetimi anlayışı içinde açıklanmış tüm risklerin ölçümü, bugünlerde özellikle de finans sektörünün üzerinde durduğu bir noktadır. Bunun nedeni ise risklerini doğru ölçemeyen bir firmanın sözkonusu riskleri etkin bir şekilde yönetemeyeceği gerçeğidir. Akademik çalışmalar neticesinde ulaşılan teoriler, riskin gerçeğe en yakın ve en hassas biçimde ölçülmesine imkan verecek noktaya gelmiştir. Bu da, finans sektörüne tanımlayabildiği riskleri etkin yönetebilmesi için en önemli adımlardan bir tanesi olan risk ölçümünü gerçekleştirebilme imkanını sunmaktadır.
Risk yönetiminin gelişmesine yönelik çalışmalar öncelikle modern finans teorisi kapsamında geliştirilen modeller ile başlamıştır. Bu modellerin başında Markowitz tarafından geliştirilen portföy teorisi gelir. Portföy teorisi ile birlikte, Markowitz, rasyonel bir yatırımcının beklenen faydasını maksimize etmek için alternatif portföyleri, bu portföylerin getirilerinîn ortalamalarını ve standart sapmalarını da gözönüne alması gerektiğini ispatlamıştır. Markowitz, çalışmalarında iki önemli varsayımdan faydalanmıştır. Bunlardan birincisi; sermaye piyasalarının kusursuz hareket ettiğidir. İkincisi ise; portföylerin getiri oranlarının normal dağılım özelliği gösterdiğidir.
Markowitz’in çalışmalarının ardından finans piyasalarında yaşanan gelişimler üzerine yine çeşitli modeller geliştirilmiş, örneğin yatırım araçları, bir başka deyişle de fınansal enstrümanların değerlerinin tespitine yönelik “Finansal Varlık Fiyatlama Modeli” gibi çalışmalar ortaya çıkmıştır. Ancak teoriler geliştirilme aşamalarında, gerçek yaşamda bulunan tüm sorunların yanında oldukça basit kalırlar. Çünkü hayatta, özellikle de iktisat biliminde karşılaşılan problemler her zaman göründüğünden daha karışıktır. Aynı şekilde günümüz finans piyasaları da, kontrol edilemeyecek kadar çok değişkene bağlı ve küreselleşmenin de etkisi ile son derece hızlı hareket etmekte, değişim yaşamaktadır. Bu noktada risk ölçümü için geliştirilen modellerin önceliklerinden biri, varsayımlar aracılığıyla, analiz edilmesi gereken anahtar değişkenleri gerçek hayatın karmaşıklığından ayırt etmektir. Bir modelin geçerliliği, o modelin varsayımlarına ya da gerçek hayattaki tüm değişkenleri açıklayabilecek düzeyde karmaşık olmasına değil, geleceği tahmin edebilme gücüne bağlıdır.
Finans piyasalarının sürekli ve hızlı değişimi içerisinde risk unsurunun önemi daha da artarak gelişmiş, geliştirilen yeni finansal ürün ve hizmetlerle birlikte ürünlerinin getirilerinin yanında yaşatabileceği kayıpları tahmine yönelik modellerin varlığına duyulan ihtiyaç büyümüştür. Örneğin türev ürünlerin müşterilerin hizmetine sunulması üzerine opsiyon fiyatlama modelleri vb. türde modeller geliştirilmiştir.
Değinilen bütün bu akademik çalışmalar, günümüz finans sektörünün yeni ilgi alanlarından biri olan risk yönetimi olgusunun tanımladığı risklerin ölçümü adına ilk çalışmalar olmuş, olgunun gelişmesine yön vermiş ve ivme kazandırmıştır. Risk yönetimi anlayışının gelişmesiyle birlikte, çalışmalar daha da hızlanmış ve riskin tam anlamıyla tespitine yönelik teoriler geliştirilmiştir. Riskin ölçülmesi amacıyla geliştirilen teorilere, bu çalışmanın ilerideki bölümlerinde daha ayrıntılı olarak yer verilecektir.

2.1.2. Makroekonomik Dengelerdeki Değişimler
1970’li yılların sonunda, Bretton-Woods sisteminin çöküşü ile birlikte gelen, farklı para birimlerinin dolaşıma geçmesi, sermayenin uluslararası dolaşım imkanını arttırmıştır. Finans sektöründe artan rekabet ve buna paralel olarak daralan kâr marjları nedeniyle sermaye daha düşük risk düzeyine karşılık daha düşük getiri olanaklarına sahip gelişmiş ülkelerden, yüksek risk düzeyine karşılık yüksek getiri olanaklarına sahip olan gelişmeye başlayan ülkelere doğru hızla akmaya başlamıştır. Hatta bu sıcak para giriş ve çıkışlarının yani sermaye hareketliliğinin, (capital mobility), günümüzde dahi devam ettiği söylenebilir.
1980’li yılların ortalarından itibaren başlayan deregülasyon hareketleriyle birlikte sadece gelişmiş ülkelerde değil, ülkemiz gibi gelişmekte olan ülkelerin finans piyasalarında da yabancı sermaye yatırımları (kısa vadeli veya doğrudan yatırımlar) artarken kur ve faiz oranlarındaki dalgalanmaların boyutu da yükselmeye başlamıştır.
Giderek derinlik kazanan finans sektörünün büyük aktörleri olan bankalar, gerek yine sektör içinden banka dışı fınansal kurumlarla gerekse de diğer sektörlerdeki kuruluşlarla rekabet etmek zorunda kalmışlardır. (Sigorta şirketleri, yatırım fonları ihraç eden sermaye piyasası aracı kurumları vb.) Pazarlama anlayışlarının değişmesi, rekabetin yoğun olduğu piyasada daha büyük bir pazar payına sahip olma istekleri ile bankalar, 1980’li yılların başından itibaren ürün farklılaştırmasına gitmişler ve neredeyse her müşteriye özel finansal hizmetler sunar duruma gelmişlerdir. Bu süreç fınansal ürünlerin çeşitlenmesi ve karmaşıklaşması sonucunu doğurmuştur. Rekabet artışı ite birlikte kendini gösteren diğer bir etkide kâr marjlarının daralması olmuştur.
Bilgi işlem sistemlerinde ve iletişim teknolojisinde yaşanan hızlı değişimler, yeni ve cezbedici ürünlerin işlem gördüğü türev piyasalarının hızla gelişmesine neden olurken sermayenin hareketliliğini de arttırmıştır.
Bugüne gelindiğinde ise, yüksek iletişim teknolojisinin ile birbirine son derece duyarlı, çok farklı koşullara haiz, günün yirmi dört saati piyasalarda işlemlerin devam ettiği, katlanılacak risk oranı doğrultusunda birbirinden çok farklı getiriler vaad eden ürün ve hizmetlerin bulunduğu, tüm yatırımcıların, istedikleri ülkede geçmişe oranla birtakım avantajlar sağlayan mevzuat değişikliklerinin de etkisiyle rahatça işlemlerini yürütebildiği, küresel bir finans sistemi ortaya çıkmıştır. Bu hızlı değişimlerin sonucu finansal piyasalarda İşlem yapan yatırımcılar ve kurumlar, ürünlerin sınırlı olduğu dönemlerdeki risklerin yanısıra yeni ürünlerin ve koşulların yarattığı riskMe de karşı karşıya kalmışlardır.
Özellikle gelişmiş ülkelerde daha karmaşık yapılı ürünlerin işlem görmeye başlaması, farklı risk türlerinin içice girdiği piyasalar yaratmıştır. Bu gelişmeler devam ederken, 1994 ve 2001 yıllarında ülkemizde yaşanan, 1997 yılında Güneydoğu Asya’da, 1998 yılında Rusya’da, son olarak da 11 Eylül olaylarının ardından 2001 yılında Amerika’dan başlayarak dünyaya yayılan krizler, böylesine duyarlı bir sistemde farklı piyasalarda yaşanan çalkantıların, bir anda küresel sistemi nasıl etkileyebileceğini gözler önüne sermiştir.
Bu gelişmeler, özellikle gelişmekte olan ülkelerde fınansal sistemin en önemli kurumlan arasında yer alan ve yapıları gereği ancak risk alarak getiri elde edebilen bankaların, etkin bir risk yönetimi gerçekleştirebilmeleri için karşı karşıya kaldıkları riskleri iyi belirlemeleri ve ölçmek üzere gelişmiş teknikler kullanmaları gereğini ortaya çıkarmıştır.

2.1.3. Yasal Mevzuattaki Değişimler
Kanuni düzenlemeler, yatırımcıların hak ve menfaatlerini korumak amacı ile sürekli yenilenmekte, finansal kurumları da, üstlenecekleri riskleri ve üstlendikleri risklerin yönetim biçimlerini belirlediği için sürekli etkilemektedir. Günümüzde bankaların üstlenecekleri risk düzeyi va bunu nasıl yönetecekleri çok daha belirgindir ve uluslararası standartlar geliştirilmiştir. Ancak bu kısa sürede gelişmiş bir süreç değildir ve halen gelişim devam etmektedir.
Gelişmiş piyasaları ve güçlü aktörleri île, bankacılık alanı da dahil dünyaya ekonominin birçok kesiminde liderlik eden ABD’deki uygulamaların tarihsel gelişimi, bankacılık sektörünün yapısı ile mevzuat altyapısı arasındaki paralelliği daha açık bir şekilde göstermektedir. Örneğin 1929 yılında yaşanan “Büyük Buhran (Çöküş)”ün ardından bankalar, mali açıdan zayıflamış, ödeme güçlükleri ile karşı karşıya kalmışlardır.
Yaşanan gelişmeler üzerine, bankaların faaliyetlerine çeşitli kısıtlamalar getirilerek risk düzeylerinin sınırlandırılması hedeflenmiştir. 1933 yılında düzenlenen “Glass-Steagall Act” ile, ticari bankacılık ile yatırım bankacılığı kati olarak birbirinden ayrılmıştır, bankaların halka satılmak üzere menkul değer ihraç etmesi yasaklanmıştır. Yine 1933 yılındaki “Regulation Q” ile, bankaların uygulayabilecekleri mevduat faizi üzerine bir tavan konmuştur. 1956 yılında ele alınan “Bank Holding Company Act” düzenlemesi ile de bankaların finans sektörü dışındaki faaliyetlerine kısıtlamalar getirilmiştir.
1960’lı yıllarda hız kaybeden bu regülasyon dönemi, 1970’li yılların sonunda yerini deregülasyona bırakmıştır. Bretton – Woods sisteminin çöküşü ile uluslararası sermaye hareketlerinin artışı ve fon ihtiyacı duyan yüksek riskli ülkelerin yüksek reel faiz vaad ederek uluslararası sermaye hareketlerinden daha fazla pay almaya çalışmaları da yine bu dönemde gerçekleşmiştir. Hareketliliği önlemek, fon çıkışma müdahale etmek durumunda kalan gelişmiş ülkeler de, dengeleri düzeltmek adına faiz oranlarında esnekliğe götüren düzenlemeler getirmeye başlamışlardır. Bu düzenlemelerin ilk örnekleri ve atılan ilk adımlar, ABD’nin 1980 yılında yürürlüğe aldığı “Depository Institutions Deregulation and Monetary Control Act” ve 1982 yılında yürürlüğe aldığı “Garn – St. Germain Depository Institutions Act” ile mevduata verilebilecek faiz oranı üzerindeki sınırlamanın kaldırılmasıdır.
Finans sektöründeki tüm bu değişimler, 1970’lerin sonu ve 1980’lerin başı arasındaki süreçte katı düzenlemelerle dolu bir çevreden, daha az sınırlamaların olduğu bir finansal çevreye geçişi ifade etmekle birlikte finans kurumlarının farklı risklerle yüzleştiği bir ortamı da beraberinde getirmiştir Yasa düzenleyicilerinin, bankaları kâr marjlarını koruyabilmeleri için daha serbest bırakmaları, aynı zamanda bankaları bundan sonraki dönemde alacakları risklere yönelik olarak daha az sınırlandırmaları anlamına gelmektedir. Bu da bankaların kendi risklerini kendi başlarına yönetmeleri gerekliliği sonucunu getirmiştir.
Ancak yaşanan olumsuz tecrübeler, uluslararası bankacılıktaki hızlı etkileşim ile tüm dünya piyasalarına yayılabilecek bir kriz yaşanabileceğinin sinyallerini vermiştir. 1980’lerin sonundan itibaren ise, uluslararası bankacılık sisteminde sistematik riskin engellenmesine yönelik yeniden düzenleme (reregulation) dönemine başlanmıştır ve bu dönem ülkeler bazında hala devam etmektedir. İşte bu düzenlemeleri gerçekleştiren kurumların başında gelen BIS’in risk yönetiminin ortaya çıkışı ve gelişmesindeki rolü ayrıca incelenmelidir.

2.1.4. BIS Kurumu ve Risk Yönetimine Katkıları
BIS Kurumu (Bank for International Settlements – Uluslararası Ödemeler Bankası), 1974 yılında kurulmuş ve uluslararası sermaye hareketlerinin global krizler yaratabileceği endişesi ile, bankaların bulundukları ülkelerin ekonomilerinin taşıdığı riskleri karşılayabilmesi için, sermayelerinin iş hacimleri ve aldıkları riskler karşılığında yeterlilik düzeyini ölçen ve buna ilişkin denetim yöntemleri geliştiren bir kurumdur.
Uluslararası bankacılık sistemindeki gelişmeler ve finansal piyasaların birbiri içine girmesi, bankacılık sektörü için yerel düzenlemelerin yerini uluslararası düzenlemelerin almasına neden olmuştur. Bu anlamda kilit rolü Bank for International Settlements (BIS) üstlenmiştir.
Ancak bankacılıkla ilgili düzenlemelerin yapısında görünen ilginç bir değişim de, bu düzenlemeleri isteyen tarafların bankalar olması, düzenlemelerin bu defa yalnızca yatırımcıların değil bankaların da hak ve menfaatlerini korumak amaçlı oluşturulmasıdır. 1980’li yılların öncesinde, faaliyetlerindeki kısıtlamaların kalkması için çaba gösteren uluslararası bankacılık sistemi, 1980’lerin sonlarına doğru bazı kısıtlamalara gidilmesi için girişimlerde bulunmuştur.
1980’li yıllarda öncelikle Amerikan Merkez Bankası (Federal Reserve Board -FED) ve İngiliz Merkez Bankası (Bank of England – BE), tüm dünya çapında faaliyet gösteren bankaların, uluslararası bankacılık alanında karşı karşıya bulundukları adil olmayan rekabet koşullarının düzeltilmesine yönelik baskıları ile karşılaşmışlardır. Özellikle merkezleri Japonya ve Doğu Asya’da bulunan bankalar, yasal sermaye yükümlülüklerine tabi olmadıkları için, uluslararası bankacılıkta İngiliz ve Amerikan kökenli bankalara karşı bir rekabet avantajı sağlamakta, ülkelerinin sunduğu vergi avantajları ile de rekabet güçlerini arttırmakta idiler.
Aynı dönemlerde, gelişmekte olan ülkelere açılan kredilerin ve bilanço dışı kalemlerin artış göstermesi de uluslararası bankacılıkta meydana gelebilecek sistematik bir krize karşı önlem alınması gereğini doğurmuştur. Ancak bu dönemde, daha önceki uygulamaların aksine faaliyetlere doğrudan bir kısıtlama getirilmiştir. Risk doğuran faaliyetler karşısında, sistemin krize sürüklenmesini engelleyecek düzeyde sermaye tutulması fikri öngörülmüştür. Sonuçta FED ve BE bankalardan gelen talepleri değerlendirmiş ve tüm uluslararası bankaların uyması gereken asgari yükümlülüklerin belirlenmesi görevini BIS’e vermiştir.
Aynı şekilde, uluslararası piyasalarda oluşan krizlerin kendine has özellikleri olmasına karşın, International Monetary Fund (IMf – Uluslararası Para Fonu), European Bank for Construction and Development ( EBRD – Dünya Bankası) ve benzeri diğer finans kuruluşları da, makroekonomisi ve finansal istikrarının güçlendirilmesi amacıyla yardımda bulundukları ülkelere uygulanmasını öngördükleri ekonomik istikrar programları dahilinde Basel Komitesi’nin prensiplerini tavsiye etmektedir.
1988 yılında geliştirilen ve on büyük ülkenin (G – 10) katılımıyla ortaya çıkan “Basel Kararları” da, aslında risk yönetimi için atılmış önemli adımlardan biridir. Bazı çevrelerin, geniş katılımlı olarak değil, yalnızca on gelişmiş ülkenin liderliğinde geliştirildiği ve sadece kredi ve piyasa risklerini içerdiği gerekçesiyle eleştirdiği kararlar bu alandaki yasal düzenlemelerin başlangıcı olmuştur. Bankacılıkta ihtiyati denetimin tüm ülkelerde güçlendirilmesi için Basle Commttee (Basel Komitesi) iki ayrı çalışma hazırlamıştır.
• The Core Principles for Effective Banking Supervision (Etkin Gözetim ve Denetime İlişkin Temel Prensipler)
• Compendium (Belirli periyotlarla güncelleştirilen ve Basel Komitesinin bankaların etkin denetimine ilişkin tavsiye kararları ile oluşturduğu standartlar! içeren rapor)
Basel Komitesinin etkin risk yönetimine İlişkin bankacılık gözetim ve denetim temel prensipleri aşağıda konu başlıkları sayılan yirmi beş maddeden oluşur:
• Bankacılıkta etkin gözetim ve denetime ilişkin temel prensipler,
• Faaliyet izni ve yapı,
• Bankaların ihtiyati yönetimine ilişkin düzenlemeler ve yükümlülükler,
• Aralıksız banka yönetimine ilişkin yöntemler,
• Bilgi verme yükümlülükleri,
• Gözetim ve denetim otoritesinin yasal yetkileri,
• Sınır ötesi bankacılık.

2.1.4.1. BIS Kurumu ve Sermaye Yeterliliği Kavramı
Önceki bölümlerde de değinildiği gibi, son yıllarda dünya finans sisteminin karşılaştığı krizler, gelişmiş ve ülkemiz gibi gelişmekte olan ülkelerin bankalarının sermaye yeterliliği sorununun yeniden ele alınmasını gündeme getirmiştir. BIS de günün koşullarını gözönünde bulundurarak ilk düzenlemeyi 1988 yılında yayınlamış ve 1992 yılında yürürlüğe sokmuştur. Bu düzenleme ile (International Converge of Capital Measurement and Capital Standarts) uluslararası bankaların tutması gereken minimum sermaye düzeyi belirlenmiştir. Sermaye düzeyinin belirlenmesinde bankaların aktiflerine risk ağırlıkları verilmiş ve sermaye tabanının risk ağırlıklı aktiflere oranının %8’in altında olmaması prensip olarak kabul edilmiştir. (Basle Accord)
Bu çalışmayı gerçekleştiren beşi Avrupa Birliği dışı ülkelerden, yedisi Avrupa Birliği üyesi ülkelerinden oluşan Banka Denetim Komisyonu, ki bu komisyon o dönemde başkanlığını yapan Peter Cooke adı ile anılır, bankaların sermaye tabanlarına ilişkin düzenlemeler getirmiş ve sermaye tabanının nasıl hesaplanacağını aşağıdaki tabloda belirtmiştir:

Tablo 1. Bankalarda Sermaye Tabanının Hesaplanması
+ Ana Sermaye + Sermaye (Taahhüt Edilmiş)
– Ödenmemiş Sermaye
+ Emisyon Primleri
– Kümülatif Rüçhanlı Hisse Senetleri
– Kurumun Kendi Hisse Senetleri
+ Yasal Yedekler
1. Tertip Yedekakçe
2. Tertip Yedekakçe
Vukuu Muhtemel Zararlar Karşılığı
Özel Kanunları Gereği Ayrılan Yedekler
+ İhtiyari Yedek Akçeler (Geçmiş Dönem Kârları)
+ Dönem Net Kârı
– Dönem Net Zararı
+ Katkı Sermaye + Banka Sabit Kıymet Yeniden Değerleme Fonları
• Menkuller
• Gayrimenkuller
+ Maliyet Artışı Fonu
+ Sermayeye Eklenecek İştirak ve Bağlı Ortaklıklar Hisseleri,
Gayrimenkul Satış Kazançları
+ İştirakler Bağlı Ortaklıklar Sabit Kıymet Yeniden Değerleme
Karşılığı
+ Menkul Değerler Değer Artış Fonu
+ Kümülatif Rüçhanlı Hisse Senetleri
+ Genel Kredi Karşılıkları (Tasfiye Olunacak Alacaklar
Hesabından Kendileri İçin Ayrılan Özel Karşılıklar
Düşüldükten Sonra Kuruma Kalan Kısım)
+ Niteliği Hazine Müsteşarlığı Tarafından Belirlenen Sermaye
Benzeri Kredilerin Ana Sermayenin %50’sine Kadar Olan
Kısmı
– Sermayeden İndirilecek Değerler + Konsolide Edilmemiş İştirakler, Bağlı Ortaklıklar, Sermayesine
Katınılan Diğer Mali Ortaklıklar
+ Özel Maliyet Bedelleri (Net)
+ İlk Tesis Giderleri (Net)
+ Peşin Ödenmiş Giderler
+ Şerefiye ve Aktifleştirilmiş Giderler
+ Türkiye’de Faaliyet Gösteren Diğer Bankalara Kullandırılmış
Sermaye Benzeri Krediler
+ Kamu Tüzel Kişileri Hariç, Kurumun Sermayesinin %10 Ve
Daha Fazlasına Sahip Olan Ortaklara ve Bunlarla Dolaylı
Kredi Kapsamına Giren Gerçek ve Tüzel Kişilere
Kullandırılan Krediler
Sermaye Tabanı, Özvarlık
Kaynak: Bader, U.O, “Avrupa Topluluğu Kredi Kurumlarının Özvarlıkları”, T.B.B. Çevirisi, İstanbul, 1992
Yalnızca gelişmiş ülkelerdeki uluslararası bankalar için oluşturulan bu düzenleme, kısa sürede diğer ülkelerdeki bankalar ve yerel düzenleyiciler tarafından da kabul görmüş ve sektörde bir standart haline gelmiştir. Ancak zaman içerisinde, gelişim sürecini yaşamaya devam eden uluslararası bankaların portföy yapıları giderek karmaşıklaşmış ve portföylerinin İçindeki risklerin bu düzenleme ile karşılanması giderek zorlaşmıştır. İşte bu nedenle, sözkonusu düzenleme, finans piyasaları açısından yetersiz hale gelmiştir. 1992 yılında İngiltere ve Fransa’daki devalüasyon, gelişmekte olan ülkelerde yaşanan; 1994 Meksika, 1997 Güneydoğu Asya, 1998 Rusya ve 1999 Brezilya, krizlerinin ardından finans sektöründe önemli sermaye kayıpları yaşanmıştır.
1990’lı yıllarda yaşanan bu fınansal krizler, finans piyasalarında meydana gelen ani fiyat değişikliklerinin, ne derecede tehlikeli olabileceğini göstermiştir. Bu nedenle bankalar, ağırlıklı olarak kredi riski üzerinde yoğunlaşan ve karşı karşıya oldukları riskleri tam olarak yansılamayan 1988 yılı düzenlemelerinin yetersiz olduğu düşüncesi ile, kendi risk düzeylerinin ölçümü ve yönetimi için daha kompleks ve daha gerçekçi sonuçlara ulaşmayı hedefleyen yöntemler yaratma arayışlarına başlamışlardır.
Bankalarca geliştirilen içsel yöntemlerin başında ABD merkezli JP Morgan tarafından piyasa . riskini ölçmeye yönelik geliştirilen Riskmetrics geîir. Riskmetrics’te işlenen piyasa risklerinin ölçüm metodolojisi birçok fınansal kuruluşa kendi yöntemlerini geliştirmeleri açısından yol gösterici olmuştur. 1996 yılının başında bankacılık sektörünün yoğun baskıları sonucunda BIS piyasa riskinin Ölçümü ve yönetimini ayrı ayrı ele aldığı prensiplerini yayınlamıştır. Bu prensipler yine gelişmiş ülkelerin önderliğinde 1997 yılı sonunda yürürlüğe girmiştir.
Böylelikle piyasadaki fiyat değişimleri sonucunda meydana gelebilecek olası kayıplara karşı bankaların yeterli ölçüde sermaye ayırmalarına yönelik ilk düzenleme yapılmıştır. Ancak finans sektörünün amacı, yapılan düzenlemelerin işaret ettiği gibi daha fazla sermaye ayırmak değil, bankanın risk .düzeyine göre ayrılacak optimum sermaye düzeyini belirlemek ve risklerin daha net tespitini sağlayarak daha etkin yönetilebilmelerini mümkün hale getirmektir. Bu da ancak her bankanın ve bankanın faaliyette bulunduğu ülke ekonomisinin yapısal özelliklerinin ve ülkenin risk karakteristiklerinin doğru bir biçimde tespit edilmesi ve bu karakteristiklere uygun, esnek risk yönetimi metodlarının uygulanmasıyla mümkündür.
İşte bu anlayış, BIS’i daha sağlıklı ve istikrarlı mali yapıya haiz bir finans sistemine ulaşmak için yeni bir düzenleme oluşturma yoluna sokmuş ve 1999 yılının Haziran ayında bir düzenleme taslağı yayınlanmıştır. Sistemden alınan geri beslemeler ile, 2001 yılının Ocak ayında aynı amaca yönelik ikinci düzenleme taslağı yayınlanmıştır.
Yeni sermaye yeterliliği düzenlemesi, uluslararası finans sektöründe sağlıklı ve istikrarlı mali yapının korunması için minimum sermaye yeterliliği prensibinin tek başına yeterli olmadığını kabul etmiştir. Düzenlemede, minimum sermaye yeterliliği hesaplamalarının, kanunen zorunlu sermayeyi ve riske maruz kalma ölçümlerini de içermesi gerektiği anlatılmış, sağlıklı ve istikrarlı mali yapıya sahip bir finans sisteminin, aşağıdaki şekilde de belirtildiği gibi, sermaye yeterliliğinin etkin denetim ve gözetimi ile birlikte piyasa disiplininin de desteklenmesiyle oluşturulabileceği vurgulanmıştır.

Şekil 1. Sermaye Yeterliliğinin Dayanak Noktaları

Kaynak: Alkin, E., Savaş, A.T., Akman, V., Bankalarda Risk Yönetimine Giriş, İstanbul, 2001.s. 86
Yine bu düzenleme ile geliştirilen minimum sermaye yeterliliğine ilişkin hesaplama ve ölçüm yöntemleri, kuruma ve ülkeye göre esnek hale getirilmiştir. Sermaye yeterliliği hesaplanmasında getirilen bir diğer kritik yenilik de, bankaların operasyonel riskleri de diğer risklerle aynı hassasiyetle ele alması gerekliliğinin vurgulanması ve operasyonel risklere karşılık da sermaye ayrılması zorunluluğunun getirilmesidir. Özellikle 1990’lı yılların son dönemlerinde, bankalar operasyonel hataları nedeniyle çeşitli risklerle karşılaşmış olduğundan, bu uygulama sektöre yeni bir yön vermiştir.
Yeni düzenleme, sektörden ikinci kez görüş alınmasının ardından 2002 yılı sonlarında yayınlanmıştır. Ancak çok daha kapsamlı bir bakış açısı getirmesi ve alınan geri beslemelerin değerlendirilme zorunluluğu sebebiyle ancak 2004 yılında yürürlüğe girmesi beklenmektedir. Buna rağmen düzenlemenin ülke ve kuruma göre değişen esnek ve riske daha hassas yapısı nedeniyle sektör genelinde hızla benimseneceği düşünülmektedir.

III. BANKACILIKTA RİSK YÖNETİMİ
Kar maksimizasyonu amacı çerçevesinde faaliyette bulunan tüm organizasyonlar gibi, bankalar da ana çerçeve olarak makroekonomik ve mikroekonomik riskler ile karşılaşmaktadır. Ayrıca faaliyette bulundukları ekonomik, sosyal, politik ve kültürel yapıdaki değişim ve gelişmelere bağlı bir dizi riskler de söz konusu olmaktadır.
Risk yönetimi, getiri, sermaye ve riski ilişkilendiren, bunların arasında optimum dengeyi kuran bir yaklaşım, bir yönetim tekniği ve anlayışıdır. Risk yönetimi bankalar için stratejik bir konudur. Bankalar, güçlü risk yönetimi sayesinde bir yandan risklerini kontrol ederek kayıplarını azaltır, diğer yandan da riske ayarlı karlılık analizi ışığında daha karlı ürünlerde büyüyerek hissedara değer katarlar. Güçlü risk yönetimi olan bankalar aldıkları piyasa, kredi ve operasyonel riskleri detaylı inceler, olası krizlerde kayıplarım daha önceden belirlerler, bu kayıpları minimize etmek için önceden önlemler alır, aldıkları risk ile kazançları karşılaştırır ve risk almaya değip değmeyeceğini önceden değerlendirirler. Risk yönetimi zayıf olan bankalar, olası krizleri göz önüne almaz, olası krizlerde uğrayacakları zararları tespit etmez ya da risk ölçümlerine değer vermezler. Dolayısıyla gerekli önlemleri alamaz ve bazen kendi özkaynaklanna göre çok fazla risk alırlar.Bankacılıkta risk yönetim anlayışı, finansal sektörde son yıllarda yaşanan krizler sonucunda gündeme gelmiştir. Bu noktadan hareketle, finansal krizlerin ortaya çıkmasına sebep olan unsurları incelediğimizde;
(i) Ekonomik ortamda bir değişme korkusunun eşlik ettiği bekleyişlerdeki yaygın değişme. Bekleyişlerdeki bu değişme geçmişteki reel olaylara (savaş vs.) dayanacağı gibi parasal olaylara da dayanabilir.
(ii) Bazı finansal kurumların ödeyebilirliğini yitirme korkusu. Ödeyebilirliğini yitirme ya da iflas kötü yönetimden, öngörü yetersizliğinden, kırılgan bir borçlanma yapısından gelebileceği gibi sistemin bütününe dayanan bir likidite yetersizliğine dayanabilir,
(iii) Reel ve likit olmayan varlıkları nakde dönüştürme çabalan ve bu çabaların faiz oranlarını yükseltip varlık fiyatlarını düşürmesi ve likidite krizi.
(iv) Zorunlu varlık satışlarının bir sonucu olarak sağlam bankaların ve diğer finansal kurumların portföylerinin değerinin düşmesi nedeniyle bunların ödeyebilirliklerinin tehdit altında kalması,
(v) Ödeyebilirliğe yönelik bu tehditler nedeniyle orta çıkan banka tahaccümü. Münferit bankalara yönelik tahaccümün genel bir banka paniğine dönüşmesi,
(vi) Banka paniği para arzının düşmesine neden olur. Mevduat/emisyon oranı düşer ve bankalar likidite durumlarını iyileştirmek amacıyla açtıkları kredileri azaltarak mevduat/rezerv oranlarını düşürürler,
(vii) Hem reel ekonomik faaliyet hem de fiyatlar seviyesi para arzındaki bir düşme ya da gerilemenin yol açtığı bir devir hızındaki azalma nedeniyle düşer,
(viii) Karlarda ve servetlerde düşüşler olurken bunu iflaslardaki artış izler.
(ix) Likiditasyonun eşlik ettiği varlık fiyatlarındaki düşme ile fiyatlar düzeyindeki düşme “borç krizi” yaratır. Fiyatlardaki düşme kredi teminatlarını firmaların, hane halklarının, bankaların net servetlerini düşürmesi anlamına gelen bir Fisherian borç-deflasyon sürecinin mevcut olma olasılığı geniş çaplı iflaslara banka tahaccümlerine ve para arzının daha da düşmesine yol açabilir.
(x) Otoriteler zamanında müdahale (bir cezai faiz oranı ile kredi vererek veya açık piyasa işlemlerine girişerek) ile daha başlangıcında önleyebilir ya da tutabilir.
Bankaların giderek karmaşıklaşan ve çeşitlenen riskleri doğru ölçmesi ve hangi riski ne miktarda ve hangi fiyatla taşıyabileceğini belirlemesi çok önemlidir. Teorik açıdan risk yönetimi üç aşamalı bir süreçtir:
i) Riskleri belirleyen ve yönlendiren faktörlerin analizi,
ii) Riske açıklığın ölçümü ve
iii) Risklerin azaltılması veya ortadan kaldırılması.
Uygulamada ise risk yönetimi, bankacılık sektörünün veya bankaların riske yaklaşımları ve bunu ele alış ve değerlendiriş tarzlarına bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü riskin kendisi değil, yanlış fiyatlandırılması, yanlış yönetilmesi ve yanlış algılanması problem olmaktadır. Bu yüzden, tüm işlem ve faaliyetlerde karşılaşılan riskleri tanımlamak ve ölçmek, riskler arasındaki karşılıklı ilişkileri ortaya koymak gerekmektedir. Bu yaklaşımda her risk için nedensellik faktörleri tanımlanmalı, buna yol açabilecek beklenmeyen olayların tahmin edilmesine odaklanılmalıdırlar. Ayrıca, riske yol açabilecek süreç ve olaylar tanımlanmalı ve faaliyetler riski minimize edecek şekilde yönetilmelidir.
Risk yönetiminde basan sağlayabilmek üç kritik konudaki yaklaşım tarzına bağlı bulunmaktadır. Bunlardan ilki; bankada risklerin nasıl toplanacağı veya konsolide edileceği, ikincisi; risklerin ölçümünde sermaye tahsisinin nasıl yapılacağı ve sonuncusu da; risk yönetim önceliklerini yansıtacak organizasyon yapılarını ortaya koymaktır.

Risk yönetiminde, özellikle “çift yönlü yönetim tekniğinin” çok iyi kavranması gerekir. Bu yönetim tekniği; değişik yönetim alanlarının bankanın yapısına uygun şekilde iki alana ayrılarak incelenmesi ve aralarındaki bağlantıların tekrar kurulması esasına dayanır. Bu alanlar şunlardır:9
(i) Karlılık Yönetimi/Risk Yönetimi: Banka yönetiminin karlılık ile riski birbirlerinden ayırım esasına dayanır.
(ii) Genel (Potansiyele Yönelik) Yönetim/Alt Faaliyetler Yönetimi: Stratejik yönetim olarak da adlandırılabilecek Genel Potansiyele Yönelik Yönetim, bankanın bugününden çok geleceğini düşünmek, buna göre planlar yapmak, olaylara daha uzun vadeli ve işletme amaçlarına uygun bakmakla sağlanır.
(iii) Merkezi Yönetim/Yerel Veya Departmansal Yönetim: Merkezi yönetimin görev ve sorumluluk alanına bankanın tüm faaliyetleri girer. Ancak bu görevin fiilen yerine getirilmesi, merkezi birimlerde değil, ağırlıkla yerel birimlerde (şubelerde) veya merkezin özel hizmet birimlerinde (genel müdürlük departmanları) gerçekleştirilir.

Yorum yazın