Bankacılıkta Aktif-Pasif Yönetimi

1- AKTİF-PASİF YÖNETİMİNİN TANIMI:

Diğer işletmeler gibi ticari bankalar da kar amacı güden kuruluşlardır. Zira piyasa kurallarına göre işleyen bir ekonomide faaliyet gösteren ve ticari işletme olan bir bankanın nihai amacı, güven, emniyet ve likiditesini sağlayarak karını maksimize etmektir. Bu nedenle, bankalar kazançlarını arttırmak için daha fazla kredi vermek, daha fazla yatırım yapmak, bunun için de daha fazla fona sahip olmak zorundadırlar. Dolayısıyla, para otoritelerinin alacakları kararlara göre hareket eden ticari bankalar için karlılığı ve kazancı arttırmanın bir yolu, daha etkin bir pasif yönetimi uygulamak, bir diğer yolu ise aktif yönetimlerini iyileştirmektir. Bir başka ifadeyle, gelir arttırıcı işletme politikalarıyla,maliyet düşürücü politikaları birlikte uygulamak ya da kısaca etkin bir aktif-pasif yönetimi oluşturmak şeklinde tanımlanabilecek bu faaliyetler, karlılığı sağlamada bir bankanın vazgeçemeyeceği başlıca uygulamalardır.

Aktif pasif yönetiminin uzmanlarca kabul görmüş bazı tanımları şunlardır:

1)Bankayı uzun vadeli hedeflerine doğru yöneltmek için genellikle 12 ayı kapsayan bir planlama faaliyetidir.

2)Bir bankanın karını optimize etmek amacıyla,likidite ve emniyetini de gözönünde bulundurarak,bilançosunun her iki tarafını,aktifini ve pasifini düzenlemesi ve değiştirmesidir. Likidite bir bankanın minimum zararla olası mevduat çekilişlerini ödeyebilme ve piyasa kredi ihtiyacını karşılayabilme gücüdür. Emniyet ise bir bankanın öz sermayesinin yeterli ve aktiflerinin kaliteli olmasıdır.

Aktif-pasif yönetiminin amacı bankanın karını maksimize etmektir. Finans teorisine göre;karı maksimize etmek ancak sermayenin getiri oranını maksimize maksimum yapmakla ve sermayenin getiri oranındaki dalgalanmayı minize etmekle gerçekleştirilir. Kısa vadede bankalar net faiz marjını maksimuma çıkarmaya ve net faiz marjındaki dalgalanmaları minumuma indirmeye çalışırlar. Bankacılık sektörü likidite riski,döviz riski,kredi riski,faiz riski gibi riskler içinde çalışır.

Bu riskler altında başarılı bir aktif-pasif yönetiminden söz edilebilmesi için, bankanın bilançosundaki aktif ve pasif kalemlerini, bunların hangi olaylar sonucunda birbirlerine paralel ya da ters yönde hareket ettiğini, aktif ve pasiflerinin niteliğini, özkaynaklarının yeterli olup olmadığını bilmesi gerekmektedir.

Bilançolarda aktif ve pasif kalemleri hiçbir zaman birbirinden ayrı düşünülemez; bu yüzden, aktif-pasif yönetimi deyince aktiflerin ayrı yönetilmesi, pasiflerin ayrı yönetilmesi gerekliliği asla anlaşılmamalıdır. Aktif-pasif yönetimi, aktif ve pasiflerin kalemlerinin karşılıklı etkileşimlerini, içinde bulundukları piyasa koşulları ile birlikte gözönüne alarak, banka stratejilerine uygun en iyi aktif-pasif kompozisyonunu belirleyebilmektir.

1

1.1 Aktif Yönetimi:

Aktif yönetimi, çeşitli kaynaklardan elde edilen fonların yatırım alternatifleri arasında dağıtılmasıdır. Bir banka için en büyük yatırım alternatifleri nakit değerler, menkul kıymetler ve verilen kredilerdir.

Dağıtım yaparken alınacak kriter her alternatifin risklilik derecesi ve bunun karşılığındaki getiri miktarıdır. Bankalar için kabul edilebilir risk derecesi farklılık gösterir. Risksiz bir alternatif, bankanın karlılık amaçlarına uymaz. Onun için kar etmek isteyen bir banka mutlaka riske maruz kalacaktır. Bu riskler, likidite yetersizliğinden, faiz oranlarının ya da kur kurların dalgalanmalarından, borçların geri ödenmemesinden ve kanunlardan ya da ekonomik değişmelerden kaynaklanabilir.

Aktif yönetiminde, bir bankanın karşılaşacağı riskleri bilip ona göre aktif dağılımı yapması gerekir. Bunu yaparken de amaçlanan getiriyi sağlaması şarttır.

1.2 Pasif Yönetimi:

Pasif yönetimi, bankanın sahip olduğu fon kaynakları ile banka için en uygun pasif kompozisyonunu yaratmaktır. Fon kaynakları bir banka için, mevduatlar, çeşitli kuruluşlardan alınan krediler, çeşitli ulusal ve uluslar arası sermaye ve para piyasalarından elde edilen fonlar ile sermaye olarak sıralanabilir. Pasif yönetimi yapılırken likidite ihtiyaçlarını belirlemek büyük önem taşır. Banka, eğer, likidite ihtiyaçlarını kısa vadeli borçlanma yoluyla sağlayabiliyorsa, getirisi düşük likit değerlerinin miktarını azaltabilir. Borçlanma maliyeti ile likit değerlerinin getirisini karşılaştırarak bu yolda en iyi stratejiyi uygular.

Pasif yönetimine bankacıların büyük özen göstermeleri gerekir. Çünkü rezerv açıklarını kapatmak pasif kalemlerinin kullanılması daha risklidir. Bankanın elinde bulundurduğu likit değerlerin miktarını azaltması, bilanço içerisinde borçların artması ve kısa vadeli fon maliyetlerindeki dalgalanmalar risk arttırıcı unsurlardır.

Bankaların Aktif ve Pasif Kalemleri

AKTİF
PASİF
Likit ve likite yakın değerler
Ticari krediler
Mali sektör kredileri
Hisse senedi ve tahviller
Sabit kıymetler Mevduat
Alınan krediler
Merkez Bankası hesapları
Özsermaye

2

2- TARİHSEL SÜREÇ:

1930’lu yıllarda yönetim şekilleri oldukça pasif olan bankaların aktif portföylerinin % 70’i risksiz ve yüksek getirili devlet tahvillerinden oluşmaktaydı. Bankacılar riske karşı duyarsızdı. En önemli üzerinde durulan yönetim stratejileri likidite ile ilgiliydi. 1930’lu yılların bunalımı çözüldükçe bankalar da daha fazla risk almaya başladılar. İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya ekonomileri canlanmaya başlayınca endüstrinin fon ihtiyacı doğdu. 1950’lerde bankalar artan kredi talebini mevduat, devlet tahvili, borç senedi gibi varlıklarla karşıladılar. Bu dönemde aktif yapısına verilen önem arttı.

1960’larda ise bankacılıktaki eğilim tersine dönerek bankanın pasif yapısı ve pasiflerin yönetimi önem kazandı. Bu yıllarda bankalar kendilerine yöneltilen kredi taleplerini karşılayamaz hale geldiler. Yıllarca kredi talep eden şirketler bankalara neredeyse yalvarmak zorunda kaldılar. Bunun sonucu olarak da bankalar çok yüksek kar oranları elde ederek çalışmaya başladılar.

1970’lerdeki petrol krizini takiben Arapların elinde toplanan petrodolarların Avrupa ve Amerika bankalarına yatırılması sonucu şişen pasif hesaplarını karlı bir şekilde değerlendirme çabasına giren bankalar için aktif yönetiminin gerekliliği ve önemi ortaya çıkmıştır.

1973-80 yılları arasında ise çok şubeli mevduat bankacılığı olarak tanımlayabileceğimiz perakende bankacılık yerine toptan bankacılık gelişti. 1980-82 arasında yaşanan ekonomik sıkıntıdan dolayı Avrupa ve Amerika’da karlar düştü. Bunun sonucunda iflaslar ortaya çıktı. Bununla beraber değişken faizli krediler ortaya çıktı ve faizler tahmin edilmesi güç bir şekilde oynamaya başladı. Bu durum bankaların hem pasiflerini fonlayıp hem de aktiflerini yöneterek bilançolarının her iki tarafını da koordineli olarak idare etme zorunluluğu doğurmuş ve aktif pasif yönetimi kavramının gelişmesi için önemli bir aşama olmuştur. Ayrıca, kredilerde faiz oranı riskinin müşteriye aktarılması sonucu kredi riski de gündeme gelmiştir.

Diğer taraftan 1980’li yıllarda gelişen uluslar arası bankacılık sonucunda bankalar uluslar arası piyasalar fon arz edip buralardan kaynak toplamaya başladılar. Bu durum banka bilançolarının dövize bağlı kalemlerini arttırarak bankaları döviz kurundaki dalgalanmalara duyarlı hale getirmiş ve bankalar için likidite ve faiz oranı riskinden başka kur riski kavramı ortaya çıkmıştır.

Aktif-pasif yönetiminin gelişmesini hızlandıran bir diğer faktör de 1980’li yıllarda bankalara olan borcunu ödeyemeyen gelişmekte olan ülkeler yüzünden zarara uğrayan bankaların, pasifteki kalemlerin vadesini uzatmak ve aktiflerin dönüş hızını arttırmak için menkul kıymetlere yatırım yapmak suretiyle bilanço büyüklüğünü arttırmadan bilanço dışı işlemlere yönelmeleridir.

3

Türkiye’de ise bankaların global bir teknik olan aktif-pasif yönetimine geçme sebepleri; kaynak maliyetindeki artış, yabancı bankaların, Türkiye’ye girmesiyle rekabet yaratmaları, Türk bankacılığının uluslar arasılaşması ve rekabete açılması, batık kredilerin banka bilançolarındaki payının artması olarak sıralanabilir.

3- AKTİF-PASİF KOMİTELERİ:

Aktif-pasif yönetimi önem arzettiğinden bankalar bu konuya gerekli ilgiyi göstermeli ve bir üst yönetim komitesi olan Aktif-Pasif Komitesini kurmalıdırlar. Bu komitenin verimli çalışması için banka stratejileri ve ilkeleri, bankanın pazar payı, büyüklüğü, hangi ürünleri sunacağı iyi tanımlanmış olmalıdır. Söz konusu komite banka ile ilgili hazine yönetimi, ithalat-ihracat yönetimi, menkul kıymetler portföyü vb. gibi tüm konuları ele almalı, bu konuların tümüne bir bütün olarak bakarak politika belirlemelidir.

Genel bir ölçü aktif-pasif komitesinde 6-8 kişi görev almalı ve üye olarak operasyonel olarak görev alan üst kademe yöneticileri bulunmalıdır. Bunlara örnek olarak genel müdür, kredilerden sorumlu müdür, reklam müdürü, vb. gibi gösterilebilir.

Bu komite düzenli aralıklarla bir araya gelmeli, düzenli ve standart olarak belirlenmiş gündem çerçevesinde konuları görüşmelidir. Bu toplantılarda ekonomik konjonktür, faiz oranı, döviz kurları gibi konular, girilen sektörün konumu ve potansiyel olarak hangi sektörlere girilebileceği, ilgili mevzuat değişiklikleri ve bankanın mali mali bünyesi ile ilgili bütün konular görüşülmelidir. Aktif-pasif komitesinin başarılı olabilmesinde banka üst yönetiminin konuya önem vermesi, komitedeki üyelerin niteliği, raporlama sisteminin niteliği, hiyerarşide aşağıdan yukarı ve yukarıdan aşağı iletişimin etkinlikle gerçekleşmesi rol oynar.

4- AKTİF-PASİF YÖNETİMİNİN KAPSAM VE AMAÇLARI:

Aktif-pasif yönetiminin temel amacı,bankanın ulaşmaya çalıştığı kar doğrultusunda ve kabul edebileceği risk sınırları içerisinde, net faiz marjını maksimize etmektir. Bu yüzden aktif-pasif yönetimi sırasında getiriler ve maliyeler ,vaizler ve vadeler arasında dengeli bir ilişki kurulmaya çalışılır. Bunu yaparken bankalar ,aktifleri ve pasifleri ile ilgili çeşitli kararlar almak zorundadırlar.
Aktifler ile ilgili olarak alınacak kararlar;

-Nakit değerler, krediler ve sabit kıymetler için ne kadar fon ayrılacak?
-Hangi kredi çeşitleri için ne kadar fon ayrılacak?
-Aktiflerin vade yapısı nasıldır ve değişken faizli kerdilerin miktarı nedir?
-Yatırımların vade yapısı ve miktarı nasıldır?
-Vergiden muaf ve vergiye tabi olan yatırımlar hangileridirve nekadardır?
-Uluslararası risk var mıdır?Ölçüsü nedir?

4

Pasiflerle ilgili olarak alınacak karalar;

-Mevduat ve diğer borçlanma yolu ile elde edilebilecdek fon miktarı ne kadardır?
-Bu fonmlar ne tür mevduat ve borçlarla elde edilecektir?
-Sermaye artırımı yoluna gidilebilir mi?
-Fonların vadesi ve döviz yapısı nasıldır?

Gerekli olan karalar alındıktan sonra ,kanunu ve mevzuatın gerektirdiği sınırlamalarla,ekonomik koşullar ve piyasadaki muhtemel rekabet gözönüne alınarak banka için en uygun aktif-pasif stratejisi belirlenmelidir.

Sözü edilen amaçlara ulaşmak için aktif-pasif yönetimi çerçevesinde uygulanan politikalar;

a)Net faiz gelirinin artırılması ve istikrarın korunması,
b)Faiz dışı gelirlerin kontrolü,
c)Kredilerin kalitesinim korunması,
d)likidite ihtiyacının karşılanması,
e)sermaye yeterliliğinin sağlanması,
f)Vergi yükünün azaltılması,
konularında odaklaşmalıdır.

Karşılıklı etkileşim ve çelişme içinde olan anılan konulara ilişkin kararların ,bankanın üst yönetimi tarafından formüle edilip yönetim kurulu tarafından onaylanan bir politika çerçevesinde ve bu politika ile oluşturulan bir yöntem komitesince alınması gerekmektedir.

*Aktif-pasif yönetimi , bankayı uzun vadeli hedeflerine doğru yönlendirmek için tasarlanan 1-12 aylık dönemi kapsayan bir planlama faaliyeti olarak da tanımlanmaktadır.

Karlılık

Aktif ve pasifler öyle dengelenmelidir ki aktiflerden elde edilen gelir ile borçların faiz giderleri karşılandıktan sonra geriye kalan miktar hisse senedi sahiplerini memnun edecek derecede iyi olmalıdır. Bunun için de faiz marjını (faiz geliri ve giderleri arasındaki farkı) maksimize etmek gerekir. Aktiflerden elde edilen faiz gelirleri , risk ve vade faktörlerinden,ayrıca faaliyet masraflarından etkilenirler. Aynı şekilde borçların maliyet yada faiz giderleri de aynı faktörlerle etkileşim halindedir. Ancak burada önemli olan ‘gerçek maliyet’ ve ‘gerçek getiri ‘lerdir. Vade ve faiz oranları aynı olan kredi ve mevduat arasında bile işletme giderlerinin fazla olmasından ve bunun mevduata yansımasından doğan bir fark olabilir.

5

Likidite Yeterliliği

Likidite ,bankanın minimum zarar ile ani mevduat çekmelerini,aynı zamanda da piyasanın kredi ihtiyacını normal bir şekilde karşılayabilmesidir. Banka bu tür fon ihtiyaçlarını karşılayabilmek ve kanuni likidite zorunluluklarını da yerine getirebilmek için yeterli derecede likit değere sahip olmalıdır.

Likidite yeterliliği , bankaların kamuoyundaki güvenilirliklerini korumaları acısından da çok önemlidir. Gerektiğinden az likidite tutmanın maliyet, aktiflerin nakde çevrilirken kaybedilen değer,kısa vadeli borçlanmanın getireceği maliyet ve müşteri taleplerinin geri çevrilmesi halinde kaybedilecek güvendir .Buna karşılık , fazla likidite tutmanın maliyeti de yüksek yatırımlardan elde edilecek karların kaybıdır.

Kanuni karşılıklar likidite ihtiyacı arasında değildirler. Bankalar , kanuni karşılıkları ayırdıktan sonra , tahmin ettiği likidite ihtiyaçlarına göre nakit miktarı belirlerler. bunların kasalarında ,diğer bankalarda veya muhabir bankalarda tutarlar.

Likidite ihtiyacını belirlemeden önce bilanço kalemleri, kontrol edilebilirler ve kontrol edilemezler olarak ayrılır, kontrol edilebilirler için likidite sorunu yoktur. Fakat mevduat ve kredi talebindeki değişimler ,bankanın tam olarak kontrolünde değillerdir. Banka bu tür kalemlerin likidite ihtiyacını ne derecede etkileyeceğini iyi belirlemelidir.

Bankanın seçeceği strateji, bankanın büyüklüğüne ,sermaye yapısının kuvvetli olup olamamasından,piyasada oluşabilecek fon kaynaklarının çeşitliliğinden ve kabul edilebilecek risk derecesi gibi faktörlerden etkilenir. Likidite ile karlılık arasındaki ters ilişki bankaların karşılaştığı en büyük problemlerden birisidir.

Risk

Bir bankanın karşılaşacağı en büyük risk, aktiflerinin değer kaybetmesiyle öz kaynaklarının azalması; sermaye yapısının zayıflamasıyla da piyasadaki güvenilirliğinin azalması,büyümesinin sınırlanmasıdır. Banka kaynakları arasında yabancı kaynakların büyük ağırlık tutması ise başlı başına bir risk kaynağıdır. Bu kaynakların geri çekilmesiyle banka büyük sıkıntılar içine girebilir. Bütün bunların sonucunda, çeşitli risk unsurlarının bulunması, ölçülmesi ve kontrolü, bankanın faaliyetlerini sağlıklı bir şekilde yürütmesi için gereklidir.

Esneklik

Esneklik, bankanın değişen ekonomik, mali, siyasi şartlara uyum gösterme yeteneği olarak tarif edilebilir. Banka, esnek olduğu ölçüde aktif-pasif kompozisyonunda kolay değişiklik yapabilir.

6

Menkul değerlerin veya kredilerin vade yapısı yönetilerek esneklik sağlanabilir. Eğer menkul değerler yada krediler kısa vadeli ise bu, bankaya kısa aralıklarla yeni yatırımlar yapma şansı verir. Ancak bunlar getirisi düşük yatırımlardır.

Esnekliği sağlamanın bir ikinci yolu, her donem için vadesi bitecek olan kedi ve menkul değerlerin zamanlamasını önceden planlayarak bir portföy oluşturmak ve böylece getirisi yüksek uzun vadeli aktiflerden vazgeçmeden esneklik kazanmaktır.

Esneklik kazanmanın bir diğer yolu da ikincil piyasası olan. her an elden çıkarılabilecek aktiflere yatırım yapmaktır. Bu tür aktifler hem gereken esnekliği sağlar hem de uzun vadeli aktiflere yatırım yapma imkanı sağlar.

Kanuni Zorunluluklar

Bankacılık sektörü, resmi otoritelerin mali sisteme yaptıkları düzenlemelerden en çok etkilenen sektörlerden biridir. Resmi otoriteler banka bilanço kalemlerinden bazılarını kontrol altına almak ve bu yolla mali dengeyi sağlamak isterler. Bunu, bankaların faaliyetlerinde aktiflerin yapısını belirleyerek .belli yatırımları teşvik ederek, bazılarını da yasaklayarak veya aktif-pasif arasında bazı oranlar tanımlayarak yaparlar.

Kanuni zorunlulukları bilmek aktif-pasif yönetimi için önemlidir çünkü planlama yapılırken , bu değerlerin kanuni olarak bulundurulmaları gerekliliği gözönüne alınmalıdır

5- RİSK YÖNETİMİ:

1)KREDİ RİSKİ:

Bankacılığın doğasında olan tek risk kredi riskidir. Banka tarafından kullandırılan krediler,borçlunun geri ödemelerini hiç yapmaması ya da zamanında yapmaması riskini taşır.

Kredi riskinin aktif pasif yönetimi açısından önemi,nakit akımında sorunlara neden olması ve belirsizlik yaratmasıdır. Aktif pasif yönetimi kredi riskini etkilediği gibi , büyük ölçekli sorunlu kredilerin varlığından da etkilenir.

Aktif pasif yönetiminin kredi riski üzerindeki en dolaysız etkisi değişken faiz oranlı borçlanmaya anahtar olmasıdır. Faiz oranı riskinden bankaları kurtarmak için tasarlanmış bu değişim,vade dönüşümü ile iç içe geçmiş bulunmaktadır. Fakat faiz oranı riskinin borçluya kaydırması , borçlunun geri ödemelerini yapamamasına ve böylece kredi riskinin artmasına yol açabilecek bir yapı oluşturur. Bu da belirsizliğe yol açar. Son çözümlemede ne olacağı gerek reel gerekse nominal faiz oranlarının ne olacağına bağlıdır. Faiz oranında ani düşüşlerin olduğu dönemler borçlunun yararına olacaktır.

7

Yukarıda belirtildiği gibi aktif pasif yönetimi ile kredi risk arasında etkileşim karşılıklıdır. Kredi riskinin aktif pasif yönetiminde yarattığı en büyük etki , oluşan sorunlu kredilerin aktifleri dondurmasıdır. Bir diğer etki ,kısa vadeli alacakların uzun vadeliye dönüşmesidir. Böyle bir durumda ise beklenen nakit akımları gerçekleşmeyecek ve banka likiditesi açıkça etkileyecektir. Sorunlu kredilerin beklenmedik ölçüde artması , bankanın dışarıdan algılanmasını da olumsuz yönde etkileyecek ve kredibilitesini düşürecektir. Fon sağlama serbest ve fon maliyetleri artık banka için daha olumsuz bir yapıya bürünür. Ancak bu durumu, yalnızca sorunlu kredilerin kesinleşmesi ile direkt bağlantılı saymamak gerekir. Belli sektör ya da yöreye büyük oranda kredi veriliyorsa , gelecekte kredi riskine maruz kalma olasılığı yüksek demektir.

Kredi riski yönetimi 3S ilkesi olarak tanımlanan üç temel ilkeyi içerir:

a)SEÇİM( SELECTION): İlk koşul kime kredi verileceğinin dikkatle seçilmesidir. Bir riski minimum düzeyde tutmak için yapılması gereken, kredilendirme kategorileri ve kredi tipleri için sınırlama sistemi oluşturmaktır.

b)SINIRLAMA(LIMITATION): Herhangi bir borçlu ya da grup şirketi ve herhangi bir sektör ya da ekonomik faaliyet alanı için maksimum kredi sınırı belirlenmesidir. Açılacak kredilerin toplam kredilere oranı açısından da bir ölçü , bir sınır saptanması mümkündür.

c)SERPİŞTİRME(DIVERSIFICATION): Kredinin bir noktada yoğunlaşmasından kaçınma amacını yerine getirmek için uygulanan serpiştirme ilkesi,bir anlamda sınırlılık ilkesi ile aynı konumdadır. Bir banka , kredilerini ne denli farklı tipte borçlular, ekonomik sektörler ve yörelere yayarsa,kredi riski ile karşılaşması o denli azalır.

Uluslararası düzeyde de kredilendirme yoluna giden bankalar için kredi yönetimi içinde incelenebilecek çok önemli bir risk daha vardır ; ülke riski . Artık , yalnızca borçlunun kredi değerliliğinin incelenmesi yeterli olmamakta , borçlunun bulunduğu ülkenin politik ve ekonomik koşulların göz önüne alınması , bir değerleme kriteri olarak önemlidir.

Buraya dek kredi riskinin aktif kalem olarak mevcut kredilerinden ya da tahsisi amaçlanan kredilerden doğuşu ve olası kaçınma yolları açıklanmıştır. Oysa kredi riski , bankanın girdiği taahhütlerle de bağlantılıdır ki, aktif pasif yönetiminin de gözden kaçırmaması gereken bir noktadadır. Banka tarafından müşteriye , gerçekleştireceği bir faaliyet ya da başka bir kurumdan alacağı kredi için özellikle teminat mektupları olarak verilen bir taahhüt , ilgili müşterinin başarısız olması durumunda bir tür kredi riski olarak bankaya geri dönecektir.

2)LİKİDİTE RİSKİ:

Bankaların vadesi gelen taahhütlerini karşılayabilme ve istediği işlemlere yeteneği olarak tanımlanır. Likidite bulundurmak için ayrıntıda çeşitli nedenler sözkonusu olabilmesine karşın , bunları dört ana grupta toplamak olanaklıdır;

8

a)Toptan fonların yenilenmesi ya da perakende mevduatın çekilmesi nedeni ile oluşan net fon çıkışlarını tekrar yerine koyma gereği
b)Beklenen fon girişlerinin gerçekleşmemesini karşılama gereği,
c)Olası sorumluluklar sözkonusu olduğunda yeni fonlar bulma gereği,
d)Bankanın yapmak istediği yeni işlere girebilme gereği.

Geniş anlamıyla , ilk gereksinim fon riski , ikinci gereksinim zaman riski ,üçünçü ve dördüncü gereksinimler talep riski olarak nitelenir.

Likidite kaynakları ise üç noktada toplanmıştır;

a)zarara uğramaksızın ,kısa sürede aktifleri satma , iskonto ettirme ya da rehnetme yeteneği (bilançonun aktif bölümü)
b)piyasalardan ya da daha önce belirlenmiş kredi hattından kısa surede yeni para sağlama yeteneği (bilançonun pasif bölümü)
c)beklenen fon girişleri ile beklenen fon çıkışlarının karşılaşması olanağı (bilançonun vade yapısı)
kullanılarak likidite sağlanır.

Likidite konusunda dikkat edilmesi gereken en önemli nokta , ulusal para ile döviz ayrımıdır. Ulusal para açısından bankalar , bir ölçüde merkez bankalarının desteğine sahip oldukları için belli varlıkları için likidite sorunu yaşamazlar. Döviz likiditesinde ise böyle bir güvence sözkonusu değildir. Bu tür likidite ihtiyacı olan bankalar , finansal piyasalardan ve/veya diğer bankalarla kurmuş oldukları kredi hattından yararlanmak durumundadırlar.

Büyük oranda yada tümüyle ulusal paralarla çalışan pek çok küçük banka likidite ihtiyacını merkez bankası ya da başka yerden borçlanma olanaklarının kullanımı ile kısa vadeli aktif portföyü oluşturarak geleneksel yollarla karşılayabilirler. Büyük bankalar için böyle bir olaydan söz etmek mümkün değildir. Bu bankalar ,bilançolarının her iki tarafını da kullanarak likidite yaratmak durumundadırlar. Bankalar arası ve diğer toptan piyasalarda etkin bir biçimde bulunarak ,kısa vadeli fon kaynakları kullanarak bu piyasaları kullanma eğilimindedir. Gerçekte bankalar ,borçlanma sürelerine göre daha uzun vadeli kredi kullanarak vade dönüşümü yapmaktadırlar.

Yetersiz likidite , bankanın piyasadaki prestijini sarsar;çok fazla likidite ise bankanın karlı yatırımlarına engel olur. Bankalar karlılıkla güvenilirlik arasında sürekli bir ikilem yaşarlar. Bu yüzden bankalar Likidite riskini kontrol altında tutabilmek için likidite ihtiyaçlarını doğru olarak belirlemek zorundadırlar. Önce kontrol edilebilir ve kontrol edilemez bilanço kalemleri birbirinden ayrılmalı sonra da kontrol edilemeyen kalemlerdeki değişikliklerin bankayı nasıl etkileyeceği tahmin edilip olan göre önceden önlem alınmalıdır.

9

Likidite ihtiyacını belirlemesinde birçok yöntem kullanılır. Bu konuda, yöneticilerin geçmiş tecrübelerine ve önsezilerine güvenebilecekleri gibi ,karmaşık ve sayısal yöntemler de kullanabilirler:

1)Stok Yaklaşımı:

Stok yaklaşımında ,yöneticilerin tecrübelerine dayalı tahminleri en önemli yeri kaplar. Bazı bilanço rasyoları ,likidite seviyesinin genel göstergesidirler ve bunların belirli seviyelerde kalması önemlidir. Gösterge olarak kabul edilen en önemli rasyolar:

Krediler Krediler Dış Kaynaklar Kısa Vadeli Yatırımlar 1.ve2.Derece Nakit Değerler
Toplam Aktifler Toplam Mevduat Toplam Aktifler Toplam Aktifler Toplam Aktifler

olarak özetlenebilir. Bunların ilk ikisinin yüksek olası yetersiz likiditenin göstergesidir. Kasa , devlet tahvilleri ve vadesi dolacak menkul değerlerin aktifler içinde büyük bir oran teşkil etmesi ise likiditenin yüksek olduğunun göstergesidir.

Burada kullanılan rasyolar muhtemel nakit akışı değişikliklerine karşı,banka kaynaklarının yeterliliğinin göstergesidir. Dolayısıyla bu yaklaşım , likiditenin esas göstergesi olan nakit giriş çıkışlarını göz önüne almadığı için ,likidite ihtiyacının belirlenmesinde yetersiz kalmaktadır.

2)Akış Yaklaşımı:

Nakit giriş çıkışlarındaki değişiklikleri gözönüne alan akış yaklaşımında ,giriş çıkışlar arasındaki geçici inişleri karşılamak amacıyla bulundurulması gereken likit rezervleri belirlenir. Bir sonraki dönemde tutulacak rezervleri belirlemek için,bir önceki döneme ait nakit giriş çıkışlarını belirleyen grafik çizilir. Grafiğin düşük olduğu yerlerde fazla nakit çıkışı var demektir ve bu dönemde likit rezerv bulundurulmalıdır. Ayrıca nakit çıkışlarının olduğu dönemlerde ,bunun ne kadarının isteğe bağlı olduğu tespit edilir ve isteğe bağlı olanlar toplam nakit çıkışlarından çıkarılarak bir grafik daha çizilir. Bu grafik mecburi nakit çıkışlarını ve ne zaman daha çok nakit çıkışı olduğunu gösterir grafiktir. İki grafiğin karşılaştırılması sonucu , banka ne kadar likit değeri,ne zaman elinde tutacağını belirler.

3)Likidite Farkı Analizi:

Bu analizde belli dönemlerde vadesi dolan aktifler ve borçlar arasındaki fark alınır. Farkın pozitif olması, o dönemde vadesi dolan aktiflerin borçlardan daha fazla olduğunu gösterir. Negatif bir fark ise bankanın yeni fonlara ihtiyacı olduğunu gösterir. Bu ihtiyacın nasıl karşılanacağı banka stratejilerine göre belirlenir.

Bu analizin amacı kabul edilebilir likidite farklarını belirlemek ve ona göre likidite stratejisi oluşturmaktır. En iyi strateji bankanın şartlarına göre değişir.

10

Likidite riski yönetiminde iki stratejiden birisi takip edilir. Bunlardan ilki pasif yönetimi, ikincisi ise menkul değerler hesabı yönetimidir. Her iki stratejinin de avantajları ve dezavantajları vardır. Bankanın strateji seçimini çeşitli faktörler etkiler.

3)FAİZ ORANI RİSKİ:

1- Gap Analizi:

Aktif-pasif yönetiminde kullanılan en sofistike tekniklerden birisi Gap
Analizidir. Gap analizinde banka aktif ve pasiflerini koordineli olarak faiz riskine karşı yüksek ve düzenli getiri getirecek düzeyde bulundurmaya çalışacaktır. Böylece banka oranlarının sürekli değişmesine karşı kendisini emniyete almış olacaktır. Her ölçekteki banka Gap Analizi yapabilir ancak büyük ölçekli bankalar bu analizden daha fazla fayda elde edecektir. Bu metodu uygulamak isteyen bankalar öncelikle gelişmiş bir muhasebe sistemi oluşturmalıdırlar. Muhasebe hesaplarında mümkün olduğunca sınıflandırma yapmak banka açısından getiri arttırıcı sonuçlar yaratabilecektir.

Böylece aktif ve pasifler ilerde faiz oranı olarak yeniden fiyatlanabilme olanaklarına göre listelenebilirler. Bilançonun her iki tarafında da yeniden fiyatlanabilecek kalemler bulunur. Örneğin 5 yıl vadeli libor faizli bir kredinin faizi her 30 günde bir fiyatlanacaksa bu kredi 30 gün bazında faize duyarlı bir aktiftir. Faize duyarlı aktifler ile faize duyarlı pasifler arasındaki analizin temelini oluşturur ve bu farka ‘ARALIK (GAP) ` denir. Aynı mantıkla kullanabileceğimiz bir rasyo da Gap rasyosudur. Gap rasyosu faize duyarlı aktifler (fda) /faize duyarlı pasifler (fdp) dir. Eğer gap fark olarak sıfır ya da gap rasyosu 1 ise, banka faiz değişikliklerine karşı duyarsız denilebilir. Çünkü faiz oranlarındaki değişmeler aktif ve pasifte aynı oranda değişikliğe yol açacaktır.

Faize duyarlı aktifler fda
Gap rasyosu = —————————- =—————
Faize duyarlı pasifler fdp

Pozitif gap pozisyonunda bulunan veya gap rasyosu birden büyük olan bir banka, faiz oranları arttığı zaman faize duyarlı aktiflerin getirisi de artacak ve net faiz geliri yükselecektir. Negatif gap pozisyonunda bulunan ya da gap rasyosu birden küçük bir banka ise yükselen faiz oranlarıyla daha çok faize duyarlı pasiflerini yeniden fiyatlayacak; bu ise kaynak maliyetlerinde artışa yol açacaktır.

Bankalar gap pozisyonunu ne yönde ve ne büyüklükte tutacaklarına faiz oranlarına ilişkin yapılacak tahminler, risk ve getiriden hangisinin tercih edildiğine ve gap aralığının banka tarafından ne ölçüde kontrol edilebilir olduğuna bağlı olarak karar vereceklerdir. Daha çok istikrarlı getiri elde etme amacındaki bankalar yüksek gap pozisyonu tutmayacaklardır.

11

Daha saldırgan bir gap politikası izleyen bankalar ise örneğin faizlerin yükselmesinin beklendiği bir ortamda aktiflerine değişken oranlı faiz uygulayıp vadelerini kısaltma ve pasiflerinin vadelerini uzatma yoluna başvurabilir. Ancak pratikte bankalar piyasada istedikleri vadede borç ve alacak yaratma imkanı bulamayabilirler. Bu durum diğer bankalarında aynı yönde faiz oranı tahmininde bulunmaları yüzünden aynı stratejiyle davranmalarından ya da bankanın piyasada faiz oranı üzerinde kontrolü bulunmamasından kaynaklanabilir.

Böylece banka gap pozisyonu üzerinde kontrol sağlayamayacak ya da sağlaması gecikerek gap analizi başarılı sonuç vermeyecektir. Ancak bankalar için sorunu vadeli piyasalara girmek suretiyle kısmen çözmek mümkün olabilecektir.

2- Duration Analizi:

Durasyon bir menkul kıymetin geri ödeme sonuna kadar geçirdiği ortalama zamandır. Faiz oranındaki oynamalar dolayısıyla bir bankanın finansal pozisyonunda meydana gelen değişmeler ‘ durasyon analizi ` ile incelenebilir.

m
 t*PVF t
t=1
Durasyon=D=————————–
m
 PVF t
t=1

t= ödemeye kadar kalan zaman

PVF= t zamanında yapılan ödemenin bugünkü değeri yani ;

F
PVF= ——————–
t
(1+i)

Önceleri portföy analizi içinde incelenen durasyon analizi daha sonra aktif-pasif yönetiminde de kullanılmaya başlanmıştır. Bu teknik, bankanın aktif-pasif yönetiminde vade yapısını inceleme de bir yöntem olarak kullanılmaktadır. Durasyon menkul değerin vadesini gösteren tek bir sayıdır. Anapara ve faiz ödenmesi tek bir seferde yapılan bir kıymetin durasyonu vadesine eşitken birden fazla dönemde ödenen kıymetlerin durasyonu ise vadelerinden daha küçüktür. Aslında durasyonla hesaplanan sayı, vadeli bir menkul değerin kupon değerleri üzerinden belli aralıklarla yapılan anapara artı faiz ödemesinin, aynı faiz artı anapara ödemesi toplamının bir defada ödenmesi durumunda geçerli olan vadedir.

12

Örneğin 4 yıl vadeli, nominal değeri 100 TL olan, % 10 kupon değerli bir tahvilin piyasa faizi % 9 iken durasyonu 3,5’tir. Yani eğer bu menkul değere yapılacak toplam faiz ve anapara ödemesi 4 yıl boyunca her yıl sonunda değil de bir defada ödenecek olsa vadesi 3,5 yıl olacaktır.

Durasyon faiz oranlarındaki değişmelerle menkul değerlerin fiyatlarındaki değişim arasında şöyle bir lineer ilişki kurmamızı sağlar:

S i
——— = (-D)* ————–
S (1+i)

S= Varlığın fiyatı

D= Durasyon

İ= Vadeye kalan faiz oranı

Böylece durasyon bize faiz oranlarındaki değişmelerin bankanın finansal pozisyonunu ne şekilde etkileyeceğini göstermektedir.

Bankalar aktif-pasif yönetirken hem hesap bazında hem de toplam olarak ağırlıklı bazda durasyon hesaplamalıdırlar. Aktiflerin eksi pasiflerin durasyonu ‘durasyon farkını’ verecektir. Durasyon farkı büyüdükçe bankanın karşılaştığı faiz ve likidite riski de büyüyecektir. Bankalar aktif ve pasif kalemleri birebir uyumlu hale getirerek durasyon farkını sıfır yapabilirler. Özellikle seçilmiş hesapların karşılıklı uyumu sağlanarak başarıya ulaşılabilir.

Sonuç olarak şunları söylemek mümkündür:

1) Banka faiz riskini hesaplamakta başarıya ulaşmak için durasyonu hesaplarken belli hesapları hedef belirleyerek hareket etmelidir.

2) Seçilmiş aktif-pasif hesapları arasındaki farkla bankanın karşı karşıya kaldığı faiz riski doğru orantılıdır.

3) Seçilmiş aktif-pasif hesapları arasındaki durasyon farkı sıfıra indirilerek faiz
oranı riski sıfıra indirgenebilir.

3- Varyans Analizi:

Faiz riski oranını yönetmek için kullanılan önemli araçlardan birisidir. Büyük ölçekli ve ürünleri çok olan bankaların faiz oranları riskinden etkilenmeleri de aynı ölçüde yüksek olacaktır. Bir ticari bankada birçok faiz oranları çevrimleri mevcuttur ve bilançodaki her kalemin faiz oranına bir duyarlılığı söz konusudur. Faiz marjları üç çeşit verinin değişmesi sonucu değişirler.
13

Bunlar birbiriyle bağlantılı konulardır:

1)Faiz oranı varyansı aktif getirileri ile pasif maliyetleri arasındaki farktan oluşur, faiz oranları inip çıktıkça faiz oranı varyansı oluşur, bu konuda banka yönetimi ancak ekonomik konjonktürü izleyip tahminde bulunmaya çalışabilir;

2)Aktif ya da pasif miktarının zaman içindeki değişimi miktar varyansını oluşturur;

3)Belli konuların aktif-pasif içindeki yüzdelerinin değişimi ise karışım varyansını oluşturur. Karışım varyansı aslında bakanın aktif-pasif yapısının değişmesidir.

Burada önemli olan bankanın hangi varyansı değiştirerek nasıl bir sonuca varabileceğini hesap etmektir. Bu hesaplama ile bakanın mevcut durumu ve geçmişteki trendi belirlenerek geleceğe dair analiz yapılacaktır. Banka yönetimi varyans analizi ile gap analizini birlikte düşünerek karar almalıdır.

1- 1. Periyot
2- 2. Periyot
M= Aktifin % karışımı
L= Miktar
R= Oran

M2*L2*R2-M2*L2*R1 =RV (Oran Varyansı)
M2*L2*R1-M2*L1*R1 =LV (Miktar Varyansı)
M2*L1*R1-M1*L1*R1 =MV (Karışım Varyansı)

4- Simulation Yöntemi:

Faiz oranı riskini tespit etmekte kullanılan en yeni yöntemdir. Bu yaklaşımda aktif ve pasif kalemleri kullanılarak nakit akışlarını gösteren bir model oluşturulur. Daha sonra bu model kullanılarak değişen faiz oranına göre muhtemel bilançolar ve kar zarar hesapları çıkarılır. Böylece riski minimize edecek bilanço kombinasyonları ve stratejileri hakkında bilgi edinilebilecek ve ileriye ilişkin tahminler yapılabilecektir.

Ancak simülasyon modelinin kurulması ve çalıştırılmasında konuyu iyi bilen matematiksel açıdan doğru bir model oluşturacak ve piyasa ile ilgili finansal değişken ilişkilerini iyi kurabilecek kişinin görevlendirilmesi gerekir. Böylece bilgisayar destekli simülasyon modelleri hız ve doğruluk açısından etkin çalışmalar yapmak için faydalı olacaktır.

14

4)DÖVİZ KURU RİSKİ:

Bankalar bilançolarındaki yabancı para kalemlerden dolayı döviz kurlarındaki iniş çıkışlara karşı duyarlı olmak zorundadırlar. Döviz kuru dalgalanmaları bankaların kar ya da zararları üzerinde büyük ölçüde etkili olabilecektir. 1973 yılında dünyada esnek kur sistemine geçişle birlikte kur riskinin önemi artmıştır. Türkiye’de de 24 Ocak 1980 kararları ile birlikte dışa açık büyüme stratejisi benimsenmesinden sonra finansal sistemde dış krediler ve yabancı para işlemlerin ağırlığı artmıştır.

Bir bankanın yabancı para aktifleri ile yabancı para pasifleri arasındaki fark pozitif ise banka fazla pozisyonda, negatif ise banka açık pozisyondadır. Pozisyonu sıfır olan bir banka ise kur riskinden etkilenmeyecektir. Ancak bankalar genel olarak bu pozisyonu sıfırlamak değil önceden pozisyonla ilgili tahminde bulunarak karlarını arttırmak isterler.

Bankalar döviz kurunu tahmin ederken farklı bazı yöntemlerden yararlanabilirler. Bunlar şöyle sıralanabilir:

1) Satın alma gücü paritesi
2) Uluslar arası Fisher ilişkisi
3) Faiz oranı paritesi

Bu yöntemlerden sıklıkla kullanılan satınalma gücü paritesine göre kurlar iki ülkedeki enflasyon farklılıklarından oluşmaktadır:

I : periyot sonu
O: periyot başı
S: spot kur
E(T): Türkiye’deki enflasyon ; E(ABD): ABD’deki enflasyon

S1 1+E(T)
——— =——————–
S2 1+E(ABD)

Yine en basit ve dünyada en çok destekçi toplayan kur beklentileri kuramına göre de gelecekteki kuru insanların bekleyişleri belirleyecektir:

(e:gelecekteki bekleyişler)

F-1 e(S1)
————-= —————-
S0 S0

15

Burada belirtilen kuramlarla bankalar kurların nasıl bir trend izleyeceğini tahmin edip açık veya fazla pozisyonlarını buna göre belirlemeye çalışmalıdırlar. Yukarıda anılan yöntemler faizlerin büyüklüğünü tam olarak tahmin edemezler ancak genel gidişat hakkında öngörü oluşturmak üzere kullanılabilirler.

Ayrıca forward, futures, swap ve opsiyon işlemlerine de kur riskini elimine etmekte başvurulur. Bu konuda en önemli nokta yabancı para aktifin kur riskine karşı duyarlılığını kontrol altına almaktır.

6-SONUÇ:

1980 yılında Türkiye ekonomisinde yaşanan dönüşüm sonrasında özellikle finansal piyasalarda yaşanan hızlı gelişim ve artan rekabetle bakalar kendilerini yoğun bir şekilde bilgi teknolojisinin kullanıldığı ve giderek dünya finansal sistemiyle bütünleşerek dışa açılan bir sektör yapısı içinde buldular. Bu yapıdaki en belirgin özellik yurtiçi ve uluslar arası artan rekabetle karşılaşmak olmuştur. Para ve sermaye piyasalarındaki gelişme ve mali piyasaların derinleşmesi sonucunda yeni ortaya çıkan finansal kurum türleri ve finansal ürünler ile beraber daha önce fazla önemsenmeyen bilanço kalemleri hareket kazanmıştır. Sonuç olarak bankaların hem aktif hem de pasif pasiflerinde çeşitlenmeler olmuş ve bankalar aktif-pasif yönetimini bir bütün olarak ele alacak yaklaşımlara ihtiyaç duymaya başlamışlardır.

Piyasa kurallarının geçerli olduğu bir ülkedeki bankaların amacı güven, emniyet ve likidite ile birlikte karını maksimize etmektir. Bunu sağlamak ancak doğru yönetim stratejilerini etkin bir şekilde uygulamakla mümkün olur. Yani banka gelir arttırıcı işletme politikalarıyla maliyet azaltıcı işletme politikalarını birlikte uygulamalıdır. Günümüzde aktif büyüklüğüne dayanan karlılık anlayışı, yerini verimliliğe dayanarak karlılığı arttırmaya çalışan anlayışa terk etmiştir. Önemli olan nokta gelir-gider arasındaki dengelerin banka karlılığını arttıracak şekilde ayarlanmasıdır.

Türkiye’de aktif-pasif yönetiminin geleceği ekonominin gelişimi ile yakından ilgilidir. Ekonomik canlılık, beraberinde kredi talebindeki artış pasif kalemlerde de hareket yaratacak ve bankalar kaynaklarını arttırmaya yönelik işlemleri daha fazla kullanmaya başlayacaklardır.

16

KAYNAKLAR:

1-Esen, Rıfat ‘Ticari Bankalarda Aktif-Pasif Yönetimi’, Bankacılar Dergisi, Sayı: 7, 1991

2-Kılınç, Gonca, ‘Aktif-Pasif Yönetimi’, Bankacılar Dergisi, Sayı: 6, 1991

3-Özdicle, Leyla Baştav, ‘Ticari Banklarda Aktif-Pasif Yönetimi’, Hazine Dergisi, Sayı: 3 Temmuz 1996

4-Aydın, Erol, ‘Bankacılıkta Aktif-Pasif Yönetimi’, Mayıs 1992

5-Dr. Adil, Giray, ‘Banka ve Mali Kurumlar’, Gazi Üniversitesi İ.İ.B.F. Maliye Bölümü Ders Notları, Ankara 1986-87

17

Yorum yazın