Avrupa Birliği ve Türkiye Rekabet Politikası Açısından Bankacılık Sektörüne Genel Bir Bakış

Avrupa Birliği ve Türkiye Rekabet Politikası Açısından Bankacılık Sektörüne Genel Bir Bakış

Dr. Esra LaGro

I. Giriş

Avrupa Birliği’ne aday olan ve Gümrük Birliği’ni gerçekleştirmiş bir ülke olarak Tür-kiye’nin Avrupa Birliği’ndeki uygulamalardan etkilenmesini beklemek doğru olacaktır. Dola-yısıyla Avrupa Birliği’nde bankacılık sektörüne yönelik rekabet politikası uygulamalarının Türkiye’deki gelişmelerin de ne yönde oluşacağı ile ilgili bazı öngörülerde bulunmayı mümkün kılacağı düşünülmektedir.

Bu çalışma kapsamında Avrupa Birliği ve Türkiye’deki rekabet politikaları ışığında bankacılık sektörü ele alınacaktır. Rekabet politikası genel anlamda bilinenden farklı olarak yapısı itibarıyla iktisat ve hukukun aynı oranda ağırlığa sahip olduğu bir politikadır. Dolayı-sıyla birbiriyle etkileşim içinde olan bu iki unsurun belli bir çerçevede parelel olarak sunul-masının yararlı olacağı düşünülmektedir. Bu amaçla önce AB ve Türkiye’deki rekabet düzen-lemelerine değinilecek, daha sonra Avrupa Birliği bankacılık sektörünün rekabet yapısına ilişkin endüstriyel iktisat literatüründe yer alan ampirik çalışmalar özetlenecektir. Daha sonra da bu yapıyla ilgili alınmış olan karar ve uygulamalar ışığında Avrupa Birliği’nde bankacılık sektörüne yönelik rekabet politikası uygulamaları vurgulanacaktır. Bunu Türk bankacılık sek-törünün rekabet yapısı ile ilgili iktisadi çalışmaların aktarıldığı bölüm izlemektedir. Sonuç olarak çalışmada yer verilen hususlar dikkate alınarak Türkiye’deki durum hakkında bazı de-ğerlendirmelerde bulunulacaktır.

II. Rekabet Politikaları

Rekabet politikası yapısı itibarıyla serbest piyasa mekanizmasını ve demokratik yapı-lanmayı koruyucu bir güç olarak kabul edilmektedir. Bu anlamda ilk önemli uygulamalar Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) 1890 yılında zamanın demiryolları kartellerine tepki olarak çıkarılan Sherman yasası ile başlamıştır. Bu yasayı yirminci yüzyılın başlarında Federal Ticaret Komisyonu Yasası ve Clayton yasaları takip etmiş, daha sonraları çıkarılan yasalar ve alınan yargısal kararlar ile ABD rekabet hukuku bugünkü biçimini almıştır. Bu süreçte iktisadi çalışmaların giderek daha fazla ağırlık kazandığı da bilinmektedir. ABD’nin yüz yılı aşkın rekabet politikası deneyimi Avrupa Birliği’nin ve diğer ülkelerin rekabet politikalarının da oluşmasında belirleyici rol oynamıştır.

Bu aşamada ilk ele alınması gereken soru rekabet kavramının tam olarak neyi ifade etmekte olduğudur. Rekabet kavramı serbest piyasa mekanizması içinde faaliyet göstermekte olan en az iki iktisadi oyuncunun (firmanın) fiyat veya fiyat dışında kalan çeşitli araçlar ile karlarını artırmak ve en büyük pazar payını elde etmek amacıyla yarıştıkları stratejik etkileşim içeren bir süreci ifade etmektedir. Rekabet kavramı etkin işleyen bir ekonomik düzene ulaş-maya yönelik süreçteki gerekli koşulları ifade ettiği için önemli bir kavram olarak görülmek-tedir (Katırcıoğlu, 1994:46). Piyasalarda rekabetin varlığı üreticileri piyasadaki pazar paylarını korumak ve karlarını artırabilmek için maliyetlerini düşürüp daha kaliteli mal üretmeye yö-neltecektir. Dolayısıyla rekabet ortamının sonucu olarak arz ve talebin piyasalarda belirlendiği, düşük maliyetle daha kaliteli malların üretildiği etkin işleyen bir ekonomik düzen oluşacaktır. Rekabetin olmadığı veya eksik rekabetin olduğu piyasalarda tüketicinin ve genel olarak toplumun refahını olumsuz yönde etkileyecek sonuçlar ortaya çıkacaktır. Bundan dolayı toplumlar rekabet kavramına ve rekabet ortamını kalıcı kılabilecek düzenlemelere yönelmiş-lerdir.

Rekabet politikası kısaca etkin bir iktisadi yapıyı oluşturma ve korumaya yönelik hu-kuksal düzenlemeler bütünü olarak tanımlanabilinir. Bu anlamda iktisadi analiz hukuki uygu-lamalarda belirleyici rol oynayabilmektedir. Rekabet politikası devletçe belirlenebilecek istis-nalar dışında tüm iktisadi sektörlere uygulanmaktadır. Bu durum zaman zaman rekabet politi-kası ile diğer devlet politikaları arasında karmaşık bir etkileşime neden olmaktadır. Bu etkile-şim her ülkenin yapısı ve gereksinimleri doğrultusunda gerçekleşmektedir. Bu durumda yanıt-lanması gereken soru rekabet politikasının amaçlarına diğer devlet politikaları bütünlüğü içinde ne derece öncelik verilmesi gerektiğidir. Söz konusu devlet politikalarından bazıları ticaret politikası, sanayi politikası, özelleştirme, bilim ve teknoloji politikası, yatırım ve vergi politi-kaları olarak adlandırılabilinir. Devletin planlama ve karar alma mekanizmasındaki tutarlılık hiç kuşkusuz sözü edilen devlet politikaları ile rekabet politikasının uygulanmasında da en önemli etken olarak kabul edilmektedir.

III. Avrupa Birliği ve Türkiye’de Rekabet Politikaları

Avrupa Birliği rekabet politikasının temelini oluşturan kurallar ağırlıklı olarak Roma Anlaşması’nın 85.-94. maddelerinin kapsamında belirlenmiştir. Buna göre:

• 85.-90. maddeleri kapsayan bölümde teşebbüslere uygulanacak kurallar belirlenmiş,

• 91. madde ile ortak pazar içindeki ticaretin eşit koşullara oturtulması öngörülmüş (kısaca damping kuralı) ve

• 92.-94. maddeleri kapsayan bölümde ise devlet yardımları düzenlenmiştir.

Ancak esas itibarıyla ele alındığında Roma Anlaşmasının 85. ve 86.maddelerinin (yeni numaralandırmaya göre 81. ve 82. maddeler) Avrupa Birliği rekabet politikasının temelini oluşturduğu görülmektedir. Bu maddeler AB Komisyonu kararları ve AB Adalet Divanı tara-fından alınan yargısal kararlar ile AB rekabet politikasının bugünkü biçimini oluşturmuştur. 85. ve 86. maddelerin içeriğini şu şekilde özetlemek mümkündür:

• kartel kuralları: bunlar firmalar arasındaki yatay ve dikey anlaşmalar ve uyumlu eylemleri kapsamaktadır.

• hakim durumun kötüye kullanılmasına ilişkin kurallar

• yoğunlaşmalara ilişkin kurallar: daha çok birleşme ve devralmaları içermektedir. Çeşitli birleşme ve devralmalar sonucu ortaya çıkması mümkün olan yoğunlaşmanın ortak pazarın işleyişine engel olmaması yönündeki kurallardır.

Bu temel kurallar sadece Avrupa Birliği rekabet politikasının değil, tüm rekabet poli-tikalarının temelinde olan kurallardır. AB rekabet politikası AB üyesi ülkelerin Avrupa Ortak Pazarı’nı oluşturma yönündeki ekonomik olduğu kadar politik de olan tercihlerini yansıtması dolayısıyla diğer ülke rekabet politikalarından ayrılmaktadır. Bu çerçevede 85. ve 86. madde-ler kapsamına giren dava ve kararlar hukuki biçimden daha çok Ortak Pazar’ın ekonomik amaçlarının gerçekleştirilmesine yönelik etkilerine göre sonuçlanmaktadır (Bellamy ve Child, 1978:7; Whish, 1993:186). Başka bir deyişle rekabet kurallarının uygulanması sırasında hukuki biçimden ziyade iktisadi analiz önemli olmaktadır. Bu durum özellikle uyumlu eylem, karteller, birleşme ve devralmalar konusunda daha da önem kazanmaktadır. Rekabet politikası yapısı itibarıyla hukukun ve endüstriyel iktisadın aynı oranda ağırlığının hissedildiği bir politika unsuru olarak karşımıza çıkmaktadır.

Türkiye’de rekabet politikası oluşumu 49. hükümet döneminde hazırlanan 4054 sayılı “Rekabetin Korunması Hakkında Kanun”’un 1994 yılı Aralık ayında Parlemento’da kabul edilerek yürürlüğe girmesi ile başlamıştır. Kanunun hazırlanış sürecinde ABD, AB, Almanya ve Fransa’daki deneyimlerden yararlanılmıştır. Kanunda öngörülen bağımsız yapıya sahip Re-kabet Kurumu ancak 1997 yılında faaliyetlerine başlayabilmiştir. 4054 sayılı yasanın dördün-cü, beşinci ve altıncı maddeleri Roma Anlaşmasının yukarıda sözü edilen 85. ve 86. maddeleri ile paralel olmakla beraber alt maddeleri itibarıyla daha ayrıntılıdır. Çünkü AB rekabet politikasının uluslarüstü yapısının aksine Türk rekabet yasası bir ülke yasası özelliği taşımak-tadır. AB ile imzalanan Gümrük Birliği Anlaşması da rekabet politikası uygulamaları açısından Türkiye’ye yükümlülükler getirmektedir.

Rekabet politikası uygulamaları incelendiğinde çeşitli sektörlerin rekabet yapısını ir-delemek amacıyla gerçekleştirilmiş olan ampirik çalışmaların önemli yer tuttuğu görülmektedir. Dolayısıyla AB bankacılık sektörü ile ilgili rekabet politikası uygulamalarına geçmeden önce AB ve AB üyesi ülkelerin bankacılık sektörlerinin rekabet politikası açısından değerlendirildiği iktisadi araştırmaları gözden geçirmek yararlı olacaktır.

IV. Avrupa Birliği Bankacılık Sektörünün Rekabet Yapısı: İktisadi Araştırmalar

Avrupa Birliği’nde finansal hizmetlerin liberalizasyonu 1985 yılında yayınlanan Beyaz Kitap ile başlamıştır. Buna göre Avrupa finans alanının yaratılması açısından sermaye hare-ketlerinin bütünüyle serbestleşmesi gerekli görülmüştür. Bu konuda 1986 yılında yayınlanan bir yönergeyi 1988 yılında daha zengin içeriğe sahip olan bir başka yönerge izlemiştir. Böylece Topluluk üyesi ülkeler Ortak Pazar’da sermayenin serbest dolaşımına onay vermişlerdir. Bu sürecin devamında Maastricht Anlaşması ile birlikte sermayenin serbest dolaşımında uy-gulamaya geçilmiştir.

Bankacılık sektörüne yönelik olarak Topluluk 1989 yılında birbirini tamamlayan üç yönergeyi kabul ederek liberalizasyon sürecine ve tüm mali hizmetler sektörüne temel oluştu-racak bir başlangıç yapmıştır. Topluluk tarafından kabul edilen üç yönerge arasında en önemli olanı 1993 yılında uygulanmaya başlanan İkinci Bankacılık Yönergesi’dir. Söz konusu yönerge ile tek bir bankacılık lisansı (Single Banking Licence) esası getirilmiştir. Böylece üye ülkelerden birinde bankacılık hizmeti veren bir kurum başka bir üye ülkede ayrıca izine gerek duymaksızın bankacılık hizmetleri verebilecek konuma getirilmiştir. Bu yönerge esas itibarıyla finansal hizmetlerde entegrasyonu ve liberalizasyonu güçlendirmiştir. 1993 yılında ise Yatırım Hizmetleri Yönergesi hazırlanmış ve 1996 yılında yürürlüğe girmiştir. Bu yönerge ile bankalar haricindeki finans kurumlarına da bütün üye ülkelerde çalışabilme yetkisi verilmiştir.

1993 yılında uygulanmaya başlanan İkinci Bankacılık Yönergesi ve 1996 yılında yü-rürlüğe giren Yatırım Hizmetleri Yönergesi’nin ilgili sektörlerin piyasa yapılarına muhtemel etkileri zaman içinde net bir biçimde ortaya çıkacak olmakla birlikte bu noktada iktisatçılar değişik ampirik çalışmalar ile bankacılık sektörünü rekabet politikası açısından mercek altına almışlardır.

Söz konusu ampirik çalışmaları irdelemeden önce bu çalışmalara dayanak teşkil eden ve endüstriyel iktisat literatürü içinde önemli yeri olan paradigmalara değinmek yerinde ola-caktır. Bu paradigmalardan ilki Harvard ekolüne dahil olan iktisatçılar tarafından ortaya ko-nulmuş olan Piyasa Gücü Paradigması’dır (Market Power veya SCP Paradigm). Bu paradig-manın ana ilkesi bir piyasanın yapısını, o piyasadaki firmaların davranışlarını ve ekonomik performanslarını ve bunlar arasındaki neden sonuç ilişkisini araştırmaktır. Piyasa yapısı eko-nomik yapı içinde yer alan piyasaların özeliklerini ifade eder ve o piyasadaki yoğunlaşma; ürün farklılaşması; alıcı ve satıcıların sayısal büyüklük olarak dağılımı; piyasaya girişteki engeller; piyasa içindeki firmaların farklılaşması gibi göstergelerle açıklanır. Piyasadaki firmaların davranışları çoğunlukla firmaların aldığı kararlar ve buna ilişkin süreç ile belirginleşir. Reklam verme, araştırma-geliştirme faaliyetleri bu kavram dahilinde ele alınmaktadır. Bu paradigmaya ilişkin olarak akılda tutulması gereken önemli nokta piyasaya ait özelliklerin kolay tanımlanıp ampirik çalışmaların teoriyle birlikte geliştirilmesidir. İktisadi araştırmalara temel teşkil etmiş olan ikinci paradigma ise “Piyasa Gücü” paradigmasına alternatif olarak ortaya konan “Piyasa Verimliliği” (Market Efficiency) paradigmasıdır. Chicago ekolüne bağlı iktisatçıların başını çektiği bu paradigmaya göre rekabet bir süreçtir. Tekelleşme kendi başına kötü bir durum oluşturmamaktadır ancak firmaların tekelleşme sürecinin iyi değerlendirilmesi gereklidir. Eğer firmalar çeşitli teknolojik gelişmelerle maliyetlerini aşağıya çekip karlarını artırıyor ve tüketiciyi refah kaybına uğratmıyorlarsa bunların tekel konumunda olması kendi başına olumsuzluk olarak algılanmamalıdır. Çünkü böyle bir durumda tekel konumu kaynak ve gelir dağılımını bozmayacak tersine olumlu etkileyecektir. Piyasa Verimliği Paradigması 1980’li yıllarda özellikle ABD’deki rekabet uygulamalarını büyük ölçüde etkilemiştir. Üçüncü paradigma ise 1980’li yıllarda Baumol, Panzar ve Willig gibi iktisatçılar tarafından ortaya atılmış olan Yarışmacı Piyasa (Contestable Market) teorisidir ve piyasaya girişin çeşitli yönleri üzerinde durmaktadır. Bu modelin üç önemli unsuru vardır. Piyasaya giriş serbesttir ve herhangi bir kısıtlama yoktur; piyasaya giriş piyasada bulunan firmalar herhangi bir fiyat tepkisi vermeden gerçekleşebilir; piyasaya giriş sabit maliyetlerle serbest olduğu gibi çıkış da serbesttir. Bu üç paradigma gerek ABD’de gerekse Avrupa Birliği’nde rekabet politikalarının oluşması ve uygulanması açısından önemli dayanak noktası olmuşlardır. Sektörel bazlı çalışmalara bakıldığında da bankacılık sektörüne ilişkin rekabet politikasını irdeleyen çalışmaların da dayanak noktasını oluşturdukları görülmektedir.

Avrupa bankacılık sektörüne ilişkin gerçekleştirilen ampirik çalışmalarda Piyasa Gücü paradigmasını sınamaya yönelik olan araştırmaların ağırlıklı olduğu görülmektedir. Ancak AB’nin Ortak Pazar Programını ve mali hizmetler sektörünü şekillendirmeye yönelik yöner-gelerini içeren süreçte Yarışmacı Piyasa (Contestable Market) teorisine doğru bir kayma ol-duğu da anlaşılmaktadır.

Avrupa bankacılık sisteminde piyasa yapısını ve piyasa performansını irdelemeye yö-nelik olarak Molyneux’nün (1992) 1986-1989 yılları arasında 18 Avrupa ülkesini kapsayan bir çalışmasında yoğunlaşma ve karlılık arasında pozitif bir ilişki bulmuştur. Molyneux ve Forbes (1993) tarafından yapılan bir başka iktisadi çalışmada aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 18 ülkenin bankacılık sektörlerinin 1986-1989 yılları arasındaki verileri esas alınarak piyasadaki yoğunlaşma ile karlılık arasındaki ilişki araştırılmıştır. Bu çalışmanın metodolojisi kapsamında banka performanslarının ölçümünde net gelirlerin toplam varlıklara oranı olarak ele alınan banka karları kullanılmıştır ve her ülke ayrı bir pazar olarak kabul edilerek yoğunlaşma verileri oluşturulmuştur. Sonuç olarak Avrupa bankacılık sektöründe yoğunlaşmanın firmalar arasındaki anlaşma ve uyumlu eylemleri kolaylaştırıcı ve bu duruma paralel olarak da karlarının normal kar seviyelerinin üstüne çekildiği anlaşılmıştır. Yine aynı tarihleri kapsayan panel veriler kullanılarak Molyneux (1993) tarafından yapılan başka bir iktisadi çalışmada Avrupa bankacılık sektöründe piyasadaki bankalararası yoğunlaşma ve bankaların verimliliğinin karlar üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Alınan sonuçlar piyasadaki yoğunlaşmanın karları olması gereken seviyenin üzerine çektiği yönündedir. Altunbaş ve Molyneux (1994) tarafından gerçekleştirilen 1986-1989 yılları arasında Avrupa bankacılık sektörünü ele alan bir ampirik çalışmada piyasadaki yoğunlaşmanın firmaların etkinliğinden bağımsız olarak firmalar arası uyumlu eylem ve anlaşmaları kolaylaştırıcı, normal üstü karlara neden olan ve rekabeti olumsuz olarak etkileyen bir durum yarattığı sonucuna varılmıştır. Başka bir deyişle piyasa yapısı ile normal üstü karların elde edilmesi arasında doğrusal bir bağlantı bulunmuştur. Bu da endüstriyel iktisat literatüründe SCP paradigması olarak da bilinen piyasa gücü paradigması ile örtüşmektedir. Sonuç olarak bu çalışmada elde edilen bulgular Avrupa bankacılık sektöründe yoğunlaşmanın bankalar arasındaki uyumlu eylemleri kolaylaştırıcı etki yarattığını ve buna bağlı olarak karların normal karların üzerinde oluştuğuna işaret etmektedir.

Bikker ve Groenveld (1998) tarafından gerçekleştirilen ve 1989-1996 yılları arasında AB bankacılık sektöründe rekabet ve yoğunlaşmayı irdeleyen bir çalışmada diğer çalışmalar-dan biraz daha farklı olarak Avrupa Para Birliği’nin muhtemel etkilerinin ve finansal sistem içindeki küçük ve büyük ölçekli banka farklılıklarının da dikkate alındığı bir metodoloji kul-lanılmıştır. Söz konusu çalışma sermaye piyasalarında gerçekleşen liberalizasyon ve deregü-lasyonun AB bankacılık sektörü üzerindeki etkilerini ortaya koymayı amaçlamıştır. Bunu ya-parken de her ülke kendi başına bir pazar olarak ele alınmıştır. Bu çalışma dahilinde 1995 yı-lında Avrupa bankacılık sektöründeki yoğunlaşma verileri Tablo 1’de sunulmuştur. Bu ça-lışmanın sonuçlarına göre bankacılık sektörünün rekabet yapısı zaman içinde değişime uğra-makla birlikte genelde monopolistik olarak adlandırılmıştır. Eldeki ampirik veriler Avrupa Para Birliği’nin Avrupa bankacılık sektörü üzerinde rekabeti azaltıcı bir etki yarattığına işaret etmektedir. Buna paralel olarak bankacılık sektöründe muhtemel birleşme ve devralmaların var olan yoğunlaşmayı daha da artıracağı ve politika üretiminde bunun göz önüne alınması gerektiği vurgulanmaktadır.

Bandt ve Davis (1999) teorik temeli yarışmacı piyasa modeline dayanan ve 1992-1996 yılları arasında Avrupa bankacılık sektöründeki pazar yapısının ülkeler bazında karşılaştırma-sını gerçekleştiren bir ampirik çalışma yapmışlardır. Yine bir önceki çalışmaya paralel olarak Avrupa Para Birliği’nin Euro ülkelerindeki piyasa yapısına ve genel olarak rekabet ortamına nasıl yansıdığı araştırılmıştır. Bu çalışmanın sonuçlarına göre AB’de Almanya ve Fransa’daki bankacılık sektörü büyük ölçekli bankalar için tekelci (monopolistik) bir rekabet yapısına, kü-çük ölçekli bankalar için tekel konumuna işaret etmektedir. İtalya’da ise küçük ve büyük öl-çekli bankalar için tekelci (monopolistik) piyasa yapısı hakimdir. Ancak bu çalışmada veri alınan yılların kısıtlı oluşu sadece Avrupa Para Birliği’nin başlangıcına işaret etmekte olup daha sonrası için bir şey söylemeyi olanaksız kılmaktadır.

Tablo 1: 1995 yılı için AB ülkelerinde bankacılık sektöründeki yoğunlaşma ve rekabet verileri

ÜLKE C5 HS

Avusturya 0.75 0.77
Belçika 0.46 0.92
Danimarka 0.77 0.43
Finlandiya 0.70 0.58
Fransa 0.48 0.91
Almanya 0.50 0.86
Yunanistan 0.70 0.92
İrlanda 0.75 0.39
İtalya 0.27 0.93
Lüksemburg 0.30 0.92
Hollanda 0.84 0.66
Portekiz 0.32 0.74
İspanya 0.50 0.56
İsveç 0.41 0.59
Birleşik Krallık 0.39 0.72

C5: Dünya Bankası Yoğunlaşma İndeksi
HS: Bankacılık sektörünün rekabet yapısını belirten ista-tistik ölçüm

Kaynak: Bikker ve Groenveld (1998)

Cerasi, Chizzolini ve Ivaldi (1998) deregulasyon sonrası Avrupa bankacılık sektörünün rekabet yapısını irdeleyen başka bir çalışmada 1989-1993 yılları arasında dokuz AB üyesi ülkeden elde edilen veriler kullanmışlardır. Elde edilen sonuçlara göre faiz oranlarının serbest bırakılması ve İkinci Bankacılık Yönergesi bankacılık sektörü üzerinde önemli bir etki yarat-mamıştır. Ancak sermaye akışının liberalizasyonu bireysel bankacılık (retail banking) açısından ortalama şube açma ve yürütme masraflarını artırıcı bir etki yaratmıştır. Bu durumun bankalar arası rekabeti ne ölçüde etkilediği sorusunun yanıtına gelince ortaya çıkan sonuçlar bireysel bankacılık (retail banking) yapan bankaların diğerlerine göre daha karlı oldukları yönündedir. Ancak bu durum İspanya, Portekiz ve Yunanistan için geçerliyken operasyon masraflarının daha fazla oluşu nedeniyle Almanya gibi bir ülkede karlı olmaktan çıkmaktadır.

Cetorelli ve Gambera (1999) tarafından 1989-1996 yılları arasındaki uluslararası ban-kacılık verileri kullanılarak gerçekleştirilen bir çalışmada hızla küreselleşen bankacılık sektö-ründeki piyasa yapısının endüstriyel büyüme üzerindeki etkileri analiz edilmiştir. Bu çalışmada elde edilen bulgulara göre bankacılık sektöründeki yoğunlaşmanın genel ekonomik büyüme üzerinde olumsuz etkileri olmakla beraber, bazı sektörler bazında olumlu etkileri olabileceği saptanmıştır. Bu çalışma finans sektöründe yapılmakta olan ve yapılacak olan düzenlemelerin sanayi politikası ile uyumlu olarak gerçekleştirilmesi hususuna dikkat çekmektedir. Yine bu ampririk çalışmada bankacılık sektöründeki yoğunlaşmanın bir ülke içindeki sektörlerin büyüklük dağılımında önemli olduğu belirtilmektedir.

Tablo 2’de söz konusu çalışmanın bulgularından derlenen en büyük üç ve beş firmanın yoğunlaşma oranları esas alınarak, Avrupa ülkeleri ve Türkiye’de 1989-1996 yılları arasındaki bankacılık sektörü ortalama yoğunlaşma oranları belirtilmiştir.

Tablo 2: Bank Concentration Ratios (1989-1996)

Country CR3 CR5
Austria 0,42 0,55
Belgium 0,49 0,73
Denmark 0,74 0,82
Finland 0,85 0,98
France 0,28 0,44
Germany 0,27 0,39
Greece 0,79 0,91
Italy 0,24 0,38
Netherlands 0,77 0,88
Norway 0,60 0,74
Spain 0,34 0,50
Sweden 0,71 0,94
Turkey 0,41 0,56
United Kingdom 0,50 0,65

Kaynak: Cetorelli ve Gambera (1999)

Gual (1999) 1981-1995 yıllarını kapsayan veriler kullandığı ampirik çalışmasında Av-rupa bankacılık sektöründe, deregulasyon ve entegrasyon olgularının piyasa yapısı üzerindeki etkilerini analiz etmektedir. Bu analizin odak noktası Avrupa’daki Ortak Pazar Programı doğ-rultusundaki piyasa genişlemesinin yoğunlaşma oranları üzerindeki etkisini araştırmak ve bunu yaparkende piyasaya ilişkin gerçekleştirilen düzenlemelerdeki değişimin rekabete olan etkisini sınamaktadır. Bu çalışmanın bulgularına göre 1981-1995 yılları arasında bankacılık sektöründeki rekabet koşullarında belirleyici olan etmen değişken masraflardır. Bu bulgudan yola çıkılarak Ortak Pazar’ın entegrasyon sürecinin sonucu olarak Avrupa bankacılık sektö-ründe yoğunlaşmanın büyük artış göstermeyeceği, yoğunlaşmanın daha çok ülke bankacılık sektörlerinde yaşanabileceği konusu üzerinde durulmaktadır.

Molyneux (1999) tarafından gerçekleştirilen bir çalışmada piyasa yapısının bankacılık sektöründeki performansa etkileri ve Avrupa bankacılık sektörünün yapısındaki değişim ko-nusu araştırılmıştır. Molyneux geçmiş yıllarda gerçekleştirdiği çalışmalardan farklı olarak piyasa yoğunlaşması ve banka büyüklüğünün piyasa gücünü yansıtmadığı sonucuna varmak-tadır. Ayrıca büyük bankaların küçük rakiplerine göre verimlilik avantajı olduğunu belirtmek-tedir. Her ne kadar Avrupa bankacılık sektöründe yoğunlaşma artsa da bunun karlılık ile güçlü bir ilişkisi olmadığı vurgulanmaktadır. Molyneux Avrupa bankacılık sektörünün içinde bu-lunduğu değişim sürecinde, deregulasyon ve teknolojik değişikliklerin sektörün iktisadi yapı-sını değiştirdiğini ve piyasaya giriş engellerini azaltarak yarışmacı (contestable) piyasa modeli ile açıklanabilecek bir yapıya kavuştuğunu vurgulamaktadır.

Casu ve Malyneux (2000) tarafından 1993-1997 yılları arasındaki Avrupa bankacılık sektörü verileri kullanılarak gerçekleştirilen bir çalışmada bankacılık sektöründeki verimlilik unsuru karşılaştırmalı olarak analiz edilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre AB’nin Tek Pazar Programı’nın verimliliği çok fazla etkilemediği ve Avrupa bankacılık piyasalarında gözlem-lenen verimlilik farklılaşmasının bankaların faaliyet gösterdikleri ülkelerin özellikleriyle ilintili olduğu sonucuna varılmıştır.
Scholtens (2000) bankacılık sektöründe rekabet, büyüme ve performansı irdeleyen bir ampirik çalışma gerçekleştirmiştir. Bu çalışmada öncelikle bankacılık sektöründeki piyasa yapısı ile performans arasındaki ilişki analiz edilmiş ve daha sonra bankaların karlılıklarında ölçeklerinin önemli olup olmadığı sorusuna yanıt aranmıştır. Bu çalışma kapsamında 1987-1997 yılları arasında 100 uluslararası bankaya ait olan veriler kullanılmıştır.Bu araştırmanın sonuçlarına göre gelişmiş ülkelerde bankaların karlılığı ile yoğunlaşma arasındaki ilişkinin belirgin olmadığı gözlemlenmiştir.Bunun yanında karlılık açısından bakıldığında bir bankanın yapısının ve bireysel olarak izlemekte oldukları politikanın aktiflerinin büyüklüğünden daha fazla önem taşıdığı sonucuna varılmıştır.

Angelini ve Cetorelli (2000) tarafından gerçekleştirilen ve İtalyan bankacılık sektörünü içeren bir çalışmada ise 1983-1997 yılları arasında rekabet koşulları analiz edilmiştir. Bu çalışmada rekabet koşullarının ve yapısal reformların bankacılık sektörü üzerindeki etkileri araştırılmıştır. 1993 yılında uygulanmaya başlanan İkinci Bankacılık Yönergesi ve buna bağlı olarak ortaya çıkmış olan Tek Bankacılık Lisansı (SBL) uygulaması piyasalara giriş engellerinin ortadan kalktığı ve üye ülke bankacılık sektörlerinin potansiyel girişlere sürekli açık hale gelmeleri anlamını taşımaktadır. Bu durumun rekabeti artırıcı bir etki yaratacağı düşünülmek-tedir. Ancak bu gelişmeyle birlikte Avrupa bankacılık sisteminde başka bir gelişme daha olmuş ve sistem yoğun bir birleşme ve devralmalar sürecine girmiştir. Bunlara bağlı olarak AB üyesi ülkelerde faaliyet göstermekte olan bankaların sayısında 1985-1997 yılları arasında yüzde 29 oranında azalma kaydedilmiş ve bu azalmanın yüzde 90’ı 1990-1997 yılları arasında gerçekleşmiştir. Piyasa Gücü (SCP) paradigmasına göre bu durumun bankacılık sektörünün rekabet yapısı üzerinde olumsuz etkileri olması beklenecektir. Tüm bu koşullar göz önüne alı-narak yapılan İtalyan bankacılık sektörünü kapsayan ampirik çalışmada sözü edilen iki önemli değişimin piyasadaki rekabet koşullarına nasıl etki ettiği araştırılmıştır. 1983-1997 yılları arasında ilgili pazar dikkate alınarak beş ayrı coğrafi bölge üzerinden yapılan analiz sonuçlarına göre birleşme ve devralmalar sonucu rekabet koşullarının çok fazla etkilenmediği ortaya çıkmıştır ve Tek Bankacılık Lisansı’nın rekabete olumlu yansıdığı bulgusu elde edilmiştir.

Özet olarak bu iktisadi araştırmaların bir çoğunun genel olarak endüstriyel iktisat lite-ratüründe sürekli sınanmakta olan Piyasa Gücü paradigmasını destekler konumda olduğu gö-rülmektedir. Elde edilen sonuçlar piyasadaki yoğunlaşmanın firmalar arasındaki uyumlu eylem ve anlaşmaları kolaylaştırıcı etki yarattığı, yine buna paralel olarak normal üstü karlara yol açtığı ve kaynakların dağılımında sorun yaratarak toplumun refahı üzerinde olumsuz etki yarattığı anlamına gelmektedir. Bu sonuçlar bankacılık sektöründe özellikle ülkeler bazında tutarlı görülmektedir. Diğer yanda bankacılık sektöründe AB bazında serbestleşmenin ve genel anlamda globalleşmenin etkileri daha belirgin olarak gözlenmektedir. Tek Bankacılık Lisansı ile piyasaya giriş engellerinin büyük ölçüde kaldırılması ampirik çalışmalarda Yarışmacı Piyasa teorisini destekler sonuçları ortaya koymaktadır.

İktisadi araştırmalarda elde edilmiş olan bulgulara paralel olarak, izleyen bölümde Av-rupa Birliği’nde bankacılık sektörü ile ilgili rekabet politikası uygulamalarına değinilecek ve bankacılık sektörünün ve sektörün temsilcisi olan çeşitli ülkelerin bankalar birliklerinin rekabet politikası açısından ne türden dava ve kararlara taraf oldukları vurgulanacaktır.

V. Avrupa Birliği’nde Bankacılık Sektörüne Yönelik Rekabet Politikası Uygulamaları

AB rekabet kurallarının bankacılık sektörüne uygulanmasına gerçek anlamda 1980’li yıllarda başlanmıştır. Bankacılık sektörüne dair rekabet politikası uygulamalarında dönüm noktası sayılan Züchner davasında Avrupa Birliği Adalet Divanı bankacılık sektörününde diğer sektörler gibi Roma Anlaşmasının 85. ve 86. maddeleri kapsamında olduğunu vurgula-yan bir karar vermiştir. Bu karara göre bankalar hükümet otoriteleri tarafından kendilerine zorunlu kurallar getirilmedikçe ve belirlenmiş genel iktisadi amaçlar doğrultusunda hareket ettiklerini kanıtlayamadıkları sürece rekabet kurallarına uymak zorundadırlar. Buna göre de Roma Anlaşması’nın 90. maddesinin ikinci fıkrasında tanımlanan teşebbüs kavramı dışında tutulmaktadırlar. Züchner davası rekabet kurallarının bankacılık sektörüne uygulanması açı-sından bir dönüm noktası sayıldığından bu sektöre ilişkin karar ve davalar Züchner öncesi ve Züchner sonrası biçiminde tanımlanmaktadır (Van Bael ve Bellis, 1994).

Bu aşamada söz konusu Züchner davasını özetlemek yararlı olacaktır. Gerhard Züchner Almanya’da bulunan Bayerische Vereinsbank AG’de hesabı bulunan bir müşteridir.Bay Züchner Almanya’daki hesabından İtalya’ya belli bir miktar para transferi yapmış ve bunun için kendisinden havale miktarının belirli bir yüzdesine karşılık gelen bir havale masrafı alın-mıştır. Bay Züchner bu türden masrafların Almanya’da ve AB üyesi diğer ülkelerde faaliyet gösteren başka bankalar tarafından da aynı oranlarda taleb edildiğini ve bu durumun AB reka-bet kurallarına aykırı olduğunu ve uyumlu eylem teşkil ettiği iddia ederek Rosenheim yerel mahkemesinde Bayerische Vereinsbank aleyhine dava açmıştır. Yerel mahkeme Roma An-laşması’nın 177. maddesi gereğince AB Adalet Divanı’na başvurarak söz konusu davayla ilgili olarak görüş bildirmesini istemiştir. AB Adalet Divanı Bayerische Vereinsbank’ın bankaların rekabet kuralları dışında olduğunu bildiren itirazını kabul etmemiş ve bankaların da rekabet kurallarına tabii olduğunu belirtmiştir. AB Adalet Divanı’nın davayla iligli görüşleri şu şekilde özetlenebilinir:

• Bir üye ülkeden diğer bir üye ülkeye para transferi yapılması sırasında alınan sabit masraf-lar bankacılık hizmetlerinin gereği olmakla beraber söz konusu bankalar Roma Anlaşma-sı’nın 90. Maddesinin ikinci fıkrasında yer alan teşebbüs kavramı dışındadırlar ve rekabet kuralları dahilindedir.

• Bankalar ancak ekonomi yönetiminde söz sahibi olan resmi kurumlar tarafından kendile-rine tebliğ edilen belli kurallar dahilinde hareket ettiklerini ve genel bir iktisadi hedefe hizmet ettiklerini kanıtladıkları zaman, rekabet kuralları dışında kabul edilebilirler.

• Roma Anlaşması’nın 104. maddesi üye ülkelerin idari makamlarını ve merkez bankalarını ortak bir ekonomik politika oluşturma yönünde sorumlu kurumlar olarak kabul etmiş ancak bankaları buna dahil etmemiştir. Dolayısıyla söz konusu madde bankaların rekabet kurallarına dahil olmaması yönünde bir istisna içermemektedir.

• Eğer 85. maddenin birinci fıkrasında sözü edilen uyumlu eylem kavramının özelliklerini taşıdığı saptanırsa bir üye ülkeden diğer bir üye ülkeye yapılan para transferleri için alınan sabit masraflar söz konusu madde uyarınca uyumlu eylem olarak kabul edilebilir. Buna ek olarak eğer bu masraflar söz konusu transferlere ilişkin pazarda rekabeti önemli ölçüde et-kiliyorsa yine bu türden işlemler rekabete aykırı sayılır.

Sonuç olarak Züchner davası öncesinde Avrupa Birliği Komisyonu belirli bankacılık hizmetleri için bankaların müşterilerinden talep etmekte oldukları komisyonları mercek altına almıştır ancak bununla birlikte sektöre dair gerçek anlamda bir rekabet politikası uygulaması başlatmamıştır ve yaptığı soruşturmalarda sektörün üzerine fazla gitmemiştir.

Züchner davası sonrasında ise Avrupa Birliği üyesi devletler arasında ticareti etkileyen bankalararası anlaşmalar ve müşterilerden alınan sabit hizmet komisyonları ve benzeri uygu-lamalar AB Komisyonu ve AB Adalet Divanı tarafından 85. maddenin 1. fıkrasına aykırı ola-rak kabul edilmiştir ve bu türden anlaşmaların ve hizmet komisyonlarının 85. maddenin mua-fiyetler konusunu içeren 3. fıkrasına uymadıkları sonucuna varılmıştır. Başka bir deyişle AB rekabet politikası bankacılık sektörüne uygulanır hale gelmiştir.

Belçika Bankalar Birliği’nin taraf olduğu bir davada AB Komisyonu muafiyete konu olacak noktaları açıklığa kavuştururken bankalar ve müşterileri arasındaki ilişkileri düzenleyen anlaşmaların muafiyet dışında olduğu konusunu vurgulamıştır. Başka bir kararda Hollanda Bankalar ve Finans Kurumları Birlikleri bünyelerinde oluşturulan anlaşmaları ve düzenlemeleri AB Komisyonu’nun görüşüne sunmuş ve menfi tespit veya muafiyet sağlanması hususunda başvurmuşlardır. Komisyon bankaların müşterileriyle aralarındaki ilişkileri düzenleyen anlaşma maddelerini ve bankaların müşterilerine verdikleri çeşitli hizmetlere dair belirlenen minimum komisyonları rekabete aykırı bularak bu maddelerin iptalini istemiştir.

Daha yakın bir zamanda Eurocheque Helsinki Anlaşması kararında AB Komisyonu, Euroecheque International SC ve tüm Fransız Bankalarını temsil etmekte olan Groupement des Cartes Bancaires CB adlı iki kuruluşa ceza vermiştir. Kararda iki kuruluş arasında yapılan anlaşma ile Fransız bankalarına aynı hizmet için iki kez komisyon alma hakkı tanındığı sap-tanmış ve aynı zamanda Fransa’da Eurocheque kullanımının dezavantajlı hale getirildiği belir-tilmiştir. Bu da üye ülkeler arasındaki ticareti olumsuz olarak etkilemektedir. Ayrıca AB Ko-misyonu söz konusu Helsinki Anlaşması’nın banka kartları ve Eurocheque arasında rekabetin geliştirilmesi açısından da olumsuz etki yarattığını vurgulamıştır.

Genel olarak AB Komisyonu’nun müşterilerden alınacak olan ortak tarifeli hizmet komisyonlarını belirleyen bankalararası anlaşmalara karşı bir tutum içinde olmakla birlikte bankaların kendi aralarındaki komisyon oranlarını belirledikleri anlaşmalara daha toleranslı yaklaştığı gözlenmektedir. AB Adalet Divanı Züchner davasında komisyonlar konusunda “maliyet” kavramını dikkate alarak davanın özelliklerine göre karar verilebileceği yönünde ipuçları vermektedir (Tekinalp, 1998:73).

Van Eycke davasında Komisyon faiz oranlarının belirlenmesine yönelik olarak ger-çekleştirilen bankalararası anlaşmaları 85. maddenin birinci fıkrası dahilinde değerlendirmeyi hedeflediğini vurgulamıştır. Bu durumda bu tür anlaşmalar rekabete aykırı kabul edilecektir. Başka bir çok kararda AB Komisyonu bankalararası değişik türden anlaşmaları değerlendirir-ken 85. maddenin birinci fıkrası kapsamında rekabeti önleyici veya kısıtlayıcı olmadıkları so-nucuna varmıştır. Örneğin İrlanda Bankaları kararında bankaların çalışma saatleri, takas ku-ralları ve benzeri konularda anlaşmalarını rekabete aykırı olarak kabul etmemiştir.

Daha önce sözü edilen Hollanda Bankalar ve Finans Kurumları Birlikleri kararında Komisyona gönderilen ve birliklerin üyelerince yapılan çeşitli düzenlemelere ilişkin bir çok maddenin rekabeti bozucu özelliklerinin olmadığını belirlenmiştir. Dolayısıyla bu türden an-laşmalara ve bir çok maddelere ilişkin menfi tesbit ve muafiyet kararı vermiştir. Söz konusu düzenlemelerde yer alan maddeler bankaların ve finans kurumlarının kendi içlerinde yaptığı düzenlemeler olup müşterilerinden alınacak ücret ve komisyonları kapsamamaktadır.

İtalyan Bankalar Birliği kararında Komisyon bankalararası transferlerin belli zaman dilimi içinde sonuçlandırlmasını öngören bir anlaşmanın söz konusu bankalar arasındaki re-kabeti olumsuz olarak etkilemediği sonucuna varmıştır.
Yukarda sözü edilen bütün davalar dikkate alındığında AB Komisyonu’nun aşağıda belirtilen türden maddelerin bankalararası anlaşmalarda bulunmalarının rekabeti önleyici ve bozucu etki yarattığını kabul ettiği görülmektedir:

• bankaların birbirlerinin pazarına girmemek yönünde yaptıkları anlaşmalar, diğer bir değişle pazar paylaşımı,

• ortak ürünler için her anlaşma tarafının kendi ülkesi dahilinde tek temsilci olma hakkını alması,

• ülke banka ve finans kuruluşları birliklerinin iki üyesi arasında yapılan anlaşmalar üzerinde kontrol yetkisinin bulunması.

Tüm bunlara ek olarak vurgulanması gereken diğer bir nokta ise daha önce sözü edilen Züchner davası ile 85. maddede sözü edilen “ticaret” kavramının finansal hizmetleri de kap-sadığının vurgulanmış olmasıdır. Komisyon değişik üye ülkelerde bulunsalar da bazı bankalar arasındaki anlaşmaların ortak pazar dahilindeki ülkeler arasında ticareti etkilediğini saptamıştır. Ayrıca Komisyon Belçika Bankalar Birliği kararında yabancı bankaların ortak pazar içinde faaliyet gösteren şubelerinin de üye ülkeler arasındaki ticarete dahil olduklarını bildirmiştir zira malların ithalatı ve ihracatı ile ilgili işlemler bankalar aracılığı ile yürütülmektedir.

Yukarda özetlenen karar ve davalar genel anlamda değerlendirildiğinde şu sonuçlara varmak mümkündür. Avrupa Birliği rekabet politikası resmi düzenlemeler söz konusu olma-dıkça bankacılık sektörüne uygulanmaktadır. Bu uygulama çerçevesinde nihai tüketici konu-munda olan banka müşterilerini içeren fiyat ve pazar anlaşmaları rekabete aykırı bulunmakta-dır. Söz konusu uygulamalar dahilindeki dava ve kararlara taraf olan kuruluşların genel olarak üye ülkelerin bankalar birlikleri olduğu göze çarpmaktadır. Bu duruma istisna teşkil eden davalar Züchner ve Van Eycke davalarıdır. Üye ülkelerin banka ve finansal kuruluşlarının diğer bir ülkenin banka ve finansal kurumlarını dışlayacak biçimde davranmaları ya da buna benzer uygulamalar üye ülkeler arasındaki ticareti ve ortak pazarın işleyişini olumsuz olarak etkileyeceğinden aynı derecede rekabete aykırı bulunmaktadır. Vurgulanan noktalar dışında kalan anlaşmalar ve bankalararası düzenlemeler çoğunlukla menfi tespit veya muafiyet karar-larıyla sonuçlanmıştır. Ayrıca bankalararası birleşme ve devralmalar da aynı biçimde rekabet kurallarına uygun olmak durumundadır. Bu anlamda ürün bazında ve genel anlamda pazar tanımlaması büyük önem taşımaktadır.

VI. Türk Bankacılık Sektörünün Rekabet Yapısına Genel Bir Bakış

Türk bankacılık sisteminde 1980 sonrası yaşanan reformlar ve liberalizyon eğilimi bankaların performanslarında piyasa yapısının önemli olduğu olgusunu ortaya koymaktadır. Bu durum sektörün rekabet yapısının irdelenmesi ve politika üretilmesi açısından da önemlidir. Bu anlamda Denizer (1995) tarafından Türk bankacılık sektörünün 1986-1992 yılları arasındaki analizini içeren bir ampirik çalışma yapılmıştır. Söz konusu çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde bankacılık sektörü piyasa gücü paradigması ve alternatif paradigma açısından test edilmiştir. İkinci bölümde ise bireysel bankacılık (retail banking) piyasasında rekabet yapısı araştırılmıştır.

Bu çalışmanın sonuçları piyasadaki yoğunlaşmanın karlılık ile doğrudan bağlantılı ol-duğunu ortaya koymuştur ve piyasa gücü paradigmasını destekler niteliktedir. Diğer bir deyiş-le bankaların karlılıklarında verimlilikten ziyade yoğunlaşma faktörü ön plana çıkmaktadır. Bu çalışmada ortaya çıkan başka bir önemli nokta piyasaya girişte yeni giriş yapanların ölçek ve yapılarının en az giriş olgusu kadar önemli olduğudur. Çalışmada elde edilen sonuçlar bankacılık sektörüne yeni giriş yapmakta olan küçük bankaların rekabet ortamında önemli bir değişiklik yaratmadıklarını göstermektedir. Bu sonuç özellikle bireysel bankacılık (retail ban-king) açısından önemlidir. Üçüncü bir önemli sonuç ise piyasa da bulunan büyük ölçekli bankaların büyüklüklerinin rekabet yapısı üzerinde olumsuz etki yarattığıdır. Bu durum sistem üzerinde bir giriş engeli haline gelmiştir. Tüm bunlar göz önüne alındığında piyasaya girişlerde belli bir büyüklük esas alınmalıdır. Kısa vadede ise bu durumun kamu bankalarını parçalayarak ve özelleştirerek aşılabileceği öngörülmektedir. Uzun vadede ise piyasaya giriş özendi-rilmelidir.

Aydınlı (1996) tarafından Türk bankacılık sektörü ile ilgili gerçekleştirilmiş olan başka bir önemli çalışmada Türk bankacılık sektörünün 1991-1994 yılları arasındaki piyasa yapısı ampirik olarak incelenmiştir. Elde edilen sonuçlarda 1991-1994 yılları arasında bankacılık sektörünün tekel piyasası özelliklerini taşıdığını, diğer bir deyişle sektörde yer alan bankaların bütün olarak bir tekel gibi davrandıkları sonucuna varılmıştır. 1991 yılından 1994 yılına kadar olan süreçte ise bankacılık sektörünün tekel piyasasından monopolistik rekabet yapısına doğru evrildiği hususu da varılan sonuçlar arasındadır. Tekelleşmeyi kırıcı faktörlerin başında ser-maye piyasasındaki alternatiflerin çoğalması ana neden olarak gösterilmektedir.

Denizer (1997) yine 1986-1992 yıllarına ait veriler kullanarak finansal liberalizsayon ve piyasaya yeni giren bankaların piyasa yapısına ve rekabete etkilerini araştıran başka bir ampirik çalışma yapmıştır. Söz konusu ampirik çalışma iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümünde Piyasa Gücü ve Piyasa Verimliği paradigmaları Türk bankacılık sektörü açısından sı-nanmaktadır. İkinci bölümde ise bireysel bankacılık (retail banking) sektöründe rekabet koşul-ları mercek altına alınmaktadır. İkinci bölümde özellikle 1980 öncesi düzenlemelerin ve yeni banka girişlerinin piyasayı nasıl etkilediği hususu üzerinde durulmaktadır. Sonuçlar piyasa yapısının karlılıkla doğrudan ilintili olduğuna işaret etmektedir. Ayrıca yeni bankaların piya-saya girişlerinin rekabet ortamını iyileştirici bir etkisi olmadığı anlaşılmıştır.

VII. Sonuç

Rekabet politikası bir ülkenin politik, iktisadi ve sosyal tercihi olması bakımından ol-dukça önem taşıyan ve diğer hükümet politikalarıyla etkileşimi dolayısıyla tutarlı olarak ta-nımlanması gereken bir politikadır. Sisteme ilişkin olarak yapılması gereken tercihler tutarlı ve birbiri ile ilintili olarak gerçekleştiğinde rekabet politikası uygulamaları uygulanan sektörler bazında aynı derecede sağlıklı ve tutarlı sonuçlar doğuracaktır. Türkiye açısından bakıldığında temel olan noktanın rekabet politikası konusunda hedef tanımlamasını en iyi biçimde yapmış olmak, dünyada ve özellikle AB’de bu konuda edinilen tecrübeleri de en süratli biçimde özümsemektir.

Şu ana dek Türkiye’de rekabet politikası açısından bankacılık sektörüne ilişkin bir uy-gulama söz konusu olmamakla birlikte, Türkiye rekabet politikası ve bankacılık sektörü ile ilgili olabilecek uygulamalarının önümüzdeki yıllarda daha da belirgin olarak şekilleneceği düşünülmektedir. Bu anlamda AB ile gerçekleştirilmiş olan Gümrük Birliği anlaşmasına da paralel olarak Türk bankacılık sektörünün gelecekte Avrupa Birliği’ndeki bankalar ve bankalar birliklerine konu oldukları türden uygulamalarla karşılaşması oldukça mümkün gözükmektedir. Dolayısıyla AB’de bankacılık sektörüne dair oluşmuş olan birikimden yararlanılabilmesi ve düzenlemelerin bu tecrübeler ve Türkiye’nin koşulları göz önüne alınarak yapılması daha uygun olacaktır.

Türkiye’de uygulanmakta olan ekonomik programlar dahilinde özelleştirme konusu önem taşımaktadır. Bankacılık sektörünün rekabet yapısı açısından özelleştirme portföyünde yer alan bankaların parçalanarak özelleştirilmesi önerilmektedir. Diğer yandan hızla globalleşen finans sektörü bankaların kaynaklarını en etkin biçimde kullanarak rekabet edebilirliklerini artırmayı zorunlu kılmaktadır. Bu anlamda Avrupa Birliği’nde bankacılık sektöründe yaşanan birleşme ve devralmalardaki artış eğilimi önümüzdeki günlerde bu eğilimin Türkiye’de de yaşanabileceğine işaret etmektedir. Bu durumda Türk bankacılık sektörünün rekabet yapısı mercek altına alınacaktır. Bu aşamaya gelindiğinde ise daha önce de sözü edilen AB rekabet politikası uygulamalarına ilişkin birikime başvurulması beklenmektedir.

Rekabet Kanunu’nun bulunduğu bir ortamda rekabet politikasına ilişkin konularda Re-kabet Kurumu’nun görüşünün alınması gerekmektedir. Buna ek olarak Bankacılık Üst Kuru-lu’nun da faaliyetlerine başlamasıyla belli bir uyum süreci gerekli olabilecektir. Dolayısıyla bankacılık sektöründe rekabet politikasının sağlıklı bir biçimde oluşturulup ilgili konularda yetkili kurumlarca gereken koordinasyonun sağlanarak düzenlemeler yapılması, hızla gelişen ve globalleşen finansal hizmetler sektörü açısından önem arz etmektedir.

Dipnotlar

Yorum yazın