Ay Üzerine İlk Düşünceler

Ay Üzerine İlk Düşünceler

Ay, dünyamızdan ortalama 384.403 kilometre uzaklıkta, dünyamızın yörüngesinde dolanan büyük bir gökcismidir. Ayda hava, su ve yaşam yoktur; görünümü gri, cansız, soluk ve ürkütücüdür. Ancak her zaman insanoğlunun ilgisini çekmiş, onu büyülemiştir. Yüzyıllardır, Ay’a ayak basma isteği ozanların, yazarların ve bilim adamlarının düşlerine girmiştir.
Şiirsel hayal ile bilimsel gerçek arasında yer alan bu gökcismi, insanlar için büyük bir gizem taşımakta ve ulaşılmaz olarak düşünülmekteydi. Bu gizem, insanlık tarihinin en büyük serüvenlerinden biri olan Ay’ın keşfi sonucunda – bir ölçüde de olsa — aydınlanmıştır. 20 Temmuz 1969 yılında Ay’a gönderilen uzay aracı Kartal, Ay yüzeyinin “Dinginlikler Denizi” diye adlandırılan düzlüğüne indiği zaman, tüm insanlık bu görkemli olayı gurur, hayranlık ve korku içinde izledi. İnsanlığın erişilmez diye düşündüğü Ay’a ulaşılmış ve iki bin yıllık düş gerçekleşmişti.
Ay’ın insanları büyülemesi, onların merakını uyandırması, ilkel toplulukların Ay’ı ilk gözlemlemeleriyle başlar. İlk insan için Ay, korku verici, bilinmeyen bir olaydı. Geceleyin gökyüzünde parlayan bu yuvarlak gökcismi, durmadan yer değiştiriyordu. Her gece başka bir biçimde görünüyor, bazen de tümüyle kayboluyordu.
İlkel toplulukların, gökyüzünde gördükleri Ay bu insanların yaşamında çok önemli bir yer aldı. Ay’la ilgili ilginç yorumlar yaptılar. İlkçağ toplumlarının büyük bir bölümü gecelerini aydınlatan bu gökcismini tanrı olarak kabul ettiler, örneğin, Sinn, Babilliler’in Ay Tanrısıydı, Kibela ya da Sibel, ülkemizin bulunduğu topraklar üzerinde yaşayan eski Frigyalıların; Selene, eski Yunanlılar’- ın; Luna (Latince “Ay” sözcüğünün karşılığıdır) Romalılar’ın Ay Tanrıçasıydı.
İnsanlar, Ay’ı gözlemledikçe onun yüzeyinde büyük koyu lekeleri de farkettiler, kimileri bu lekeleri “Ayda yaşayan insanlar” biçiminde yorumladılar. O dönemlerde hemen her yerde Ay’ın güçlü ve anlaşılmaz güçlere sahip olduğu düşünülmekteydi.
Ay’ın romantik gücü ise söylencelere geçmiştir. insanlar, onun parlak, gizemli ışıklarından etkilenmişler, duygusal yaşamlarında onun romantik gücünün etkisini sık sık duymuşlardır. Bu, genç sevgililerin söylencelere geçen sevdalarında, şarkı ve şiirlerde kutlanmış, konu edilmiştir. Evliliklerin en mutlu zamanını nitelemek için “balayı” gibi sözcüklerle dillere yerleşmiştir.
Ay’ın bu romantik ve duygusal niteliği yanında, kimi kültürlerde de kötücül bir etkisi olduğu düşünülmüştür. Halen akıl dengesi bozuk kişiler için batı dillerinde “Ay’ın büyüsüne tutularak aklını kaçırmış” anlamında “Lunatik” (deli) sözcüğü kullanılır.
Eski Babilliler, ayın her dörtte birini belirleyen bölümünü, yani her yedi günden birini tatil günü olarak ayırmışlardı. “Sabbat” olarak adlandırılan bu haftalık tatil, daha sonraları Yahudiler tarafından Batı dünyasına aktarılarak günümüze dek gelmiştir.
Yahudi bayramları Güneşin batışıyla başlar. Onların takviminde yalnızca tatiller değil, tüm günler de Güneşin batışıyla başlar. Bunun başlıca nedeni, binlerce yıl önce, uygarlığın doğuşu sırasında, Yahudilerin ve daha birçok Yakın Doğu toplumunun takvimlerini Ay’ın hareketlerine göre düzenlemiş olmalarıdır. Bu takvimlerde genellikle ayın ilk günü, hilâl biçimindeki Ay’ın gün batımından sonra ufukta belirmesiyle başlamış sayılır, öteki günlerde de gün batımı ile başlar. Yahudilerin başlattıkları bu Ay takvimleri günümüzde dinsel amaçlar dışında pek kullanılmamaktadır.
İnsanlar eskiden, Ay’ın kendi ışık enerjisini kendisinin ürettiğini düşünüyorlardı ve bu konuda ortak bir yargıya varmışlardı. İlk kez Ay ile ilgili bilimsel araştırmaları başlatanlar ve Ay’ın Güneş’ten aldığı ışığı Dünya’ya yansıttığını bulanlar eski Yunanlılardır.
Bununla birlikte, modern Ay bilimi Galileo Galilei’nin 1609 yılında bir “optik boru” yapıp onunla Ay’ı gözlemesiyle başlar. Ertesi yıl, 1601’ de, Galileo, Ay ile ilgili bulgularını Siderius Nun- cius (Yıldızlı Ulak) adlı kitabında yayınladı. Ona göre Ay yüzeyi “engebeli, kaba, çukurlarla dolu, tepelerle kaplı” idi. Büyük ve karanlık bölgeleri de gözlemiş ve bunlara “büyük lekeler” adını vermişti. BaVı tepelerin yüksekliklerini ölçmüş ve Ay yüzeyinin beş kadar taslağını çizmiştir.
Galilei’den sonra birçok gökbilimci Ay’ın haritalarını çizdi. Belçikalı Michel Langrenus’un 1645’de çizdiği harita bunların’en iyilerinden biridir. Danzigli (Bugünkü Gdansk) Johannes Hevelius, 1647’de son derece güzel haritalar yayımladı. Giovanni Riccioli, 1651’de arkadaşı Francesco Griimaldi ile birlikte derlediği haritaları iki ciltte toplayarak yayımladı. Ay yüzeyindeki oluşumlar için kullanılan adların çoğunu Riccioli koymuştur. Galilei’nin yaptığı ilk haritadan bu yana birçok Ay haritası yapılmış ve yapılmaktadır. Bu haritalar, insanların Ay’la ilgili gözlemlerinin büyüleyici birer tarihsel belgesidir ve giderek daha ayrıntılı biçimde yapılmaktadırlar.

Yorum yazın