Paleontoloji Nedir

Paleontoloji Nedir – Paleontoloji Hakkında Bilgiler

Fosiller ya da fosilleşmiş izler aracılığıyla geçmişte ortaya çıkmış yaşam biçimlerini inceleyen bilim.

Paleontoloji Nedir

ESKİ BİR BİLİM

İ.Ö. VI. yy’da Pythagoras, V. yy’da Herodotos, IV. yy’da Aristoteles paleontoloji alanıyla ilgilenmeye başladılar; daha sonra, Büyük Plinius (23-79), Ortaçağ’daysa Büyük Albert (1193 -1280) ve Roger Bacon (1214-1294) söz konusu alana eğildiler. Bununla birlikte, fosillerin gerçek bilimsel araştırma öğeleri olarak kabul edilebilmeleri için Leonardo da Vinci (1452 -1519) ve Bernard Palissy’i (1510’a doğru-1590) beklemek gerekti. Bu döneme kadar fosiller “doğanın bir oyunu” sayılıyordu.

Paleontoloji bilimi, gerçek anlamda Fransa’da Alexandre Brongniart (1739-1813), İngiltere’de William Smith (1769-1839) ve İtalya’da G.B. Brocchi (1772-1826) ile başladı. Buf-fon (1707-1788), Brongniart’m çalışmalarına dayanarak evrim ilkesini ortaya attı ve Georges Guvier (1769 -1832) de bu bilim adamlarının getirdiği somut kanıtlar sayesinde paleontolojinin geleneksel dayanağı olan karşılaştırmalı anatomiyi oluşturabildi. Bununla birlikte, Cuvier bütün tutarlı sonuçlara kendi gözlemleriyle ulaşmadı. Cuvier saptanıma ve Yer’ in jeolojik zamanlar boyunca, canlı türlerinin yok olmasına yol açan birçok doğal yıkıma sahne olduğunu savunan bir varsayımın oluşturucusuydu. Bu varsayıma göre, gezegenimiz üstünde yaşamın sürebilmesi için art arda birçok yaratılma olgusunun gerçekleşmesi gerekiyordu. Oysa karşılaştırmalı anatomi, türlerin soy zincirini tartışılmayacak kadar kesin biçimde ortaya koymaktadır.

PALEONTOLOJİ YÖNTEMLERİ

Paleontoloji uzmanı, fosilleşmiş izlerin, fosil parçalarının ve eksiksiz fosillerin (buna çok seyrek raslanır) öncelikle dikkatli bir gözlemcisi ve titiz bir araştırıcısıdır, fosilleşmiş kalıntıların, biçim, gelişme, vb. ile ilgili olarak dış yapılarını, daha sonra da kesiler aracılığıyla iç yapılarını inceler. Yalnızca izler bulunduğunda, alçıyla, sıvı çimentoyla, plastik maddelerle ya da başka harçlarla kalıp alma işlemlerine girişir, fosilleşmiş izlerin bulunduğu ya da fosilin içinde yer aldığı arazinin yaşım araştırır, söz konusu arazinin uğradığı değişik olguları (yükselme, çökme, aşma, başkalaşım, vb.) da hesaba katarak bu arazinin doğasını titizlikle saptar. Fosiller arası karşılaştırma önemli bir bilgi kaynağı oluşturur. Fosillerin ya da fosilleşmiş izlerin coğrafi dağılımı, ortamı, özellikle de ele alman canlının içinde yaşadığı iklimi belirleme olanağı sağlar.
Paleontoloji uzmanı, belirgin izlerini gözlediği ya da kalıntılarını izlediği herhangi bir canlı türüyle, anatomisi ya da izleri onlara benzeyen ve onlardan önce ya da sonra yaşamış benzer türlerin üyeleri arasındaki ilişkileri araştırmaya çalışır. Eskiden yaşamış canlılarla günümüzde yaşayan canlıları karşılaştırır, bunlar arasında güçlü bağlantılar bulamazsa, farkları saptar ve dönüşümcü mekanizmanın birkaç belirtisini ortaya koymaya çalışır, varsayımlar, kuramlar oluşturur ve bunları doğrulamayı dener. Öbür bilim dallarına, ama özellikle genetik ve çevrebilime sıkı sıkıya bağlı olan paleontolojinin yaptığı araştırmaların günümüzdeki durumunda, paleontoloji uzmanı her şeyden önce bir biyoloji uzmanıdır.

PALEONTOLOJİNİN YASALARI

Paleontoloji birkaç ilke ortaya attı a : canlı varlıkların organlaşma derecesi, yeryüzünde yaşadıkları dönemin eskiliğiyle ters orantılıdır (artan karmaşıklık yasası); b- türlerde, evrimin en yüksek düzeyi bir türden öbürüne çok farklı değişir ve bundan sonra, türler yok olurlar ya da değişmeden kalırlar (ara evreler yasası); c- büyük organlaşma tipleri, bireşimsek çok karışık ya da genelleşmiş, özelleşmemiş ve küçük boylu biçimlerden türerler (bireşimsel kökenler yasası); d- her fi-lumun evrimi, organların özelleşmesi, sayılarının azalması, hatta bireşimsel organların ortadan kalkması yönündedir (özelleşme yasası); e- özelleşmeleri doğrultusundaki evrim geliştikçe, belli bir filumda, türlerin temsilcilerinin boyları değişmez hale gelir ya da artar ama küçülmez (boyun büyümesi yasası); f- bir tür, bireyoluşunun eski durumlarına dönemez (türlerin evrimi geriye dönüşlü olamaz); evrim, sürekli soyun o güne kadar görülmemiş yeni özelleşmeleri yönünde dönüşür (geriye dönülmezlik yasası).

İNSAN PALEONTOLOJİSİ

İnsan paleontolojisi, genellikle, primatlara paleontolojisinden ayırt edilmez. Bütün memeliler gibi tüm primatlara da ataları, çok küçük boylu böcekçillere dayanır. Büinen en eski primat fosili Alt Eyosen’den kalmadır ve buna Tetonius homunculus adı verilir.
Plesiadapidae ailesi üyeleri (ya da bunlarla akraba olan biçimler), hâlâ eski böcekçil özellikleriyle karışmış birçok kemirici özelliği de taşırlar. Bunların Madagaskar ve Komor takımadaları makilerinin doğrudan ataları oldukları sanılır. Yalnızca aynı dönemde yanmaymunların bulunduğu tahmin edilebilir. İlk gerçekmaymun fosilleri (hâlâ makilerin birçok özelliğini taşıyorlardı) Oligosen devrinin başından kalmadır. Bunlar kısa boylu bireylerdi ve kalıntıları El Fayyum’ daki (Mısır) zengin maden damarında ortaya çıkarıldı. İki cinsleri vardır: Apidium ve Parapithecus. Bunlar ve benzerleri, gerçekmaymunların ayrı ayrı evrim geçiren iki büyük soyunun doğrudan atalarıdır: Eski Dünya’nın bütününde yayılan, 32 dişli, yüzü köpeği anımsatan darburunlumaymun-lar ya da Eski Dünya maymunları: Amerika kıtasında yayılan, 36 dişli, kavrayıcı kuyruklu yassıburunlumay-munlar ya da Yeni Dünya maymunları.

İnsansımaymunların ve insangillerin uzak ataları olduğu varsayılan bir canlının en eski kalıntıları Orta Oli-gosen’den kalmadır. Bu, Orta Miyo-sen’den kalma fosil Pliopithecus’tan önce yaşamış olan Propliopithecus’ tur. Ama bu iki biçimin de, sonunda jibonlara ulaşan uzunkollumaymun-giller soy zincirine açıkça bağlandığı sanılır. Bu kabul edilince, Pliopithe-cus’ların insansımaymunların ve insangillerin doğrudan ataları olduklarını da kabul etmek gerekir. Bunların, insansımaymungillerin ve insangillerin doğrudan atalarıyla aynı olduğu varsayılabilir. Oldukça yeni buluşlara ve çalışmalara göre, insansımaymungillerin ve insangillerin ortak atalarından biri, kalıntılarına Miyosen devri başında raslanan ve El Fayyum’da bulunan Aegyptopithecus zeuxis olabilir; Miyosen’in ortalarından kalma olan ve Kenya’da ortaya çıkarılan Kenyapithecus wikery, Aegyptopithecus zeuxis’in ya da benzerlerinin soyundan gelmiş olabileceği gibi, aynı zamanda insangillerin de atası olabilir.
İNSANGİLLER insangiller iki temel ölçütle insansı-maymungillerden ayrılır: İki ayak üstünde yürüme; çengel biçimli köpek-dişlerinin yok olması ve bunların yerini İcüçük köpekdişlerinin (öbür dişlerin boyutunda ya da biraz büyük) alması. Bundan başka, iki ayak üstünde yürüme özelliğinin sonucu ya da hareket noktası olarak, insangüler iki ellidir (maymunlar ve insansımaymunlar gibi dört elli değillerdir). Beyin hacminin artması, ek bir değerlendirme öğesidir, ama Australopithe-cus’larla aynı boydaki insansımay-munlar arasmda çok az değişiklik gösterir.
Kenyapithecus ’un insangillere özgü sivri köpekdişleri az gelişmiştir; ama söz konusu özelliğin görüldüğü fosillerin yetersizliği köpekdişlerinin duruşuna ilişkin bir varsayımın öne sürülmesine olanak vermez. Kenyapithecus ile eski Australopithecus’ un izleri arasında (insansı yapılı bir diş yaklaşık 9 milyon yıllıktır), hem insansıların hem maymunların özelliklerini taşıyan fosiller yer alır. Yaklaşık 14 milyon yaşında olan Ramapithecus’un azı dişlerinin taslağı insan azı dişini anımsatır; yaklaşık 12 milyon yaşında olan Oreopithecus, karma dişli, uzun kollu, kesinlikle iki ayak üstünde yürüme özelliğine sahip ve jibon boyunda olmasıyla Ramapithecus’tan ayrılır; dişleri çok iri, ama yapısı in-sanınkine benzeyen, bir goril kadar etkileyici olduğu sanılan, beden duru şu bilinmeyen Gigantopithecus’un eı eski diş kalıntıları, yaklaşık 8 milyo yıllık, en yeni diş kalıntılarıysa Döı düncü Zaman’ın başlarından kalım dır. Yaygın kanı, bu üç cinsin insa giller filumunun “sapkın dalları” c masıdır ve bunlar döl bırakmadan o tadan kalkmışlardır. Australopith cus’ların farklı çeşitleri arasında, b yontulmuş yassı çakıl sanayisinin yı ratıcılarmı içeren tiplere Australaı thropus adı verilir.Bunların son ter silcileri yaklaşık 600 000 yü önce o tadan kalkmışlardır. Daha önce Pith. canthropus adı verilen Archanthrı pus’lar Australanthropus’ların yeriı alarak 150 000 yılma uzanan bir d neme kadar yaşadılar. Bunlarda sonra, -50 000 yüına kadar ortaya ç karılan ilk örneği Neandertal insaı olan Paleanthropus’lara raslanı Ama yaklaşık 100 000 yüından be daha fazla evrim geçirmiş insanım biçimler gelişerek doğrudan atalar mız olan Neanthropus’a ulaştüar; Ni anthropus’larla Paleanthropus’ 1e melezleşmiş ya da karışmış olabüi ler. Günümüzde elde bulunan bügüı rin ışığında, bir sanayisi olabilecc düzeydeki bir Australopithecus’v yaklaşık üç müyon yü kadar önce On vadisinde (Etyopya) yaşadığı düşüni lebilir.

HAYVAN PALEONTOLOJİSİ

Hayvan paleontolojisi ya da zoopal ontoloji, ortadan kalkmış hayvan t çimlerinin incelenmesidir. Tarihs açıdan genel paleontolojiden eskid ve Cuvier’nin ortaya attığı organlar: karşılıklı bağıntısı ilkesi’ne dayanır.

KARŞILIKLI BAĞINTI VE BAĞIMLILIK

Karşılaştırmalı anatominin temel olan bu ilke, iskeletinin yeterince bü yük bir parçası sayesinde, her bireyü belirli bir türe girdiğini ortaya koyma ya yönelir. Karşılıklı bağıntılar,organlaşmış canlıların uyumunu sağlar. Cuvier her organlaşmış canlının bir bütün oluşturduğunu açıkladı. Bu bu tür sonlu ya da kapalı olarak kabul edilen ortamın bağımsız bir sistemidir Bölümleri karşılıklı olarak birbirini denk düşer ve uyumlu bir tepkiler bütününden başlayarak, benzer biı amaca katkıda bulunurlar. Sözgelimi bir etçil hayvanın hem köpekdişleri hem de avları parçalamaya yarayar tırnakları vardır. Aynı biçimde, tümüyle etçillere yönelik av olan bir ot-çulun, avcı hayvanlardan kaçabilmesi için çok daha hızlı koşma olanağı veren, ucu toynaklarla donanmış ayakları vardır. Ve, doğal olarak dişleri bitkisel maddeleri öğütebilecek niteliktedir. Montmartre’ın alçıtaşında opossumlarınkini anımsatan dişlerle donanmış küçük bir çene kemiği bulununca, Cuvier, kazma eylemine girişilecek olursa, günümüzde Amerika’da yerleşmiş bulunan opossumlara benzeyen bir bireyin bulunacağını öne sürdü ve bu tahmini doğru çıktı. Organların karşılıklı bağıntısı ilkesine bir de bağımlılık ilkesi eklenir.Bağımlılık ilkesine göre bir organ sürekli, belli bir başka organla değişmez bir durum ilişkisi içindedir; söz konusu ikinci .organ da bir başka organla durum ilişkisindedir. Sözgelimi, bir kemik parçasının başka bir kemik parçasına göre durumu, bütünün neye yönelik olduğunu belirleme olanağı verir ve organlaşmış bir canlının özelleşmiş organları, söz konusu canlının yaşama biçiminin kendiliğinden ortaya konmasını sağlarlar. Sözgelimi, toprak altı yaşamına çok iyi uyarlanmış olan köstebeğin, yeraltı yuvasının biçimine uygun olarak silindir gibi bir
bedeni, yaşadığı ortamda ışık bulunmamasıyla ilişkili olarak tek renkli, çok kısa kıllı bir postu vardır. Kuyruk kısadır ve hareket etmesini fazla engellemez; ön üyeleri kazıcı, arka üyeleriyse iticidir. Gözleri gelişmemiştir ya da gizlidir; buna karşılık koklama ve dokunma duyuları güçlüdür. Anatomiye, morfolojiye, fizyolojiye ilişkin bu sibernetik gözlemler, organın gerçekte neye yönelik olduğunu ortaya koyan (ereklik) kuramı destekledi. Bununla birlikte, söz konusu durumlar. her zaman titizlikle gözlenmedi ve Cuenot, Cuvier’nin ilkeleriyle çelişen Nebraska tekparmaklısını fosil kalıntılarına dikkati çekti. Orantıları ve boyu bir gergedan kadar olan bu tekparmaklının kafatası ve boynu atınkine, kesici dişleri gevişgetirenlerinkine benziyordu; buna karşılık, üç parmaklı ayakları vardı ve parmakları, dişsizlerinkini anımsatan ikiye yarılmış büyük tırnaklarla son buluyordu. Ayaklardaki tırnakların özellikle ön ayaklarda bulunanları gelişmişti. Kuşkusuz, hayvan bu tırnakları “eti parçalamak” için değil, daha büyük bir olasılıkla toprağı kazmak ve beslenmesine yarayan topraktaki soğanları ve başka kökleri çekmek için kullanıyordu.

BİRİNCİ ZAMAN

Alt Kambriyen’de, yani asıl Birinci Zaman ya da Paleozoyik’ten önce gelen dönemde (yaklaşık olarak yüz milyon yıl sürdü), çamur içinde kazılmış deliklerin izleri, kurtlar a benzeyen yaratıkların etkinliklerini ortaya koyar. Solucansı biçimlerin Eokambriyen’de (-600 ile -500 milyon yıl arası) varlığı doğrulanmıştır; ikiçenetli hayvanlar, yani kendini korumak içiııistiridyele-rinki gibi kavkılar salgılayan hayvanlar ve ilk medüzlerle günümüzün sınıflamalarında yeri güçlükle saptanabilen bazı hayvanlar da solucansılarla aynı dönemde ortaya çıktılar. Ama daha Kambriyen’de (Birinci Zaman’ m ilk devri; yaklaşık -500 ile -400 milyon yıl arası), omurgalılar dışında modern sistematiklerde yer alan bütün büyük dallar bulunuyordu. Solucansı-lar ya da solucanlar gibi süngerler, medüzler, mercanlar (eski sünger biçimleriyle birlikte resifleri oluşturuyorlardı) da iyice gelişmişti ve doğal olarak, her çeşit birhücreli çok boldu: İkerli kabuklular kesiminden ışın-adiolariajve delikliler/Forami-unlarm başlıcalarıydı. Yumu-birçok takımı ortaya çıkar arasında, günümüzde ahtapotlar ve kalamarlarla temsil edilen kafatassızlarm (Cephalochordata) öncüleri de vardı. Bu yumuşakçalarm ya da öncülerinin büyük bölümü günümüze kadar varlığım sürdüremedi; sözgelimi, çoğunlukla iyi korunmuş yarı koni biçimli sivri kavkıları aracılığıyla çok iyi bilinen Hyolithes öbeği üyeleri bunlardan biridir. Denizlerin hakimi, günümüzdeki kabuklular (Crustacea) sınıfı üyelerinin uzaktan akrabası olan ve Silüryen’de (-400 ile -320 milyon yıl arası) en parlak dönemlerini yaşayan trilobitlerdir (Tri-lobita).
Silüryen’in bu döneminde hayvan yaşamı su ortamıyla sınırlıydı; su ortamında, bir tulumlu kurtçuğunu anımsatan bir canlı biçimindeki omurgalılar dalının ortaya çıkışı hazırlanmak-taydı. Silüryen’in bu omurgasızlarön-cesi hayvanları (sözgelimi, yuvarlaka-ğızlılar [CyclostomataJ] balıkları andırıyorlardı, ama henüz çeneleri yoktu; en irilerinin boyu 50 sm’yi geçmiyordu. Bedenlerinin ön bölümü, bazen gerçek bir “baş kalkanı” biçiminde birbiriyle kaynaşmış kemiksi plakalarla kaplıydı; bununla birlikte, bu hayvanları, daha sonraları ortaya çıkan ve çeneleri bulunan Ostracoder-ma öbeğinden balıklarla (zırhlılar) karıştırmamak gerekir.

Silüryen’de trilobitlere oranla kabuklulara (Crustacea) çok daha yakın öbeklerle eklembacaklılar (Arthropo-da) dalının büyük ölçüde geliştiği görüldü. Bunlar dev cinslerinin üyelerinin boyları 1,80 m’yi bulan (uzunluğu yaklaşık 2 m olan bir langust düşünelim) Eurypterida öbeği üyeleridir. Çok-bacaklılar(Myriapoda), akrepler ve hatta örümcekler ilk olarak bu devirde ortaya çıktılar.

HAVAYLA YAŞAYAN HAYVANLAR
İlk örümceğimsilerin varlığının ortaya çıkarılması çok büyük önem taşır, çünkü Yer’in atmosferinin solunabilir hale geldiğini kanıtlar. Gerçekte. Devonyen’de (-320 ile -280 milyon yılları arası) ilk gerçek böcekler ortaya çıktı. Omurgalılarda, doğrudan ataları ikiyaşayışlılarm da ataları olan ilk akciğerlibalıklar (Dipnoi) belirdi. İki-yaşayışlılann ilk temsilcilerine zırhlı-başlılar (Stegocephali) adı verildi. Zırhlıbaşlılar, boyları günümüzdeki en küçük kurbağalarınkiyle en iri ker-tenkelelerinki (yani varan) arasında değişen birçok takım, aile, cins ve türle temsil edildi. Sözgelimi, zırhlıbaşlı-ların bir temsilcisi olan Mastodonsa-urtıs’larda yalnızca başın boyu 1 m’yken bir başka ikiyaşayışlmın boyı 2 m’yi geçiyordu. İlk sürüngenler, yal mzca etçil sürüngenler olan küçük ya da orta boylu kotilozorlar (Cotylosau ria) Karbon devrinde vardı (-280 ile -220 milyon yıl arası); ama kotilozor-lardan bazıları, Birinci Zaman’ın son bölümleri olan Permiyen’den (-220 üe -200 milyon yıl arası) başlayarak gelişen otçullar soyunun kökenini oluşturdular; Paleozoik bölümlerin sonuncusu olan Permiyen’in sonundan kalma katmanlarda artık kotilozorlarm fosillerine raslanmaz, buna karşılık İkinci Zaman’da ya da Mezozoik’te sürüngenlerde bollaşma görülmeye başlar. Zengin Eskiçağ sürüngen öbeklerinin paleontolojisi kotüozor kökünden dört büyük öbek türediğini gösterir; a- Bütün en eski su sürüngenlerini, yani ihtiyozorları içeren Parap-sida; b- yarı su hayvanları olan Eurya-psida; c- memelilerin türediği sürüngen soyunun kökenini oluşturan ve çok erken bir dönemde, yani Silür-yen’de atalarından bazıları birkaç temel nitelik kazanmış olan Synapsida; d- iki büyük filumun (lepidozorlar/Le-pidosauria] ve arkozorlar [Archosau-rıa7)doğmasmayolaçanve üyeleri günümüzde büyük önem taşıyan Diapsi-da.

Bütün iri sürüngenler İkinci Zaman’ ın sonunda, günümüzde hâlâ bilinmeyen nedenlerden ötürü, ortadan kalktılar.

MEMELİLER

Paleontoloji uzmanları tarafından kullanılan yakın zamanlardaki buluşlar, İkinci Zaman’ın (Mezozoik) sonundan başlayarak (-200 ile -70 milyon yıl) memelilerin evriminin çok ileri olduğunu söyleme olanağı verir. Gerçekte, o zamanlardan kalma keselilerin fosilleri, günümüzde Amerika’da yaşayan opossumun iskelet kalıntılarına çok benzer. Buna karşılık Üçüncü Zamanda (-70 ile -12 milyon yılları arasında) gelişen ilk gerçek memeliler günümüz memelilerinden çok farklıydılar. Bunlar hâlâ çok ilkel hayvanlardı,ağırlıkları ve boyutlarıyla dinozorları andırıyorlardı ama genedi onlardan küçüktüler. Zaten en ilkel biçimleri, İkinci Zaman’ın ortalarındı dinozorlarla aynı dönemde yaşadılar Kafataslanna ve omuz kemerlerine raslanan ilkel memeliler gerçek “fosil kalıntıları” olan tekdeliklileri (Mo notremata) içerir.

Evrim yasalarına göre, belli bir öbe ğin en eski biçimleri aynı zamanda bir öbeğin gelmiş geçmiş en önemsiz biçimleri olduğundan, etenlimemelilerin en eski temsilcilerinin fosilleşmiş kalıntılarının (günümüzdeki sorekslerden iri olamazlar) ortaya çıkarılmasını beklemek gerekti. Öncelikle, Üçüncü Zaman’m en iri etenlimemeli fosilleri ortaya çıkarıldı.

Moğolistan’da Tebeşir devri sonundan kalma ve Kuzey Amerika’da Pa-leyosen devrinden kalma arazilerde çok küçük boyutlu, Deltatheridea öbeğine giren böcekçillerin döküntüleri saptandı; bu böcekçiller hâlâ az özelleşmiş dişleriyle günümüz böcekçillerinin ve kreodontlar’m doğrudan ataları sayılırlar. Kreodontlar, iri gövdeli, kısa bacaklı, yarı plantigrad, kafatasları beden hacimleriyle orantısız (henüz az gelişmiş beynin bu kaim kafatasıyla korunmasına karşın) etçillerdi.

Günümüzdeki böcekçil üstailelerin, Oligosen’den beri yaşayan soreksleri ve köstebekleri içermiş olan kirpigiller (Erinaceidae) ailesi üyeleri arasmda temsilcileri vardır.
Günümüzdeki temsilcileri ancak birkaç gram ağırlığında olan sorekslerin küçük bedenli olmalarına karşm Batı Avrupa’daki Oligosen arazilerde, kalıntılarına raslanır. Yarasaların ilk izleri de Oligosen’e kadar uzanır. Ama çok daha önceleri, öbekler devleşmeye doğru evrim gösterdiler. Bir çeşit suaygırı olan Panthodonta öbeği üyeleri ve üç tane boynuzla donanan Dinocerata öbeği üyeleri ortaya çıktı. Ama bu iki öbek de Oligosen devri sona ermeden tümüyle ortadan kalktılar. Pleyistosen devri başlarında hâlâ varlığını sürdürmüş dev bir tatu olan Glyptodon’un uzunluğu 4 m’ye ulaştı. Aynca, Megathenum öbeği üyeleri gibi (5 m’yi bulan uzunluklarıyla bir fil boyutundaydılar) tembel-hayvanlar da vardı. Fosil toynaklılar arasmda, Oligosen ve Miyosen’de, burunlarında dev çıkıntılar bulunan sapkın gergedanlar dikkati çeker: Kuzey Amerika’daki Titanotherium öbeği üyeleri; sivri, yarık ve içeri çekilebi-len tırnaklı Macrotherium öbeği üyeleri; yüksekliği 6 m’yi bulan, Asya’dayaşamış Baluchitherium öbeği üyeleri; eski zaman filleri ve doğrudan atalarımızla aynı dönemde yaşamış olar mamutlar.
Daha sonraları ortadan kalkmış, ama Tarihöncesi insanlarıyla aynı dönem de yaşamış öbür hayvanlar arasında mağara ayısı, hançere benzeyen köpekdişli ünlü kedigil Machairodus (ve akrabaları) sayılabilir.

BİTKİ PALEONTOLOJİSİ

Bitki paleontolojisi, gezegenimizi! geçmişinde çok eskilere uzanmayı gerektirir. Gerçekten de en eski mavi su-yosunu izleri 2 milyar yıllıktır. Modern paleontoloji uzmanlarına göre. Kambriyenöncesi’nin sonundan başlayarak en yalın biçimleri bakımından ele alındığında, bütün talli bitkiler ya kendileri ya da günümüzde tanınan benzer biçimleri halinde var oldular. Söz konusu talli bitkiler, birhücreli hayvanlar ve birhücreli bitkilerle aynı atadan gelirler ama onlardan farkl: bir evrim izlemişlerdir. Briyofitlerir ve eğreltilerin Alt Kambriyen’der. başlayarak dolaysız ataları vardır. Briyofitler bazı suyosunlarmdan türe yerek evrim geçirdiler. Eğreltiler eski briyofitlerden doğmuş olabilirler. Alt Kambriyen’den başlayarak briyo-fitlerin ve eğreltilerin atalarına paralel bir evrim geçiren açıktohumlularıi] çok eski ve çok yalm ataları var olmuştur. Ama Silüryen’den başlayarak köksüz ve az yapraklı bitkiler olan birçok Rhynia’nm fosilleşmiş izine ras-lanmasma karşılık bunların, Devon-yen’den önce var olduklarını ortaye koymak güçtür. Son gözlemler ve istatistik araştırmalar, açıktohumluların Devonyen’de 3 000 ve Karbon dev rinde 5 000 türünün bulunduğunu gösterir doğrultudayken, günümüzde açıktohumluların tür yapısı binin altındadır.

Hayvanlar gibi bitkilerin de devleşme evrimi geçirdikleri dönemler oldu. Hasırotu görünümündeki Rhyniales takımının boyu 50 sm’yi geçmez; ama ağaçsı eğreltiotlarının çeşitliliği içindeki Filicales takımının boyu birkaç metreye ulaşır. Atkuyruklarının boyu da bazen 10 m’yi geçer. Kibtatları, Devonyen’de, tartışmasız dev boyutlu biçimlerdi: Sözgelimi, yükseklikleri 30-40 m, gövdelerinin çapı 1,50-1,70 m olan pulluağaçlar ya da mühürlü ağaçlar.
Devonyen devrinin, sonra da Karbon devrinin ormanı pek gösterişsizdi: Yaprakların yeşilliğini bölen hiçbir çiçek pırıltısı yoktu ve açıktohumluları ya da-üreme aygıtları eğreltiotlarınkini andıran ve bu nedenle de Pteri-dospermae ya da daha yalm olarak “açıktohumlu eğreltiler” adı verilen bitkileri içeriyordu. Ayrıca, bazı örnekleri 50 m yüksekliğe ulaşabilen Cordaitales’ler de vardı. Permiyen’de başlayarak, Pteridosper-mae’ler ortadan kalktılar ve yerlerini Bennettitales ve Cycadales, Corda itales, Ginkoales’e bıraktılar. Bu yeni bitkiler tohumlar aracılığıyla ürüyorlardı ve dolayısıyla da çiçekler vardı. Bunların hem ayn ayn bitkiler de, hem-de aynı bitki üstünde dişi görünümü ve erkek görünümü altında birbirinden ayrı olarak bulunabildikleri ortaya kondu. En büyük boyuta, birkaç bin yaşında, 140 m kadar yüksekliğe varan sekoyalar ulaştı: İlk kapalıtohumlularsa Tebeşir devrinde ortaya çıktılar.

Yorum yazın