İlk İnsanların Aletleri

İlk İnsanların Aletleri – İlk İnsanların Kullandığı Aletler

Yüzbinlerce yıl boyunca aletlerini taştan yapmış olan insan, nasıl oldu da, birdenbire madenden alet yapmayı öğrenebildi? Üstelik madeni nerede buldu?
Ormanlarda ve ovalarda dolaşırken bakır parçalarına pek rastlamayız. Hele bakır külçe ender bulunur. Eskiden böyle değildi. Birkaç bin yıl önce külçe bakır şimdikinden daha sık bulunabilirdi. Bakır külçeleri ayaklarının altında yuvarlandığı halde insanlar buna önem vermezlerdi; çünkü aletlerini çakmaktaşından yaparlardı?
Bakır, insanların dikkatini ancak çakmaktaşı tükenmeye başlayınca çekti. Çakmaktaşı, insanlar kıyasıya harcadıkları için tükenmeye başlamıştı. İşlerken çevrelerinde öbek öbek çakmaktaşı parçaları bırakırlardı ve bunlar, çokluk hiçbir işe yaramazdı.
Yüzbinlerce yıl boyunca işe yarar çakmaktaşı yedekleri hissedilir derecede azalmıştı. Üstelik her çakmaktaşı balta, kazma, bıçak gibi büyük aletler yapımına yaramıyordu.
Birçok yerlerde çakmaktaşı kıtlığı başladı. Bu büyük bir sorundu. Ülkemizde demir yetersizliği başgöstermiş olsa, fabrikalarımızın durumunu düşünün. Demir arayıp bulabilmek için gittikçe yerin daha derinliklerine inmek oradan maden cevheri çıkarmak zorunda kalırdık.
Eski insanlar da böyle yapmış çakmaktaşı ocakları açmaya başlamışlardı. Bunlar, dünyada ilk maden kuyularıydı.
Bazı yerlerde tebeşir yataklarında on, on iki metre derinlikte eski maden ocaklarına rastlanır. Bilindiği gibi, çakmak taşlarıyla tebeşir aynı yerde bulunur.
O dönem yer altında çalışmak tehlikeliydi. Ocağa iple inilirdi. Karanlık ve dumanlı ocaklarda çıra ya da küçük biryağ kandili ışığında çalışılırdı. Şimdi madencilerin yaşamlarını korumak için maden ocakları ve tüneller dayanaklarla tutturulur. Geçmişte ise ocakların duvar ve tavanlarını pekiştirmeyi bilmezlerdi. Çöken ocaklarda madencilerin diri diri gömüldüğü olurdu. Eski çakmaktaşı ocaklarında, tebeşir tabakaları altında kalıp ölmüş madencilerin iskeletleri ve geyik boynuzundan yapılmış kakmaları bulunur.
Böyle ocaklardan birinde iki iskelete rastlanmıştı; bir adamla bir çocuk iskeleti… Anlaşılan baba, oğlunu da
alıp işe götürmüş ve bir daha eve dönmemişlerdi.
Şimdi gelelim yine çakmaktaşına
Çakmaktaşı azalıyordu. Hele iyisini elde etmek gittikçe güçleşiyordu. Oysa, çakmaktaşı insana gerekliydi. Baltasını, bıçağını ve çapasını hep ondan yapardı.
Çakmaktaşı yerine başka bir şey bulmak gerekti. Üstelik çakmaktaşından başka insanlar daha neleri denemediler! Gözleri hep bakır külçelerin- deydi. Bu yeşil külçeler, nasıl taşlardı acaba, bir işe yararlar mıydı?
Bir külçeyi alıp çekişle dövmeye başladılar. Taş sandıkları için bakırı da taş gibi işlemek istiyorlardı. Bakır, çekiçle dövüldükçe sertleşiyor, şeklini değiştiriyordu. Ama bakır dövmek ustalık isterdi. Fazla dövülünce incelip parçalanırdı.
İnsan işte böylece madeni ilk kez olarak dövmeye, yani işlemeye başlamıştı. Bu, madeni soğuk işlemekti. Soğuk işlemeden, ısıtarak işlemeye geçiş pek uzun sürmedi.
Kimi zaman bakır külçenin ya da bakır filizinin ateşe düştüğü oluyordu. Belki de insan balçığı pişirdiği gibi, bakırı da bile bile pişirmeyi denemişti. Ateş tavını alınca, bakır eriyip ocağın dibine yuvarlak bir şekilde birikirdi.
İnsanlar, elleriyle yaratmış oldukları görkeme şaşarak bakar ve yeşilimtrak kara taşı kırmızı bakıra çevirenin, kendileri olmayıp “ateşin ruhu” olduğunu sanırlardı.
Eriyip ocağın dibine toplanan bakırı parçalayıp taş çekiçleriyle balta ağzı, kazma ve bıçak yaparlardı.
Giderek insan, doğanın büyülü mahzeninde parlak ve dokunulduğunda çın çın öten bir maden bulmuştu. Yani, insanın ateşe attığı külçe ya da filiz, saf bakır olarak karşısına çıkmıştı.

Yorum yazın