AYASOFYA

AYASOFYA
Bizans sanatının en büyük eseri olan Ayasofya’mn yerinde daha önceki paga-nisma dönemi mabetlerinden birinin bulunduğu sanılır, ilk yapıldığında Büyük Kilise (Megale Ekklesia) olarak adlandırılan Ayasofya’ya ancak 5. yy’da sadece Sopfia denilmeye başlanmıştı. Hıristiyan üçlemesinin ikinci unsuru olan Kutsal Hikmet’e (Sofia) adandığından Ayia Sofia olarak tanınmıştır. Fakat Bizans halkı buraya uzun süre Büyük Kilise demeye devam etmiştir. Aynı ad fetihten sonra da Ayasofya biçimini alarak günümüze kadar yaşamıştır.
Ayasofya’mn iç süslemesinin ihtişamı, mimari ölçülerinin bir kilise için alışılmamış büyüklükte oluşu ve hepsinin üstünde, orta mekânına hâkim olan kubbenin yüksekliği ve çapının genişliği, daha yapıldığı yıllardan itibaren herkesi şaşırtmış ve hayranlık duymalarına yol açmıştır. Hıristiyan dünyası bu cüretli kubbenin yapımını insanüstü güçlere bağlamış ve bu gözlem, dini inanç ile birleşince, Ayasofya ortaçağ mistisizminin erişilmez bir sembolü olmuştur. Ortodoks inancında insanlar ve dünya üstünde semavi âlemi temsil eden kubbe, burada en yüceleştirilmiş görünümüne kavuştuğundan, bu kubbenin “sanki boşlukta yüzdüğü”ne inanılmış ve böylece, Ayasofya adının maddeleşmiş bir belirtisi sayılmıştır. Ortaçağ insanının bu görüşü, günümüze kadar insanları aynı güçle etkisi altında bırakabilmiş ve Aya-sofya’yı inceleyen çağımızın ilim adamları da çok defa bu görüşlere katılmaktan kendilerini alamamışlardır.
imparator I. Constantinus (hd 324-337), Hıristiyanlığı yasaklanan bir inanç olmaktan resmen çıkardıktan sonra, imparatorluğun her tarafında büyük kiliseler yapımına başlandı. Constantinus’un bu hoşgörüsünden dolayı birçok kilisenin kurucusu olduğu iddia edilmiştir. Fakat bu söylentilerin en eskisi 7. yy’-dan daha geriye gitmez. Halbuki 380-440 arasında istanbul’da yaşayan, kilise tarihi yazarı Sokrates, Ayasofya’mn ilk yapısının imparator Constantius (hd 337-361) tarafından inşa ettirildiğini bildirir. Constantius’un hayatını kaleme alan Evsebios (260-339) onun böyle bir kilise yaptırttığından hiç söz etmez.
Ayasofya’mn ilk açılış töreni, 15 Şubat 360’ta yapıldı. Bu üstü ahşap çatı ile örtülmüş, uzunluğuna gelişen bir bazilika idi. istanbul Patriği loannes Krisosto-mos, Arkadios’un (hd 395-408) eşi Ev-dokia’nın Ayasofya önüne gümüş kaplamalı bir heykelinin dikilmesi yüzünden çıkan tartışmada, 20 Haziran 404’te iç Anadolu’ya sürgün edildiğinde meydana gelen ayaklanmada, ilk Ayasofya kısmen yandı. Onarım ancak II. Teodo-sios döneminde (408-450) tamamlandı ve açılış 10 Ekim 4l5’te yapıldı. A. M. Schneider (1896-1952) tarafından, binanın batı tarafında yapılan kazıda bulunan, üzerlerinde On iki Havari’yi temsil eden kuzu kabartmaları olan mermer blokların, bu ikinci Ayasofya’mn abidevi ölçüdeki girişinin parçaları oldukları ileri sürülmüştür. Bu Ayasofya da tahmin edildiğine göre yine ahşap çatılı, bazilika tipinde bir yapı idi.
imparator I. lustinianos (hd 527-565) aleyhine 13 Ocak 532’de başlayan ayaklanmada, isyancıların önce başarıya ulaştıklarını sanarak “zafer” diye haykırmaları yüzünden Nika (Zafer) olarak adlandırılan büyük kargaşada çıkan yangında, 13-14 Ocak gecesi kilise ikinci defa yandı. Durum düzeldikten sonra lustinianos derhal kilisenin ihyasına girişti, imparatorun hayatı ve işlevi hakkında pek çok eser yazan Prokopios (yak. 500-562) inşaata 23 Şubat’ta başlandığını bildirir ki, bugün görülen işte bu üçüncü Ayasofya’dır.
Ayasofya’mn içinde ve çevresinde 1946’dan itibaren kazılar yapan Muzaffer Ramazanoğlu (1901-1958) bazı yeni görüşler ileri sürerek, ilk binanın Constan-

447

AYASOFYA

Ayasofya’nın havadan çekilmiş bir fotoğrafı. Sağda arkada Aya irini ve Topkapı Sarayı, önde sağ köşede III. Ahmed Sebili ve Çeşmesi. Ara Güler, 1970

tinus zamanında yapıldığını, oğlu Kons-tantios’un bunu büyütüp, üç nefli bir bazilika biçimine soktuğunu iddia etmiştir. II. Teodosios bu bazilikanın güney kısmının üstünde yeni kiliseyi yapmış olup şimdi görülen iç ve dış holler (nar-teksler), bunun orta ve bir yan nefi üstündedir. Nihayet I. lustinianos’un kilisesi ise bu kalıntıların üstünde kurulmuştur. Ancak bu görüşler hiç taraftar bulmadığı gibi, iddiaların çoğu inandırıcı olamamıştır. Fakat Ramazanoğlu’nün yeteri kadar tanıtılmadan kalan kazı buluntularının da arkeoloji bakımından önemli oldukları inkâr olunamaz.
I. lustinianos, Ayasofya’nın yapımı için Batı Anadolulu iki mimar-mühendi-si görevlendirdi. Bunlar Miletoslu (Söke yakınında Balat) IsidorosC-“) ile Tral-les’li (Aydın) Antemios(->) idi. inşaat için, her taraftan malzeme toplanırken, başta Efesos’ta Artemis’teki olmak üzere pagan (putperest) mabetlerinin sütunları da istanbul’a getirildi. Bir kaynağın bildirdiğine göre, yüz ustabaşının idaresinde on bin amele ile yapılan inşaat beş yıl sürdü ve açılış 27 Aralık 537 günü yapıldı. Fakat içinin süslemesi daha yıllarca sürerek ancak II. lustinos (hd 565-578) döneminde bitti. Ayasofya yapıldığında “… kaplanamaz, sınırlanamaz bir boşluk, çevrelenemeyen kozmosun” bir sembolü olarak görülmüştü. Kubbe-

si, “erişilmez bir sınırsızlık, mozaik ve renkli taşlarla kaplı duvarlar, çayır, orman ve denizleri” temsil eden yeryüzü olarak kabul ediliyordu.
Ayasofya’nın, Ağustos 553’te ve 14 Aralık 557’deki depremlerde büyük kubbesi ile doğudaki yarım kubbesinde çatlaklar belirmesi üzerine onarımına geçildi, fakat 7 Mayıs 558 günü kubbenin büyük bir kısmı çökerken, sunak masası, kiborion ve ambon’u da parçaladı. I. lustinianos’un emri ile Isidoros’ un yeğeni Genç Isidoros onarımı üstlendi. Bu mimar, kubbeyi otuz ayak (7 m kadar) yükselterek daha hafif malzemeden yaptı ve açılış 23 Aralık 562’de oldu. Bu ikinci açılış töreni dolayısıyla, Pavlos Silentiarios, Ayasofya’nın büyüklük, güzellik ve ihtişamını öven abartılı manzum bir destan (ekphrasis) yazmıştır. Bu sıralarda kilisenin hizmetini gören din adamlarının sayısı altı yüz olarak belirlenir.
Bizans tarihinde önemli bir akım olan Ikonoklazma (tasvirkırıcılık) döneminde (726-842), Ayasofya’daki bütün figürlü resimlerin yok edildikleri bilinir. Bu akımın en büyük taraftarı İmparator Teofilos (hd 829-842), Ayasofya’ya değer verdiğini göstermek üzere, antik çağa ait bir binadan alınmış, tunçtan çok güzel bir çift kapı kanadını, kilisenin güney taraftaki girişine taktırmıştır.

Ayasofya 859’da büyük bir yangın geçirdi. Fakat 8 Ocak 869 günü meydana gelen depremde batıdaki yarım kubbelerden biri yıkıldı. I. Basileios (hd 867-886) derhal gerekli onarımı yaptırdı. 989’un 25-26 Ekim gecesi olan depremde, kilisenin birçok kısımları ile büyük kubbe önemli ölçüde çöktü. II. Basileios (hd 967-1025) altı yıl süren ve Tiridat adında Ermeni asıllı bir mimarın yürüttüğü çalışmalar ile Ayasofya’yı eski haline getirtti ve 13 Mayıs 994’te kilise yeniden ibadete açıldı. Onarımın bu kadar uzun sürmesi, tahribatın büyüklüğüne bir işaret sayılır.
Bizans’a esir olarak 10. yy’da gelen Harun bin Yahya, Ayasofya’nın bir köşesinde bulunan bir “vakit gösterme ara-cı”ndan bahseder. Kilisenin güneybatı köşesinde olan bu horologio’nun içindeki bir mekanizma ile her saat başı bir kapağın açılması ile bir kukla dışarıya çıkıyordu. Sonra sırası ile başka kapaklardan başka kuklalar görünüyordu, imparator VII. Konstantinos Porfirogenne-tos (hd 913-959), yazdığı “TörenlerKita-Wnda, Ayasofya’da imparator ve patriğin katılımı ile yapılan törenleri ayrıntıları ile anlatır. Bizans tarihi içinde patrikhane, Ayasofya’nın güney tarafında olmakla beraber, büyük dini toplantılar, kilisenin üst katındaki güney galerisinde yapılıyordu. Bu toplantılardan I. Manuel

AYASOFYA

448

Fossati’nin çizimiyle Ayasofya ve çevresi (solda) ile içinden bir görünüm (sağda), 19. yy. Tahsin Aydogmuş fotoğraf arşivi

Komnenos döneminde (1143-1180) 1166’da yapılanında alınan karar bir ferman halinde mermer levhalara işlenerek, narteks bölümünün duvarına yapıştırılmıştı. Fetihten sonra uzun süre yerlerinde duran bu levhalar II. Selim (hd 1566-1574) döneminde, 1566’da kaldırılıp, ters çevrilerek Kanuni Sultan Süleyman türbesinin saçağında kullanılmıştır.
IV. Haçlı Seferi 1203’te Byzantion’a geldiğinde, onlara borçlu olan IV. Alek-sios, Ayasofya’nın değerli bazı eşyasını Latinlere bağışlamak zorunda kalmıştır. Kısa süre sonra 1204’te Batılı şövalyeler şehri ele geçirdiklerinde, Ayasofya ciddi surette yağmalandığı gibi, ilk kargaşa günlerinde bir dini bina için yakışıksız bazı çirkin olaylar da oldu. Kaynaklara göre, Meryem sunağı parçalandı, dini ayin kupalarında şarap içildi, yağmalanan eşyayı taşımak için hayvanlar kilisenin içine kadar sokuldu. Hattâ Bizanslı yazar Niketas’a inanılırsa, bir fahişe, kürsüye çıkarak şarkı okumuş ve dans etmiştir. Bu arada Hıristiyanlığın birçok kutsal eşyası (rölik), içinde saklandıkları değerli mahfazaları ile Ayasofya’dan alınarak, Batı’daki kiliselere yollanmıştır.
ilk taşkınlıklar durulduktan sonra Ayasofya Venediklilerin idaresinde kalmıştır. Buranın idaresini diğer Katolikle-re vermek istemedikleri için aralarında ciddi sürtüşmeler olmuştur. Fakat 126l’e kadar süren Latin işgali sırasında, Batılı beş imparator burada taç giymiştir. Ayasofya’nın yukan kattaki güney galerisinde yerde görülen Henricus Dandolo yazılı taşın, istanbul’un Haçlılar tarafından işgali için çok uğraşan ve burada ölen Venedik dojunun mezan olduğuna inanılır. Ancak bu yazının 1847-1849 arasındaki onarım sırasında, Dandolo’nun hatırasını yaşatmak için sembolik bir mezar yeri uydurmak düşüncesiyle buraya işlendiği de ileri sürülür.

Bizans, 126l’de şehri geri alıp imparatorluğu ihya ettiğinde Ayasofya oldukça yıpranmış halde idi. Büyük ihtimal ile binanın batı tarafındaki dört destek payandası bu sırada yapılmıştır. II. And-ronikos (hd 1282-1328), 1317’de yapının doğu ve kuzey taraflarının tehlikeli durumunu önlemek için, bu cephelere destek payandaları yaptırmıştır. 1344 Ekim’indeki şiddetli depremde, Ayasofya’nın birçok kısmı çatlamış, fakat çöküntü 19 Mayıs 1346’da olmuştur. Kubbenin bir parçası ile doğu kemeri ve bazı bölümler yıkılmıştır. Bu sırada imparatorluk, onarımın giderlerini karşılayacak durumda olmadığından, Ayasofya bir süre kapalı kalmış, ancak 1354’te özel bir vergi toplamak ve bağışlar almak suretiyle Astras ve Peraeta adlarında iki Latin mimar tarafından gerekli onarımlar yapılabilmiştir, istanbul’un 1453’te fethinden kısa süre önce, Aya-sofya’da bazı onarımlar yapmak üzere Ali Neccar adında bir Türk mimarın gönderilmiş olduğu yolundaki söylentinin doğruluk derecesi bilinemez. Bizans imparatorluğumun son döneminde Ayasofya artık bakımsız ve perişan bir haldedir. Semerkant’a, Timur’a elçi olarak giden ispanyol Ruy Gonzales de Clavi-jo, 1403’te kilisenin birçok kapısının düşmüş ve çevresinin harabelerle dolu olduğunu seyahatnamesinde yazar.
II. Mehmed (Fatih) 29 Mayıs 1453’te Byzantion’u fethedip, şehre girdiğinde, gerek Tacizade Cafer Çelebi, gerek Tursun (Tûr-ı Sînâ) Bey’in haber verdiklerine göre, doğru Ayasofya’ya giderek, kubbenin üstüne kadar çıkmıştır. Fetihte bizzat bulunan Tursun Bey II. Mehmed’in (Fatih) kilisenin çevresini çok harap bulduğunu bildirirken, onun burada ünlü Farsça beyti söylediğini de kaydeder (Türkçesi, Örümcek Kisrâ’nın takında perdedarhk ediyor / Baykuş Ef-

râsiyâb’ın kalesinde nevbet vuruyor). Gerekli temizlik yapıldıktan sonra, usul gereğince fetih işareti olarak, kilise camiye çevrilmiş, genç padişah imamlık görevini yapan Akşemseddin’in idaresinde ilk cuma namazını artık Ayasofya Cami-i Kebiri olan bu mabette kılmış, onun adına burada ilk hutbe okunmuştur. Bundan itibaren de Ayasofya’nın Türk dönemi başlamış oldu.
16. yy’da yaşayan Gelibolulu Âli’nin Künbü’l-Abbar’da bildirdiğine göre Fatih, Ayasofya hakkındaki Bizans yazmalarını toplatarak, bunları Türkçeye çe-virtmiştir. Pek çok kütüphanede yazma olarak rastlanan Tarih-i bina-i Aya Sofya başlıklı risalelerin hepsinin özünün, Bizans döneminde yazılmış “Patria” denilen istanbul tarihlerinin, Ayasofya’dan bahseden “Diegesis” adlı bölümüne dayandığı belirlenmiştir.
Bellibaşlı Türk şehirlerinde varlığı görülen bir ulu cami istanbul’da yapılmamış, bu görevi Ayasofya görmüştür. Fatih, değişik nüshaları günümüze kadar gelen vakfiyelerinde Ayasofya Camii’nin bakımı için gelir sağlayacak pek çok mülk ayırdıktan başka, caminin hizmetlerini görmek üzere 62 görevli atamıştır.
Fatih döneminde, genellikle sanıldığı gibi tuğla minare değil, batıdaki yarım kubbenin güney köşesindeki ağırlık kulesinin üstüne ahşaptan bir minare yapılmıştır. Fatih caminin kuzey tarafına da bir medrese inşa ettirmiştir.
II. Bayezid döneminde (1481-1512), Bâb-ı Hümayun tarafındaki minarenin yapıldığı söylenirse de, bize göre bu minare daha sonra Mimar Sinan tarafından yapılmış olup Bayezid döneminde inşa edilen minare tuğladan olandır. II. Bayezid medresenin üzerine bir de kat ilave ettirmiştir. I. Süleyman (Kanuni) döneminde (1520-1566) Macaristan’da Bu-din’in fethi üzerine oradaki katedralden

449

AYASOFYA

tarif eder. Ayasofya’nın ilk planı ve içini gösteren gravürler G.-J. Grelot tarafından 1680’de yayımlanmıştır. Fakat Ayasofya’nın içini ve mozaiklerini gösteren en mükemmel desenler 1710’da istanbul’da bulunan isveçli mühendis subay Cornelius Loos tarafından çizilmiştir.
III. Ahmed döneminde 1717’de Ayasofya’nın sıvaları yenilenmiş, kubbenin ortasına eski gravürlerde görülen, dövme demirden çok büyük bir top kandil asılmıştır. Hüseyin Ayvansarayî (ö. 1787), Mecmuâ-i Tevârih adlı eserinde 1733-1734’te yapılan bir tamiri idare eden mimardan, zeminden kubbe yüksekliğinin 72 arşın olduğunu öğrendiğini yazar. Fakat en önemli onarım ve ek binaların yapımı, I. Mahmud (hd 1730-1754) tarafından 1739-1740’ta yapıldı. Türk sanatının şaheserlerinden şadırvan, sıbyan mektebi, aşhane-imaret, kütüphane ve
çıkarılan iki şamdan Sadrazam ibrahim Paşa tarafından mihrabın iki yanına konulmuştur.
Ayasofya’ya en fazla ilgi gösteren padişah II. Selim’dir (hd 1566-1574). Tahta çıktığında Ayasofya’yı ziyaretinde nar-teks kısmında duvarda gördüğü 1166 tarihli mermer levhalara işlenmiş kararın ne olduğunu sormuş, kendisine, “Hazret-i Ali’nin tılsımıdır” şeklinde gülünç bir açıklama yapılması üzerine, bir Rum papaz getirterek bu metnin tercümesini yaptırmış ve 1567’de istanbul’da olan Marco Antonio Pigafetta’mn yazdığına göre 8 Ağustos 1567’de II. Selim’in emri ile bu levhalar kaldırılmıştır. Bunlardan beş tanesi 1960’ta Kanuni türbesinin saçağında ters çevrilmiş olarak bulunmuştur. Asılları türbedeki yerlerine konulurken, kopyalan da Ayasofya’daki yerlerine yapıştırılmıştır. II. Selim, Bâb-ı Hümayun tarafındaki gövdesi yivli minareyi yaptırdıktan başka, caminin etrafının açılması ve binanın onarımı ile Hassa Başmimarı Sinan’ı görevlendirdi. 1572 ve 1573 tarihli belgeler ve tarihi kaynaklarda, Fatih döneminden kalan ahşap minarenin kaldırılması ve yeni bir minare yapılması, harap kısımların onarılması, duvarların payandalarla desteklenmesi, camiye bitişik ev yapanların cezalandırılmaları gibi hususların kararlaştırıldığı öğrenilir.
II. Selim, Ayasofya’ya iki minare daha ilave edilerek kendisi için de bir türbe yapılmasını istemiş, fakat bunlar ancak onun ölümünden sonra III. Mu-rad’ın (hd 1574-1595) ilk yıllarında tamamlanmıştır. Duvarları çini kaplı hünkâr mahfili ile çok zarif bir mermer minber, vaaz kürsüsü ve müezzin mahfili de bu sırada yapıldıktan başka, Bergama’da bulunmuş, yekpare mermerden oyulmuş antik çağdan kalan iki küp buraya getirilerek caminin içine konulmuştur. Bu küplerden üçüncüsü ise 1837’de Paris’te Louvre’a götürülmüştür.
Mimar Sinan’ın Ayasofya’nın güneydoğusunda II. Selim için yaptığı türbe ile burası bir hanedan mezarlığına dö-npşmüştür. Aynı yerde 1600’de Hassa Başmimarı Davud Ağa, III. Murad için ikinci türbeyi yapmış, bunu III. Meh-med’in (hd 1595-1603) ölümünden sonra mimar Dalgıç Ahmed Ağa’nın yaptığı üçüncü büyük türbe binası takip etmiştir. Her üç türbe de Osmanlı dönemi Türk mezar mimarisinin en muhteşem anıtlarından sayılırlar. Gerek bu türbelerin içlerine, gerek etraflarına genellikle hanedandan pek.çok kimse gömüldüğü gibi, burada ayrıca Şehzadeler Türbesi olarak adlandırılan küçük bir mezar binası daha yapılmıştır. 1617’den itibaren önce doksan altı gün, sonra on altı ay iki defa padişah olan ve tam deli olduğundan sarayın bir dairesine kapatılan I. Mustafa l639’da öldüğünde (veya öldürüldüğünde), Ayasofya’nın güneybatı köşesinde evvelce vaftizhane olan ve burası camiye dönüştürüldüğünde kandil yağlan ambarına dönüşen bina, ace-

Matrakçı Nasuh’un Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn-i Sultan Süleyman Han adlı yapıtında yer alan iki minareli Ayasofya ve çevresini betimleyen minyatürü, 1537. Erkin Emiroğlu fotoğraf arşivi
le bir türbe haline sokularak I. Mustafa buraya gömülmüş, on yıl kadar sonra Sultan ibrahim de (hd 1640-1648) idam edildiğinde aynı yere defnolunmuştur.
Ayasofya camiye çevrildiğinde içindeki bütün mozaiklerin üstlerinin kapatıldıkları sanılır. Fakat bu doğru değildir. 16. yy’dan itibaren burayı ziyaret eden yabancı seyyahların hepsi, mozaiklerin görülebildiğini, yalnızca figürlerin yüzlerinin kapatıldığını bildirirler. Müslüman ziyaretçilerden 1590’a doğru Fas sultanının elçisi olarak istanbul’a gelen Ebu el-Hasan et-Tamgruti de bu mozaik resimlerin çoğunu görmüştür. Evliya Çelebi de 17. yy’da bu mozaikleri “… kubbelerin hepsinin içlerinde altınlı mineden resimlerle… ve başka insan resimleri yapılmıştır ki, dikkat gözüyle seyredenlerin hayretlerinden parmaklan ağızlarında kalır…” cümleleri ile

AYASOFYA

450

Ayasofya iç mekânında apsise doğru bir bakış. Ara Güler

yeni bir hünkâr mahfili ile mihrap inşa edildikten başka bu dönemde içerideki mozaiklerin de üstlerinin kalın badana tabakası ile kapatıldıkları bilinir. Baron de Tott, 1755’te mozaiklerin artık görülemediğine işaret eder.
Hocapaşa semtinde çıkan ve 36 saat süren yangında ise, çevredeki alevlerin şiddetinden Ayasofya’nın kubbe kurşunlan eriyerek çörtenlerden aşağıya akmıştır. I. Mahmud’un inşa ettirdiği ek binalar ile Ayasofya, bir külliyenin merkezi durumuna girmişti. Câbi Said Efen-di’nin Vekayiname ‘sinden öğrenildiğine göre, II. Mahmud tarafından 1809-1810′ da sekiz yüz kese kadar para harcanarak Ayasofya tekrar onarılmıştır. Fakat bunun yeterli olmadığı, Abdülmecid (hd 1839-1861) tarafından çok büyük çapta bir onarım girişiminde bulunulmasından anlaşılır, isviçre asıllı mimar Gaspare T. Fossati’ye (1809-1883) havale edilen bu işin gerçekleşmesi için mi-rasçısız ölen Şeyhülislam Mekkîzade Mustafa Asım Efendi’nin (1733-1846) devlete kalan parası kullanılmıştır. Kardeşi Giuseppe (1822-1891) ile 1847’den itibaren çalışmalarına başlayan Gaspare Fossati, ortalama sekiz yüz işçi çalıştırarak, yapıdaki çatlakları o yılların tekniği ile giderirken, iç ve dış süslemeyi de bütünü ile elden geçirmiş, mozaikleri meydana çıkarmış, bunların desenlerini

çizdikten sonra yeniden üstlerini örtmüştür. Bu arada bazı yeni ek binalar da inşa edilmiş, medrese bütünüyle 19. yy üslubunda bir yapı halinde yeniden yapılmıştır. Dökülmüş mozaik tanelerinden, Lanzoni adlı mozaik ustasına Ab-dülmecid’in bir tuğrası işletilmiştir. Kandiller yenilenmiş, kıble duvarındaki renkli alçı pencereler yapılmış, Tekneci-zade ibrahim Efendi tarafından 1644-1645’te yazılan kare çerçeveli büyük levhalar indirilerek, yerlerine Kazasker Mustafa izzet Efendi’nin (1801-1877) Allah, Muhammed, ilk dört halifenin adlarını ve Hasan, Hüseyin adlarını celi sülüs hatla yazdığı dev ölçüde yuvarlak çerçeveli sekiz levha asılmıştır. Fossati ayrıca Ayasofya’nın dış duvarlarını sarı ve koyu kırmızı şeritler halinde boyatmıştır. Fossati’nin inşa ettiği ek binaların başında kıble duvarına bitişik, neobi-zans üslubundaki yeni hünkâr mahfili gelir. Bu, arkadaki küçük çapta bir saray mekânı görünümünde olan Kasr-ı Hümayun’a bağlanmıştır. Bunun iç dekorasyonu A. Fornari tarafından yapılmıştır. Fossati avlu kapısının yanına bir muvakkithane de inşa etmiştir. Bu onarımın bitmesi üzerine 1265 yılı ramazanının ilk cuması (13 Temmuz 1849) çok büyük bir törenle açılış yapılmış, bu olayın hatırası olarak da taslağını Fossati’nin çizdiği ve Darphane’de görevli fo-

toğrafçı Robertson’un hakkettiği altın, gümüş ve bronz bir de madalya basılmıştır. Bu olay Lutfi Efendi’nin Vekayi-name’sinde de anlatılır. Fossati, Abdül-mecid’in yaptığı maddi yardımla, Ayasofya’nın içini, dışını ve çevresini gösteren renkli resimlerden oluşan bir albümü 1852’de Londra’da yayımlamış, onun kurduğu iskelelerden faydalanarak meydana çıkan mozaiklerin 1848′ de resimlerini çizen W. Salzenberg de (1803-1887) ilim ahlakına aykırı düşen bir davranışla, bunların renkli resimlerini büyük bir albüm olarak 1854’te bastırmıştır.
Mozaiklerde tahribat 19. yy’da yabancıların artık Ayasofya’yı rahatça gezebilmeleri ile başlamıştır denilebilir. Çünkü bazı cami hademeleri, elle erişilebilecek yerlerdeki mozaik tanelerini, bahşiş karşılığında yabancı ziyaretçilere veriyorlardı. Th. Gautier de 1852’de böylece bir avuç mozaik tanesine sahip olduğunu bildirir. Fakat en önemli tahrip 10 Temmuz 1894 günü meydana gelen depremde vuku bulmuş, yarım kubbeler ile tonozlardaki sıvalardan çok büyük parçalar ile mozaikler aşağıya düşmüştür. Cami bu depremin arkasından uzun süre kapalı kalmıştır.
Ayasofya hakkında ilk ilmi monografi W. R. Lethaby ve H. Swanison tarafından yayımlanmış (1894) ve az sonra E.

451

AYASOFYA

M. Antoniades üç büyük cilt halinde bir eser vermiştir (1907-1909). Sonra şehircilik uzmanı olan H. Prost (1874-1959), 1904 ve 1905’te Ayasofya’da teferruatlı ölçüler alarak, rölöveler çizmiş, ayrıca Fransa Maarif Vekâleti’ne bina hakkında raporlar vermiştir. Prof. C. Gurlitt de (1850-1938) öğrencileri ile yaptığı çalışmalarda Ayasofya’nın 1906’da yeni rölö-velerini çizmiş ve yayımlamıştır. Binada bazı tehlikelerin belirdiğine dair haberlerin çıkması üzerine Evkaf Nezareti 1910’a doğru Mimar Kemaleddin Bey’ in(->) başkanlığında, Avrupa’nın değişik ülkelerinden uzmanlar toplayarak onlardan raporlar istemiştir. Fakat Balkan ve I. Dünya savaşlan yüzünden bir girişimde bulunulamamıştır, istanbul’un işgali sırasında bir oldubitti ile Ayasofya’yı ele geçirerek tekrar kilise yapmak isteyenler ile, bunlara karşı olanların mabedi havaya uçurmak yolundaki teşebbüsleri zorlukla önlenmiştir.
Ayasofya 1926’da küçük bazı onarımlar görmüştür. Amerikalı Th. Whitte-more (1871-1950), Salzenberg’in fazla idealleştirilmiş renkli resimleri ile tanınan mozaikleri tekrar gün ışığına çıkarmak üzere 1931’de Türk hükümetinden izin alarak, ancak 1932’den itibaren çalışmalara başladı. Bu çalışmalar sürerken 1934’te bir akşam, Atatürk sofrada Ayasofya’nın müze haline getirilmesi yolundaki düşüncesini ortaya atmış, Milli Eğitim Bakanı Abidin Özmen, ertesi gün Vakıflar Idaresi’ne, caminin kendi bakanlığına devredilmesini isteyen ilk yazıyı yollamıştır. 24 Kasım 1934’te Bakanlar Kurulu’ndan kararın çıkması üzerine l Şubat 1935’te Ayasofya resmen müze olmuştur. Başlangıçta, içinde müzelik eşyanın da sergilenmesi tasarlanmıştı. Yerlerdeki halılar kaldırılmış, büyük yuvarlak levhalar indirilmiştir. Bunların başka camilere asılması düşünülmüştür. Fakat çapları hiçbir kapıdan geçmesine izin vermediğinden, Ayasofya’nın yan nefinde bir köşeye istiflenerek bırakıldılar, ancak 1950’li yıllarda tekrar eski yerlerine asıldılar.
Amerikan Bizans Enstitüsü, mozaik arama ve temizleme işleri ile uğraşırken, R. Van Nice idaresinde bir ekip, binanın, taş taş ölçülerek rölövelerini çıkarmaya girişmiş, daha önce 1936’da Alman Arkeoloji Enstitüsü, avluda kazılar yapmış, Muzaffer Ramazanoğlu, müdürlüğü sırasında 1945-1955 arasında Ayasofya’nın içinde ve yakın çevresinde araştırmalar yapmıştır. I. Mustafa ve Sultan ibrahim Türbesi olan eski vaftizhane ile ana bina arasındaki boşluk 1945’te temizlenerek, l639’da burası türbe yapıldığında dışarıya çıkarılan yekpare mermerden oyulmuş çok büyük bir vaftiz teknesi bulunmuştur. 1979’da ise, I. Mahmud döneminde zemini 4-5 m yükseltilip, içine ahşap bir kantar konularak aşhane-imaretin erzak ambarı yapılan “skevofilakion” denilen hazine binasının ana tabanı bulunmuş, 1982’de, 1935’te yıkılmış olan medresenin temelleri mey-

Galeriden bir görünüm. BûnyadDinç
dana çıkarılmış, 1984’te güneydoğudaki yukarıya çıkışı sağlayan rampa ve kuzeydoğudaki dış köşe temizlenmiş, burada Ayasofya’ya bitişik küçük bir ek şapelin kalıntıları ortaya çıkmıştır. Ayasofya hakkında pek çok söylenti ve efsane de halk tarafından yaratılmıştır. Ciddi bir esasa dayanmayan bu hurafelerden bazıları ise (duvarda Fatih’in elinin izi, atının çifteleyerek kırdığı mermer gibi) bütünüyle 19. yy sonlarında, yerli azınlıklardan seyyah rehberleri tarafından kasıtlı olarak uydurulmuştur.
Mimari
Uzun, ahşap çatılı bazilika tipi yapılar ile, üstü kagir kubbe ile örtülü merkezi tipte yapı tipini birleştiren yeni bir mimari düzenleme örneği, en abidevi denemesi olan Ayasofya’da iki Batı Anadolulu mimar-mühendisin Tralles’li Ar-temios ile Miletos’lu Isidoros’un eseri olarak meydana getirildi. Narteks ve apsis çıkıntısı hariç içten uzunluğu 73,50 m ve genişliği 69,50’m’dir. Apsis ise 6 m dışan taşar. Avlunun batısında sütun-lu revaklı bir avlu vardı. Bunun güneybatı köşesindeki parçası 1870’lerde bile henüz ayakta idi. Avlu şimdiki toprak seviyesinin çok altında idi ve Alemdar Caddesi’ne doğru uzanıyordu.
Avludan girildiğinde üstü çapraz tonozlarla örtülü, içten 5,75 m genişliğinde dış narteks (hol) uzanır. Buradan beş kapıyla geçilen esas iç narteks 9,55 m genişliğindedir. Öncekinden daha yüksek ve süslemesi bakımından çok zengin olan bu kısım, eksene paralel atılmış kemerlerle dokuz bölüm halindedir. Bu bölümün kuzey ucundaki mekân ise yukarıdaki galerilere çıkış sağlayan rampalara geçit vermektedir. Güney ucundaki yan kapı ise Horologion Kapısı olarak adlandırılmıştı; bazı törenlerde imparatorlar buradan Ayasofya’ya girdiğinden

burası önemli bir geçit yeriydi. Bu dehlizin bitişiğinde yukarıya çıkışı sağlayan güney rampası bulunur.
Narteksten esas mekâna açılan kapılardan üç tanesi imparator kapıları olarak adlandırılmıştır, imparatorlar en büyük orta kapının eşiğinde secde ettikten sonra içeri girerlerdi. Kapıların meşe ağacından kanatlarının yüzeyleri tunç levhalarla kaplanmıştır. Burası cami olduğunda bunların üstlerindeki kabartma haçların, yalnızca yatay kollan kaldırılmıştır, iç narteksin tonozlarına, altın zemin üzerine geometrik motifli mozaikler işlenmiştir. Yan duvarlar ise irice mermer çubuklarla sınırlanmış renkli taş levhalarla kaplanmıştır. Duvarlar ile kemerlerin ve tonozların başlangıcı, kakma tekniğinde renkli bir friz ve derin oyuklarla bezenmiş ikinci bir frizle ayrılmıştır.
Ayasofya’nın ana mekânı iki tarafında dört büyük paye ve bunların aralarında sıralanan sütunlar ile yan neflerden ayrılmıştır. Uzun yapı (bazilika) şemasına bağlı kalındığından, orta nef batı-doğu ekseni üzerinde üeriye doğru gelişmiştir. Bu mekânı örtmek üzere tam ortada, zeminden yüksekliği 55 m olan büyük bir kubbe yapılmıştır. Bu kubbe muntazam bir daire biçiminde olmadığından çapı 31,24 m ile 32,81 m arasında değişir, ilk yapıldığında Roma mimarisindeki sisteme uygun olarak köşe pandantifleri (küresel üçgenler) ile bir bütün teşkil ettiği anlaşılmaktadır. Fazla yayvan ve basık olan bu kubbe 558’de yıkılınca yerine kırk kaburgalı ve pencereli daha yüksek bir yenisi yapılmıştır.
Bu kubbenin baskısının karşılanması statik bakımdan sorun yaratmıştır. Orta nefin üstünü kapatmak için batı-doğu ekseni üzerinde yapılan iki büyük yarım kubbe, aynı zamanda ana kubbenin bu yönlerdeki baskısını ikiye bölerek karşılıyordu. Bu baskı her yarım kubbe-

AYASOFYA

452

Bizans dönemi Ayasofya’sının kesitli izometrik perspektifi. Arkeoloji ve Sanal yayınlan Arşivi

de üçe bölünerek daha da azaltılmıştır. Bu sistem ana kubbe ağırlığının, batı-doğu ekseni üzerinde dağıtılarak, dış duvarlara kadar getirilmesini, buradan da zemine indirilmesini sağlamıştır. Halbuki aynı baskı yanlarda (kuzey ve güneyde) ve binanın içinde birtakım kemerlerin yardımı ile karşılanmaya çalışıldığından, bu sistemin statik bakımdan yetersizliği yüzünden, Ayasofya’nm güney ve kuzey cephelerine zaman zaman destekleyici payandaların yapılmasını gerektirmiştir. Taşıyıcı büyük payelerin, renkli taştan levhalarla kaplanması ile ağırlıkları gizlenerek, orta nefin aydınlık, geniş bir mekân halini alması sağlanmış, ortaçağda başka benzeri olmayan kubbenin seyirci üzerindeki etkisi daha güçlenmiştir.
Orta nefin iki yanındaki büyük kemerlerin içlerini kapatan tympanon’da (üst duvarlar) açılmış pencereler ile kubbedekiler ortayı aydınlatır. Bu geniş sahanın zemini, dikdörtgen büyük mermer levhalar ile kaplıdır. Ancak Rama-zanoğlu’nun 1947-1950 arasında yaptığı araştırmada, daha önceki mermer döşe-

me, yıkılan kubbenin parçalarından çökmüş durumda şimdiki kaplamanın altında bulunmuştur. Orta nefin sağ tarafında, döşemede görülen renkli taşlardan yuvarlaklar kesilerek yapılmış süslemenin, taban yükseltildiğine göre geç bir tarihe ait olduğu belirlidir. Bu yuvarlaklarda evren, burçlar ve Hıristiyan üçlemesinin sembollerini görmek isteyen hipotez inandırıcı görülmemiştir. Omfa-los adı verilen bu yer, bazı kaynaklardan öğrenildiğine göre, Bizans’ın son yıllarında imparatorların taç giydikleri yerdir.
Orta nefi yanlarındaki netlerden ayıran paye ve sütunların başlıkları zengin biçimde bezenmiştir. Uzak ülkelerdeki mabetlerden getirilen bu sütunlar madenden kalın çemberlerle dayanıklı duruma sokulmuştur. Başlıkların, kuvvetli gölge-ışık tesirlerine sahip olmaları için üzerlerindeki yaprak motiflerinin araları matkapla uyulmuştur; ortalarında ise I. lustinianos’un adını veren markalar (monogram) işlenmiştir. Bütün duvar yüzeyleri damarlı mermer veya başka cins renkli taş levhalarla kaplanmış, ay-

nı kitleden biçilen tabakaların bitiştiril-mesi suretiyle bazı şekiller ortaya çıkmıştır. Halk bunlarda bazı figürleri ve aralarında şeytanın resmini de gördüğünü sanır. Bazı levhalarda ise Byzanti-on’un simgesi olan yunusbalığı motifleri kabartma olarak görülür.
Kuzey ve güneydeki rampalardan çıkılan üst galeriler, narteks ile yan nefle-rin üzerlerinde uzanır. Narteks üstündeki, boydan boya beşik tonozla örtülü olan uzun galeri kadınlara mahsus idi. Tam ortada imparatoriçeye tahsis olan yer belirtilmiştir. Burada önemli ve benzeri çok az görülen bir özellik, kemerlerin aralarındaki ağaç gergi kirişleridir. Bunların yüzeylerinde motifler oyma olarak işlenmiştir. Bu galerinin güney ucunda, Türk döneminde “papaz odaları” denilen birkaç mekân vardır. Güney galeri, patrik başkanlığında metropolitlerin toplantısı için kullanıldığına göre, bu odaların da patrik ve kilise adamlarına mahsus oldukları tahmin edilir.
Güney nefin üstündeki galeride kubbenin iki yana olan baskılarını karşılayan, paye, kemer ve tonoz sistemi gö-

453

AYASOFYA

Artemios ve tsidoros’un eseri olan Ayasofya’nın planı. Ayasofya Müzesi

rülür. Bunun statik yetersizliği, s.ütunla-rın dikeyliklerini kaybetmelerinden anlaşılır. Güney galeriyi ayıran mermer bölme ise, ağaç ve tunç kapı kanatlarının taşa işlenmiş kopyasıdır. Bu bölmenin gerisindeki kısımda kilise adamları toplantı yapıyorlardı. Bu galerinin sağındaki payandaların içinde yapılmış olan, çok ufak karanlık hücre, 1453’te Türkler şehri aldığında, güya ayini idare eden papazın içine girerek kaybolduğu ve bir gün, Ayasofya tekrar kilise olduğunda çıkacağı yer olarak gösterilmiştir. Ayasofya’nın güney tarafına bitişik olan baptisterion (vaftizhane) ise zeminde kare planlı bir binadır. Köşelerde yarım yuvarlak çıkıntılardan sonra üst yapısı sekizgene dönüşür ve üstünü bir kubbe örter. Vaftizhane ile ana bina arasında küçük bir avlu vardır. Bu yüzden bu binanın îustinianos Ayasofya’sından daha eski olabileceği düşünülür. Burası 17. yy’da türbeye dönüştürüldüğünde dışarıdaki aralığa çıkarılan yekpare mermerden oyulmuş 3,20 m uzunluk ve 2,50 m genişliğindeki muazzam vaftiz teknesi bugün hâlâ orada durur.

Ayasofya’nın kuzeydoğu köşesinde, esas binadan 5 m kadar açıkta yuvarlak bir ek bina bulunur, iç çapı 11,50 m, dış çapı ise 14,50 m olan bu yapının, kilisenin değerli eşyalarının saklandığı skevo-filakion (hazine binası) olduğu genellikle kabul edilir. I. Mahmud döneminde arkada aşhane-imaret yapıldığında burası erzak ambarı olmuştu. 1980’li yıllarda içindeki kalın toprak tabakası temizlendiğinde, çepeçevre on iki niş meydana çıkmış, ayrıca duvara saplanmış mermer konsollar da görülmüştür. Bunun da, îustinianos Ayasofya’sından daha eski olabileceği tahmin edilmiştir.
Mozaikler
I. îustinianos tarafından yaptırıldığında kilisenin içinin mozaiklerle kaplandığı bilinmekle beraber, bunlar arasında figürlü kompozisyonların da yer alıp almadıkları hakkında bir şey bilinmez. Pavlos Silentiarios, sadece kubbenin ortasını büyük bir haçın süslediğini bildirir. Çok zayıf bir ihtimal ile eğer figürlü resimler var idiyse, bunlar 726-842 arasındaki, Ikonoklazma (tasvirkırıcılık) Akımı sırasında kazınmış olmalıdır. I.

îustinianos döneminin renkli ve yaldızlı yüzeyler meydana getiren bezemeleri ise günümüze kadar gelmiştir.
Ayasofya’da bugün görülen ve 1932′ den itibaren Amerikan Bizans Enstitüsü tarafından meydana çıkarılan figürlü mozaiklerin hepsi de Ikonoklazma Akımı 842’de kapandıktan sonraya aittir. Bunlar peyderpey yapıldıklarından aralarında üslup birliği yoktur. Fetihten sonra uzun süre, yalnızca yüzleri kapatılmış olarak görülen figürlü mozaiklerin bütünüyle örtülmeleri ancak 18. yy’ın ortalarına cloğru gerçekleşmiştir.
Th. Whittemore’un 1932’de başlayan mozaikleri meydana çıkarma çalışmaları, onun ölümünden sonra 1970’e kadar sürdürülmüştür. Fakat Fossati’nin notlarına göre yeni tespit edilen bazı yerlerde mozaik bulunmaması şaşırtıcıdır. Whittemore’un açıkladığı gibi, mozaiklerin hiçbirinde kasıtlı tahrip veya yüzlerin kazınması gibi bir durum görülmemiştir. 1932-1970 arasında üstleri açılan mozaikler şunlardır:
Narteksten esas mekâna açılan imparator Kapısı üstünde, ortada tahtında

AYASOFYA

454

Apsis yarım kubbesinde altın zemin üzerinde tahtında oturan, kucağında çocuk Isa ile Meryem tasvir edilmiştir. Bunun, Ikonoklazma Akımı’mn arkasından ilk yapılan figürlü mozaik olduğu anlaşılıyor. Bazı belgelerden bu mozaiğin 8Ğ7’den önce yapıldığı açıklanmıştır.
Burada Meryem’in “ilahi” bir güzellikte olmasına özen gösterilmiştir. Apsisin önündeki büyük kemerin alt uçlarında ise karşılıklı iki başmelek tasviri vardı. Bunlardan soldakinin yalnızca ayakları kalmış, sağdaki ise oldukça tamam bir haldedir ve bunun Cebrail (Gabriel) olduğu kabul edilir. Başmelek, imparatorların ve saray ileri gelenlerinin kıyafetleri ile giyimlidir. Bu mozaiklerin Meryem ile aynı tarihlerde ve-
•(tm)• •••”• *nc”nm’.–gji jjRî^iT- “=”s*a””*i”jSfi. ‘”>i.a”>-T*”.*if °-=(tm)f- “‘- ™”””””””1*”*r”^”^g^nfWiffTfffMt^ttCTW^””‘nlffr-ıTTr””””-“””

imparator Kapısı üstündeki Pantokrator Isa ve önünde secde eden imparatoru (muhtemelen VI. Leon) gösteren mozaik. Ara Güler

duran Pantokrator (kâinatın hâkimi) îsa ile önünde secde eder vaziyette bir imparator. Bunun VI. Leon (hd 886-912) olduğuna kuvvetle ihtimal verilir.

Güneyden binanın içine geçit veren dehlizin kapısı üstünde, ortada kucağında Isa ile şehrin koruyucusu Meryem tasvir edilmiştir, iki yanında iki imparator ona kurdukları iki eserin modelini takdim ederler. Bunlardan biri, Byzanti-on’u sunan I. Constantinus, diğeri Aya-sofya’nın modelini sunan I. lustini-anos’tur. Ancak bunlardaki yüzler gerçek portreler değildir. Zaten imparatorların üstlerindeki kıyafetler de yaşadıkları çağın değil, bu mozaiğin II. Basileios dönemindeki (976-1025) onarımına tarih-lendiğine göre 10-11. yy’ın kıyafetleridir.

ya az sonra yapıldıklarına ihtimal verilir.
Yan neflerin üstünde büyük kemerlerin içini dolduran üst duvarlarda, pencerelerin aralarında da birtakım mozaikler olduğu bilinmekle beraber, araştırmalarda bunlardan yalnızca alt sıradaki-ler bulunmuştur. Bunlar aziz olarak kilisenin kabul ettiği bazı din adamlarıdır. Üzerlerinde rahiplere mahsus beyaz kıyafetler olan bu azizler soldan itibaren Genç Ignatios, istanbul Patriği loannes Krisostomos ve Antakya Piskoposu Ignatios Teoforos’tur.
Güneydeki galerinin bir duvarında 6×4,68 m ölçüsünde büyük bir mozaik vardır. Burada yine altın zemin ortasında Pantokrator Isa ve yanında Meryem ile loannes Prodromos (Vaftizci Yahya) tasvir olunmuştur. Bu aslında mahşer günü kompozisyonunun orta kısmı olan Deisis’tir. Burada isa’ya en yakın iki varlık olan Meryem ve loannes, mahşer günü insanlara yardım etmesi için şefaatini rica ederler. Çok üstün kalitede olan bu mozaik, üslup ve teknik bakımından da dikkate değer. Burada antik sanat geleneklerinin estetik özelliklerinin aradan geçen yüzyılları aşarak yaşadığı belirlidir. Bu mozaiğin maalesef alt kısımları bahşiş karşılığı tahribe uğramıştır. Deisis panosu genellikle 12. yy’a ait olarak tarihlenir ise de bu tarihi 11. yy’a indirenler olduğu gibi, 13. yy’ın sonlarına, hattâ daha geç bir döneme çıkaranlar da vardır. Fakat en doğru ta-rihleme herhalde 12. yy olmalıdır.
Galerinin sonunda, güney duvarındaki pencerenin sağında ve solunda iki mozaik pano Bizans tarihinin önemli bazı kişilerinin gerçek portreleri olmaları bakımından son derece önemlidir. Bunlardan soldaki, isa’ya bir adak sunan imparator IX. Konstantinos Monomahos (hd 1042-1055) ile eşi Zoe’yi tasvir eder. Ancak burada imparatorun adını veren yazıda, Konstantinos’un hattâ Zoe’nin yüzlerinin değiştirilmiş oldukları görülür. Buna göre esas bağışı yapan Zoe’nin ilk kocalarından III. Romanos Argiros (hd 1028-1034) veya IV. Mihail’dir (hd 1034-1041). Fakat Zoe’nin de yüzü değiştiril-

Yan neflerdeki üst duvarlarda bulunan aziz mozaikleri: Soldan sağa, Genç îgnatios, loannes Krisostomos ve Ignatios Teoforos. Fotoğraflar Tahsin AydojŞrnuş

455

AYASOFYA

diğine göre, eşinin adı Zoe olan başka bir hükümdar çifti de düşünülebilir. Bunların üzerlerinde Bizans imparator ve imparatoriçelerinin 10-11. yy’lardaki muhteşem tören kıyafetleri vardır ve günümüze kadar gelen görüntüleri ile yüzler IX. Konstantinos ile eşi Zoe’nin gerçeğe uygun portreleridir.
Pencerenin diğer yanında ise, aynı şekilde, kucağında İsa ile Meryem’e adak kesesi sunan imparator II. îoannes Komnenos (hd 1118-1143) ile ilk eşi, Macar kralının kızı, Bizans’taki adı ile Eirene (irini) tasvir olunmuştur. Yanlarında, 1122’de 17 yaşında tahta ortak yapılan ve kısa bir süre sonra veremden ölen oğullan Aleksios’un portresi de yer almıştır. Gerek imparator II. îoannes Komnenos, gerek eşi san örgülü saçları, açık gri gözleri, pembe yanaldan ile tipik bir Macar olan Eirene ve nihayet oğullan, yüzü kınşıklar ile kaplı, hastalıklı Aleksios, burada çok kuvvetli gerçekçi portreler olarak işlenmiştir.
Kuzeydeki galerinin güç bulunur kuytu ve karanlık bir tonoz kemerinde ise, kardeşi VI. Leon’un tahtta kendisine ortak yaptığı Aleksandros’un portresi ile karşılaşılır. Tarihe kardeşinin gölgesinde ömrünü geçiren son derecede silik bir kişi olarak geçen Aleksandros ancak 13 ay tek başına imparatorluk yaparak 913′ te, 43 yaşında iken ölmüştür. Bu mozaik onun imparator olduğu 912-913 arasında yapılmış olmalıdır. Fakat resminin neden bu kadar ücra ve karanlık bir yere yapılmış olmasına bir anlam verilemez.
Yukarı kattaki galerilerin köşesinde, evvelce “papaz odaları” denilen ve Bizans döneminde patrikhane mensuplarına ait olduğu sanılan mekânlarda; çok bozuk durumda, bir Deisis’ten başka havarilerden Petrus, Andreas, Lukas (?), Simeon Zelotes ile Peygamber Ezekiel, imparator I. Constantinus ile annesi He-lena (?) tasvir edilmiştir. Ayrıca burada patriklerden Germanos, Nikeforos, Ta-rasios ve Metodios’un resimleri de teşhis edilmiştir. Bunların 850-860’a doğru yapıldıkları tahmin edilmiştir.
Büyük kubbenin geçişini sağlayan dört pandantifin yüzeylerinde dört melek resmi işlenmiştir. Ancak batıdaki iki tanesi daha Bizans çağında bozulduklarından fresko olarak tamamlanmıştır. Fossati’nin onarımı sırasında bunların yüzleri altın yaldızlı oval bir yıldızla kapatılmıştır. Yalnız bir yüz ve kanatlardan ibaret olan bu meleklerin Kerubin mi, yoksa Serafin mi oldukları hususunda değişik görüşler vardır. Bazılarına göre (Schneider) bunlar Kerubin, bazılarına göre (Antoniades, Mango) ise Serafin’dir.
Ayasofya’da meydana çıkmayan daha birçok mozaiğin varlığı biliniyordu. Kubbenin ortasında 1355 yılı onarımında yapılan Pantokrator Isa resmi 17. yy’a kadar görülebiliyordu. Fossati onarımı sırasında bunun yerine hattat Mustafa izzet Efendi bugün görülen sureyi yazmıştır. Doğu tarafındaki büyük kemerde ise or-

Güneydeki
galerinin bir
duvarında
bulunan
Deisis mozaiği:
ortada
Pantokrator
Isa, yanında
Meryem ve
Vaftizci Yahya
(îoannes
Prodromos)
(üstte) ve
galerinin güney
duvarında solda
yer alan, isa’ya
adak sunan
imparator IX.
Konstantinos
ile eşi Zoe’yi
betimleyen
mozaik
(sağda).
Fotoğraflar
Ara Güler
tada, Hetoimasia (Isa için hazırlanan kutsal koltuk) ile kuzeyde orans (niyaz) vaziyetinde Meryem, sağda ise Vaftizci Yahya (îoannes Prodromos) yer almıştı. Kemerin alt kenarlarında ise kuzeyde, bu mozaikleri 1354’teki onarımda yaptıran imparator V. îoannes Paleologos’un (hd 1341-1391) portresi bulunuyordu. Fossati tarafından krokisi çizilen bu mozaiklerin sadece ufak bir parçası ile karşılaşılmıştır. Batı kemerinde ise bir madalyon içinde Meryem ile iki yanında havarilerden Petrus ve Paulus’un resimlerinin olduğu, Fossati ile Salzenberg tarafından tespit edilmişti. 1894 depreminde çok büyük zarar gören bu kemerin yüzeyi

bütünüyle yeniden sıvandığına göre, mozaiklerin yok olduklan tahmin edilir.
Loos’un 1710’da çizdiği resimlerde güney galerinin ortadaki bölümünün iki tonozundan birinde büyük bir Pantokrator Isa, diğerinde ise Pentekoste (havariler toplantısı) mozaikleri olduğu görülür. Bunlar da bulunamamıştır.
Türk Dönemine Alt iç Ekler
Güney dehlizinde duvardaki küçük mihrabın fetihten sonra II. Mehmed’in ilk namazı kıldığı yer olduğu yolundaki söylentinin sağlam bir dayanağı yoktur. Caminin içindeki esas mihrap ise, üslubu bakımından 19. yy’m eklektik (kar-

AYASOFYA

456

Osmanlı dönemi mermer ve taş işçiliğinin en güzel örneklerinden biri olan minber ve minber gibi 16. yy üslubunu yansıtan müezzin mahfili (üstte) ile Fossati’nin Bizans üslubunda yaptığı hünkâr mahfili (sağda). Fotoğraflar Tahsin Aydoğmuş

ma) üslubuna sahiptir. Herhalde Fossati tarafından yenilenen bu mihrabın yerinde, Türk mimari üslubunda bir mihrap vardı. Belki de kalıntıları bugün görülenin arkasında hâlâ durur.
Minber, Osmanlı dönemi Türk mermer işçiliğinin en güzel eserlerindendir. 16. yy sonlarında II. Selim ve III. Murad dönemlerindeki büyük tamir sırasında konulmuş olmalıdır, iki yan levhası dantela gibi oymalı olarak işlenmiştir. Giriş alınlığında ise renkli ve altın yaldızlı nakışlar bulunmaktadır.
Caminin ortasındaki müezzin mahfili, minber gibi 16. yy’ın üslubuna işaret eder. Caminin içinde ve nartekste aynı üslupta dört mahfil daha vardır ki, bunların hepsi de 16. yy sonlarındaki ona-

Mihrabm güney tarafında bulunan bir karosu çalınmış Kabe’yi betimleyen çini pano. Tahsin Aydoğmuş

rımda yapılmış olmalıdır. Aynı dönemde vaaz kürsüsü de yapılmış olmalıdır. Bu mermer eserler, ahenkli orantıları ve zarif süslemeleri ise Türk sanatının taş işçiliğinin en parlak dönemine işaret ederler.
Ayasofya’nın mihrabı etrafında değerli bazı çiniler de vardır. Mihrabın üstünde eski apsisi saran çini kuşak, 1016/ 1607 tarihli olup Mehmed adında bir hattatın imzasını taşır, iznik çini sanatının son eserlerinden olan bu çini şeridin bir kısmı bozulduğundan, eksik kısımlar 19. yy’da boya ile tamamlanmıştır. Mihrabın sağ (güney) tarafındaki aralıkta iki çini pano bulunmaktadır. Bunlardan birincisi tek çini halinde olup üzerinde Hazret-i Muhammed’in türbesi tasvir edilmiştir. Ayasofya’ya vakıf olarak sunulan bu çininin kitabesinde 1053/1643-44 tarihi ve Debbağzade Mehmed Bey adı okunur. Aynı yerdeki ikinci çini pano ise birçok parçadan yapılmış ise de, Kabe’yi gösteren karolardan biri çalınmış, yerine yine 16. yy’ın yapraklı bir karosu yapıştırılmıştır.
Caminin içindeki yazılardan, büyük payelere asılı olan, Teknecizade ibrahim Efendi’nin kare çerçeveli ve mimariye uyan büyük levhaları Fossati tarafından kaldırılarak yerlerine Kazasker Mustafa izzet Efendi’nin yeşil zemin üzerine altın yaldızla yazılan 7,50 m çapındaki büyük yuvarlak yazılan asılmıştır. Bunlar bütün islam âleminin en dev ölçüde yazılan olarak kabul edilirler. Kubbenin ortasında, Pantokrator Isa mozaiğinin herhalde üstüne yazılan yazının da hattatı Kazasker izzet Efen-di’dir. Mihrabın sağ ve sol duvarlannda genellikle padişahlar tarafından bizzat yazılan levhalar bulunmaktadır. Bunların arasında II. Mustafa’nın (hd 1695-1703) hattı olduğu sanılan bir levhadan başka III. Ahmed, III. Selim, II. Mah-mud’un hattı olan levhalar ile Şeyhülis-

lam Veliyüddin Efendi (ö. 1768), ve Mehmed Esad Efendi’nin (ö. 1798) hatları ile yazılmış levhalar da vardır. Aya-sofya müzeye dönüştürüldüğünde pek çok yazı levhası Türk ve islam Eserleri Müzesi ile Sultan Ahmed Camii’ne götürülmüştür.
Ayasofya’nın ilk hünkâr mahfili bilinmez. Eski resimlerden bunun, apsisin sol (kuzey) tarafındaki iki ana payenin önünde olduğu anlaşılır. Şair Nedim’in bir tarih kasidesinde hünkâr mahfilinin 1141/1728’de Sadrazam Nevşehirli Damat ibrahim Paşa tarafından genişletilerek daha güzel biçimde yeniden yapıldığı övülür. 16. yy çinileri ile kaplanmış olan eski mahfil, Fossati tarafından kaldırılarak, çinili mihrabı ile bazı çinileri iki paye arasındaki tonozlu dar dehlizde bırakılmıştır. Eski hünkâr mahfilinde, padişahın dışarıdan girişi, Bâb-ı Hümayun tarafındaki bir kapıdan oluyor ve bütün büyük camilerde olduğu gibi, bu giriş ile namazın kılındığı mahfil arasında ufak bir dinlenme mekânı bulunuyordu. Kasr-ı Hümayun denilen bu kasır, I. Mahmud döneminde yapılmış ve içerideki eski mahfil ile bağlantı sağlanmıştır. Fossati kasrın dış mimarisini değiştirerek üç kemerden ikisini demir parmaklıklı pencere şekline sokmuş, or-tadakine de mermer söveli kapı yapmıştır. Bu kapının üstünde Mustafa îzzet Efendi’nin ta’lik hatla 1848/1849 tarihli kitabesi yer alır. Bunun üstünde de Ab-dülmecid’in tuğrası bulunur. Bu girişin arkasında bir holden, klasik üslupta kemerli bir kapıdan 19. yy saray mimarisi taklidi bir sofaya, oradan da uzun bir salona geçilir. Buradan caminin içindeki ve Fossati’nin Bizans üslubunda yaptığı hünkâr mahfiline geçmek mümkündür.
Kasr-ı Hümayun’un dış cephesi yanında Soğukçeşme Sokağı başındaki köşede geniş saçaklı barok üsluptaki zengin bezemeli kapı, I. Mahmud tara-

457

AYASOFYA EFSANELER!

fından yaptırılmıştır. Gerek bunun, gerek içerideki aşhane-imaretin ambarı olan yuvarlak Bizans binasının duvarındaki kitabeler, garip ve kötü şöhreti olmakla beraber başarılı bir hattat olduğu bilinen Kızlarağası Beşir Ağa tarafından yazılmıştır.
Ayasofya müzeye dönüştürüldüğünde içinde müzelik eşyanın sergilenmesi de düşünülmüştü. Çok ciddi eleştirilerle karşılaşan bu tasan gerçekleşmedi. Yalnızca dış narteks bölümünde az sayıda taş eser toplanmış bulunuyor. Yukarı kattaki “papaz odaları” denilen mekânlarda ise ikonalardan bir koleksiyon yer almıştır. Ayasofya’nın dışında, batı tarafındaki avluda istanbul’un çeşitli yerlerinden toplanmış bir kaç anıt kaidesi ile mimari parçalar sergilenmiştir.
BibL Ayvansarayî, Hadîka, I, 3-7; G. Fossati, Aya Sophia of Constantinople as Recently Restored by Order of H. M. the Sultan Abdul-Medjid, Londra, 1852; W. Salzenberg, Alt-christlihe Baundenkmale von Konstantinopel, Berlin, 1854; A. D. Hamlin, “Aya Sofla. A Study of Origins Byzantirie Structural Art”, Architectural Revieıv, II (1893), s. 39-44; W. R. Lethaby-H. Swainson, The Curch ofSanc-ta Sophia Constantinople: A Study ofByzan-tine Building, Londra, 1894; E. Antoniades, Ekpbrasis tes Hagias Sophias, Atina, I-III, 1907-1909; Gurlitt, Konstantinopels; J. Eber-solt, Sainte Sophie de Constantinople, Paris, 1910; H. Holtzinger, Die Sophienkirche und Venvandte Bauten der Byzantinischen Arc-hitektur, Berlin-Stuttgart, 1898; G. A. Andre-ades, “Die Sophienkathedrale von Konstanti-nopel”, Kunstunssenschaftliche Forschungen, I, Berlin, 1933, s. 33-94; F. von Caucig, “Gra-bungen im Atrium der Hagia Sophia”, Christ-liche Kunst, XXI (1934-1935), s. 348-351; A. M. Schneider, Die Hagia Sophia zu Konstan-tinople, Berlin, 1939; E. H. Swift, Hagia Sophia, New York, 1940; W. Emerson-R. L. van Nice, “Hagia Sophia, istanbul, Preliminary Report on a Recent Examination of the Structure”, American Journal of Archaeology, (1943), s. 403-436; K. Kumaniecki, “Eine Un-bekannte Monodie auf den Einsturz der Hagia Sophia im Jahre 558”, Byzantinische Zeit-schrift, XXX (1929-1930); s. 35-43; E. Mam-boury, “Topographie de Sainte Sophie”, Stu-di Bizantini e Neoellenici, VI/2 (1940), s. 197-209; P. A. Michelies, Hagia Sophia, Atina, 1946; Th. Preger, “Die Erzahlung vom Bau der Hagia Sophia”, Byzantinische Zeit-schrift, X (1901), s. 455-476; H. Prost, Monu-ments antiques releves et restaures par leş architectes pensionnaires de I’Academie de France a Rome-Supplement, Paris, 1924; P. M. Michelis, L’esthetique d’Hagia-Sophia, Fa-enza, 1963; P- Sanpaolesi, Santa Sofia a Constantinopoli, Fienze, 1965; F. Dirimtekin, Ayasofya Kılavuzu, ist., 1966; R. L. van Nice, Saint Sophia in istanbul: An Architectural Survey, Washington, ty; G. Bonfiglioli, Sainte Sofia di Constantinopoli L’architettura, Bo-logna, 1974; W. R. Zaloziecky, Die Sophienkirche in Konstantinopel, Citta del Vaticano, 1936; A. M. Schneider, Die Grabung in Wost-hof der Sophienkirche zu istanbul, Berlin, 1941; ay, “Die Hagia in der Politisch-Religi-ösen Gedankenwelt der Byzantiner”, Das Werk desKünstlers II, (1941), s. 4-15; M. Ra-mazanoğlu, Sentiren ve Ayasofyalar Manzumesi, ist., 1946; H. Jantzen, Die Hagia Sophia deş Kaisers Justinian in Konstantinopel, Köln, 1967; D. Köhler-C. Mango, Hagia Sophia, Londra, 1967; Th. Whittemore, “The Mo-saies of St. Sophia at istanbul”, First Preliminary Report, Oxford, 1933; Second Preliminary Repon, Oxford, 1936; Third Prelimi-

nary Repon, Oxford, 1942; Fourth Preliminary Repon, Oxford, 1952; C. Mango, Materials far the Study of St. Sophia at istanbul, Washington, 1962; A. Sami Boyar, Ayasofya ve Tarihi, ist., 1943; A. M. Schneider, “Sophienkirche und Sultansmoschee”, Byzantinische Zeitschrift, XLIV (1951), s. 509-516; S. Eyice, “istanbul Minareleri”, Türk San’atı Tarihi Araştırma ve incelemeleri, I (1963), s. 36 vd, 51 vd; E. Yücel, “Ayasofya Onarımları ve Vakıf Arşivinde Bulunan Bazı Belgeler”, VD, X (1973), s. 219-220; C. Mango-E. S. W. Hawkins, “The Apse Mosaics of St. Sophia at istanbul”, Dumbarton Oaks Papers, XIX (1965), s. 113-151; M. Is. Nomidis, Ta Mosa-ika tes Hagias Sophias, ist., 1937; O. Oikono-mides, “Leo VI and the Narthex Mosaic of Saint Sophia”, Dumbarton Oaks Papers, XXX (1976), s. 151-173; ay, “The Mosaic Panel of Constantine and Zoe in Saint Sophia”, Revue deş Etudes Byzantines, XXXVI (1978), s. 219-232; Müller-Wiener, Bildlexihon, 84-96; ISTA, in, 1439-1475; S. Eyice, Ayasofya, I-III, ist., 1984-1986; ay, “Ayasofya”, DtA, IV, 206-210. SEMAVÎ EYİCE
AYASOFYA EFSANELERİ Bizans Dönemi
Ayasofya’nın geç dönem Bizans mimarisinin erişemediği bir yapıt olması, etrafındaki efsanelerin giderek yoğunlaşmasına yol açmıştır. Bu konuda ilk ve önemli metin 9. yy’da yazılmış anonim “Ayasofya adlı Tann’ya adanmış büyük kilisenin yapılma öyküsü”dür. Burada genel çizgilerde tarihsel olaylara bağlı kalınmakla birlikte bazı önemli değişiklikler yapılmıştır. Başlıcası, Ayasofya’yi 532’de inşa etmeye başlayan mimarlar Tralles’li Artemios ve Miletos’lu Isidoros ile 558’de yıkılan kubbesini tamir eden Genç Isidoros’un yerlerini efsanevi tek bir kişiye, mimar Ignatios’a bırakmalarıdır. Kilisenin inşası ve kubbenin tamiri I. lustinianos dönemine (527-565) rastlamasına rağmen efsanede tamir olayı ondan sonra başa geçen II. lustinos dönemine (565-578) kaydırılmıştır. Böylece, mimarları tek bir kişiye indirgeyip imparatorun kişiliğini parçalayan efsane, mimarın rolünü pekiştirmektedir. Burada söz konusu olan, Hz Süleyman’ın Kudüs Tapınağı efsanesinden bu yana süregelen Tanrı-mimar-hükümdar ilişkisini mimardan yana geliştirme çabasıdır. Bizans efsanesinin asıl amacı, mimarı hükümdarın aleti olmaktan çıkarıp, Tann’nın aleti haline getirmek ve böylece tapınağı beşeri iktidarın simgesi olmaktan kurtarıp ilahi güce mal etmektedir. Bundan dolayıdır ki, efsanede inşaatın seyrini, önemli ölçüde, bazen imparatora, bazen de mimara görünen bir melek belirler. Bizans efsanesi, kısmen de olsa, Ayasofya’nın yapılışını hükümdarın iradesinden koparıp Tann’nın iradesine bağlamaktadır.
Aynı zamanda, 13. yy’a doğru gelişen ve Konstantinopolis’in kurucusu Büyük Constantinus’u efsaneleştiren hikâyeler, onu Ayasofya’nın kurucusu haline getirirler. Ancak, burada da efsanevi bir mimar, Efratas, araya girer. Bu efsaneye göre hem kenti hem kiliseyi kuran bu mimarın adı metinlerde Constan-tinus’unki kadar geçmektedir.

Bizans Imparatorluğu’nun sonuna doğru Ayasofya’nın, giderek zayıflayan imparatorluk simgesinden koparak Tan-rı’ya mal edilmesi sürecinin bir öğesi de, kilisenin Tann’nın göndermiş olduğu bir melek tarafından korunması hikâyesidir. Yukarıda adı geçen 9. yy’a ait efsaneye göre, bu melek paydos saatinde aletleri beklemekte olan mimarın oğluna görünerek kiliseden ilk defa Ayasofya (Kutsal Bilgelik) adıyla bahseder ve inşaatın hızlanması için genç işçileri çağırmaya gönderir; onun dönmesine kadar orada kalacağına ve aletleri bekleyeceğine yemin eder. Bu haberi alan mimar Ignatios oğlunu geri görder-meyerek meleğin sonsuza dek orada kalmasını sağlar. Meleğin saklı olduğu yerin, kalın bakır levhalarla kaplı olmasına rağmen yüzyıllarca ziyaretçilerin dokunması ile aşınan sütunun yeri olduğu kabul edilir ve ortaçağın sonuna kadar Konstantinopolis’i gezen seyyahlar, özellikle Rus hacılar, burayı meleğin bulunduğu yer olarak anlatırlar.
1453 kuşatmasına Türk saflarında ka-ulan Rus Nestor iskender, fetihten beş gün önce, meleğin Ayasofya’yı terk e-dip göklere yükseldiğini yazar. Böylece kilise ve dolayısıyla kent, Türklere karşı korunmasız kalmıştır.
istanbul’un fethinden sonra Rum çevrelerinde gelişen efsane ise bir geri dönüş efsanesidir. Türklerin gelmesiyle Ayasofya’daki son ayini yarıda bırakıp elindeki kutsal kaplarla görünmez bir kapının arkasında kaybolan papaz, kentin geri alınacağının işareti olarak, aynı yerden çıkıp ayine kaldığı yerden devam edecektir. Osmanlı Dönemi

Efsaneye göre bir meleğin saklı olduğu sütunu kaplayan bakır levha, ziyaretçilerin dokunmalarıyla aşınmış durumda. Tahsin Aydoğmıts
Bizans’ın son döneminde Ayasofya efsanelerinin gelişmesi, bunların islam dünyasına da yayılmalarına yol açar.

AYASOFYA HAMAMI

458

Ayasofya Imareti’nde avlu ve asıl binanın girişi. M. Baha Tanman
Arap gezginler ve coğrafyacılar, 12. yy’ dan önce Ayasofya’dan doğrudan bahsetmezler. Kilisenin adı ilk defa 1180’de kaleme alınan Haravi’nin Hac Yerleri Rebberi’nde geçer. Ancak, Ayasofya’da namaz kılanlara cennetin yolunun açılacağına dair hadise ya da Hz Muham-med’in, miracında göğün yedinci katında görmüş olduğu Mescid ül-Aksa’nın yeryüzü örneğinin Ayasofya olduğu konusundaki hikâyelere fetihten önce rastlanmaz, yani Ayasofya’nın Müslüman efsanelerinin tümü Türk olduğu gibi, bunlar kilisenin camiye çevrilmesinden sonraya aittir.
Bu efsaneler Konstantinopolis’in kurulmasını da içeren genel bir temanın içinde toplanır. Oysa bu temanın iki önemli varyantı vardır. Birincisi, 9. yy Bizans efsanesini Türkçeye çevirerek bazı değişikliklerle imparatorun Ayasofya’nın kuruluşundaki rolünü güçlendirir. Burada yükseltilmek istenen imparatorluk iktidarıdır, çünkü Osmanlı hükümdarı bu iktidarın, devamcısıdır. ikincisi, bunun aksine, imparatorluk karşıtı bir metindir ve kuruluşundan beri lanetli bir Kostantiniye (Konstantinopolis) hikâyesi anlatır. 15. yy Türk yazarlarının icat etmiş olduğu, kentin ilk kurucusu Yanko bin Madyan lanetli bir kişidir ve dolayısıyla Kostantiniye yok olmaya mahkûm bir kenttir. Ayasofya’ya gelince, bu tapınak Tanrı’nın doğrudan yönettiği bir mimarın yapıtıdır ve Tann-mimar ikilisinin karşısında imparator tümüyle etkisiz ve çaresizdir.
ikinci varyantın en gelişmiş hali olan 1491 tarihli metinde, anonim yazar Ayasofya efsanesini anlattıktan sonra “Ol zaman zulümle bina yapdırmazlardı” deyip II. Mehmed (Fatih) dönemi düzenini ve Fatih Camii’nin yapımını sert bir dille eleştirir. Yazara göre cami hazineden para çıkarmamak için eyaletlerin geliri ile yapılmıştır. Bu durumu da “Ol suretle yapılan binadan sevab ummak dürüst müdür? Anın sevabından geçilmelidir, eğer günahı olmazsa ve illa gü-nahdan gayrı dahi nesi vardır ola?” şeklinde anlatır. Ayrıca yazar, hükümdarın, caminin mimarı olan Atik Sinan’ı “habs içinde döğe döğe” öldürttüğünü söyler ve bu bilgi başka kaynaklarca da doğrulanmaktadır. Oysa imparatorluk karşıtı Ayasofya efsanelerinde Tanrı’nın aleti durumunda olan mimarın öldürülmesinin ne denli ağır bir suç oluşturduğu ortadadır. Bu efsanenin amacının, Fatih Sultan Mehmed’in Bizans’tan devralıp sürdürmek istediği imparatorluk projesine karşı çıkmak olduğu açıktır.’
Aynı tartışma 16. yy’m ortalarında Süleymaniye Camii’nin yapımıyla yeniden ortaya çıkar. Ilyas Efendi 1562’de yazmış olduğu Tarih-i Konstantiniye’de Ayasofya efsanesinde imparatorun rolünü yeniden yüceltirken metnin sonunda Süleymaniye’ye uzun bir methiye düzer. Orada bulunan malzeme ve taşların her biri bir “memleketin harcı”na eşdeğerdir. Somaki sütunlarının her biri ise bi-

rer padişahın yadigârı. Hz Süleyman ya da iskender Zülkarneyn tahtından alınmıştır. Böylece Süleymaniye büyük hükümdarların tahtları üstünde kurulmuş bir imparatorluk anıtı haline gelir.
Herhalde Tarih-i Konstantiniye’ye yanıt olarak yazılmış anonim Tarih-i Bina-i Ayasofya ise Süleymaniye’den söz etmemekle birlikte Ayasofya’yı yüceltir ve onun Hz Muhammed’in miracında görmüş olduğu caminin yeryüzündeki örneği olduğunu yazar, iki melek durmadan Ayasofya kubbesinin çevresini tavaf eder ve “nuraniyetine münevver olurlar”. Yazara göre açıkça, Ayasofya’nın kutsallığı Süleymaniye’yi gereksiz kılmaktadır.
Mimar Sinan’ın Edirne’deki Selimiye Camii’nin kubbesini Ayasofya’nın kubbesinden altı zira daha geniş ve dört zira daha derin yaptığını ilan etmesiyle, efsaneler aracılığıyla yürütülen bu tartışma sona erer. Ancak 19. yy’da Batı etkisinde tarih yazılıncaya dek Ayasofya ve Konstantiniye efsanelerinin getirmiş oldukları öğeler ideolojik vasıflarını yitirmelerine karşın kent tarihinin bir parçası olarak yaşamlarını sürdüreceklerdir. Örneğin Yanko bin Madyan’ın istanbul’un ilk kurucusu olduğuna uzun zaman herkesçe inanılacaktır. Ayasofya efsaneleri örneğinin önemi, efsanelerin ideolojik fonksiyonlarını ortaya çıkarmasıdır. Bu metinler okuyucuya hoş vakit geçirtmekten ya da tarih bilgisi eksikliğini örtmekten çok, açıkça yapılamayan politik ve ideolojik tartışmaların kılıfı olarak karşımıza çıkar.
Bibi. G. Dagron, Constantinople Imaginaire, Paris, 1984; S. Yerasimos, Türk Metinlerinde Konstantiniye ve Ayasofya Efsaneleri, îst., 1993.
STEFANOS YERASİMOS

AYASOFYA HAMAMI
bak. HASEKİ HAMAMI
AYASOFYA İMARETİ
Ayasofya Külliyesi kapsamındaki aşevi, fırın, erzak ambarı gibi binalardan oluşan imaret. I. Mahmud, Ayasofya Camii ve müştemilatında geniş çaplı onarım, yenileme ve genişletme çalışmalarına giriştiğinde, bazı binaların ilavesi, bazılarının da tadili sonucunda kurulmuştur.
Kitabelerde 1155/1742-43 diye geçen inşaatın bitim tarihini, Şem’danizade zilhicce (şubat), Hammer ise zilkade (ocak) ayları olarak gösterir. Kitabelerin üzerindeki sülüs hatlı mensur yazılar, Morali lakabıyla bilinen ve adı darüssaade ağası ya da hazinedar gibi görev unvan-larıyla anılan Beşir Ağa, manzumeler ise dönemin şairlerinden Nimetullah Efendi tarafından yazılmıştır. Böylece, I. Mahmud devrinde söz konusu inşaat faaliyeti sonucunda Ayasofya Camii imare-tiyle, sıbyan mektebiyle, kütüphanesiy-le, sebilleriyle ve şadırvanıyla bir külliye haline getirilmiştir.
Zamanın çeşitli bekçi destanlarından ve menkıbelerinden anlaşıldığına göre, imarette dağıtılan ve fodla denilen ekmeklerin yanısıra, fukaraya her gün çorba veriliyor, perşembe günleri ayrıca zerde ve pilav çıkıyordu.
imaretlerin kapatılmasından sonra Vakıflar idaresi Başmüdürlüğü deposu olarak kullanılan bina, daha sonra kurşun levha atölyesine dönüştürüldü.
Caminin çevre duvarının Bâb-ı Hümayun tarafı köşesindeki muhteşem bir barok kapıdan geçilerek imarete girilmektedir. Cami ile aşhane arasında bir avlu yer alıyor, ambar ise kuzeydoğu-

459 AYASOFYA KÜTÜPHANESİ

Ayasofya Imareti’nin kapısı. Ali Hikmet Varlık
daki yivli minare yanında bulunuyordu. Bizans’ta hazine binası diye adlandırılan bu yuvarlak yapı tadil edilmiş, içine ahşap bir kat eklenmiş, tabanı bir hayli yükseltildiğinden, yeni kapı ve pencereler açılmıştı, girişte ise kocaman bir kantar duruyordu.
1979’daki bir kazıda, binanın eski Bizans zeminine kadar inilmiş, bu arada ahşap kat ve kirişleri ile kantar kaldırılmıştır, imaretin esas binası caminin kuzey dış duvarı boyunca batıdan doğuya doğru uzanır. Üç bölümlü binanın ilk iki bölümü fodlahane ve aşhanedir, ü-çüncü kubbeli bölüm ise “mek’el” olarak adlandırılan yemekhanedir. Bu kısmın ana girişinde sütunlar üzerinde üç bölümlü bir revak bulunur.
Ayasofya Imareti’nin sanat tarihi açısından önemi, Osmanlı mimarisinde Batı etkilerinin görüldüğü ilk yapılardan birisi olmasıdır.
BibL Mür’i’t-Tevârib, I/A, 110; Ayvansarayî, Hadîka, I, 5; Ramazannâme, (yay. A. Çele-bioğlu), ist., ty, s. 165-167; Hammer, Cons-tantinopolis-Bosporus, XXV, XLVI-XLVII; A. Akar, “Ayasofya’da Bulunan Türk Eserleri ve Süslemelerine Dair Bir Araştırma”, VD, IX (1971), s. 286; E. Yücel, Ayasofya Müzesi, ist., 1986, s. 32; S. Eyice, “Ayasofya imareti”, DlA, IV, 212.
SEMAM EYlCE
AYASOFYA KÜRSÜ ŞEYHİ
Osmanlılar döneminde istanbul’daki cuma namazı kılınan büyük camilerde vaaz veren hocalann en kıdemlisinin unvanı. “Ayasofya vaizi”, “Ayasofya cuma vaizi” de denmiştir.
ilmiye sınıfının şeyhülislamdan, ibti-da-i hariç müderrisliğine kadar derecelenmiş bir kadrosu vardı. Cami görevlileri ilmiye sınıfından sayılmazlardı. Ancak katar şeyhleri denen ve selatin camilerde

vaaz veren, aynı zamanda çoğu birer tarikat şeyhi olan küçük bir gruba, ilmiye sınıfı ayrıcalıkları tanınmıştı. Bunlara ait “tarik defteri”nde (protokol ve kadro sıralaması) ön sırayı Ayasofya kürsü şeyhi almakta, onu, cuma namazı kılınan diğer Sultan Ahmed, Süleymaniye, Bayezid, Fatih, Nuruosmaniye, Sultan Selim, Eyüb Sultan, Laleli, Şehzade, Üsküdar Yeni Valide, Ayazma, Beylerbeyi, Hasköy Va-lidesultan, Selimiye, Nusretiye, Şemsipa-şa camilerinin ve Yeni Cami’nin vaizleri izlemekteydiler. Ayasofya vaizliğine ve diğerlerine, istanbul’daki başlıca dergâh ve âsitanelerin şeyhleri öncelikle atanmaktaydılar. Bu konumdaki vaizlere kürsü şeyhi, tümüne birden de katar şeyhleri denmekteydi.
Selatin camilerde hemen her gün, sıradan vaizler tarafından halka vaazlar verilirken Ayasofya kürsü şeyhi ve öteki selatin camilerin vaizleri, yalnızca cuma günleri, çok kalabalık cemaatlere vaazlar vermekteydiler. Bunun bir nedeni de cuma hutbelerinin baştan sona Arapça okunmasıydı. Halk hutbede okunan ve söylenenleri anlamadığından cuma vaazı, genellikle o günkü hutbenin konusunu açıklamaya dönük olmaktaydı. Ayasofya’nın istanbul camileri arasındaki özel saygınlığı, saraya yakın oluşu, cemaatinin ise saray ve Babıâli görevlileri ile çarşı esnafından oluşması nedeniyle de kürsü şeyhinin buradan verdiği mesajlar önemsenirdi. Bu bakımdan Ayasofya kürsü şeyhliğine, istanbul’da en çok saygı duyulan, erdemi, bilgisi ve hi-tabetiyle tanınmış bir tarikat şeyhinin atanmasına özen gösterilirdi. Bu nitelikte birisi bulunmadığı dönemlerde ise diğer camilerin vaizliklerinde bulunarak kıdem ve deneyim kazanmış ve sırası gelmiş olan cuma vaizi atanırdı. Atama işlemi Şeyhülislamlıkla yapılan Ayasofya şeyhine yüksek bir aylık ödenir, ayrıca bu caminin vakfından da ücret bağlanırdı.
Ayasofya kürsü şeyhi ya da vaizi olan kişinin sarayla ilgili tüm dinsel törenlere katılması kuraldı. Şehzadelerin bed’-i besmele (okumaya başlama), sünnet, hatim törenlerinde, mevlid alayında vaaz verip dua etme, Ayasofya kürsü şeyhinin görevlerindendi. Örneğin, Mür’i’t-Tevarib’e göre 18 Ağustos 1766′ da düzenlenen Sultan Ahmed Ca-mii’ndeki mevlid alayında, III. Mustafa hünkâr mahfiline gelip kafes penceresinden cemaati selamladıktan sonra Ayasofya şeyhi kürsüye çıkıp törenin amacına uygun vaaz verip dua etmiş, kürsüden inince kendisine samur bir kürk giydirilmişti. Yine aynı tarihin yazdığına göre, Şehzade Selim (III. Selim) için 1766’da incili Köşk’te düzenlenen bed’-i besmele cemiyetinde de padişahın, sadrazamın ve yüksek devlet ve din adamlarının huzurunda ilk dersi Şeyhülislam Efendi verdikten sonra Ayasofya şeyhi dua etmişti. 1767’de ise Ayasofya vaizi olan Bayramî Şeyhi Him-metzade Abdüşşükür Efendi’nin ölümü, kentte üzüntüye neden olmuştu. •

Topkapı Sarayı Müzesi Kitaplığı’nda-ki yazma eserler arasında bulunan Müs-takimzade Süleyman Saadeddin Efendi’nin Ayasofya-ı Kebîre Şeyh Olanlar adlı risale, 17. ve 18. yy’larda bu göreve atananların biyografilerini ve Ayasofya vaizliği ile ilgili açıklamaları içerir.
NECDET SAKAOĞLU
AYASOFYA KÜTÜPHANESİ
Ayasofya Camii içinde I. Mahmud (hd 1730-1754) tarafından yaptırılan kütüphane.
Vakfiyesi 1152/1740’ta düzenlenmiş ve 21 Nisan 1740’ta açılmıştır. Bu dönemde kütüphanede 4.000 civarında kitabın bulunduğu Vakanüvis Subhî Meh-med Efendi tarafından belirtilmektedir. Kütüphanenin dördü yazma biri de basma olmak üzere beş tane katalogu vardır. 1968’de mevcut kitapları Süleymaniye Kütüphanesi’ne(-0 nakledilmiştir.
Ayasofya Kütüphanesi, başlıbaşına bir yapı olarak tasarlanmakla birlikte, caminin güneyindeki iki payandanın arasına inşa edilmiştir. Türk kütüphane binalarında rutubetin önlenmesi gayesiyle hava akımını sağlamak için alt kısımların boş bırakılması, geleneksel bir mimari uygulama iken burada böyle bir yer seçimi şaşırtıcıdır.
Kütüphanenin girişi ve okuma odası, caminin sağ tarafındaki sahnın içine inşa ettirildiğinden, kitapların muhafazasına ayrılan müstakil binanın cami haricinde kalan bu payandaların arasına isabet ettiği düşünülebilir. Burası barok üslupta harikulade bir işçiliğe sahip bulunan tunç şebekelerle cami harimin-den ayrılmıştır. Bu tunç işçiliğine, daha gerideki kubbeli giriş holünün kemerleri ve kapısında da rastlanır. 90 derecelik dik bir açı yapan dar koridor, kemer kısmında “besmele” bulunan bir kapı ile kitapların muhafaza edildiği hazine bölümüne açılır. Burası ince mermer sütunlarla ayrılmış ve ilki kubbeli, ikincisi ise hafifçe yüksek seki halinde olup aynalı tonozla örtülüdür. Kubbeli bölümün ortasında sedef kakmalı, nakışlı ahşap kitap dolabı yer almaktadır.
Ayasofya Kütüphanesi, tunç şebekeleri kadar içindeki nakışlar ve duvar çi-nileriyle de tanınmıştır. Ancak bu çiniler binayla aynı tarihte yapılmamış olup 16. yy’dan itibaren imal edilen farklı üsluptaki parçalardan meydana gelmektedir. Duvarlara devşirme iznik, Kütahya ve Tekfur Sarayı atölyelerinde imal edilmiş çiniler konulmuş, aralarına italya Faen-za çinileri yerleştirilmiştir. Burada eski çinilerin içindeki bilhassa servi motifli pano son derece kıymetlidir. Kitap hazinesi kısmındaki dolap aralarında da çiniler bulunmaktadır. Kubbe kasnağını kuşatan celi sülüs hattıyla yazılmış “Fâ-tır” suresinin 29-32. ayetleri Baltacızade Mustafa Paşa’nın eseridir. Kubbe içindeki alçı kabartma süslemeler ve okuma odası ile kitap hazinesindeki taş kakma tekniğiyle yapılmış tuğralar, kütüphanenin başlıca süsleme unsurlarıdır.

AYASOFYA MEDRESESİ

460

Ayasofya Kütüphanesi’nden görünümler.
Fotoğraflar Tahsin Aydoğmuş.
Daha sonraki dönemlerde kütüphane binasının iç mimari özelliklerini bozan bazı değişiklikler yapılmış, özellikle 1906’da yapı önemli bir tamir görmüştür. 1959-1960’ta Kütüphaneler Genel Müdürlüğü’nün emri üzerine okuma odasının sedirleri kaldırılarak tavanı sunta ile kaplanmıştır. Bu düzenleme sırasında kitap hazinesindeki kalem işi nakışlarla süslü ahşap dolapların yerine sac dolaplar konulmak istenmiş ise de bu teşebbüs durdurularak tarihi öneme sahip dolaplar kurtarılmıştır. 1982-1983′ te yapılan geniş çaplı restorasyonda ise önceki bütün ilaveler kaldırılmış, örülmek suretiyle dolap haline getirilen pencereler açılmıştır. Öte yandan bakımsızlıktan harap olan kitap dolapları tamir ettirilerek aslına uygun biçimde parçaları yeniden birleştirilmiştir.
18. yy’ın ikinci yarısında derlendiği tahmin edilen bekçi destanlarından birinde “Fasl-ı Kütüphane” başlığı altında Ayasofya Kütüphanesi’nden söz edilmekte, nakışlan, çinileri, padişaha mahsus al “pûşîde” örtülü yer ve kitap dolabı anlatılmakta, burada bir de elmas askının bulunduğu belirtilmektedir.
Ayasofya Kütüphanesi, Türk sanatındaki barok etkinin başladığı ilk döneme ait olmakla birlikte klasik üslubun izlerini de taşıyan güzel bir binadır. Günümüzde okuma odasının eski şekliyle

düzenlenip bu mekânın Türk kütüphane mimarisinin bir örneği olarak yaşatılması yerinde bir davranış olacaktır.
Bibi. Subhî Mehmed, Tarih, ist., 1198, vr 174a-175a; Defter-i Kütüphane-i Ayasofya, îst., 1304; (Altınay), Onikinci Asırda, 142, 145, 147, 150, 151; M. Yahya Dağlı, istanbul Mahalle Bekçilerinin Destan ve Mâni Katarları, ist., 1948, s. 58-61; Ramazannâme, (yay. A. Çelebioğlu), ist., ty, s. 123-125; N. Malkoç, “Ayasofya Kütüphanesi”, TTOK Belleteni, S. 170 (1956), s. 11-12; A. Akar, “Aya-sofya’da Bulunan Türk Eserleri ve Süslemelerine Dair Bir Araştırma”, VD, K (1971), s. 284-286; Unsal, Kütüphaneler, 102; E. Yücel, “La bibliotheque du Sultan Mahmud I a Sainte Sophie”, Travaux et Recherches en Turquie, II, Paris, 1985, s. 201-208; ay, Ayasofya Müzesi, ist.; 1986; t. E. Erünsal, Türk Kütüphaneleri Tarihi II. Kuruluştan Tanzimat’a Kadar Osmanlı Vakıf Kütüphaneleri, Ankara, 1988, s. 87-90; M. Özlü, “Ayasofya Kütüphanesi”, ISTA, III, 1482-1484.
SEMAVi EYlCE
AYASOFYA MEDRESESİ
Ayasofya Camii Külliyesi’nin bir bölümü olan medrese binası, II. Mehmed (Fatih) tarafından yaptırılmıştır.
istanbul’un fethinden (1453) sonra medrese binası olarak Ayasofya Camii’ nin hemen yanındaki papaz okuluna ait bazı bölümler kullanıldıysa da asıl medrese binasının Fatih tarafından eklendiği, külliyenin vakfiyesinden anlaşılmaktadır. Fatih Külliyesi’nin inşası üzerine bir süre boş kalan Ayasofya Medresesi, II. Bayezid(-) döneminde (1481-1512) tekrar kullanılmaya başlanmıştır. Müderrisleri arasında 15. yy’ın ünlü bilginlerinden MpUa Hüsrev ile Fatih Medre-sesi’nin açılışına kadar çalışan Ali Kuşçu vardı. Hüseyin Ayvansarayî’ ye göre, medresenin kapısının hemen yanında Akşemseddin’in bir halvethanesi bulunuyordu.
159<ı> tarihli masraf defterinden anlaşıldığına göre, daha önce yıktırılan medrese, 1596’da yeniden ihya edilmiştir. Medrese herhalde birkaç tamir veya değişiklikten sonra, 1846-1849 arasında, Abdülmecid(-0 tarafından isviçreli mimar Gaspare Fossati’ye(-“) yaptırılan büyük tamir sırasında köklü değişiklik-
Ayasofya
Medresesi’nin
kalıntıları.
Arkada
Soğukçeşme
Sokağı’nın
evleri
görülüyor.
Tahsin Aydoğmuş

ler geçirmiş olmalıdır. Çünkü 19. yy’a ait bazı fotoğraflarda, medrese binası o günlerde moda olan Batı tarzı görünüşü ile dikkat çekmektedir.
Konya izzet Koyunoğlu Müzesi arşivinde no. 13363’te kayıtlı bulunan 1286/ 1869 tarihli “Cedvel-i Medâris-i Âsitâne” başlıklı belgeye göre medrese 198 talebeyi barındırmakta ve istanbul’un en kalabalık eğitim müessesesi olma özelliğini taşımaktadır. Ayasofya-i Kebîr Medresesi olarak tanınan bu yapı Şeyhülislam Hayri Efendi’nin başlattığı medreselerin ıslahı çalışmaları sırasında, “Dârü’l-hilâfeti’l-aliyye medreseleri” başlıklı düzenlemede talî kısm-ı evvelin 2. sınıfına dahil edilmişti.
1924’e kadar eğitim müessesesi olarak kullanılan medrese bu tarihte istanbul Belediyesi tarafından öksüzler yurdu haline getirildi. 1934’te Ayasofya Camii, Vakıflar Idaresi’nden alınarak Müzeler Genel Müdürlüğü’ne bağlandıysa da 1935’te bina boşaltılarak yıktırılmıştır. Ayasofya’nın etrafını açmak amacıyla yapılan bu davranış, zamanında pek çok eleştiri almıştı. 1985-1986’da medrese arsasındaki molozlar kaldırılarak binanın temeli ortaya çıkartılmış ve binanın bu plana uyarak yeniden yapılması düşünülmüşse de henüz bu gerçekleşmemiştir.
1915’te hazırlanan ve istanbul Müftülüğü Şer’i Siciller Arşivi’nde bulunan Ders Vekâleti Medrese ve Müderris Def-teri’ndeki bilgilere göre, Ayasofya Medresesi, iki katlı bir bina olup, alt katında 14, üst katında 18 olmak üzere toplam 32 odalı bir yapıydı. Odalar çeşitli boyutlarda olup, 80-90 talebenin barınmasına müsaitti. Ayrıca her iki katta helası, ortasında şadırvanı ile genişçe bir avlusu, gusülhane ve çamaşırhanesi olan medresenin C. Gurlitt (ö. 1938) tarafından yapılan ve tam doğru olmayan planına göre, medrese binası, caminin kuzey tarafında, kuzeybatı köşesindeki minare ile yan giriş dehlizine bitişik bir yapı idi. Daha sonradan A. Süheyl Ün-ver ve E. Hakkı Ayverdi tarafından yapılan planlarla Gurlitt’in planı arasında bazı farklılıklar görülmektedir. Daha

461 AYASOFYA MÜZESİ YILLIĞI

sonrakilere göre, medrese iki bölümlü olup, büyük bölümle cami arasında yine ortasında revaklı bir avlu olan daha küçük bir başka bölüm vardır.
Mevcut fotoğraflara göre, her iki katta da avlu revaklarındaki payeler ahşaptı ve bunların üzerinde yayvan yay biçiminde kemerler vardı.
19. yy’da yaygın olan Batı üslubundan etkilenmiş görünen medrese binasının dar bodrum pencerelerinin üzerinde iki sıra halinde uzanan yarım yuvarlak kemerli büyük pencereler o güne dek alışılagelmiş medrese mimarisine çok uzaktır.
Ayasofya Camii’nin kuzeyinde, Alemdar Yokuşu kenarındaki Mimar Sinan’a ait yapıya da genellikle Ayasofya Medresesi denmekle birlikte, burası Darüs-saade Ağası Cafer Ağa Medresesi olup Soğukçeşme Medresesi olarak da bilinir. Bu medrese Ayasofya Külliyesi’ne ait değildir.
Bibi. BOA, Maliyeden Müdevver Defter, no. M 4517; BOA, Tamirat Defterleri, no. 2; Aya-vansarayî, Hadîka, I, 3; Gurlitt, Konstantino-pels, XXV-XXVI; A. Süheyl Ünver, istanbul Üniversitesi Tarihine Başlangıç: Fatih Külliyesi, ist., 1946; ay, Ali Kuşçu, Hayatı ve Eserleri, ist., 1948; Fâtih Mehmed II Vakfiyeleri (yay. Vakıflar Umum Müdürlüğü), Ankara, 1948, s. 42; Ayverdi, Fatih III, 316-321; Baltacı, Osmanlı Medreseleri, 474-480; Kütükoğlu, istanbul Medreseleri, 29; ay, Darü’l-Hılafe, 15-30; E. Yücel, Ayasofya Müzesi, ist., 1986, s. 28; M. Erdoğan, “Osmanlı Mimarlık Tarihinin Arşiv Kaynakları”, 77?, S. 5-6 (1951-1952), s. 99; A. Akar, “Ayasofya’da Bulunan Türk Eserleri ve Süslemelerine Dair Bir Araştırma”, VD, IX (1971), s. 289.
SEMAVi EYlCE
AYASOFYA MUVAKKİTHANESİ
Ayasofya etrafına Türkler tarafından inşa edilen mekânlardan biridir. Saatlerin muhafazası için yapılmıştır.
Ayasofya’da Bizans döneminde kullanılan bir saatin (Horologion), yapının güneybatı köşesinde bulunduğu bilinmektedir. Ancak bu saatin ne zamana kadar kullanıldığı belli değildir. Bu saatin bir benzerinin minyatürü ismail bin Rezzâz el-Cezerî’nin Kitâbü ‘l-Hiyel adlı eserinde mevcuttur.
Fetih’ten sonra ulu cami haline gelen Ayasofya’da, namaz vakitlerinin düzenli bir biçimde takip edilebilmesi için muvakkitlerin gözetiminde saatlerin korunmasına mahsus ayrı bir bina, bir mu-vakkithane inşası ancak geçen yüzyıl içinde düşünülmüş ve Abdülmecid döneminde (1839-1861) camide yaptıkları köklü tamirattan hemen sonra, Fossati Kardeşler tarafından 1853’te inşa edilmiştir. Bu konuda mevcut bir belgeye göre caminin Şekerci Kapısı bitişiğinde yer alan muvakkithane, Mısırlı müteahhit Yani Kalfa nezaretinde yapılmıştır. Aynı belgede yapının inşası için harcanan para da belirtilmiştir. Fossati’ler tarafından çizilen bu yapının orijinal planlan bugün isviçre’nin Bellinzona kentinde muhafaza edilmektedir. Planlar ile mevcut yapı karşılaştırıldığında bazı

Fossati
Kardeşler
tarafından
inşa edilen
Ayasofya
Muvakkithanesi.
Tahsin Aydoğmuş
önemli farklılıklar olduğu göze çarpar. Pencere aralarındaki madalyonlardan, kubbe kasnağındaki saate kadar birçok süsleme unsuru projede bulunduğu halde yapıda görülmez. Böylece yapının çizimlerine göre daha sade bir anlayışla inşa edildiği anlaşılmaktadır.
Muvakkithane, avlu kapısının hemen bitişiğinde, cephesi yaya kaldırımı üzerinde olacak şekilde inşa edilmiştir. Kare plana sahip olan yapı, iç tarafta dairesel şekilde dizilmiş sekiz sütuna sahiptir. Kapısı cami tarafında olup diğer üç cephede demir parmaklıklı üçer pencere bulunmaktadır, içteki sütunlar pencereli, sekizgen bir kasnağa oturan kubbeyi taşımaktadırlar. Kubbe dışındaki bölüm eğimli bir çatıyla örtülüdür. Kubbe ve bu eğimli örtü kurşun kaplıdır, iç mekânın tam ortasına isabet eden yerde mermer bir ayak üstünde yine yekpare kalın mermerden bir masa bulunmaktaydı. Bu masa son yıllarda kırılmıştır. Caminin müzeye dönüşmesinden sonra muvakkithanede bulunan yazı levhaları ile saatler dağıtılmış, buranın müze bürosu haline gelmesinden sonra da yapıda mimari ifadesini bozan tadüat ve ekler yapılmıştır.
Ayasofya Muvakkithanesi’nin, külliyenin diğer Türk devri eserleri gibi yeniden ele alınarak yapıldığı dönemdeki durumuna ve fonksiyonuna getirilmesi ve kaldırılan levha ve saatlerin yerlerine yerleştirilip, kendi alanındaki tek örnek olarak yaşatılması Türk kültür mirasının tanıtımı açısından önemli ve gereklidir.
Bibi. Ünver, Muvakkithaneler, 236; A. Akar “Ayasofya’da Bulunan Türk Eserleri ve Süslemelerine Dair Bir Araştırma, VD, DC (1971), s. 286-287; S. Eyice, “Ayasofya Horologion’u ve Muvakkithanesi”, AMY, K (1983), s. 15-25.
SEMAVi EYİCE
AYASOFYA MÜZESi YILLIĞI
Ayasofya Müzesi’nin belirli aralıklarla yayımladığı, Bizans konularına ağırlık veren bilimsel dergi.
Müzenin müdürü Feridun Dirimte-kin’in(-“) kişisel çabasıyla Ayasofya Mü-

zesi’ni daha iyi tanıtmak amacıyla ilk defa 1959’da yayımlandı. 1. sayısından Ayasofya’nın dış narteksinde ve bahçede eserlerin sergilendiği öğrenilmekte; Kariye, Fethiye, Fenari Isa, Imrahor Stu-dios Bazilikası, Aya irini, Tekfur Sarayı, Bodrum Camii’nin de Ayasofya’ya bağlı birimler olduğu belirtilmektedir. Ayrıca Inceğiz mağara-manastır ve kilise grupları, Çatalca-Kestanelik yolundaki mağara, Hereke’nin Bizans kalesi ile istanbul Pınarhisar-Vize-Saray bölgesinde müzenin yapmış olduğu araştırmalara yıllıkta yer verilmiştir. Hereke Kalesi (F. Dirim-tekin), Beylerbeyi Kilisesi (F. Dirimte-kin) hakkında kısa birer monografi yayımlanmıştır. Yıllığın 1960’ta yayımlanan 2. sayısında 1959-1960 yılı müze çalışmaları ile onarımlar anlatıldıktan sonra Ayasofya’da yeni bulunan bir mozaik (F. Dirimtekin), atriumun güneybatı başlangıcı üzerindeki salon (F. Dirimtekin), Saraçhane’de Belediye Sara-yı’nın batısındaki eski park yerinde bulunan eserler (F. Dirimtekin), Fenari Isa-Eglise de Monastere de Lips’deki mozaik kalıntıları (F. Dirimtekin), St. Iren’in güneydoğusundaki Bizans sarnıcı (A. Erder), Fethiye Camii’nde onarım çalışmaları (S. Tansuğ), Bizanslılarca kullanılmış antik bir lahit kapağı (N. Fı-ratlı) tanıtılmıştır. 196l’de yayımlanan 3. sayısında 1960-1961 yılı müze çalışmaları, onarımlar, Ayasofya’nın bronz kapıları (F. Dirimtekin), Ayasofya iç nar-teksinin altındaki mekân (F. Dirimtekin), Vize’deki Ayasofya Kilisesi (F. Dirimtekin), Ayasofya contrefort’larımn (istinat payesi) birisinin içinde bulunan freskli oda (F. Dirimtekin), Bizans mimarisinde dış cephelerde kullanılan bazı keramoplastik süsler (S. Eyice), Ayasofya dış narteksindeki iki kabartma levha (A. Erder), Ayasofya’da bir vaftiz teknesi (L. Akın), Ayasofya Şadırvanı (S. Tansuğ) tanıtılmıştır. 1962’de yayımlanan 4. sayısında, istanbul’da çeşitli inşaatlarda çıkmış mimari parçalar, mozaik araştırmaları ve Trakya tetkiklerinden sonra imparator Manuel Komnenos’un

AYASOFYA SARNICI

462

topladığı 1166 Synode kararlarını kapsayan mermer levhalar (F. Dirimtekin), Olympiade Kadınlar Manastırı (F. Dirimtekin) Ayasofya’daki kabartma bir levha (A. Erder), Figürlü Sütun Başlıkları (L. Akın), istanbul’da bilinmeyen bir Bizans sarnıcı (A. Ataçeri), Maltepe Süreyya Paşa işçi Sanatoryumu Korusu’n-da Bizans eserleri (S. Tansuğ), St. irene Kilisesi’nde ilk mozaik onarımı (S. Tansuğ) ile ilgili yazılar yayımlanmıştır. 1963’te yayımlanan 5. sayısında müze çalışmaları ve Trakya’da yapılan araştırmalar tanıtıldıktan sonra Vize (F. Dirimtekin), Pınarhisar Kalesi, Çatalca, Çatalca Surları (anonim), Midye Surları ve Aya Nikola Kilisesi (F. Dirimtekin), Aya-sofya Müzesi’nde teşhir edilen kabartma bir levha (A. Erder), Bizans mimarisinde tuğla tezyinat (L. Akın) gibi yazılara yer verilmiştir, iki yıllık bir aradan sonra 1965’te yayımlanan 6. sayısında Bodrum Camii’nin Ayasofya yönetiminden ayrıldığı, onarımlar ve bahçede yapılmış küçük bir kazı ile Trakya ve istanbul civarındaki araştırmalara yer verilmiştir. Ayrıca Vize tetkikleri (F. Dirimtekin), Selymbria (Silivri) Bizans Kalesi (F. Dirimtekin), Ayasofya’daki II. Selim Türbesi ve içindekiler (E. Oktay-I. Aıtuk), Geyikli mermer levha (A. Erder), istanbul’da yeni bulunan birkaç Bizans su sarnıcı (E. Ataçeri), Arkeoloji Müzesi’nde bulunan Ayasofya’ya ait madalyalar (C. Aıtuk), Bizans keramiği (anonim) tanıtılmıştır. 19ö7’de yayımlanan 7. sayısında Ereğli-Perinthus, Heraklera, Mygdonia ve batısındaki liman kalıntısı (F. Dirimtekin), Ayasofya çevresi (S. Tansuğ), Ayasofya’daki ilk Osmanlı ke-ramikleri (A. Erder) yazıları yer alır. 1969’da yayımlanan 8. sayısında Fenan isa’nın müze yönetiminden ayrıldığı, öğrenilmektedir. Augustaion ve Milion (F. Dirimtekin), Silivri’nin 35 km kuzeydoğusundaki Subaşı Köyü civarında bulunan antik bir Autel (F. Dirimtekin), Ayasofya ve Osmanlı ekleri (S. Tansuğ), Krautheimer’de istanbul yapıları (S. Tansuğ) yıllığın bellibaşlı yazılarıdır.
Feridun Dirimtekin’in 1970’te emekliye ayrılışı üzerine yıllık bir süre yayımlanmamıştır. On dört yıllık bir aradan sonra 1938’de Cumhuriyet’in 60. yılı özel sayısı olarak TTOK’nin (Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu) maddi katkılarıyla yeniden yayımlanmıştır.
9. sayıda müze çalışmaları (E. Eren), on beş yıl Ayasofya Müzesi müdürlüğü görevini sürdüren Feridun Dirimtekin anısına (S. Tansuğ), Ayasofya Horologi-on’u ve muvakkithanesi (S. Eyice), Ayasofya Skevophilakionu kazısı (S. Tür-koğlu), Divine Numbers in the Dimen-sions of Hagia Sophia in istanbul (A. Arpat), Mangalar bölgesinde 1976’da yapılan kurtarma kazısına ait rapor (A. Pasinli-C. Soyhan), Ayasofya Müzesi’nde bir Bizans incili (Ş. Başeğmez), Dr. Nezih Fıratlı (E. Yücel) makalelerine yer verilmiştir.
Yıllığın 1985’te, yine TTOK’nin mad-

1STANBUL 1050 – MAAIÜP BASIMEVİ

Ayasofya Müzesi Ytllığı’mn ilk sayısının
kapağı.
Ayasofya Müzesi Müdürlüğü
di katkısıyla yayımlanan 10. sayısında Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Avusturya Bilimler Akademisi’nin işbirliği ile 1983’te başlanan Büyük Saray mozaiklerinin konservasyon çalışmalarına ve Ayasofya onarımlarına ağırlık verilmiştir. Büyük Saray mozaikleri ve konservasyon çalışmaları (E. Yücel), Ayasofya kubbe kasnağındaki payandalar onarım sorunları-kurşun kaplama önerisi (A. Koyunlu), The Nave Corni-ces of Hagia Sophia: Preliminary results of a Study undertaken in 1938 (L. Sütler), Jesus Christus und die zahl 12 in den Dimensionen der Sergios-Bakchos Kirche zu istanbul (A. Arpat), Dend-rochronological Investigotion at St. Sophia in istanbul, A. preliminary report (P. L. Kuruholm-C. L. Striker), tstanbul-Kü-çükayasofya semtinde bulunan bir Bizans sarnıcı (A. Pasinli-C. Soyhan-T. Bir-gili), Beyazıt Simkeşhane yapısı restorasyonu Theodossius Takı ve Hasan Paşa Hanı’nın sorunları (I. Öz), 1964 Sultanahmet kazılarında çıkan Osmanlı kera-mikleri (A. C. Üstüner), Österreichisch-Türkische Restaurierungsarbeiten an den mosaiken deş “Graben Plastes” von Konstantinopel (W. Jobst-E. Yücel) bellibaşlı yazılardır. Beş yıllık aradan sonra 1990’da yıllığın 11. sayısı yayımlanmış, Ayasofya’lar (S. Eyice), Recent Studies of the Desing, Construction, and subse-quent history of Justinion’s Hagia Sophia (R. Mainstone), Ermenice elyazması iki incil’de Selçuklu üslubunda süslemeler (Ş. Başeğmez), istanbul’da Bizans sarayı ve kent ilişkisi üzerine (W. M. Wi-ener), Entwarsfrundlagen im Grabdenk-mal deş Osmanischen Admiraes Barbaros Hayrettin (A. Arpat), Bir buluntu ışığında I. II. III. Ayasofya’nın döşemeleri ve konumu (A. Koyunlu), Ayasofya ça-

lışmaları ve yapılan onarımlar (E. Yücel), istanbul’daki Bizans saray mozaiklerinin korunması (K. Herold) incelemelerine yer verilmiştir. 1992’de yayımlanan 12. sayısı daha çok Ayasofya Koruma Problemleri ile ilgilidir. Prof. Dr. Semavi Eyice, Prof. Doğan Kuban, Prof. Dr. Metin Ahunbay, Prof. Dr. Feridun Çili, Prof. Dr. Mustafa Erdik, Prof. Dr. Özal Yüzügüllü, Prof. Dr. Müfit Yorulmaz, Yüksek Mimar Alpaslan Koyunlu, W. Koenigs’in bildirileri yıllığı oluşturmuştur. Bunun yanında Bericht Über Restaurierungs probleme der Hagia Sophia in istanbul (W. Jobst, K. Gollman, P. Berzobohaty), istanbul’daki Saray Mozaiklerinin araştırması ve restorasyonu (W. Jobst, P. Turnovsky), 1991 yazında Aya-sofya’da yapılan araştırma çalışması ön raporu (K. Hidaka), Boukaleon Sarayı (C. Mango), istanbul’un Bizans sarnıçları hakkında bir Osmanlı arşiv belgesi (N. Bayraktar), Ayasofya Müzesi’nde bulunan ikonalar katalogu da (S. Eskalen) diğer yazılardır.
Ayasofya Müzesi Yıllığı periyodik yayın düzenini maddi imkânsızlıklar nedeniyle sürdürememiştir. Bununla beraber müze tanıtımı, yerli ve yabancı araştırmacıların Bizans sanatı ağırlıklı incelemeleri yıllığın bilimsel bir kaynak niteliği kazanmasını sağlamıştır.
ERDEM YÜCEL
AYASOFYA SARNICI
bak. SOĞUKÇEŞME SOKAĞI SARNICI
AYASOFYA SEBİLLERİ
Ayasofya’da, biri avluda, diğeri ise avlu duvarı dışında iki sebil bulunmaktadır.
Avlu duvarının dışında, güneybatı köşesinde yer alan birinci sebil, 1. Kumba-racılar’a göre Sultan ibrahim döneminde inşa ettirilmiştir. Ancak yazıda bahsedilen vakfiyenin yayımlanmamış olması dolayısıyla bu tarihleme ispatlanmamış-tır. Ancak eğer bu bilgiler doğru ise, o zaman sebili Sultan ibrahim dönemi Hassa Başmimarı Koca Kasım Ağa’nın yapmış olması ihtimal dahilindedir. Çok uzun bir süre terk edilmiş halde kalan sebil 1960’larda belediye zabıtası tarafından turizm merkezi olarak ihya edilmiş, daha sonraki yıllarda ise büfe ve çayhane haline konmuştur. Bugün bu fonksiyonunu devam ettirmektedir.
Mermer bir yapı olan sebil, çevredeki zemin kotlarının yükselmesi dolayısıyla ölçeği bozulacak derecede alçakta kalmıştır. Ancak yine de Türk sanatının zarif ve sade ölçülerini aksettirmesi bakımından önemlidir. Dört penceresi alt seviyede üçer gözlü mermer tas verme yerlerine sahiptir. Çatısı kurşun kaplı bir kubbe olup tepesinde taş bir alem bulunmaktadır. Batı yönündeki demir bir kapıyla girilen iç mekânda Bizans döneminden kaldığı kabartma tasvirlerinden anlaşılan mermer bir tekne mevcuttur.
Ayasofya’daki ikinci sebil, avluda güney taraftaki girişe bitişiktir. Hem Bi-

463

AYASOFYA ŞADIRVANI

zans, hem de Türk dönemlerinde yapıya ana giriş mahalli olarak kullanılan, ancak son yıllardaki düzenlemeler sonucu bu fonksiyonunu kaybetmiş bulunan bu önemli geçit bölümünün köşesinde yer alan sebil, 90 derecelik açıyla birbirini kesen iki ana cephesiyle ilginçtir. Kimin yaptırttığı bilinmemekle birlikte, mimari üslubu, yapının 18. yy’a tarihlenmesini sağlarsa da 1740’lı yıllarda Ayasofya’ya I. Mahmud tarafından inşa ettirilmiş ek mekanlardaki zengin üslup ve işçilik burada yoktur. Bu bakımdan yapıyı I. Mahmud ilaveleri arasına sokmak pek mümkün değildir.
Sebil tamamen mermer kaplı olup iki pencerelidir. Pencerelerden birine üç basamaklı bir merdivenle çıkılır. Bu pencere önünde yer alan platform (seki) sütunların taşıdığı bir saçakla örtülüdür. Saçak aynı zamanda geriye doğru uzanarak sebilin yanında sıralanan abdest musluklarını da örter.
Bibi. Kumbaracılar, Sebiller, 65; K. Altan “Ayasofya Etrafında Türk Sanat Ekleri”, Arki-tekt, S. 9 (1935), s. 267; S. Eyice, “Mimar Kasım Hakkında”, TTOK Belleteni, XLIII/172, s. 799; DÎA, IV, 216.
SEMAVÎ EYİCE
AYASOFYA SIBYAN MEKTEBİ
inşa edildiği tarih, kitabesinden anlaşılamayan bu yapı Ayasofya avlusunda, parka bakan bölümdedir. 1740’lı yılların hemen başında I. Mahmud tarafından yaptırtıldığı bilinir.
Taş ve tuğla malzemenin almaşık kullanılması ile zarif bir görünüm kazanan bina, pek çok sıbyan mektebinde

Ayasofya Sıbyan Mektebi
Tahsin Aydogmuş
olduğu gibi iki katlı olarak inşa edilmiştir. Zemindeki kat iki bölümdür. Bugün camekânla kapatılmış iki kemer ile dışarı açılan mekânın ne amaçla yapıldığı belli değildir. Bu kattaki kapalı olan bölüm ise büyük ihtimalle “bevvap odası” olmalıdır. Üst kat kare bir mekândır ve taş bir merdivenle çıkılır. Merdivene komşu duvarda bir ocak vardır. Diğer üç duvar ise üçer pencerelidir. Çatı, dört eğimli olmakla birlikte tam ortasında kasnağı pencereli, aydınlık feneri görüntüsünde bir kubbeye sahiptir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında düzenle-

nen bir Vakıf Mektepleri Listesi’nde (Mekâtib-i Vakfiyye Cedveli) o tarihlerde bu binanın imama tahsis edilmiş olduğu belirtilmiştir. Caminin müzeye çevrilmesinden sonra bir süre büro olarak kullanılmış olan sıbyan mektebi bir süre de müze müdürüne lojman olarak tahsis edilmiştir. Alt katı bugün kütüphane olarak kullanılmaktadır.
BibL Ayvansarayî, Hadîka I, 3; Aksoy, Sıbyan Mektepleri, 68; K. Altan “Ayasofya Etrafında Türk Sanat Ekleri”, Arkitekt, S. 9 (1935), s. 266-267; Kut, Sıbyan Mektepleri, II, 65; DlA, IV, 216-217.
SEMAVÎ EYÎCE
AYASOFYA ŞADIRVANI
I. Mahmud tarafından, Ayasofya’nın birtakım ek binalarla donatılması sırasında, 1153/1740-4l’de yaptırılmıştır. Şadırvan, Ayasofya’nın Osmanlı devrinde ana girişi durumuna gelen güneydeki yan kapısının yakınına yerleştirilmiştir.
Şadırvanın revağı, bir sekizgenin köşelerine oturtulmuş ve mukarnaslı başlıklarla donatılmış sütunların taşıdığı sivri kemerlerden oluşmaktadır. Mermerle örülmüş olan revak kemerlerinin üstünde, dış yüzde, Baltacızade Mustafa Paşa’nm celi sülüs hattıyla kabartma olarak yazılmış ve yaldızlanmış bir kuşak yazısı dolaşmaktadır.
Bu kuşakta, sekizgenin her kenarına iki beyit gelecek şekilde, “Kaside-i Bür-de”nin on altı beyti yer almaktadır. Aynı kesimin iç yüzünde ise ta’lik hatlı tarih manzumesi yine bir yazı kuşağı oluşturmaktadır. Gerek bu manzume gerekse de havuzun üzerindeki panolarda yer

Bartlett’in
deseninden
renklendirilmiş
gravürde
Ayasofya
Şadırvanı ve
arka planda
Ayasofya.
Erkin Emirogtu
fotoğraf arşivi

AYASOFYA ÜÇÜZLÜ ÇEŞMESİ 464

Ayasofya Üçüzlü Çeşmesi
Elif Erim / TETTV Arşivi
alan on altı beyitlik diğer tarih manzumesinin metni Emin adlı bir şaire, yazısı ise devrin ünlü hattatlardan Ahmed Arif Efendi’ye aittir.
Şadırvanın ortasında on altı bölümlü mermer su havuzu yer’ alır. Tunç musluklarla donatılmış olan bölümler barok üslupta çiçek kabartmaları ile süslüdür. Havuza yaklaşılmaması için düşünülmüş olan, tunç şebekelerin üzerinde, şadırvanın yapım tarihini veren diğer tarih manzumesinin yazılı olduğu panolar sıralanır. Bunların da üzerinde havuzu örten tel kubbe görülür. Havuzun merkezinde mermerden bir şadırvan göbeği bulunmaktadır.
Revağın üstü, kurşun kaplı geniş bir ahşap saçakla örtülmüş, saçağın ortasına, yine kurşun kaplı küçük bir kubbe oturtulmuştur. Saçağın tavanı, çiçek motiflerinin kullanıldığı yaldızlı nakışlar ve çıtalarla süslenmiş, kubbenin maviye boyalı iç yüzeyi yaldızlı çıtalarla dilimlere taksim edilmiştir. Tunç kafesin tepesinde bulunan alem Enbiya Suresi’ndeki “Biz her şeyi sudan yarattık” ayetini içermektedir. Bu alemin küçük boyutlu benzerleri havuzun bölümlerini ayıran sütunçe-lerin üzerinde de tekrarlanmıştır.
Ayasofya Şadırvanı’nda dikkati çeken husus, Osmanlı mimarisinde, Batı’dan ithal edilen birtakım mimari unsurların hızla yayıldığı, barok üslubun oluştuğu bir dönemde inşa edilmiş olmasına rağmen, Ayasofya’nın çevresinde aynı yıllarda yaptırılan binalardan farklı olarak, tasarımının ana hatlarında klasik Osmanlı çizgisini sürdürmesidir. Barok etkiler ancak süsleme ayrıntılarında kullanılmıştır.
istanbul’daki şadırvanlar arasında gerek oranlan gerekse de itinalı süslemesi ile müstesna bir yer işgal eden Ayasofya Şadırvanı 18. yy’in ikinci yansına ya da sonlarına ait bir bekçi destanında şu mısralarla övülmüştür: Bin konak yerden sayılır / Her gören ona kapılır / Böyle bir ra ‘nâ şadırvan / Ne yapılmış ne yapılır.
Bibi. Suyolcuzade Mehmed Necib, Devha-tü’l-Küttâb, (yay. Kilisli Muallim Rifat), ist., 1942, s. 121; M. Yahya Dağlı, İstanbul Mahalle Bekçilerinin Destan ve Mâni Katarları,

Ayasofya Şadırvanı
Tahsin Aydoğmuş
ist., 1948, s. 38-39; E. Tokay, istanbul Şadırvanları, ist., 1957, s. 19; S. Tansuğ, “18. Yüzyılda istanbul Çeşmeleri ve Ayasofya Şadırvanı”, VD, VI (1965), s. 93-110; ISTA, III, 1484-1486; E. Yücel, Ayasofya Müzesi, ist., 1986, s. 30-31; S. Eyice, “Ayasofya Şadırvanı”, DM, IV, 217.
SEMAVÎ EYlCE
AYASOFYA ÜÇÜZLÜ ÇEŞMESİ
“Ayasofya Üçüzlü” veya “Üçyüzlü” olarak da tanınan çeşme, Ayasofya Ca-mii’nin batı yönünde, Alemdar Caddesi üzerinde, Yerebatan Sarayı çıkışının kar-şısındadır.
1330/1911 tarihli olan bu çeşme grubunun banisi ve mimarı kesin olarak bilinmemektedir. Ancak ortadaki çeşmenin kemeri üzerinde yer aldığını bildiğimiz V. Mehmed Reşad tuğrasından (bugün kazınmış) hareketle adı geçen padişah tarafından yaptırılmış olduğu tahmin edilebilir. Aynı şekilde, tasarımına egemen olan I. Ulusal Mimarlık Üslu-bu’ndan ötürü, inşa edildiği yıllarda Evkaf Nezareti başmimarı Kemaleddin Bey’in eseri olması muhtemeldir.

Çeşmenin cephesi tümüyle beyaz mermer kaplı olup, birbirine bitişik üç kitleden oluşmaktadır. Ortadaki diğerlerinden daha geniş ve daha yüksek tutul-1 muş, yandaki çeşmeler buna göre simetrik olarak tasarlanmış ve cephe hattıyla dar açı oluşturacak şekilde yerleştirilmiştir. Orta bölüm iki yandan yüzeyleri ince düğümlü geçme bordürle çerçevelenmiş

payelerle kuşatılmış, üst hizada köşeleri pahlanan payelerin caddeye bakan cephelerine kabaralar yerleştirilmiş ve kemerlerle hareketlendirilmiş babalarla taç-landınlmıştır. Her üç kitlede de sivri kemerli nişler içine gömülmüş birer dikdörtgen ayna taşı bulunur. Kemerler, rozetler ve tas yuvalarıyla hareketlendirilen ayna taşlarından ortadaki, iki yandaki simetrik aynalığa göre daha gösterişlidir. Üç çeşmenin de kemerleri iki renkli taşla örülerek hareketli bir görünüm kazandırılmıştır. Orta bölümün kemerinin kilit taşının üzerindeki yuvarlak boşluk daha önce sözünü ettiğimiz V. Mehmed Reşad tuğrasının yeridir. Yan çeşmelerin kemerlerinin üzerinde kartuşla sınırlanmış kitabe levhaları yer almıştır. Her üç çeşmede de sülüs hatla yazılmış olarak, genellikle suyla ilgili yapılarda rastlanan ayetler bulunmaktadır. Soldaki çeşmenin ayna taşı üzerindeki levhada 1330/1911 tarihi görülür. Yan çeşmeler de orta bölüm gibi payelerle kuşatılmıştır. Fakat bu payeler daha sade bir görünüme sahip olup, sekizgen başlığın üzerinde prizma-tik bir örtü bulunmaktadır. Ortadaki bölüm, boyut ve süslemeleriyle yandakiler-den daha gösterişli olarak tasarlanmış, kemerin üzerindeki dışa taşkın silmeli saçak ve en üstteki iki baba arasında ajurlu sekiz köşeli yıldızlarla bu bölüme bir taç kapı görünümü verilmiştir. Bibi. Tanışık, istanbul Çeşmeleri, I, 307-309; ISTA, III, 1476-1478; A. Ödekan, “Kentiçi Çeşme Tasarımında Tipolojik Çözümleme”, Semavi Eyice Armağanı/istanbul Yazıları, ist., 1992, s. 281-297; S. Eyice, “Çeşme”, DlA, VIII, 277-287.
BELGiN DEMlRSAR
AYASPAŞA
Taksim Meydanı’ndan, doğuda Dolma-bahçe, güneydoğuda Kabataş’a doğru inen dik yamaçlar üzerinde, inönü (eski Gümüşsüyü) Caddesi ile Kabataş arasındaki yörede kurulu, Beyoğlu llçesi’ne bağlı semt. Gümüşsüyü Mahallesi olarak da bilinir.
Atatürk Kültür Merkezi(->) ve Taksim Gezisi’nin(-“) güneydoğusunda, Park Otel(-“) inşaatının her iki yanında ve al-, tında uzanan semt, Kabataş’a doğru inen sırtlarda kurulduğu için dik yokuşlu, çoğu merdivenli dar sokakları, cadde üstünde ve bu sokaklardaki çoğu yüzyılın ilk çeyreğinden kalma eski apartmanları, Alman Konsolosluğu (bak. Alman Elçiliği Binası) vb görkemli binalarıyla kentin kendine özgü çizgiler taşıyan gelenekli, seçkin yerleşme bölgelerinden biridir. Atatürk Kültür Merke-zi’nden başlayıp tam bir dirsek çizerek Gümüşsüyü Askeri Hastanesi’nin önünden geçip aşağı, Dolmabahçe’ye doğru inen inönü Caddesi, Ayaspaşa’nın üst sınırını belirler, inönü Caddesi’nin her iki yanında bakımlı ve eski apartmanlar yükselir. Semt inönü Caddesi’nin dirseğinin altında, yamaçta uzanır.
Ayaspaşa’nın Dolmabahçe yönünden Taksim’e doğru, eski ve önemli sokak-

Yorum yazın