Geçmişte Aile Yapısı

Geçmişte Aile Yapısı

İnsan yaşayışlarını inceleyen araştırmacılar, birkaç yıl önce Filipin Adalarından birinde TASADAY adında çok ilkel bir kabileye rastlamışlardır. Bu kabilenin insanları o kadar ilkeldir ki, dış dünyadan habersiz, sırtlarında hayvan pöstekileri, yarı çıplak bir halde, mağaralar içinde, binlerce yıl önceki taş çağını yaşamaktadırlar. Ağaç dallarından yapılmış mızraklarının ucuna taktıkları sivri taşlarla hayvan avına çıkmakta, ağaçlardan topladıkları yabani meyveleri, bazı otları ve kökleri yiyerek yaşamlarını sürdürmektirler. Tıpkı 10.000 yıl, hatta 1.000.000 yıl önceki atalarımızın yaptığı gibi.
İlkel toplulukları inceleme bakımından böyle bir kabileye rastlanmış olması, büyük bir şanstır. Şimdiye kadar, elimizde, ilkel ailelerin yaşamlarını yansıtacak hiç bir somut örnek yoktu. Tüm bilgilerimiz yaklaşımlara dayanıyordu. Oysa,artık Tasaday kabilesi, gözümüzün önünde canlı bir örnektir.
İncelemelerini sürdüren araştırmacılar, bu ilkel topluluğun da aynı bizim gibi aileler halinde yaşadıklarını görmüşlerdir. Yalnız, onların oluşturdukları topluluk bizim topluluklarımız yanında pek küçük kalmaktadır. Belli başlı ayrıcalık bu- dur. Tasaday kabilesinin tüm girişimleri örneğin, avlanma mevsimine başlama, ormanlarda meyve ya da kök ve yeşillik toplama, başka mağaralara taşınma gibi önemli işler, hep birlikte karara varıldıktan sonra uygulanmaktadır.


ESKİ YAKINDOĞU AİLELERİ

Yazılı belgelerden, heykellerden, duvar resimlerinden ve başka bulgulardan öğrendiğimize göre,
5.000 yıl öncelerine kadar, dünyadaki büyük krallıklarda insanların nasıl yaşadıklarını biliyoruz. O çağların büyük kültür merkezleri olan Sümer, Akad, Mısır, Babilonya gibi ülkelerde toplulukların ana çekirdeği, bugün de olduğu gibi “aile” idi.
Eski Mısır’da evlilikler çoğunlukla “ınono gam”, yani bir erkek ancak bir kadın alabilir şeklindeydi. Çok duygulu bir topluluk olan Mısırlılardan çağımıza birçok aşk şiirleri kalmıştır. Duvar resimlerinde, bazı heykellerde, birbirlerine sarılmış genç evliler ve ayaklarının dibinde minik çocuklar görülmektedir. Mısırlıların zengin kişileri arasında evlilik “poligam” yani “birden fazla kadın alınabilir” biçimindeydi. Mısır Firavunu’- nun düzinelerle eşi vardı. Bu geniş “Harem” içinde, uzak ülkelerden armağan olarak gönderilmiş bulunan ünlü prenseslere rastlanıyordu. Firavunun gerçek eşi, bu kadınlar içinde sadece bir tanesiydi. Sarayın hanımı, eşyaların sahibi, çocukların annesi, ancak bu tek kadındı. Firavundan sonra ülkenin başına geçecek kişi ondan doğacak çocuklardan biri olabiliyordu. Firavunun sarayında birçok eşlerin bulunması, çeşitli kıskançlıklara ve tartışmalara yol açarak tehlikeli sorunlar doğuruyordu. Böyle olanlardan biri, Ramses III. adındaki Firavun çağına aittir. Elimize erişen belgeler Ramses lll’ün hareminde bulunan kadınların, saraydaki öteki hizmet edenlerle birleşerek Ramses’i öldürmek ve onun yerine oğullarından birini firavun yapmak istediğini yazmaktadır. Yine aynı belgelere göre, harem kadınlarının bu girişimi başarılı olamamış hepsi yakalanmıştı. Yapılan duruşma sonunda, Ramses III, oğluna intihar etmesini emretmiş, bu isyanı başlatan altı kadınla kırk erkek de hemen idam edilmişti .
Eski Mısır devletinde, erkekler, kadınlardan daha önemli sayılıyorlardı. Fakat kadınların d bazı yasal hakları vardı. Bir erkek, eşini boşadığ zaman, dul kalan kadının yaşamını sürdürebilme si için, erkeğin ona belirli bir para ödemesi gere kiyordu. Erkek, eşini sık sık dövüyorsa, kadını yargıca başvurması üzerine, yargıç erkeğe dah yumuşak olmasını emredebiliyordu.
Çocuklar, tapınaklardaki okullara devam ed rek okuma, yazma öğreniyorlar, anne-babaların sözlerini dinleme dersleri alıyorlardı, öğretmenleri din adamlarıydı. Okullarda dayak cezası vardı. Sınıflarda gürültü etmek yasaktı. Hem kızlar, hem erkekler için müzik, dans, resim ve heykeltraşlık dersleri vardı. En önemli ders, geometriydi. Bugün Mısır piramidleri, bunun en canlı kanıtıdır.
Çiftçi çocukları, babalarından çift sürmesini, tüccar çocukları da ticareti öğreniyorlardı. İbrahim, İshak ,Yakup gibi dinsel kişiler, altın gümüş ticareti yapan ve büyük hayvan sürüleri yetiştiren tüccar ailelerindendi. Bunlar da, zengin Mısırlılar gibi, birkaç kadınla evlenebiliyorlardı. Gençlerin evlenmelerini, mutlu olabilmeleri için, anne-babalar düzenlerdi. Kadın hizmet işçileri de çoğunlukla, zengin erkeğin haremine girerdi.
ibranilerde aşk, Mısırlılardan daha yaygındı. Yakub, sevgilisiyle evlenme hakkına satyp olabilmek için 14 yıl çalışmak zorunda kalmıştı. Eşleri ölen kadınlar, erkek çocukları yoksa, aile reisi olurlardı. Aile içinde evi idare eden ve çocukları büyüten, anne idi. Erkek çocuklar evlenince, eşlerini baba evine getirirler, tüm aile hep beraber otururdu. Böylece, çoğu genç kızlar, evlenir evlenmez koca evine gitmek için kendi evlerinden ayrıfmak zorunda kalıyorlardı.
Kralların dışında, çoğu İbrani erkekleri yalnız bir kadınla evleniyorlardı. Eşler istedikleri zaman boşanabiliyorlardı ama boşanan çiftlere az rastlanmadaydı. Cinsel ilişkileri düzenleyen yasalar çok kesindi. Bunlara karşı davrananlar çoğunlukla ölüm cezasına çarptırılıyordu, özellikle kadınlar için hiç af yoktu.
İbraniler gibi, Hıristiyanlar da cinsel konularda bu yasalara benzeyen kesin yasalar uyguluyorlardı.

ROMA ÇAĞI
İsa’dan önce 8. yüzyılda, eski Roma uygarlığında, aile reisi baba idi. Ev içinde olsun, ev dışında ve topluluk içinde olsun, baba kontrol hakkına sahipti. Kadınların ancak birkaç yasal hakkı vardı. Babanın yetkisi o kadar genişti ki, oğulları kendini dinlemeyecek olurlarsa onları öldürmek hakkına bile sahipti. Bu yasa, çocuklar yalnız küçük yaşta oldukları zaman değil, büyüyüp evlenerek eşlerini baba evine getirdikten sonra da geçerliy- di. Evli erkek çocuklar, baba evinin aile reisi ve hâkimi olan babahın emrini dinlemek zorundaydılar. Çünkü süresiz olarak aynı evde oturacaklardı.
Eski Roma aileleri çoğunlukla kalabalıktı. Çocukların kendi ayarları ile evlenebilmeleri için evlenmeleri anne – babalar düzenlerdi. Bu nedenle, zengin sınıfın fakir sınıf halka karışması önlenmiş olurdu.
Evlenmeden öne», kız babası, damat tarafına bir çeşit “drahoma” öderdi. Bu drahoma, para olabileceği gibi, arsa, koyun sürüsü ya da herhangi bir mal şeklinde de olabilirdj. Zengin babalar, kız tarafından çok yüksek drahoma isterlerdi.
Fakir bir aile babası, yüksek drahoma ödeyecek gücü olmadığı için, kızını ancak fakir bir damada verebilirdi. Böylece fakir ailelerin ancak fakir ailelerle, zenginlerin ise yine zengin aile oğullarıyla evlenmeleri korunmuş olurdu. Bu yüzden, toplumlar yüzlerce yıl süreyle hiç değişmeden hep aynı düzeyde kalıyorlardı.
İsa’dan önce 31 yıllarında, Roma İmparatorluğunun başlangıç çağlarında, babanın yetki alanı daralmaya başladı. Bazı kadınlar, zenginleştiler, bağımsız oldular ve politikaya bile girdiler. Bir kısmı da, çağın ünlü düşünürleri arasına yükseldi. Ama aile reisi ve evin yönetmeni, yine babaydı.
Roma İmparatorluğunun kuzeyindeki kabilelerde de aile kuruluşları aynı biçimdeydi. Fakir erkekler bir kadınla, zenginler ve krallar birden fazla kadınla evlenebiliyorlardı.
Roma’da boşanmalar çok yaygın olmasına karşın, kuzey kabilelerde pek seyrekti. Roma’da erkek çocuklar baba mirasının büyük bölümünden yararlandıkları halde, kız çocuklar ancak belirli paylar alabiliyorlardı.

ORTA ÇAĞLAR
Orta Çağ başlangıcında, Roma etkisi hâlâ sürdüğünden, aile biçimi yüzlerce yıl değişmedi. Avrupa’da feodalite sisteminin, yani derebeyliğin kurulmasıyle, derebeyleri köylüleri korumaları altına aldılar. Ama buna karşılık, köylüler derebeylere ağır vergiler ödemek zorunda kaldılar.
Çiftliklerinin sayısı pek fazla olmadığından, çok çocuklu ailelerin gereksinmeleri yeterince karşılanamıyordu. örneğin, en büyük oğul evlenip, eşini baba evine getirince çiftlik onun oluyordu. Oysa, küçük oğullar baba evinde oturacak olurlarsa evlenmelerine pek seyrek olarak izin veriliyordu.
Birçok küçük oğullar, başka kazanç yolları aramak için baba evinden ayrılmaya başladılar. Bunda başarılı olabilirlerse, sonradan evleniyorlardı. Bir kısmı, ticaret yapmak için kentlere göçüyordu. Ama, gençler tarafından rağbet gören iki meslek grubu vardı ki, bunlar askerlik ve kilisede din adamı olmaktı. Bir genç iyi bir asker olabilirse, şövalyeliğe kadar yükseliyordu. Gerçi şövalyelik,yüksek sınıftaki kişiler içindi ama, üstün başarı sağlayan orta sınıfa da açıktı.
Evlenmek istemeyen gençler, kilisede görev alıyorlardı. Roma Katolik kilisesine girebilmek için bekâr olmak gerekiyordu. Papazlar, ölünceye kadar evlenemiyorlardı. Bugün de durum aynıdır. Katolik kilisesi papazları evlenemezler; çünkü onlar kendilerini kiliseye adamışlar, kendilerini kiliseyle “evlenmiş” saymışlardır.
Kendilerini yalnız kilisenin hizmetine vermiş olan kimseler arasında erkekler olduğu gibi, kadınlar da vardı. Bu kadınlara “hemşire”, erkek papazlara “peder” deniyordu. Keşişler de “birader” diye adlandırılıyordu.
Çiftçilerle evlenen kızlar, hem tarlalarda ve sebze bahçelerinde çalışmak, hem de sürülere, tavuklara, kazlara, koyunlara, çocuklara bakmak zorunda kalıyorlardı. Erkekler de gün doğuşundan, gün batışına kadar kendi işlerinde çalışıp didiniyorlardı. Kadınlar, bazen gün battıktan sonra bile evde yün örerek, iplik bükerek, çalışmalarını sürdürüyorlardı.
Baba üretilen malların satışı ile ilgileniyor, ama elde edilen paranın çoğu, krallara, lordlara gidiyordu. Bazı kadınlar doğum yaparken, bazı çocuklar da bebek yaşta ölüyorlardı.
Kıtlık yıllarında, toprak ürünleri az olduğu zaman, bazı aileler açlıktan hayatlarını kaybediyorlardı. Yaşamayı başarsalar bile ağır hastalıklara yakalanıyorlar, paraları olmadığı için doktor çağıramıyorlardı.
Evin erkeği, ahırdaki inek hastalanınca, ne yapıp yapıp baytar çağırmayı beceriyordu ama, eşi ya da çocukları hastalandığı vakit, doktor çağırmaktı yavaş davranıyordu. Çünkü inek daha önemliydi. Aksi halde, tüm ailenin geçimini nasıl sağlayacaktı?

YENİ ÇAĞIN DOĞUŞU
On üçüncü yüzyılın başında, Avrupa’da yaşam, gittikçe gelişen ve büyüyen kentler etrafında toplanmaya başladı. Evler tıklım tıklımdı. Bazen aynı evde iki – üç aile birden oturuyordu. Genç kızlar evlerıinceye kadar evlerinde, ev işleriyle uğraşıyorlardı. Erkek çocuklar, on yaşına basınca, iş öğrenmeleri için, atölyelere çırak olarak veriliyorlardı. Buralarda çoğunlukla boğaz tokluğuna
çalışıyorlardı. Atölye sahibi, çırak çocuklara yiyecek ve giyecek vermeyi ve iş öğretmeyi kabul ediyordu ama, verdiği yemekler doyurucu olmuyor, giyecekler de sıra malı olmaktan ileri geçemiyordu. Çocukların, atölyelerde öğrendikleri şeyler de, meslek bakımından geçer akçe olmaktan çok uzaktı.
Evde oturan genç kızlar, dikiş dikmeyi, yemek pişirmeyi, temizlik yapmayı, çocuğa bakmayı, ekmek ve hamur yoğurmayı, yün ve dantel örmeyi öğreniyorlardı. Bazen de zengin ailelere “evlatlık” olarak veriliyordu. Onları evlatlık alan kimseler, kendi kızları gibi yedirip içirmeye ve giydirmeye söz veriyorlardı ama, bu söz yalnız lafta kalıyordu. Evlatlık alan aile, kızın babasına sadece belirli tutarda biraz para ödüyordu, o kadar.
On altıncı yüzyıldan on sekizinci yüzyıla kadar geçen iki yüz yıl içinde, Avrupa ülkelerinde çeşitli değişiklikler, ilerlemeler olmasına karşın,aile durumunda pek az değişiklikler meydana geldi.
Avrupalı bir aile, başka ülkeye gittiği zaman, aile alışkanlıklarını ve göreneklerini de beraber götürüyordu. Aile içinde ölüm olayları çok oluyordu.
Örneğin, yirmi dört yaşında bir genç kadın, o yaşa gelinceye dek beş çocuk doğurmuştu. Altıncı çocuğunu doğurmak için uğraşırken hayatını kaybetti. Beş çocuğun, dördü birden on yaşlarını doldurmadan dünyadan göçtüler. 1700 yıllarında, her üç bebekten bir tanesi, daha bir yaşını bitirmeden ölüyordu. Geri kalan iki bebekten biri de ancak yirmi bir yaşına kadar yaşayabiliyordu.


ENDÜSTRİ CAĞINDAKİ ve ONDAN ÖNCEKİ TOPLUMLAR

Onsekizinci yüzyıl sonuna doğru endüstri uyanışı başladı. Yeni buluşlar, aile yaşamını değiştirdi. Makine yapımı çoğalınca, çiftliklerde daha az insan gücüne gereksinme duyuldu. Bu da, çiftliklerde çalışan kişilerin kentlere akın etmesine yol açtı.
Ufak çocuklar çalıştıran atölyelerin açılmasıyla endüstri çağı başladı. Ailelerini geride, çiftlik evlerinde bırakarak kentlerde çalışmaya koşan çocuklar gittikçe çoğaldı. Atölyeler onlara ücret ödüyorlardı. Onlar da, bu parayla evlenip kendi çocuklarını yetiştirmeyi düşünüyorlardı. Geniş aileler yerine, küçük aile toplulukları oluşmaya başladı.
Kentlerde, kalabalık aileler yerlerini küçük ailelere bıraktı, önceleri elle yapılan şeyler şimdi makinelerle yapılıyordu. İplik, kumaş, demir ve çelik gibi maddeler, fabrikalarda hızla üretiliyor, ufak atölyeler, büyük fabrikalara dönüşüyordu.
Bu değişmeler, Avrupa ülkelerinin bazılarında daha erken, bazılarında daha geç oluştu. Verimli bir tarım yılı olmayınca, fabrikalarda çalışan işçiler yiyecek maddesi bulmakta güçlük çekiyorlardı.
Bu durum göçlere neden oldu. Çalışan işçiler bir kentten ötekine akın etmeye başladı.
Hatta, ülkelerinden ayrılan işçiler bile görüldü. 1800 yılı başlarında grup grup insanlar Almanya’dan ayrıldılar. 1800 ortalarında da, binlerce kişi İrlanda’dan göç etti. Bu fakir insanlar Amerika’ya ya da öteki Avrupa ülkelerine dağıldılar.
Bu kitle hareketleri, Avrupa’daki aile kuruluşlarında değişiklikler meydana getirdi. Genç kızlar ve erkekler, anne babalarını eski dünyada bırakarak yeni dünya denilen Amerika’ya koştular. Orada kendi kendilerine, anne ve babalarının yardımı olmadan evlendiler. Genç kadınlar erkeklerle eşit haklara sahip olmadıklarından, kendi haklarını aramaya başladılar.
Bu arada aile içinde de değişiklikler baş gösterdi. Ufak ailelerin yaşlıları, kendilerine gerekli olan bakımdan yoksun kaldıkları için, toplum onlara yardım etme çarelerini aradı. Çocukların eğitimini sağlayacak okullar açıldı. Genç anneler çalışmaya gidince, geride kalan ufak çocukların bakımı için, çocuk yuvaları kuruldu. Hastalar evde iyi bakılamadıklarından, hastanelere gereksinme duyuldu.

Etiketler:

Yorum yazın