Dinin Doğası

Dinin Doğası

Yaşamın gizini arayan bir kişi için dinsel geleneklerin temel mesajı, insanın kendini bilmediğidir. İnsan, ne güçsüzlüğünün boyutlarının, ne de büyüklüğünün olanaklarının farkındadır. Bu yüzden dünyanın bütün kutsal geleneklerinin temelinde, insana içindeki «hayvan»ı ve »tanrısal»lığı öğreten düşünceler ve öğretiler yatar. Sözgelimi, Kuzey Afrika çölünde derin düşüncelere dalıp, özellikle Hristiyanlığa özgü sürekli içsel dua (yüreğin duası») yöntemiyle dua etmekte olan ilk Hristiyanlar, zihinlerinin nasıl başka bir yöne kayarak kendileri konusundaki yanılsamalarla dolduğunu doğrudan yaşamışlardır. İnsanlar, zayıf yanlarıyla yüzyüze gelip onu kabullenerek, kendilerinin evrenin en yüksek, yada en tanrısal gücünün aracı olduğunu kavramışlardır.

Ortak Ruhsal Etken

İnsan bencilliğini doyurmak için, yanlış biçimde kullanıldığında, kutsal geleneklerin bütün yöntem ve eylemleri, gerçek dinsel amaçlarını yitirirler. O yüzden Musevi peygamberler, yaşam kaynağına (Tanrıya) karşı yükümlülüklerin ve insanın birey olarak umarsızlığının içsel olarak kabul edilmediği, dıştan yapılan en kutsal ayinleri bile doğru bulmamışlardır. Doğu geleneklerinden bir örnek vermek gerekirse, Mahayana Budha’cılığının güçlü meditasyon eylemlerinin de. ancak, bütün insanların yararı için kullanıldığında, özgürleştirici bir sonuca ulaşacağı söylenir.

En yoğun biçimiyle din. insana, birbirine karşıt iki doğasını algılamasından ötede birseyler su nar. Yeterince ileri götürüldüğünde, büyük bir geleneğin eylemleri, insan doğasını en derin düzeyde bir dönüşüme uğratmayı amaçlar. Dönüşmüş varlığın bu durumuna verilen ad, gelenekten geleneğe ve bu dönüşümün görünümüne ya da derecesine göre, değişir. Batıda buna, öteki adların yanı sıra kurtuluş, ölümsüzlük, Tanrı ülkesine ulaşılması gibi adlar verilir. Doğuda ise, buna «nirvana», «kurtuluş”, «aydınlanma», yada «Tanrı-bilinci» denir; çoğu kez «bilgelik», ya da «özgürlük» deyimleri de kullanılır Ancak, söz konusu durumu anlatmak için hangi sözcükler kullanılırsa kullanılsın, dönüşüm düsüncesi, insanlığın bütün dinlerinde ortak bir etken olarak bulunur.
Dinsel geleneğe göre insanın gelişme olanakları, gerçekten çok büyüktür. İnsan denince güçlü bir küçük-evren (4), büyük evrende yürürlükte olan bütün yıkıcı ve yaratıcı güçleri kendinde toplayan bir varlık anlaşılır. Bu «küçük evren» (mikrokosmos) kavramı. Doğu ve Batı’nın «ilkel» dinleri de içeren bütün eski öğretilerinin temelini oluşturur.

Birliğin Restorasyonu

Geleneksel öğretiler, insan yaşamının karmaşa ve sefaletinin (5). insanın kendi içindeki gerçekliğin evrensel düzenini görememe, kabul edememe ve onunla vaşayamamasından kaynaklandığını savunurlar. İnsanın «düşmüş» konumunda, kendi içindeki tanrısallık, hayvandan bütünüyle kopmuştur. Böylece kendi içinde bölünen insan efendiden çok köle anlamına gelen dürtülerin yönettiği bir yasam sürer. İnsanın içindeki bu «sahte efendiler»!, isteklerdir; ama bunlar, istek oldukları için değil, insanın kendisiyle yanlış bir biçimde özdeşleştirdiği ve onlara körükörüne, kavramadan boyun eğdiği için suçlanırlar. Tanrısal kozmik düzeni bütünüyle yansıtan bir ayna, bir baska deyişle bir küçük-evren olabilmek için, her insanda doğuştan ve uyur durumda bulunan manevi güç ile istekler arasında, doğru bir ilişkinin insan doğasında sürekli geliştirilmesi gerekir.

İnsanın dönüşümü (Hristiyanlıkta buna «İkinci doğuş» denir), bu olağanüstü içsel birliğin, bu doğru ilişkinin benlik içinde gerçekleştirilmesinden ibarettir. İnsan bu dönüşümden sonra yaratılış düzeninin merkezindeki verini alabilir. Ancak o zaman Çin geleneğinin Büyük Kralı, Hinduizmin Kozmik İnsanı, Sadizmin Her Sevi Kapsayan Boşluğu, Musevilik ve Hristiyanlık Tanrı’sının imgesi olur; hem kozmik doğanın bütününü yansıtır, hem de evrensel düzendeki yaradanın bilinçli aracı durumuna gelir.

 

Kozmik Model

Genel anlamıyla geleneksel düşünce, simge ve âyinler, insanın yüceltilmiş kozmik alınvazısı sayılan yüce şeyi, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde yasamasını sağlamaya hizmet eden araçlardır. Bu yüzden eski toplumların yapıları (bunlara «teokrasiler denir), insan yaşamını, çağdaş bilimsel yöntemlerin kapsamı dışındaki bir kozmik modele uydurmak için tasarımlanmıştır. Ölüm sonrası yaşam (1) konusundaki öğretiler, doğanın «animistik» açıdan değerlendirilmesi (herşeyin yasam ve bilinçle dolu olduğu inancı), samanlarıri ve rahiplerin rolü, «çoktanrıcılık» olarak bilinen öğretinin simgeleri, ve «büyü»nün işlevi gibi olgulara, bunlara entellektüel açıdan «geri» kültürlerin ifadesi olarak bakan geleneksel perspektif yerine, daha önce belirttiğimiz açıdan yaklaşmak ve incelemek gerekir. Eski Hindistan’ın ve Firavunlar çağında Mısır’ın zengin ve karmaşık toplumsal düzeninin bu doğrultuda incelenmesi, özellikle açıklayıcıdır.

İster Doğu yada Batı kavnaklı ister «ilkel»  yada «tek tanrıcı» olsun kutsal gelenek, tek tek bireylerin, onların ikinci doğası durumuna gelmiş olan yanılsamaları kırmalarına; gerek içinde bulundukları durumun ve gerekse mümkün içsel evrimlerinin yüceliğini salt düşsel olarak değil, ama gerçekten kavramalarına önderlik eden yasam biçimlerinin ve düşünce aktarımının aracı olarak tanımlanabilir.

Yorum yazın