Yazı Nedir – Yazının İcadı ve Tarihçesi

Yazı Nedir – Yazının İcadı ve Tarihçesi

YAZI, konuşma dilinde kullanılan sözcüklerin ve düşüncelerin işaretler aracılığıyla kâğıt, çeşitli madenler, taş, pişmiş toprak vb maddeler aktarılması ve kalıcılığının sağlanması. Yazı, uygarlık tarihinin başlangıcını, dolayısıyla insanın en büyük buluşunu oluşturur. Bu nedenle insanlık tarihi yazının bulunmasıyla başlatılır. Tarihöncesi insanı yazısız bir dönemde yaşadığı için, toplumsal bir varfık niteliğini taşımıyordu. insan toplulukları çoğaldıkça ve birbirleriyle ilişkiye girdikçe, bazı uygulamaların ve haberleşmelerin kalıcı olması gerektiğini gördü ve bunun için de yazıyı bulma yoluna gitti. Ancak yazıyı bir dizgeye oturtmak bir hayli zaman aldı. Öncelikle somut kavramlar için çeşitli biçimleri oluşturan insan, soyut kavramları yazıya dökmek için çok zorlandı, insan uygarlık tarihi içinde yol alırken, çeşitli gereksinmelerini, isteklerini başka insanlara iletebilmek, birikmiş bilgileri bir sonraki kuşaklara aktarabilmek için yazıdan yararlanma yoluna gitti. Yazı, yer ve zaman sınırlamasını ortadan kaldırarak her türlü bilginin yazılmasını ve yüzyıllarca sonra okunduğunda bile bu bilginin başkalarına aktarılmasını sağlar. Yazı, bilginin bir bakıma korunmasını da sağladığından, öğrenmenin gelişme ve yaygınlaşmasını, ticaretin belgelerle saptanmasını, devlet gücünün temelini oluşturur. Öte yandan insanın deneyimlerinin saklanarak gelecek kuşaklara aktarılmasını sağladığından tarihin de yitirilmeden saptanmasını olanaklı kılar. Kısaca yazı, insan uygarlığının ve yaşamının temel taşlarından biridir. Yazının önemini ve değerini daha başlangıçta kavrayan insan, ona tanrısal bir nitelik vermek gereğini duydu. Örneğin Eski Mısırlılar, yazıyı, aynı zamanda Bilgi Tanrısı olan Thoth’un bulduğuna inanırlardı. Aynı düşünce öteki uygarlıklarda da görülür. Babilliler Nabu’nun, Çinliler Ts’ang Chienh’in, Eski Yunanlılar Hermes ve Kadmos’un, Romalılar Merkür’ün, İskandinav toplulukları Odin’in yazının bulucusu ve koruyucusu olduğuna inanırlardı. Amerika’nın yerli halkları da aynı inançları taşırlardı. Ancak tek tanrılı dinlerde yazının kökenine ilişkin bilgi yoktur. Kuzey Afrika’da yaşayan Tuaregler, tifinagh adını verdikleri, ancak kullanmadıkları bir yazıya büyük önem verirlerdi. 1000 yıl boyunca korudukları bu yazıyı değerli saymalarının nedeni, belki de ilişkide bulundukları ve yazıları olmayan Zenci toplulukların karşısında kendilerini üstün saymak ve yazıları olan Araplarla aynı düzeyde tutmak içindir.

Tarih. Yazıyı bulma onuru, Mezopotamya’da yaşayan Sümerlere aittir. İÖ 4. bin-yılın ortalarında yazıyı ilk kez resim olarak kullanan Sümerler, İÖ 3100’lerde bugün çiviyazısı adı verilen yazıyı geliştirip kullanmaya başladılar. Tablet adı verilen pişmiş levhalara yazılan bu yazı, zaman içinde değişikliklere uğradı ve gelişti (bak. Çiviyazısı). Sümerler önceleri sout nesnelerin basit resimlerini çireke yazıyı gerçekleştirdiler. örneğin, aslan resmi çizerek o bölgede aslan bulunduğunu anlatmaya çalıştılar. Ancak uzun bir zaman dilimi içinde, resim yazısının yazılmasında güçlükler belirince, bu kezçiviyazısını geliştirmek gereğini duydular. Soyut kavramların yazılmasındaki zorluğu da şöyle aştılar, önceleri yalnızca “ayak” anlamını taşıyan bir ses değeri, sonraları “yürümek” anlamın da kullanılmaya başlandı, işaretlerin böyle fonetikleşmesi sonucunda, bir işaretin artık belirli bir sözcüğü göstermesinin son bulması ve bu sözcükteki sese az çok benzeyen bir sesin ortaya çıktığı tüm durumlara karşılık olarak kullanılmaya baş-lanmasıydı. Aynı aşamada değişik topluluklarda da gözlenir. Örneğin Eski Mısır’da “böceği” temsil eden hiyeroglif işareti, Mısır dilinde “böcek” sözcüğüyle ses açısından hemen hemen aynı olan “olmak” fiilini de göstermeye başladı. Başlangıçta yalnızca hece değeri taşıyan işaretler kullanmakta zorluk çeken Mezopotamya toplulukları ve Eski Mısır, yalnızca bir kavramı belirten ve ideogram adı verilen İşaretler kullanma zorunluluğunu da duydular. Örneğin tanrı, kral, tapınak gibi kavramlar için bir işaret kullanma yoluna gittiler. Ancak bu işaretler zaman içinde hece değeri de kazandılar. Sözcüklerin seslerini temel alan yazı türü, giderek hece yazısına yol açtı. Bu yazı türünde bir dilde aynı sesi taşıyan tüm heceler için aynı işaretler kullanılıyordu. Örneğin çlviyazısında ak, a, kak gibi üç tür hece yazımı belirdi. Ancak bu hecelerin yanı sıra ideogram işaretleri de kullanımını sürdürdü. BuyuK çapta ideogramaan arınmış ve yalnızca hece yazısına dönüşmüş ilk fonetik yazı türü, bugün Suriye’de bulunan Ugarlt’te ele geçen çiviyazılı belgelerle Perslerln kullandığı çlviyazısın-da görülür.

Günümüzde dünyada kullanılan alfabelerin tümünün temeli, Sümerlerln geliştirdikleri çiviyazısına dayanır. Bu yazı türünden iki ana kol oluşmuştur: Kuzey Sami ve Güney Sami yazıları. Güney Sami yazısı varlığını yalnızca Etiyopya’da kullanılan Amharca yazısında koruyabildi. Kuzey Sami yazısı İse zaman içinde geniş alanlara yayıldı ve birçok kola ayrıldı. Ara-ml dili ibrancayı doğurdu. Ancak tarih İçinde bu yazı uygulamada pek kullanım alanı bulamadı ve ancak dinsel İçerikli metinlerin yazımıyla sınırlı kaldı. Araml dilinden türemiş ve İslamlığın yayılmasından sonra geniş bir alanda kullanım fırsatı bulmuş bir başka yazı türü de Arap yazısıdır. Osmanlı imparatorluğu’nun yayıldığı geniş alanda kullanılan bu yazı, imparatorluğun çöküşünden sonra Türkiye Cum-hurlyeti’nln kurulmasıyla birlikte, 1928’de yapılan Harf Devrimi ile yerini Latin alfabesine bıraktı. Hindistan’da kullanılan yazı türlerinin Araml dilinden doğduğu sanılır

sa da bu sanı doğrulanamamaktadır. Bölgedeki yazı türlerinin tümü İÖ 7.yy’da ortaya çıktığı sanılan Brahmiden türemiştir. Brahmi kollarından 20.yy’a kadar varlığını koruyan en önemlisi, 7.-9.yy’lardan bu yanan Sanskritçe metinlerde kullanılan De-vanagari yazısıdır. 48 harften oluşan bu heceli yazı türü, öteki dillerle birlikte günümüzde de kullanılır ve sağdan sola doğru yazılır. Bunların 14’ü sesli ve dif-tonglu, 34’de sürekli olarak kendisine bağlı bir seslisi bulunan sessiz harflerdir. Sonraları Brahmi yazısından Yali yazı türleri doğdu ve bunlardan Tay ve Birmanya dilleri günümüzde de yaygın bir biçimde kullanmaktadırlar. Ancak yüzyıllar İçinde iletişim ağının genişlemesiyle birlikte bu yazı türleri yerlerini tüm dünyada yaygın olarak benimsenen Latin alfabesine bırakmak zorunda kaldılar. Fllipinler, Endonezya ve Vietnam buna örnek gösterilebilir.

En geniş anlamıyla yazı, İnsanlığın yaşadığı tüm çağlar boyunca dünyanın hemen her yanında kullanılmış olan ve “nesnelerle yazma” olarak adlandırılan yazı biçimini içerir. Bu sınıflandırma, aynı zamanda, Antik Çağ Avrupası’nda Çin’de ve Avustralya’da kullanılmış olan ulak çomağını da kapsar. Bu uygulamada, herhangi bir .haber, üstü çentikli bir çomağa işlendikten zonra ulağa veriliyordu. Bu tür iletişimin bilinen en iyi örneği düğümlü sicim yoluyla yapılan günümüzde bile Ben-gal, Ryukhu Adaları, POlinezya İle Orta ve Batı Afrika’daki bazı boylarla, Kaliforniya, Güney Peru ve Solomon Adaları’nda yaşayan Kızılderililerin kullandıkları iletişim biçimleridir. Güney Amerika’da yaşamış olan inkalar, bu yazı biçimiyle büyük bir imparatorluğu yönetmeyi başarabilmiş tek uygarlıktır. Çok geniş bir alana yayılan in-ka İmparatorluğu’nda haber iletişimi, ku-iph yazısı adı veriler bir sistemle yapılıyordu. Bu yazı türü, üzerinde düğümler bulunan bir sicimle değişik boy, aralık ve renklerdeki ipliklerden oluşuyordu. Günümüze kadar ulaşan örneklerinden bu yazı türü henüz tam olarak çözülememişse de yakın zamanlarda sonuca gidebilecek büyük adımlar atılmıştır. Bu uygarlığın yayıldığı alanda yapılan kazı ve araştırmalarda 4 kg ağırlığa ulaşan örnekler açığa çıkarılmıştır. Bu ağırlık, haberleşme ya da bilgi aktarma konusunda İnkaların ne kadar zorluk çektiklerini göstermektedir. Tüm çağdaş yazı türlerinin ideogramlar aracılığıyla piktograflardan geliştiği varsayılır. Sözü edilen yazı türleri, günümüzde de Amerika’daki Kızılderili boyları, Eski-molar, Afrika, Okyanusya ve Sibirya’daki bazı küçük ve dar alanlardaki topluluk-larca kullanılır.

Yazının gelişim çizgisi yukarıda değinildiği gibi aynı yolu izlemiştir. Bunun nedeni, belirli dillerin fonetik bir alfabenin karşılanmasının çok zor olduğu bir yazı sistemine gereksinme duymalarıdır. Çin Hanzi yazısı, temelde bir sözcük ya da sözcük temsil eden işaret yazısıdır. Bunun nedeni, Çincenin yapısının değişik seslerin ayrılmasına pek uygun düşmemesidir. Çince hemen bütünüyle tek heceli sözcüklerden oluşan ve ses tonlarını temel alan bir dildir. Bu dilde sesin pesllği ya da tizliğiyle inip çıkması önemli bir rol oynar; örneğin “wang” gibi bir ses, sesin yüksekliği ve alçaklığına bağlı olarak değişik anlamlar kazanır. Buna ayrıca ses perdesindeki iniş çıkışlar da eşlik eder. Böyle bir dili alfabetik bir yazıyla göstermek çok zordur ve bu yüzden de her sözcük için ayrı bir işaret dahal kullanışlıdır.

Sözcükleri işaretlerle temsil eden yazının bir’başka bir üstünlüğü de şu olmuştur: Bu yazı sistemiyle büyük Çin imparator-luğu’nda konuşulan çok sayıda lehçe ve diller, yazılı iletişim için bir engel olmuş-turmamışlardır. Bir işaretin gerçekte bir kavramı temsil etmesi durumunda, bu

kavramı hangi sözcüğün gösterdiği ve bu sözcüğün nasıl söylendiği o kadar önemli değildir. Sözcüklerin işaretlerle temsil edilmesine dayanan yazının başlıca sakıncası, kaçınılmaz olarak çok fazla sayıda işaret içermesidir. Bu yüzden, böyle bir yazının okunması ve yazılmasınırr öğrenilmesi uzun zaman almaktadır.

İÖ 2500’lerden bu yana, bugünkü Çin’in yer aldığı bölgede çeşitli yazı sistemleri gelişti. Çin imparatorluğu’nun kurulmasıyla, imparatorluğun birliğini güçlendirmek ve yönetimini kolaylaştırmak İçin bir yazıya gereksinim doğdu. Bu amaçla yaratılan ve genellikle yanlış bir biçimde Kais-hu diye anlan, Hanzi yazı türü İÖ 4.yy’dan bu yana hemen hemen hiç değişmeden olduğu gibi kaldı ve Japohya, Kore ve Vietnam’a yayıldı. Daha sonraları Kore’de bu yazının yerini önce 28 daha sonra 24 harfli Onmu’n Yazısı aldı; bu yazı Kore’ye 446’da girdi, ancak benimsenmedi. Bu yazıya Kuzey Kore’de Choson Muntcha ve Güney Kore’de’Han’gul adı verilir. Vietnam’da ise Çin alfabesinin yerini 19,yy’da Latin atfabesi aldı. Çin’de Han-zi’nin konumu, ikinci Dünya Savaşı’ndan sonra’oldukça zayıfladı. 1949’da yönetimi elme geçirmesinden hemen sonra Komünist Parti, Çin dilinde ve yazısında reform yapmaya yönelik geçici bir planı uygulamaya koydu. Bu planın amacı bütün Çin için tek dil oluşturabilmekti. Çok sayıda karmaşık işaretlerinden dolayı öğrenilmesi güç olan Çin Yazısı, halkın bu yazıyı anlayabilmesi yazının çağdaş gereksinmelere uyum sağlayabilmesi için yalın-laştırılacaktı. Bu planın dildeki reformla ilgili olarak çizdiği çerçeve üç aşamadan oluşmaktaydı: ilk olarak eldeki yazı sistemi yalınlaştırılacak, daha sonrâ Han lehçelerinden biri bütün Çin için dil olarak benimsenecek (bunun için Pekin lehçesi seçilmişti) ve son olarak da geleneksel yazının yerini Latin harflerifıden oluşan fonetik bir yazı alacaktı. Eldeki yazının yalınlaştırılması, her işaret için gerekli olan fırça darbesi sayısının azaltılmasını içeriyordu. 1956’da en fazla kullanılan 550 işaret için gerekli olan darbe sayısı, işaret başına 16’dan hemen hemen 8’e kadar in-dirilebilmişti. Bu yalınlaştırma işlemi, okuma ve yazmada büyük güçlüklerle karşı karşıya bulunan geniş halk kitlelerince olumlu karşılandı. 1956’da Pekin lehçesinin öğretiminin Çin’in her yanında ilk ve ortaöğretimde zorunlu kılınmasıyla da ikinci aşamaya geçildi. Üçüncü aşama, 1958’de Halk Kongresinin Yazı Reform Kometesi’nin Latin Yazısı’na (Pin-Yin Sistemi) adım adım geçilmesiyle ilgili tasarıyı onaylamasıyla başladı. Bu yazı sistemi ilk olarak Çin’in güneybatısındaki azınlık dillerine uygulandı. Han lehçeleri için bu işlem, daha çok coğrafya adlarıyla özel adların ve edebiyat-eserlerinih Latin alfabesine dönüştürülmesi, halkın yeni yazıya alışabilmesi için dergi ve gazetelerin başlıklarının yeni yöntemle yazılması vb. girişimlerle sınırlandırılmıştı.

Japonya’da Çin yazısı, heceli iki yazı türü biçimini aldı. Biri Hiranaga adını taşıyordu. Ötekisi ise daha yalın bir yazı türü olan ve günümüze kadar varlığını sürdürebilen Katakana’dır. Çin yazısındaki işaretlerin kullanıldığı Japonca, yalnız açık heceleri olan bir dildir ve dilde ancak oldukça az sayıda harf bileşimi oluşturulabilmektedir. Bu olgu da Japoncadaki tüm heceleri 70 kadar işaretle göstermenin olanaklı olduğu ve gerçek bir alfabetik yazı için hemen hiç gereksinme duyulmadığı anlamına gelir. Çok sayıda sessiz harfin birbirini izlediği karmşık fonetik yapılı bir dile alfabetik yazının çok daha uygun düşeceği açıktır. Örneğin bu olgu, Batı Avrupa dillerinin de içinde yer aldığı Hint-Avrupa dil ailesi için geçerlidir. Batı Avrupa ülkelerinin pek çoğu 26 işareti (harfi) bulunan bir alfabe kullanır. Birçok durumda bu işaretler ifğnr dildeki bütün sesleri temsil edecek yeterlilikte değildir ve bu eksiklik harfleri bir araya getirecek (“-oe-”) ya da ayırt edici işaretler yani (e/e) gibi vurğular ve ünlü değişiklikleri (“â”) kullanılarak giderilir. Polinezya’da ise 13 harfli bir alfabeyle yetinebilen diller bulunmasına karşılık, Kafkasya’da 80’i aşkın harfe gereksinmesi olan diller de vardır. Aynı yazı türünün değişik kolları dışında, dünya üzerinde bilinen yazı türlerinin sayısı 400’e ulaşır. Bu yazı türlerinin yarısı Hindistan’da ortaya çıkmıştır ve aynı yazı türlerinden bir bölümü günümüze kadar çözülebilmiş değildir. Bu arada çözülmüş olmalarına karşın bağlı oldukları diller yok olup gittiği için hâlâ anlamlandırı-lamamış yazı türleri de vardır. Bilinen tüm yazı türlerinin büyük bir bölümü de artık ya hiç kullanılmamakta ya da çok sınırlı oranda kullanılmaktadır. Örneğin eski Mezopotamya’nın Çiviyazısı ve Mısır’ın hiyeroglif yazısı, bağlı oldukları dillerle birlikte yüzyıllarca önce kullanılmak duruma gelmişlerdir. Örneğin, eski Slav törenlerinde kullanılan Glagolitik alfabe ile Mısır’daki Kıpti alfabesi gibi bazı yazı türleriyse ancak dinsel bir bağlamda varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Bu arada yine yazı türlerinin yerlerini ya birdenbire ya da yavaş yavaş başka bir yazı türü almıştır. Bunlara ek örnek olarak, birçok Kızılderili Yazısı ve Cava yazısı ile birlikte Orta Amerika’daki Maya ve Azteklerin yazıları verilebilir. Bu oldukça gelişmiş iki kültüre iki işaret yazı türü oluşturulmuş ve Aztek-lerde bu yazının fonetik yazıya dönüştürülmesi için adımlar atılmıştı. Bununla birlikte, bu gelişme 16.yy’ın başlangıcında İspanyolların bölgeyi ele geçirmeleriyle kesintiye uğradı. Bunun tersine, birçok yazı türü de ilk çıktıkları bölgeden çok uzaklara yayıldı ve hiç de ilgili olmadıkları diller için kullanılmaya başlandı. Bu yazı türlerinin pek çoğu fonetik yazı türü niteliğindeyse de Çin Yazısı gibi bir sözcük yazı türü, tüm yazı türleri arasında kendi bayına önemli bir yer tutmayı başarabilmiştir. Günümüzde kullanılan yazı sistemlerinin pek çoğunda harfler yatay olarak sıralanmaktaysa da örneğin Çin alfabesindeki işaretler ilke olarak yukarıdan aşağıya dizilir.

Günümüzde Avrupa’da kullanılan yazıların tümü, İÖ 11 .yy’da Fenikelilerin geliştirdiği alfabeden türetilmiştir. Kuzey Sami yazı türünün bu kolunu ilk kez Yunanlılar benimsediler. İÖ 1. binyılın başlarında, kendi dillerinin girdiği Hint-Avrupa dili için gerekli düzenlemeleri yaptılar. Günümüzde yalnızca Yunanistan’da kullanılan bu yazı’biçimi İÖ 3. yy’dan kalmadır ve o tarihten bu yana da hemen hemen hiç değişmeden, olduğu gibi kalmıştır. Bu alfabe, Yunan kültürünün yayılmasında bir araç olarak işlev gördü ve Yunan kültürü, Hıristiyanlığın ortaya çıkmasının hemen öncesinde Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika’daki geniş alanlara girebildi. Slav halklarını da Hıristiyanlıkla karşılaştıran yine bu alfabe oldu ve Slavlar sonuçta kendi dilleri olarak Yunan alfabesi’ni benimsediler. Slavların Yunan alfabesini benimsemelerinden sonra ortaya iki kol çıktı: Bunlardan birincisi, hemen bütünüyle ortadan kalkmış olan Glagolitik Yazısı, ötekisi de Kiril alfabesidir. Kiril alfabesi bu-fün özellikle SSCB’de birçok Slav kökenli dilde, bu arada Slav kökenli olmayan bazı birkaç dilde de kullanılır. Bunun yanı sıra bu alfabeden Bulgarcada ve Yugoslavya’da konuşulan dillerde de yararlanılır. Birbirinden değişik çok soyadı dilde işlev görebilmesi içir bu alfabede 50 kadar harf vardır. 1917’de SSCB yönetimi, ülkenin sınırları içinde çok sayıda etnik topluluğu, kendilerine özgü kültürlerini geliştirmeye, kendi dillerini kullanmaya ve uluslararası açıdan en sayın alfabe olan Latin alfabesi’nin benimsenmesini özendirmeye başladığında, bu yazının gelecekte kazanabileceği yaygınlık tehlikeye düşmüştü. Daha sonra bu dil siyaseti Stalin’ce kökten değiştirildi. Rusça tüm ulusun ortak dili olarak kabul edildi ve Kiril alfabesi de SSCB’de konuşulan tüm diller için zorunlu kılındı.

Latin alfabesi Fenike Yazısı’nın Yunanlılar aracılığıyla en fazla yayılmış olan koludur ve dünyanın hemen her yanında kullanılan tek alfabesidir. Bu alfabenin Ro-malılarca İÖ 7.yy’da kuzey komşuları Et-rüsklerden alındığı sanılır. Bu dönemde Etrüskler Yunanılılarla yakın kültürel-ticari ilişkiler içindeydiler. Romalıların egemenliği sırasında ve Hıristiyanlığın ortaya çıkmasından sonra bu alfabe sınırlı ölçüde gelişmiş olan (bunun bir örneği Rünik Yazısıdır) Germen ve Kelt yazılarının yerini alarak giderek tüm Avrupa’da kullanılmaya başlandı. Bu arada önemli bir gelişme de matbaanın bulunmasından sonra, harfli ortak bir biçimle birlikte değişik dillere uyum sağlayabilmek için vurgu işaretleri gibi yardımcı işaretlerin kullanılmaya başlanmasıdır. Bu alfabenin böylesine yaygınlaşmış olmasının nedeni, bir ölçüde Latin Alfabesi’nin, kendi yazısı olsun ya da olmasın, öteki dillerin yazılmasında büyük bir esnekliği olmasıdır. Bununla birlikte aynı ölçüde önemli bir gerçek de AvrupalIların bu alfabeyi ele geçirmek, keşfetmek ya da dinsel görüşlerini yaymak amacıyla gittikleri her yere götürmüş olmalarıdır.

AvrupalIların sömürgeleştirdikleri bölgelerde ve ülkeler, bağımsızlıklarına kavuştuklarından sonra bile, Latin alfabesini korudular. Bunun bir nedeni de, bazen kendi dillerine yönelik özgün bir yazının bulunamaması ya da bazen ol ülkede birden çok yazının bulunması yüzünden ulusun birliğini sağlayıcı bir dille yazıya gereksinme duyulmasıydı. Bu örneği en uygun düşen ülke Endonezya ve Filipinler’-dir. Rol oynayan başka bir etmen de sömürge dönemi süresince Batı kültürü almış olan yerli aydın ve seçkinlerin kültürel yaklaşımlarıdır (bak. Alfabe). Günümüzde resimle yazı türlerinin canlandırılmasına çalışılmaktadır. Bunun başlıca nedeni, ilk bakışta resmin uluslararası nitelikteki iletişim için çok uygun düşmesidir. insan hangi dili konuşursa konuşsun bir resmin hangi anlamı taşıdığını kolayca anlayabilir. Resmin sağladığı böyle bir yararın yanı sıra fazla sayıda işarete gereksinme duyması, ayrıç aresimle yazının soyut kavramları ve şiirsel anlatımları canlandırmadaki yetersizliği nedeniyle işlerliği ortadan kalkmaktadır. Ancak uluslararası iletişimde, başta trafik işaretleri olmak üzere, daha birçok alanda resim yazısından yararlanma yoluna gidilmektedir. Yazının bulunmasından kâğıdın bulunmasına kadar geçen uzun zaman dilimi içinde çeşitli malzemelere yazılan yazı. İS 1 .yy’da Çin’de kâğıdın (bak. Kâğıt) bulunması ve zamanla Avrupa’ya ve İslam dünyasına yayılması üzerine, yeni bir meslek dalı doğdu, Hattatlık. Antik Çağ’da yazılan eserlerin çoğaltılması, yeni yazılan eserlerin çoğaltılması gibi gereksinmeler nedeniyle hattatlık gözde ve önemli bir meslek haline geldi. Hatta yazıyı çok az kişinin bilmesi de bu mesleğe ayrı bir önem verilmesine yol açtı. Matbaanın 1450’de Alman Johannes Guterber’ce bulunması üzerine, hattatlık mesleği giderek önemini yitirmeye başladı. Ancak bu-lunuyundan Osmanlı ülkesine girdiği 1729’a kadar hattatlık mesleği Osmanlı imparatorluğu’nda yine de önemini sürdürdü. Hatta İbrahim Müteferrika’nın kurduğu ilk Osmanlı matbaasında yalnızca dinsel eserlerin dışındaki eserlerin basımına izin verilmesi hattatlık mesleğinin bir süre daha yaşamasını sağladı. Günümüz teknolojisinin geliştirdiği matbaa makineleri, araç ve gereçleriyle basılan sayısız kitap, gazete, dergi ve tüm yazılı malzemeyle yazı, günümüz insanının her an karşı karşıya bulunduğu en önemli iletişim aracı olarak daha çok uzun zaman önemini koruyacak bir buluş olarak insanlık tarihindeki yerini koruyacaktır.

Yorum yazın