Yaşam ve Ölüm Döngüsü

Yaşam ve Ölüm Döngüsü

Ölmek de doğmak kadar doğaldır.
Francis Bacon

Yeryüzünde yaşam 3,7 milyar yıl önce başlamıştır. İnsan yaşamının başlangıcı ise 2,5 milyon yıl önceye değin uzanır.
Canlı olmak ne demektir?
Canlı olmak, cansız olmaktan nasıl ayırt edilir?

YAŞAM
Canlı olan her şey hareket eder. Balıklar suda yüzerler. Kuşlar havada uçarlar. Çocuklar, sokakta oyun oynarlar. Bitkiler bile hareket ederler. Ama onların bu hareketi çok yavaş olduğu için bunu farketmemiz zordur.
Canlılar çevrenin etkisine karşılık verirler. Örneğin, bitkiler, yaşamları ve büyümeleri için kendilerine gerekli olan güneş ışığından yararlanabilmek amacıyla ona doğru yönelirler. Bir kedi, kışın üşüyünce sobanın yanına gidip yatar. Biz üşüyünce, sırtımıza ceket ya da kazak giyeriz. Bir köpek, üstüne gelen kamyonun altında kalmamak için koşup kaçar. Tüm canlılar büyür ve gelişirler. İnsanlar da, bitkiler de, hayvanlar da aldıkları besinleri sindirerek büyürler, gelişirler. Besinler, vücudumuzda enerjiye çevrilir. Bu enerji, hareket etmemizi sağlar.
Canlıların hepsi ürer. İnsanların, hayvanların ve bitkilerin üreme yetenekleri vardır. Bu yetenek olmasaydı, yeryüzündeki tüm canlılar birer birer ölerek yok olurlardı.
Yaşamın Temel Birimi:
Tüm canlıların temel birimi hücrelerdir. Hücre o kadar küçüktür ki, örneğin bir damlacık kanda 5 milyondan fazla hücre vardır. Bu küçük hücreler bir araya gelerek dokuları oluştururlar. Vücudumuzu kaplayan derimiz, hareket etmemizi sağlayan kaslarımız, vücudumuza destek olan organlarımız arasındaki ilişkiyi sağlayan sinirlerimiz, kaslar arasında ve organlarımızdaki yağlar, kıkırdaklar ayrı ayrı türlerde dokulardır. Bazı çeşit dokuların bir araya toplanıp gruplaşmasından kalp, beyin, mide, karaciğer, akciğer, göz, kulak, ağız, burun gibi organlar meydana gelir.

“Amoeba” ve “Paramecium” denilen bazı basit deniz hayvancıkları, tek hücreden oluşan organizmalardır. Tek bir hücre, organizmanın tüm gereksinmelerini yerine getirir. Oysa,bir insan vücudunda bulunan 60 trilyon hücrenin, her birinin görevi ayrı ayrıdır.
Bazı hücreler görmemize, bazıları yediğimiz yemekleri sindirmemize, bazıları beynimizin direktiflerini kaslarımıza iletmeye yardım ederler. Bu hücreler büyüdükçe biz de büyür ve gelişiriz. Bazı hücreler sayıca çoğalarak, bazıları da genişleyerek büyürler. Böylece vücut da büyümüş olur. Biz büyürken bazı hücrelerimiz ölür, onların yerine yenileri üretilir. Bazıları da öldükleri halde, yerlerine yenileri üremez. Bazı yeni hücreler de, eskileri gibi iyi çalışmayabilirler. Bir kişim hücreler, yediğimiz yiyecekleri parçalayıp sindirirler. Büyüme denen işlem, bu sindirim sonunda meydana gelir. Buna “Metabolizma” denir. Hareketlerimiz için gereken ve çevremize uymamızı sağlayan enerji, metabolizma işlemiyle olanaklı hale gelir.
Hücreler, dokularımızı onarmak ve yeniden oluşturmak için gerekli maddeleri sağlarlar. Hücrelerin emdiği besinler, vücudumuzun her tarafını besler.
Bitkiler su, toprak ve güneşten aldıkları enerji ile kendi besinlerini oluştururlar. Hayvanlar, kendi besinlerini kendileri yapamazlar, bitkileri ve başka küçük hayvanları yiyerek beslenir ve büyürler.

ÖLÜM
Bir ölü, bir diriden nasıl ayırt edilebilir?
Genel olarak, bir ölüyü, bir diriden ayırt etmek kolaydır, ölü bir insan ya da hayvan hareket edemez, nefes alamaz, yerinden kıpırdayamaz, göremez, konuşamaz, duyamaz. Vücudu soğur ve katılaşır. Aradan kırk sekiz saatten fazla zaman geçtikten sonra etleri çürümeye, dökülmeye ve sonra da kokmaya başlar. Yere düşüp hareketsiz kalan bir insanın, o anda ölüp ölmediğini anlamak için; nabzını yoklamak (yani bileğinde, başparmağı kökü hizasındaki damarın atıp atmadığını kontrol etmek), kalbini bir doktor aygıtıyla dinlemek, burnuna ufak ayna parçası yaklaştırarak aynanın nefesle buğulanıp buğulanmadığını ya da göz kapağını açıp göz bebeğine parmakla hafifçe dokunulduğunda tepki gösterip göstermediğini incelemek gerekir.
Canlı bir vücudu cansız duruma getiren etken nedir?
Vücutta ne gibi bir değişim meydana gelmiştir ki, canlılığı kaybolmuştur?
Biyonik Ölüm:
Vücudumuzun milyarlarca hücreden oluştuğunu biliyoruz. Bu hücreler, kendilerine gereken besin maddelerini kanımızdan sağlarlar. Kalbimiz, kanımızı pompalayıp damarlarımız yoluyla hücrelere gönderir. Kanımız ayrıca, hücrelerin gereksinmesi olan oksijeni de hücrelere taşır.
Beklenmedik herhangi bir gelişme kan dolaşımını durdurabilir. Bu durumda, hücrelere besin maddesi ve oksijen gidemez. İşte o zaman, tüm hücreler birer birer ölmeye başlarlar. Kan dolaşımının kesilmesi çeşitli nedenlerle meydana gelebilir.
Kalbimiz bir hastalık ya da yaralanma nedeniyle durabilir. Bir kanser uru, şişlik ya da vuruntu, dolaşım sistemindeki bir damarı tıkayabilir. Ansızın meydana gelen bir kaza, kan damarlarını koparabilir. Bu gibi durumlarda kanımız, vücudumuzun hücrelerini dolaşıp, onlara besin ve oksijen taşıyamaz olur.
Kalp durur durmaz, ölüm olayı başlamış demektir. Buna “Klinik ölüm” denir. Eğer kalp birkaç dakika içinde yeniden çalıştırılıp kanın vücudumuzun tüm hücrelerine besin ve oksijen taşıması sağlanamazsa, ölüm durumu kesinleşmeye başlar. Kan dolaşımının kesilmesi halinde, besinsizlik ve oksijensizlik nedeniyle, ilk önce beynimizin ön tarafındaki “serebral” hücreleri ölür. Bunlar öğrenme, anımsama, düşünme, anlama, konuşma gibi tüm bilinçli davranışlarımızı düzenlemeye yararlar. Kalbimizin durmasından 4-6 dakika sonra serebral hücreler ölmeye başlarlar. Eğer ortalama beş dakika içinde kalbimiz yeniden çalıştırılabilirse, serebral hücreler ölümden kurtarılabilir. On dakika süreyle oksijensiz kalmış olan serebral hücrelerini, artık etkili bir şekilde, ne canlandırma olanağı ne de yararı vardır. Çünkü beyin hücreleri, kendi kendilerini yenileme becerisinden yoksundur. Oysa, deri ve saç hücreleri gibi bazı hücrelerimiz, kendi kendilerini kolayca yeniler ve onarabilirler.
Serebral beyin hücrelerimiz, öldükten sonra da, kalbimiz yeniden çalıştırılıp kan dolaşımımız sağlanabilirse, yeniden yaşamımızı sürdürebiliriz. Ne var ki, duygularımız körelmiş olur. Böyle bir hasta “Koma” denen bilinçsiz bir duruma girer. Görmekten, duymaktan, konuşmaktan, anlamaktan, düşünmekten yoksun “Bitkisel Yaşam” başlar. Beynimiz on beş dakika süreyle oksijensiz kalırsa, tüm beyin hücrelerinin yaşamı son bulur. Beynimizin ölümünden sonra, öteki hücrelerimizin ölümü kaçınılmaz hale gelir. Dokuların, bezlerin, kasların, derilerin ölümü birbirini izler. Sonunda 48 saat sonra, tüm vücudun dağılıp çürümesi başlar.
Ölümün Belirlenmesi:
Ölümün yasal olarak belirlenebilmesi için, bir insanin sınırlı bir süre içinde (çoğunlukla 30 —60 dakikada) kan dolaşımının tümü ile durduğunun, kalbinin ve nabzının atmadığının, soluğunun kesildiğinin doktor tarafından açıklanması gerekir. Doktorlar, ölüm durumunu kesinlikle belirleyebilmek için, kulaklıklı özel dinleme aygıtlarıyla kalp atışını dinlerler, nabzı yoklarlar, ayna ile soluk alıp verişini kontrol ederler.
Bugün, birçok yeni aygıtlarla ölüm durumu daha kolay ve kesin olarak belirlenebilmektedir. (EKG) “Elektrokardiyograf” denilen aygıt, kalp atışlarını, (EEG) “Elektroensefalograf” denilen aygıt ise beyin dalgalarını ölçmektedir. Eğer kalp atışları durmuşsa, beyin dalgaları da yoksa, ölüm durumu artık kesinleşmiştir.
Elektrik şoku, kimyasal uyarıcılar, yapay solunum, ağızdan ağıza solunum ve kalp masajı gibi yollarla, kalbi yeniden çalıştırma ve solunumu uyandırma olanakları bulunmuştur. Nitekim beyin öldükten sonra bile, bir solunum aygıtı kullanılmak suretiyle hastaya solunum olanağı ve kan dolaşımı sağlanabilmektedir. Öte yandan damarlara yine özel aygıtlarla, taze kan pompalanabildiği gibi, oksijen de verilebilmektedir. Etkili yeni ilaçlar, enfeksiyonu (mikrop üremesini ve bulaşmayı) yok etmektedir. Beslenme, mide yerine, damar yoluyla sağlanabilmekte ve beyin durduğu halde, kalp ve ciğerler çalıştırabilmektedir.
Bu durum organ nakli konusunda da önemli bulunmaktadır. Çünkü, başka bir hastaya takılacak organın çalışır halde olması gerekir. Ölüm halindeki bir hasta, kesinlikle ölmeden organları kesilip çıkarılamaz. Oysa, artık iyice anlaşılmıştır ki, bir insanın beyin hücreleri ölünce kalbi durmuş demektir. Çünkü kan dolaşımı ve beyne oksijen iletimi kesilmiştir. Öyleyse artık insan, biyolojik bakımdan kesinlikle ölmüş sayılır. Organ nakli de, insanın ölüm hali kesinleştikten sonra yapılabilir. Şunu da biliyoruz ki, beyin öldükten sonra, insan ölmüş sayılıyor ama, beyin dışındaki birçok organ belirli bir süre (örneğin yarım saat kadar) canlılığını koruyabiliyor.
İşte bu belirli süre içinde, henüz canlı kalan organlar kesilip çıkartılarak başka hastalara takılabiliyor. Ancak, hastayı muayene eden tıp doktorunun, ölüm anını kesinlikle saptaması gerekir. Çoğu ülkelerde, kalp atışı ve solunum, kendi kendine kesilmişse ve beyin dalgaları da durarak etkinliğini yitirmişse, ölüm halinin oluştuğu kabul edilmektedir. Hastanın yakınlarının izniyle ya da hastanın sağlığında vermiş olduğu yazılı izinle, klinik ölümden sonra (hastanın beyninin tüm olarak ölmesinden sonra), gerekli organları çıkarılarak başka hastaların iyileştirilmesi için onlara takılabilirler.
Yaşam Desteği :
Yapay çabalarla bir hastanın yaşamını uzatma çalışmalarına “Yaşam Desteği” adı veriliyor. Ne var ki, yaşam desteği çalışmaları ortaya birçok sorunlar çıkarmaktadır, örneğin, ölüm döşeğinde olan bir hastanın, ömrünü uzatmak için, bazı aygıtlar gerekir. Böyle hastalar çok olur ve aygıtlar yeterli olmazsa, hangi hastalara öncelik tanınacaktır? Genç hastalara mı, yaşlı hastalara mı, yoksa bu aygıtların ücretini ödeyebilecek durumda olanlara mı? Birkaç hastaya birden organ naklinin gerektiği bir durumda, sadece bir organ sağlanabiliyorsa, bu organ hangi hastaya takılacaktır?
Hastadan büsbütün umut kesilmişse, yaşam desteğini durduracak yetkili kişinin kim olması gerekir? Bu destek çabaları, gerçekten hastayı
kurtarabilecek mi, yoksa ölüm anını sadece bir süre daha uzatarak hastanın boş yere acı çekmesine mi yolaçacaktır? Bu gibi durumlarda, yaşam desteğini sürdürme ya da kaldırma yetkisi kime verilecektir? Bir doktora mı, avukata mı, hastanın ailesine mi, yoksa bir din adamına mı? Önce şunu belirtmeliyiz ki; doktorların, bu sorumluluğu yüklenmeleri olanak dışıdır. Çünkü onlar, mesleklerinin daha başlangıcında, tüm hastaları iyi etmek ve yaşamlarını uzatmak için ellerinden geleni yapacakları konusunda yemin etmişlerdir.
Kaliforniya’da çıkarılmış olan bir yasaya göre; “Bu önemli sorumluluğu yüklenecek olan tek kişinin, ancak hastanın sağlığında vereceği bir kararla kendisi olabilir” denmektedir. Bu karar, yazılı bir vasiyetle saptanmalıdır. Kişi bu vasiyetinde, eğer bir hastalığa yakalanıp da yaşamından umut kesilirse, boş yere yapay önlemlere ya da aygıtlara başvurulmamasını açıkça belirtmelidir.
ölüm Döşeğindeki Hastalar:
Ölüm döşeğindeki bir hasta, dayanılmayacak kadar acı çekiyorsa, iyileşmesine hiçbir şekilde olasılık yoksa ya da kaza sonucu tüm vücudunun kemikleri kırılarak onarılmaz bir duruma gelmişse ya da beyni aşırı derecede zedelenerek tüm vücudu felç olup bitkisel yaşama girdiyse bu hastanın boş yere acı çekmemesi için ölümünü çabuklaştırıcı tıbbi yöntemlere başvurmak doğru mudur, değil midir?
İşte çok önemli bir sorun daha!
Hiç kimsenin, başka bir kişinin yaşamına son vermeye hakkı yoktur. Yasal bakımdan olsun, tıbbi ya da dinsel bakımdan olsun, bu gerçek tüm uygar ülkeler tarafından kabul edilmiştir. Ama, umutsuz bir hastanın, her dakika dayanılmaz acılar çekerek aylarca kıvranmasına seyirci kalmak- da ne derece doğrudur?
Ölüm döşeğindeki bir hastaya yaşam desteği sağlamayıp hastalığın normal gidişini izlemek başka, ölümü çabuklaştırmak için tıbbi yöntemlere başvurmak yine başkadır. Bu iki durum arasında çok büyük bir fark vardır. Öyleyse bunun hangisini uygulamak gerekir?…
Bunlardan ayrı olarak, bir de intihar sorunu vardır. Mutlu olmayan, hastalıklardan kurtulamayan, dayanılmaz acılarla kıvranan, akli dengesi bozuk olan kimselerin, kendi kendilerini öldürme kararlarına izin verilmeli midir?
Yasalar, intihara izin vermez. Kendi kendini öldürmek isteyen bir kimseye, yasal örgütler tüm güçleriyle engel olmaya, ona yardım ederek intihardan vazgeçirmeye çalışırlar.
Büyük İskender’in; “Bir insan, ne kadar süre yaşamalıdır?” sorusuna karşılık yanındakilerden biri; “o kişi, ölümünü aklından geçirinceye kadar yaşamalıdır”, yanıtını vermiştir. Ama günümüzde yasalar böyle demiyor. Günümüz yasaları ölüm, kendi kendine gelinceye kadar, yaşamımızı sürdürmek zorunda olduğumuzu bize anımsatmaktadır.

OTOPSİ NEDİR?
Bir kimsenin neden öldüğünü anlamak için, vücudu kesilerek açılır, organları çıkarılıp muayene edilir. Gerektiğinde mikroskop altında incelenir. Dokular ve vücut sıvıları kimyasal testlerden geçirilir. Kurşun yarası varsa, saplanıp kalmış olan mermiler çıkarılır, bunların nasıl bir silahtan atıldığı belirlenir, ölen kişi zehirlenmişse, zehrin türü araştırılır. Hastalıktan ölmüşse, hangi hastalıktan ölmüş olduğu meydana çıkarılır. Bu işleme “Otopsi” denir. Buna ek olarak bazı otopsilerde, doktorların yaptıkları yanlışlıkların da ortaya çı- karılabildiğini söyleyebiliriz.
Otopsiler, doktorluk araştırmaları açısından da yararlı olmaktadır, örneğin, hangi ilaçlardan olumlu sonuçlar alınmışsa bunlar otopsi sırasında belirlenebilir, ölmüş olan kimsenin, hangi hastalıkları geçirdiği de anlaşılır. Mikropların, organlarda yaptığı zararlar gözle görülür ve üzerinde deneyler yapılabilir. Böylece, hangi hastalıklara, hangi ilaçların verilmesi gerektiği gerçeği ortaya çıkar.

ORGAN BAĞIŞI
Bazı kimseler, sağlıklı yaşamları sırasında organlarını öldükten sonra tıp biliminin gelişmesine katkıda bulunmak için bağışlarlar. Kalplerini, böbreklerini, gözlerini, organ nakli için hasta kimselere bağışladıklarını bildiren bir belge imzalarlar.
Bu belge uyarınca, o kimse ölür ölmez, daha vücudu soğumadan ve bağışladığı organları canlılığını korumakta iken, doktorlar tarafından yerlerinden çıkarılarak başka bir hastaya takılır. Böylece, o hastanın yaşamı kurtarılmış olur. Bu amaçla ilk böbrek nakli ameliyatı 1954 yılında, Amerika’nın Boston kentindeki “Peter Bant Brigham” hastanesinde yapılmıştır. Amerika’da her yıl dört bin böbrek nakli ameliyatı yapılmaktadır.
Doktor Barnard, ilk kalp ameliyatını 1967 yılında Güney Afrika’daki bir hastanede gerçekleştirmiştir. Ayrıca on binlerce göz “kornea” tabakası, ölüm halindeki hastalar tarafından görmeyenlere onları görebilme mutluluğuna kavuşturabilmek için, bağışlanmıştır. Amerika Birleşik evletleri’nde, her yıl ölen ortalama iki milyon kişiden en az 7000 kişi vücutlarındaki çeşitli organlarını, pekçok hastanın sağlığına kavuşturulması amacıyla bu insancıl kampanyaya bağışlamaktadır. Türkiye’de bu yolda bazı çabalar harcanmaya başlanmışsa da henüz iyi bir sonuç alınmış değildir. Şimdilik halkımızı teşvik aşamasında bulunuyoruz.

ÖLÜLERE YAPILAN TÖRENLER
Tarihten önceki çağlara kadar uzanan çok eski zamanlardan beri insanlar, ölülerine çeşitli törenler düzenlemişlerdir. Çünkü ölüm olayı da, doğum ve evlenme gibi çok önemli toplumsal bir gerçektir.
Bundan 50 bin yıl önce bile, ilkel insanlar, ölülerine önem veriyorlar; onları, silahları, süs eşyaları ve yiyecekleriyle birlikte, özel törenlerle toprağa gömüyorlardı. Bazen de, mezarları kayalar ve mağaraların içine yapıyorlardı. İlkel insanlar, ölülerden korkarlar, onların ruhlarının tekrar geri dönerek kötülük yapacaklarına inanırlardı. İlk mezar taşları, belki de, ruhların geri dönmemesi için, mezarların üstüne yerleştirilmiş ağırlıklardı. Eski mezarlar, o zamanki insanların yaşayış şekillerini, uygarlıklarının derecesini, yiyeceklerini, giyeceklerini, geleneklerini bize yansıtmaları bakımından çok önemli ve güvenilir bilgi kaynaklarıdır.
1968 yılında Irak’ta yapılan kazılarda, çam dallarından yapılmış bir tür ranza üzerine yatırılmış ve çevresine de çiçeklet dizilmiş olduğu halde bir ölü bulunmuştur (Çiçeklerin, sadece kurumuş kalıntılarına rastlanmıştır).
Pejdn’de 40 bin yıl önce yaşamış olan ilkel insanlar, ölülerine saygı göstermek için onları yerlerdi. Böylece ölülerin iyi huylarını paylaştıklarını sanırlardı.
Bazı ilkel topluluklar da, ölülerini toprağa gömmezler, yüksek bir kaya ya da ağaç üstüne bırakırlardı. Vahşi hayvanlar ve kuşlar onları parçalayıp yerdi.
Bugün İskandinav ülkelerinde yaşayan insanların ataları olan Vikingler, ölen krallarını boş gemilere bindirerek, öbür dünyaya yollamak için, açık denizlere bırakırlardı.
Günümüzde, Güney Amerika’da, sıcak ve kuru iklimi olan bazı yerlerde, ölüler, mağaralardan ya da kaya oyuklarından oluşan doğal mezarlara bırakılmaktadır.

MUMYALAMA
Eski Mısırlılar, bizden 6000 yıl önce, ölülerini özel ilaçlarla ilaçlayıp, yirmi kat kalınlığında bezlerle sararlardı. Buna “Tahnit” ya da “Mumyalama” denir, ölüler, bu şekilde yüzlerce, binlerce yıl bozulmadan, kokmadan oldukları gibi kalabilmektedir. Mumyalama işlemi 70 gün sürerdi. Kralların, kraliçelerin, önemli kişilerin mumyalanmış vücutları, ya Nil nehri boyunca, Krallar Vadisi’ndeki gizli mezarlara gömülür ya da büyük anıtsal piramitler içinde saklanırdı. Bu ölülerin
yanına; yaşarken gereksinim duyduğu eşyalar, sevdiği yiyecek, giyecek gibi şeyler konur, hatta bazen yaşarken onlara hizmet etmiş olan esirler de birlikte gömülürdü. Eski Mısırlılar, mumyalama işini yüksek bir sanat haline getirmişlerdi. Eski Yunanlılar, Romalılar, İbraniler de ölülerinin vücutlarını yağlarla, şifalı otlarla, baharatlarla ovarak bozulma kokusunu azaltmaya çalışırlardı.
Mumyalama, Hıristiyan dininin kabulüyle önemini yitirmiştir. Çünkü bu dine göre; vücudun kutsallığına ve ölümden sonra ona dokunulmayacağına inanılıyordu.
Modern mumyalama işlemi 17. yüzyılda Almanya’da başladı. Ancak bu işlem vücudu ve bazı organları, tıp öğrencilerini yetiştirmek ve hazırlamak düşüncesiyle yapılıyordu.
Günümüzde mumyalama; 19. yüzyıldan kalma bu alışkanlık, yeniden canlandırılarak genellikle ve yalnız Kanada ve ABD’de uygulanmaya başlandı. Buralarda, iç savaş sırasında, ölen askerlerin vücutlarının, savaş alanlarından alınarak gömmek üzere kendi bölgelerine taşınırlarken vücutlarını korumak için uygulanan bir işlemdi.
Modern mumyalama metotları, vücudun ayrışmasını, bozulmasını önleyememektedir. Kuşkusuz biz, eski Mısırlıların bu konudaki gizli sırlarını bilmiyoruz.
Katolik evlerde mumyalanmış vücut, görülmesi için açık bir tabuta konur, ölü evi ziyaret edilir ve ölünün başında gece beklenir.
önemli kişilerin vücutları mumyalanarak, ziyaretçilere gösterilmek üzere açık bir tabuta konur. Günümüzde ölen devlet başkanları, papalar ve hatta sinema yıldızları bile, bu yolla binlerce kişi tarafından görülebilmektedir.
Rusya’da komünizmin kurucusu V. İ. Lenin’- in vücudu da 1924 yılında öldüğü zaman modern bir şekilde mumyalanmıştı. Onun özel olarak hazırlanmış vücudu, Moskova’da Kremlin’in dış tarafında, ziyaretçilerin görebilmesi için, camdan yapılmış bir gömüte konuldu. Vücut birkaç yıl ara ile yeniden mumyalanmaktadır.

BUGÜNKÜ TÖRENLER
Günümüzde gömme gelenekleri, dünyanın her yerinde birbirinden oldukça farklıdır. Bugün, uygar ülkelerde ölüler için yapılan törenler kısa ve basittir. Önemli kişiler, askeri bando eşliğinde mezarlığa kadar götürülüp toprağa verilir. İsteyenler, ölüleri için beton ya da mermer mezarlar yaparlar. Bazıları da yalnızca bir mermer taş dikerler ya da mezarın çevresini duvarla çevirirler.
Halktan biri öldüğü zaman, bandosuz olarak, akraba ve tanıdıklarının arasında mezarlığa kadar taşınır.
Bizim ülkemizde, ölen kişiyi hemen Belediye doktoruna haber vermek gerekir. Doktorun, bu ölüyü muayenesinden sonra, gömme izni alınır. Daha sonra dini tören yapılarak mezarlığa götürülür.
Kaza ile ölen ya da başkası tarafından öldürülen kimselere, gerekirse “Otopsi” yapılır, olay
hakkında soruşturma açılır. Tüm yasal işlemler bitirildikten sonra, ölünün gömülmesine izin verilir. Gerekli şeyler yapıldıktan sonra ölü, gömüleceği yere kadar taşınır. Müslüman dininde ölü arabaya konmaz. Çünkü; cenaze alayının yanıbaşın- da meleklerin yürüdüğüne ve ölüye eşlik ettiğine inanılır. Tabutu taşıyanlar, ölüye saygı gösterenler, bu insanlık görevlerinin Allah tarafından iyi karşılanacağını ve yaptıkları bu iyiliklerin karşılıksız kalmayacağını düşünürler.
Amerika’da zencilerin cenaze törenlerinde ise, nefesli çalgılardan oluşan ve caz müziği çalan bir bando bulunur.

ÖLÜYÜ YAKMAK
Tarihten önceki çağlarda bazı toplumlar ölülerini yakarak ortadan kaldırırlardı. Eski Grekler, Romalılar, Kartacalılar, çoğunlukla ölülerini yakarlardı. Vikingler de, gemilere bindirip açık denizlere saldıkları ölülerini, bazen gemilerle birlikte deniz üzerinde tutuşturup yakarlardı. Afrika Kongosundaki Pigme kabileleri ve Amerika’da yaşayan Kızılderililerin bazjları, ölülerini yaşadıkları kulübelerin içine gömerek, kulübeleriyle beraber yakmaktadırlar. Bugün, Budistler ve Hindular da ölülerini yakmaktadırlar. Japonya’da, toprak az olduğu için ölüleri yakarak ortadan kaldırmak zorunlu hale gelmiştir. Günümüzde İngiltere, Danimarka, İsveç ve İsviçre’de de çoğu kimseler, ölülerini yakmayı daha uygun bulmaktadırlar. Büyük kentlerde, ölüleri gömme yerine yakma işlemi gittikçe yaygınlık kazanmaktadır. Çünkü gün geçtikçe, hızla genişleyerek büyük alanlar kaplayan mezarlıklara yer bulmak, sorun halini almaya başlamıştır. Ayrıca yakma işlemi, hem kısa süre içinde,hem de daha ucuz ve kolay olmaktadır.
ÖLÜMDEN SONRAKİ YAŞAM öldükten sonra ne olacağız? Bunu belirleyen bilimsel bir çalışma henüz yoktur. Ama dünya üzerindeki tüm dinler, öldükten sonra da yaşamın sürdüğü inancını taşırlar.
Çoğu kültürlerde, insan gövdesinden ayrı olarak bir ruhun var olduğu inancı vardır. Dünyamızın belli başlı dinlerinde, ölümün bir son değil, başlangıç olduğu, bedenin ölümünden sonra ruhun başka bir dünyada yaşamını sürdürdüğü belirtilmiştir. Dinlerin tümü, bu dünyada iyilik edenlerin, öldükten sonraki yaşamlarında iyilik, kötülük edenlerin de kötülük bulacağını bildirir.
Herhangi bir kimse, bu dünyadaki yaşamında, başkalarının üzerinde ve çevresindeki toplum içinde, olumlu izlenimler bırakmışsa, öldükten sonra da dinsel anlamda yine aynı toplum içinde ve aynı kişilerin anılarında yaşamını sürdürür.
ölüler, çocuklarının, arkadaşlarının ve sağ kalan yakınlarının anılarında yaşarlar.
ölüm nasıl bir olaydır? İnsan ölürken neler duyar?
Kalplerinin atışı birkaç dakika durup, kısa bir ölüm devresi geçirdikten sonra, doktorların çabalarıyla yeniden yaşama döndürülen kimseler, ölüm anında, sanki bedenlerinden dışarı çıkarak havalanıyorlarmış gibi bir duyguya kapıldıklarını söylemektedirler. Ayrıca, tüm ölüm sırasında, tüm yaşamlarının, olduğu gibi gözlerinin önünde canlandığını belirtmektedirler. Hiç kimse acıdan ve korkudan söz etmemektedir. Bazıları da, o anda sıcak ve ışıklı bir yerde, ölmüş akrabalarıyla karşılaştıklarını anlatmaktadırlar.
Ruhbilimle uğraşan bazı araştırmacılar, bir insan öldükten sonra, onun ruhuyla konuşulabileceğini ileri sürerek bir “Medyum”, yani aracı kişinin yardımıyla deneyler yapmaktadırlar, ölülerin ruhlarının, yarı baygın bir duruma girmiş olan medyumun ağzından serbestçe konuştuklarını, sorulan sorulara yanıtlar verdiklerini söylemektedirler.

Yorum yazın