Yaşam Döngüsü Nedir – Hayat Döngüsü Nedir

Yaşam Döngüsü Nedir – Hayat Döngüsü Nedir

Yeryüzünde dört milyar insan yaşamakta ve her yıl, bu insanların elli milyonu ölmektedir.
Günde ortalama 360.000 kişi doğmakta, 145.000 kişi de yaşamlarını yitirmektedir.
Yaşam çemberi, doğumla başlayıp, ölümle son bulan bir süreç izler. Her canlı, doğal bir yaşam çemberi izleyerek, doğar, büyür, ürer, yaşlanır ve ölür.
En basit yaşam şekli, tek hücreli canlılarda görülür. Bu hücreler ortadan ikiye bölünerek çoğalırlar. Bu bölünmede ilk hücre yok olmuştur, ama yaşam bu sefer iki hücre ile sürdürülmektedir.

BİTKİLER
Bitki cinsinin 350.000 türü vardır. En iyi bildiğimiz bitkiler; çimenler, sebzeler, ağaçlar, çiçekler ve çeşitli otlardır.
İlkbaharda, bahçemize ektiğimiz bir fasulye tohumu çabucak kök salar, kısa sürede toprağın üstünde bir bitki filizlenir. Toprak ve güneşle beslenen bu filiz, gittikçe boy atar ve tomurcuklanır. Daha sonra tomurcuklar patlar, çiçek açar, meyve verir. Bu meyveler, bildiğimiz fasulyelerdir. Onları, toplar pişiririz. Sonbahar gelince de , yapraklar solar, bitki kurur ve ölür.
Bu demektir ki, bitki doğmuş, yaşamış ve ölmüştür. Fasulye bitkisinin ömrü bit yaz mevsimidir. Ama, meşe ağacının ömrü 200—300 yıldır. Bazı bitkilerin ömrü çok uzun olabildiği gibi, bazılarınınki ise, pek kısadır. Cılız ve hastalıklı bitkiler ölerek yerlerini sağlıklı bitkilere bırakırlar. Yaşlanıp ölen bitkilerin yerinde taze filizler çıkar. Eğer, yaşlı bitkiler ölmeyecek olursa, taze filizlerin büyümesine olanak var mıdır?

Biz de, bazı bitkileri budayıp keserek, yeni filizlerin oluşmasına yardımcı oluruz.
ölü bitkiler ve yapraklar İlk aşamada toprağa karışıp çürür, toprağa karıştıktan sonra, çürüyerek gübreleşirler; bundan sonraki aşamada ise besin maddelerine dönüşürler.
Böylece, ölü bitki, yeni bitkiye can vermiş olur.
Her yeni canlı varlık, bir anlamda, eskisinin bir ürünüdür. Yaşam, hergün kendini biraz daha yeniler ve doğanın düzeni, böyle sonsuzluğa dek akıp gider.

HAYVANLAR
Hayvanların ömürleri de, bitkiler gibi bir değildir. Kimisi az, kimisi çok yaşar. Ama, gelişme şekli aynıdır. Yaşam çemberi değişmez; onlar için de geçerli kural, doğum, büyüme, olgunlaşma, üreme, yaşlanma ve ölümdür.
Denizlerde yaşayan bazı ufacık canlılar vardır ki, ömürleri çok kısadır. Bunlar doğduktan sonra, bir hafta içinde, çabucak büyüyerek olgunluğa erişirler. İkinci hafta, yavru çıkarmak için yumurtlarlar, üçüncü hafta ise yaşlanır ve ölürler.
Mayıs böceği gibi, bazı böceklerin ömürleri ancak, birkaç saattir. Bir kısım böcekler ise, birkaç hafta yaşayabilirler. Yıllarca yaşayan başka türde böcekler de vardır, örneğin; çekirge, onyedi yılda büyür, sonra bir yıl içinde yumurtlar, yaşlanır ve ölür.
Kelebek, yaşam çemberi boyunca, dört ayrı oluşumdan geçer; yaşamına yumurta ile başlar, sonra tırtıl biçimine dönüşür, daha sonra “pupa” denen üçüncü şeklini alır. Nihayet, olgunluğunun son çağında kelebek olur. Yaşamının bu son bölümünde, ömrü birkaç hafta ile bir yıl arasında değişir.
Kurbağalar, yaşama başladıkları zaman balığa benzerler. Küçücük kuyrukları, daire şeklinde başları vardır. Suda yaşarlar, olgunluk çağına erişince de kuyrukları kaybolur, ayakları belirir. Sudan çıkıp, karada yaşamaya başlarlar.
Kuşlaf, yumurta içinde gelişmeye başlarlar. Bir serçe yavrusu on iki günde yumurtadan çıkar. Bazı kuşların ise yumurtadan çıkması daha uzun bir süre almaktadır. Birkaç gün içinde gözleri açılır, tüyleri büyür, kanatlarını çırpmasını öğrenir, nihayet uçar. Olgunlaşma çağına vardıktan sonra, çiftleşme mevsimi de yaklaşınca, kurulan yuvada, dişi kuş yumurtlar. Artık yeni bir yaşamın ilk belirtileri başlamıştır.
Bazı kuşlar, üç dört yıl, bazıları yedi ya da on iki yıl (kanarya gibi),bazı kuşlar da yirmi dört yıl yaşarlar.
Bir fil yirmi yılda büyür ve olgunlaşır. Kırk yaşında yaşlanmaya başlar, altmış yaşına gelince ise yaşamını yitirir.
Pek az hayvan normal yaşam süresini tamamlayabilir. Kimi hayvanlara yem olur, kimileri de soğuktan ya da yiyecek bulamamaktan ölüp giderler.
Bitkiler, güneş, hava ve topraktan yararlanarak
kendi yiyeceklerini kendileri üretirler. Hayvanlar, bitkileri ya da başka hayvanları yiyerek yaşarlar. Kendi yiyeceklerini kendileri oluşturamazlar.
ölen hayvanlar, toprakta çürüyerek bitkilere besin maddesi .olurlar. Yaşam zinciri, aralıksız olarak canlılığını sürdürür. Her yeni canlı, bu zincirin bir halkası olarak, geçmişin bir bölümünü geleceğe iletir.

İNSANLAR
İnsanların yaşam çemberi de, bitkiler ve hayvanlarda olduğu gibi aynı sırayı izler; doğum, büyüme, olgunlaşma, üreme, yaşlanma ve ölüm.
insanın yaşamı, ana rahminde döllenmiş bir yumurta ile başlar. Bu yumurta, her geçen gün büyüyüp şekil alarak, dokuz ay on gün sonra, her organı oluşmuş bir bebek halinde dünyaya gelir. Bir insan ortalama yirmi yılda büyür ve gelişir. Genellikle, kızlar onüç, erkekler ise ondört yaşlarında çocukluktan çıkarlar.
Yirmi yaşında vücudumuz gelişmiş ve olgunlaşmıştır. Yirmi ile otuz yaş arası, yaşamımızın en hareketli, en verimli ve en çok enerji dolu dönemidir.

YAŞLANMA
Otuz yaşından sonra, yavaş yavaş yaşlanma belirtileri görünmeye başlar. Vücudumuzun kendini onarma hızı, yavaşlamaya yüz tutar.
Kırk yaşından sonra derimizde gevşemeler meydana gelir. Yüzümüzde kırışıklıklar oluşur. Gözlerimizin görme duygusu zayıflar. Kan dolaşımı eski düzenini kaybeder. Bu durum; beynimizi, sinir sistemimizi, duygularımızı, sindirim sistemimizi olumsuz yönde etkiler. Elli ile altmış yaş arasında saçlarımız beyazlaşır, azalır, dişlerimiz eksilir. Cinsel duraklama ya da menopoz dediğimiz devre başlar. Bu çağda kadınlar çocuk doğuramaz, erkeklerin cinsel gücü azalır.
Yaşlılık, kaslarımızın esnekliğini kaybettirir, örneğin, yere eğilmemizi zorlaştırır, enerjimiz azalır, nefesimiz tıkanır. Çabuk yorulmalar baş gösterir. Vücudumuzun estetiği bozulur. Belke- miğimiz yumuşaklığını yitirdiğinden, boyumuz biraz kısalır ya da sırtımız kamburlaşır. Romatizma ağrıları, kireçlenmeler başlar, kemiklerimiz gevrekleşir; hafif bir düşme ile kolumuz, bacağımız, kalça kemiğimiz kırılabilir. Hastalıklara ve mikroplara karşı direncimiz azalır. Altmış yaşından sonra resmen emekliye ayrılırız, eskisi gibi çalışamayız, işlerimizde çabuk ve enerjik olamayız. Ama, çoğu kimseler, emekli olduktan sonra da çalışmalarını sürdürebilirler.
Son araştırmalar, iş yaşamında, yaşlıların gençlerden daha yeterli olduklarını göstermiştir. Bunun nedeni, uzun yılların kazandırdığı sayısız deneylerin yaşlıları uzmanlaştırmış olmasındandır. Oysa, çalışma hızı ve uygulama gücü yaşlılarda, gençlere oranla çok gerilerde kalmıştır.

ORTA YAŞIN SONU
Sık sık gazetelerde; seksen, doksan yaşında bazı kimselerin sapasağlam yaşadıklarını yada yetmiş yaşında bir kimsenin kış ortasında kar altında, denize girdiğini okuruz. Bu kişiler -hiç yaşlanmazlar mı? Nasıl oluyor da, gençlere bile “taş çıkartıyorlar’?
Evet, böyle kimseler gerçekten vardır. Onlara, “yaşlı” kişiler demeye dilimiz varmaz. Olsa olsa, “orta yaşlı” kişiler diyebiliriz. Böyleleri bünyeleri sağlam, yaradılıştan dayanıklı insanlardır.

YAŞLIYA SAYGI GÖSTERİNİZ
İlkel topluluklarda, yaşlılara saygı gösterilirdi, çünkü, ilkel insanlara göre, yaşlılar ölüme daha yakın olduklarından; hem atalara hem de ruh dünyasına en yakın kimselerdi. Onun için yaşlıların yaşadıkları toplumda daha kuvvetli, daha etkili, daha akıllı ve düşünceli oldukları kabul edilirdi.
Bugün de, yaşlılar, gençlere oranla daha görgülü, çok deneyimli, daha düşünceli ve anlayışlı olduklarından yine saygıya değer kimselerdir. Yaşlandılar diye onları düşkün evlerine, akıl hastanelerine, bakımevlerîne atmak, yerinde bir davranış olabilir mi?

ÖLÜM
Ne kadar yaşarsak yaşayalım, günün birinde ölüm kapımızı çalacaktır.
Bazen yaşlanmaya vakit bulamadan, gençlik çağında, yaşamlarını yitiren kimselere de rastlanır. Daha doğmadan, anne karnında ölen kimseler olduğu gibi, doğum anında ya da doğduktan hemen sonra ölenler de vardır.
Ölümün yaşı ve yeri belli olmaz. İnsanoğlu, herhangi bir yaşta, herhangi bir yerde ve herhangi bir nedenle ansızın ölebilir.

Yapılan araştırmalara göre 5—15 yaş arası en güvenceli yaşam süresidir. Çünkü anne ve babalar, bu yıllar içinde, çocuklarına en büyük dikkati ve özeni gösterirler. On beş yaşından sonra, çocuk artık büyümüş ¡sayılacağından kendi kendini korumasını bilmesi gerekir.
Ama ne yazık ki, genellikle tüm kazalar 15-24 yaşları arasında olmaktadır. Demek ki, 15 yaşına ulaşmış bir genç bile, henüz çocukluktan çıkmamış ve kendisini koruyabilecek duruma gelmemiştir.
Kırkından sonra, her sekiz yılda bir ölüm olasılığı iki kat artar. Ama, 65 yaşına varabilmiş olan bir kimsenin de, 81 yaşına kadar yaşama şansı oldukça kuvvetlidir. 85 yaşındaki bir insanın ölme olasılığı ise, 35 yaşındaki bir kimseye oranla yüz kat fazladır.
Bazı hayvanlar ve bitkiler de, bizim gibi besinsizlikten, hastalıktan ya da kendi vücutlarının oluşturduğu zehirlenmelerden ölürler.


UZUN ÖMÜR

Bazı bitkiler, ötekilerle oranlanamayacak ölçüde uzun ömürlü olabilmektedirler, örneğin, Kaliforniya’daki Ak Dağlar’da yetişen çamlar, 5000 yıldan beri yaşamlarını sürdürebilmektedirler.
Denizlerde yaşayan bir tür okyanus istiridyesi 150, kaplumbağalar ve timsahlar 250, fillerde 60- 70 yıl yaşarlar.
Papağanlar, atlardan daha uzun ömürlüdürler. Araştırmalar sonunda, çoğu ufak hayvanların büyük hayvanlardan daha az yaşadıkları saptanmıştır. Bunun nedeni, belki de vücut içindeki ısı ile ilgilidir, örneğin, bir farenin kalbi, kendisinden 30 kat daha çok yaşayan bir filin kalbi kadar çarpmaktadır. Fare, file oranla çok ufak olduğundan, bedeni çabucak ısınmakta, bu ısı kalbini daha çok çalıştırarak yormaktadır. Oysa, filin koskoca bedeni, kolay kolay ısınmadığı için, kalbi daha az yorulmuş olur.
Başka bir kurama göre, hayvanın beyni ne kadar büyük olursa, buna koşut olarak ömrü de o kadar uzun olur. Böyle bir beyin, bedeni daha iyi yönetebilmekte ve gözlerden, burundan, kulaklardan ve öbür organlardan gelen iletileri daha iyi biçimde ilgili organlara iletebilmektedir. Bu nedenle de hayvan kolaylıkla birçok tehlikelerden korunabilmekte ve çevredeki değişikliklere uyum sağlayabilmektedir. Bununla birlikte bazı kaplumbağalar, beyinleri küçük olduğu halde, insandan daha uzun yaşamaktadırlar. Ama, bunlar çevresindeki yaşamları boyunca, çok az değişikliklerle karşılaştıklarından, bu değişikliklere uyumları da gelişmeyip sınırlı kalmaktadır.
Bazı insanlar çok, bazıları da az yaşar. Bu durum, soyaçekimle ilgilidir. Örneğin, ailemizde uzun ömürlü kimseler çoksa, bizim de uzun ömürlü olma olasılığımız daha fazladır.
Tibet’te ve bu ülkenin bazı dağ kesimlerinde, insanların çoğunlukla 130 ya da 140 yaşına kadar
yaşadıkları, buralarda ortalama insan ömrünün 100 yıl olarak belirlendiği görülmektedir. Bunun nedeni, soyaçekim ya da dağ havasında yaşamak, fazla hareket etmek ve az kalorili besin maddeleri yemek olabilir.
Bazı kimselerin vücutları, hastalıklara ve mikroplara karşı dayanıklıdır. Başkalarına oranla daha uzun yıllar çalışmalarını sürdürebilirler. Uzun yaşama şansı, soyaçekimle ilgili olabileceği gibi, bizim de kendi yaşamımızda yaptığımız bazı şeylere bağlıdır. Amerika Birleşik Devletleri’nde her yıl 350.000 kişi sigara içmekten meydana gelen hastalıklardan,ortalama 50.000 kişi otomobil kazalarından, 100.000 kişi de alkollü içkiler yüzünden yaşamlarını yitirmektedirler.
Gerektiğinden çok yemek yemekten, aşırı içkiden kaçınırsak, kazalardan sakınırsak, sigarayı az içersek, yaşamımızı uzatmış, sağlığımızı korumuş olmaz mıyız? Bunları yapmak bizim elimizde değil midir? Öyleyse; aşırı şekerin, tuzun ve hayvansal yağların vücuda zararlı olduğunu bilmeliyiz. Hergün düzenli vücut hareketleri yaparak, fazla yağları eritebilir yağlanmayı ve gereksiz şişmanlamayı önleyebiliriz.
Hava kirlenmesi de, yaşamımızı tehlikeye sokan önemli etkenlerden biridir.
Motorlu araçların egzoslarından çıkan yanmış gazlarda karbonmonoksit bulunduğu için çevreye zehir saçmaktadırlar. Kentlerdeki fazla gürültü sinirlerimizi bozarak sağlığımıza dokunur. Yaşımız ilerledikçe, duygusal gerginlikler, sinirlenmeler kalbimizi olumsuz yönde etkiler. Duruma göre, değişikliklere ayak uydurabilmek için, ölçülü davranmaya çalışmalıyız. Geçmişte değil, gelecekte de yaşamaya çaba göstermeliyiz.
Bir kurama göre, gençlik yıllarında mutlu bir yaşam sürdürmüş olanların ömürleri uzun olur.
İşinizden memnun musunuz? Severek, isteyerek mi çalışıyorsunuz? öyleyse mutlusunuz ve uzun bir yaşam süresi sizi beklemèktedir.
Heykeltraş Michelangelo, yaş ortalamasının sadece 35 olduğu bir devirde 89 yaşına kadar yaşamıştır. O, çalışmalarından memnundu,severek, isteyerek çalışıyordu, bundan dolayı da mutlu bir yaşantısı vardı.
Benjamin Franklin ilk kez, çift odaklı gözlük yapmayı başardığında 83 yaşındaydı. Pablo Picasso 92 yaşına kadar mutlu bir yaşam sürdü. Ar- turo Toscanini 90 yaşında, Winston Churchill 91, Rockefeller 98 yaşında öldüler.
1979 yılında, yüzüncü doğum yıldönümünü kutlayan Bayan Eleanor Robson Belmont fazla yaşamanın gizemini şöyle açıklıyordu:
“Ben istediğim şeyleri yapabildiğim ve severek çalıştığım için bu yaşa kadar gelebildim. Ayrıca kendi işini kendi yapanlar arasındayım”. Anlaşılıyor ki, severek çalışan, hareketli ve mutlu bir yaşam sürdüren kimseler, uzun ömürlü olabilirler.

YAŞ ORTALAMASI
İnsanlar ortalama olarak ne kadar yaşarlar?
İki bin yıl önceki insanların yaşam ortalaması, dini kitaplara göre 70 idi.
Tarihten önceki çağlarda, bu ortalama 18 yaşı geçmiyordu. Çünkü, o zamanki ölümler ya vahşi hayvanlar tarafından parçalanmak, ya kabile savaşlarında ölmek ya da hastalıklar, depremler, yangınlar, su baskınları gibi kaçınılmaz nedenlerle meydana geliyordu. Bu da yaş ortalamasını düşürüyordu.
Sezar çağı Roma’sında ortalama ölüm yaşı 22 idi. Amerikan kolonilerinde 35’ti. Ondokuzuncu yüzyıla kadar Amerika’da 40 yaşından fazla yaşayan yoktu. Amerika Birleşik Deyletleri’nde 1900 yıllarında yaş ortalaması 47 olduğu halde, 1950’de 68’e yükselmişti.
Bugün, Avrupa ve Amerika’da, kadınlar ortalama 77, erkekler 69 yaşına kadar yaşayabilmektedirler.
Araştırmalar göstermiştir ki, zenginler yoksullardan, evliler bekârlardan, soğuk iklimlerde yaşayanlar, sıcak iklimlerde yaşayanlardan, köylerde oturanlar, kentlerde oturanlardan daha çok yaşamaktadır.

NİÇİN GÜNÜMÜZDE İNSANLAR DAHA UZUN ÖMÜRLÜDÜ
Bugün uygarlık ve bilim ilerlemiştir. Hastalıklara ve mikroplara karşı kendimizi korumasını daha iyi biliyoruz. Üstelik çeşitli ilaçlar bulunmuş, birçok korkunç hastalıkların önüne geçilmiştir. Bunun yanı sıra bizim, ilkel insanlar gibi, vahşi hayvanlardan, sıcaktart, soğuktan korkumuz yoktur. Daha iyi yiyiyoruz, daha iyi giyiniyoruz, kendimizi çeşitli tehlikelere karşı daha iyi koruyabiliyoruz. Doğum sırasında ya da doğumdan hemen sonra ölen çocukların sayısı azalmıştır. Hastaneler, bakımevleri, sağlık merkezleri gibi sağlık kurumlan, hastalıklara karşı uygulanan koruyucu aşılar, insan yaşamını uzatan etkenler arasındadırlar. öte yandan besin maddeleri özenilerek hazırlanmakta, vitaminlere önem verilmektedir. İçme sularımız, mikroplardan arındırmaktadır. En çok mikrop tutan süt, fabrikalarda özel yöntemlerle mikroplardan temizlenerek şişelere ya da sıvı geçmez, hava almaz kutulara el değmeden doldurulmaktadır. Hemen tüm ülkelerde çevre temizliğine özel bir önem verilmektedir; Çöpler sokaklardan, evlerden düzenli olarak toplanmakta, kanalizasyon sistemine özen gösterilerek mikropların üremesine engel olunmaktadır.
Çoğu ülkelerin sağlık merkezlerinde çocuklara, bazen de büyüklere gerekli aşılar uygulanmaktadır. Salgın hastalıklar baş gösterdiği zamanlarda, bu aşılar daha geniş halk yığınlarına uygulanmakta, gezici sağlık kolları tüm ülke çapında, köylere kadar yayılarak sağlık denetimi yapmaktadırlar.
Hastalık taşıyan böcekler ve sinekler anında yok edilmektedir. Tifo, difteri, çiçek gibi salgın
hastalıkların öldürücü niteliği kalmamıştır. Tümünün koruyucu aşıları bulunmuş, kızıl, kızamık, verem gibi hastalıklar ise, kontrol altına alınmıştır.
Penisilin ve antibiyotik dediğimiz, mikrop öldürücü ilaçlar, birçok hastalıkları ortadan kaldırmıştır.
Sağlık merkezlerinin tüm ilkokul, ortaokul ve liselerde uyguladıkları kontroller ve aşı kampanyaları, birçok hastalıkların önünü almakta, kimi hastalıklara karşı da daha başlangıçta çare bulma olanağını yaratmaktadır.
Birçok ülkelerde, sosyal sigorta kurumlan, halkın büyük bir kesimine sağlık hizmeti sunmaktadırlar.
Okullardaki eğitimin de, sağlığı koruma kotlusunda büyük yararları görülmektedir. Küçük, büyük tüm öğrenciler, okullarda, sağlık bakımından nelerin yararlı, nelerin zararlı olduğunu gayet iyi öğrenmektedirler.
Anesteziler, yani uyuşturucu ve ağrı duyurmayan ilaçlar sayesinde, doktorlar uzun ameliyatlar yapabilmekte, kırık kemikleri onarmakta, organ naklini gerçekleştirmektedirler. Kopmuş parmaklar, eller, kollar, bacaklar bile birbirine ek- lenebilmektedir.
1954’ten bu yana, en az onbin böbrek ve göz “kornea” nakli yapılmış, 1967’den beri de, ikiyüz kalp, akciğer, karaciğer, deri ve ilik nakli başarıyla gerçekleştirilmiştir.
Kalbimizin atışını ölçen, kanımızı boşaltıp, temizledikten sonra yeniden vücudumuza pompalayan makineler yapılmıştır.
Açık kalp ameliyatları, birçok kalp hastalarının yaşamlarını kurtarmaktadır.
Bazı kimseler, tıp biliminin hızlı ilerleyişine o kadar inanmaktadırlar ki, bunlar vücutlarının sıfır dereceden çok aşağı bir ısıda kaskatı dondurularak, yıllarca saklanmasını ve gelecekte hastalıklarının ilacı bulununca da bedenlerinin yeniden ısıtılıp o ilaçla iyileştirilmesini önermektedirler. Ama bugüne kadar, böyle bir işlem yapılmış değildir.

YAŞLANAN NÜFUSUMUZ
Eskiden, doğum sırasında pek çok çocuk ve genç anne öldüğü gibi, hastalıklara da çare bulunamadığı için, pek çok genç insan yaşamını yitiriyordu. Şimdi, artık o korkunç hastalıklar ya tümüyle yok olmuş ya da denetim altına alınmıştır. Böylece, doğal olarak aramızda yaşlılar çoğalmaya başlamıştır.
Kazaların dışında ölüm oranı en fazla yaşlılardadır. Kalp yetersizliği, kanser, felç gibi öldürücü hastalıklar, genellikle altmışını geçkin kimselerde etkinliğini sürdürmektedir.
Bugün, Amerika Birleşik Devletleri’nde, toplam nüfusun yüzde onbiri olan 24 milyon kadarı 65 yaşın üstündedir. Bu oranın, 2000 yılında yüzde onbeş olacağı sanılmaktadır. Ayrıca 11.000 Amerikalı da 100 yaşını geçmiştir.
Eski Mısırlılar, ideal ömrün 110 yıl olduğunu düşünürlerdi. O çağlarda, pek az kişi bu ideal yaşa erişebilirdi. Günümüzdeki koşullarda çoğumuzun bu yaşa erişebileceği konusunda iyimser olabiliriz.
Gelecekte, belki yaşlanma belirtilerinin de önüne geçilecek, insanlar ileri yaşlarda bile daha dinç olabileceklerdir.
Yaşlanmanın “nedeni” henüz bulunamamıştır ama, bilim adamları, yaşlanmanın durdurulması için çalışmalarını aksatmadan sürdürmektedirler.
Yaşlılığın en önemli belirtileri, canlı görünümün kaybolması, derinin pörsümesi, vücudun çökmesidir. Günün birinde belki de bunların hiçbiri olmayacak, insan yaşlandığı halde ihtiyar ve çökmüş bir duruma düşmeyecektir.
Bu alandaki araştırmalar o kadar umut vericidir ki, gelecekte insanlar, ölecekleri güne kadar -gençliklerinde olduğu gibi – sağlıklı, mutlu ve güçlü kalabileceklerdir.
Bilim, her geçen gün, insanın hastalıklara ve mikroplara karşı savunmasını bira* daha güçlendirmekte ve yaşlılık sorununu ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Biyokimya, biyonik araştırmalar, ısı kontrol araştırmaları, organ nakli ve genetik yapı konularında yapılan araştırmalarla yeni olanaklar aranmaktadır.
Biyokimya Araştırmaları:
İhtiyarlığa karşı, ağızdan alınacak tabletler ya da enjeksiyon şeklinde ilaçlar geliştirilebilir. Görevini yapamayan bağışıklık kazandırıcı bir sistemi, harekete geçirebilmek için, yeni ilaçlar bulunabilir. Hücre araştırmaları sonunda, mikroplarla savaşabilecek yeni hücre yapımını çoğaltacak ve aynı zamanda başka hücrelerin ölümünü önleyecek bir sistem oluşturulabilir. Kanser, kalp ve ciğer hastalıkları kesin olarak önlenebilir.
Biyonik Araştırmalar:
Aşınmış ve görevini yapamaz duruma gelmiş böbrek, kalp, pankreas gibi önemli organlarımızın yerine, takılabilecek ufak makineler, yani yapay organlar geliştirilebilir.
Genetik Araştırmalar:
Bilim adamları, gelişmemizi ve büyümemizi sağlayan hücreler üzerinde araştırmalar yapmaktadırlar. Belki yakın bir gelecekte, bu konuda yeni bir buluş yaparak, hücrenin gelişmesini engelleyen nedenleri ortadan kaldırabilecekler ya da hücreyi değiştirebilen bir yöntem geliştirebileceklerdir.
Isı Kontrolü:
Vücutta ısının düşmesi, metabolizmayı yavaşlatır. Bu yavaşlama, yaşlanmanın hızını keser. Yeni bulunacak bazı elektrik aygıtlarıyla, belki de bu yavaşlama kolayca sağlanabilecektir.
Organ Nakli:
Bu alandaki çalışmalar gittikçe ilerlemektedir. Bir gün kemik, deri, kol ve bacak gibi organlar, sıfırın altında bir soğuklukta dondurularak, saklanabilecek
ve başkalarına takılmak üzere bunlardan yararlanılabilecektir.
Canlılıkları makinelerle sürdürülen yedek vücutlar ve vücut parçaları “organ bankası” durumunda, her zaman el altında bulundurulacak, gerektiğinde taze taze kullanılabilecektir.
Kısaca, yeni buluşlar ve çalışmalarla yaşamımızın en az 150, en çok 800 yaşına kadar uzatılması düşünülmektedir.

Yorum yazın