Yasa Nedir

Yasa Nedir

YASA, huk,, devletin yasama gücünün koyduğu, herkesin uyması zorunlu yaptırıma bağlı kuralların her biri, kanun. Toplumu belirli kurallar zinciri içinde yönetmek gereği, insanlık tarihinin daha başlangıcında zorunluluk olarak görülmüş bir olgudur. Bu zinciri de yasalar oluşturur. Eski Mısır ve Mezopotamya toplulukları ilk kez yasa uygulamasını yapan uygarlıklardır. Nitekim çiviyazıısını bularak tarihsel çağları başlatan Sümerler, ilk yasaları yapar ı ilkçağ topluluğudur. Dünyanın bilinen ilk yasasını Sümer kentlerinden biri olan La-gaş Kralı Urukagina (İÖ 2500) gerçekleştirdi. Bu yasada köleliğin kaldırıldığı ve özgürlüğün getirildiğinden söz edilir. Sümejr-lerin ikinci ysısa koyucusu olarak LJr-Nammu (İÖ 21.yy) bilinir. Bu yasalarda, Sümer uygarlığının şaşırtıcı bir biçimde çağdaş yasalarda bulunan bazı hükümlerin yer aldığı görülür. Anadolu’da yaşamış olan Hititlerin de birçok yasalar yaptıkları ele geçen belgelerden bilinmektedir. ilkçağ topluluklarının birçoğu da kendi yapılarına uygun yasalar yapmışlardır. Bunların en ilginci ve önemlisi kuşkusuz Babim Kralı Hammurabi’nin (İÖ 1728-1686) kendi adını taşıyan yasalardır (bak. Hammurabl Yasaları). Eski Yu-nan’da özellikle yargılamanın yürütülmesi açısından en ilginç yasa sistemi Atina’da görülür. Atina’da özel davalar 201 üyeli bir “jürl’ce (dikasterion) karara bağlanırken, kamu davalarını 501 kişilik bir jüri ele alıyordu. Dikasterionların üyeleri, 30 ya da daha yukarı yaşlardaki yurttaşların çoğunluğunca seçilmiş 6.001 üyeli bir halk mahkemesi olan “heliaia”ya bağlıydı. Özel davalar zarar gören kişi ya da ai-lesince kamu davalarıysa herhangi bir yurttaşça açılabilirken, iki tür davada da ön incelemeyi resmi bir görevli yürütüyordu. incelemeden sonra mahkemeye getirilen davada dikasterionlar gizli oyla da-valinin yanında ya da ona karşı bir karar veriyorlardı. Taraflar davayı kendilerinin ele almalarına karşın, çoğu zaman konuşmalarını hazırlamada ünlü bir konuşmacının hizmetlerinden yararlanıyorlardı. Cinayet gibi önemli suçlar eski “archan”lar-dan (sulh yargıcı) oluşan yüksek mahkemede (Areopagus) elme alınıyordu. Suçlu bulunanları çeşitli biçimlerde ölüm cezaları (en hafifleirinden biri bir bardak zehir içirilmesi), mallarına el koyularak sürgüne gönderme, tutuklama, para cezaları gibi cezalar veriliyordu.

Günümüzde birçok ülkenin medeni hukukunda mülk edinme, ipotek, intifa hakkı, anlaşma iyi niyet, sözleşme gibi konularda hâlâ önemli rol oynayan kavramlar, yasaları ilk kez bilimsel olarak uygulayan Romalılardan geçmiştir. Roma hukuku tarihinin çoğunlukla 12 Masa Yasası (yaklaşık İÖ 450) ile başlatılmasına karşın, gelişimi gerçekte iki yüzyıl sonra başladı. İÖ 250’den İS ilk yıllara kadar temelde hukuk bilginlerinin etkinlikleriyle sınırlı kalan Roma hukukunun başlıca kaynakları, önde gelen uzmanların kendilerine iletilen davalarla ilgili yazılı görüşleriyle yargıcın ve öteki görevlilerin bildirilerine ilişkin yorumlarıydı. Önceleri yasal sorunlarda öğüt vermek ve yardım etmek her ileri gelen yurttaşın görevlerinden biri sayılırken, süreç içinde bu çabaların uzmanlaşmaya yol açmasıyla uzman hukukçular ortaya çıktı. Uzmanlar, yasal çözümler getirme (yasal etkinlik ve savunmalar), senet düzenleme (satın alma, kiralama gibi yazılı anlaşmalar), müvekkillere, pretorlara ve basit yargıçlara yasal danışmanlık yapma gibi görevleri üstlenmekle birlikte savunma görevini yerine getirmiyorlardı. Savunma göreviyle konuşmacılar yükümlüydü. Pretorun görevine başlarken sunduğu bildiri ne tür anlaşmazlıkların dava konusu olabileceği ve tarafların hangi yöntem ve savunmaları kullanabileceği gibi konuları açıklayan bir programdı. Sonradan, her yargıcın kendisinden önceki yargıcın bildirisini benimsemesi bir gelenek haline geldi. İS 2.yy’da yeni bir koşulun eklenmesi sonucunda son biçimini alan bildirideki maddelerin esnek olması nedeniyle, hukuk uzmanlarının bunların güncel davalar temelinde genişletilmesi olanağı vardı, imparatorluk döneminde, hukukçuların yazılarının yanı sıra hukuka ikinci bir kaynak oluşturan imparatorluk anayasaları, devletin hukuki görevlilerinin açıklamalarıyla sorunlu davalara ilişkin görüşlerini içeriyordu. Hukukçuların yazılarıyla anayasaların sonuçta içinden çıkılmaz bir karmaşaya dönüşmesinden sonra düzenlemeye yönelik ilk girişimlerin ardından Bizans imparatoru iustinianos 529-534 arasında hukukun sistemleştirilmesini sağladı. Sistem üç bölümden oluşuyordu: Anayasalar derlemesi, klasik eserler veren hukukçuların yazılarından oluşan bir derleme (Digesta) ve hukuk öğrencileri için rehber (klasik eserler veren hukukçu Gaius’-un yerleşmiş yasalara ilişkin bir uyarlaması olan intitutiones). 534’ten sonra çıkarılan yeni yasalara (Novellae) üç hukuk kitabına, Corpus juris civilis (Medeni Kanun Külliyatı) adı verildi. 476’da Batı Roma impa-ratorluğu’nun yıkılmasından sonra 565’de iustinianos’un ölümü, Bizans imparator-luğu’nda yasalar ve hukuk bilimi eğitiminin gerilemesine yol açarken, imparatorun hukuk kitapları bir kenara bırakıldı. 1100’lerde Roma hukukunun ve incelenmesinin canlandığı Bologna’da kitaplar yeniden ortaya çıktı. Avrupa’nın her yanından Bologna’ya gelen öğrenciler aracılığıyla Roma hukuku Avrupa anakarasına yayıldı. Roma hukuku eğitimi görmüş hukuk uzmanları ülkelerine öncü konumuna geçerken, danışmanlık ve yöneticilikle ilgili birçok görev hukukçulara verildi. Roma hukukuyla ilgili incelemelerin yeniden canlanmasında önemli rol oynadan din adamları için, Kilise’nin (meclislere pa-palarca oluşturulmuş) kurallarının Jüstin-yen Yasası ile aynı biçimde sistemleştiril-mesi ve genişletilmesi, atılması zorunlu bir adımdı. O dönemlerde Kilise yasası günümüzde olduğu gibi yalnız Kilise’nin içişleriyle değil evlilik ve miras hukuku gibi dinsel olmayan konularla da ilgileniyordu.
12.yy’dan başlayarak Roma ve Kilise hukukları üniversitelerinde birlikte öğretildi. Batı Roma imparatorluğu’nun çöküşüyle Roma hukukunuh Batı Avrupa’da etkinliğini yitirmesi sonucunda, bu bölgede yaşayan boylar, kuşaktan kuşağa aktarılan kendi geleneksel yasalarına döndüler. 6.-9.yy’lar arasında Frank kralları, bu türden birçok yasayı kağıda döktüler. Önceleri her özgür insanın nerede yaşarsa yaşasın, kendi boyunun yasalarının buyruğu altında yer almasına karşın, 9.yy’dan sonra kişi oturduğu yerin hukukuna bağlı duruma geldi. Yasal yapının önemli ölçüde parçalanması sonucu, her bölge kendi hukukunu oluşturdu ve buna bağlı olarak özel gruplara (soylular, din adamları, loncalar vb.) uygulanan yasalar ortaya çıktı. Bu nedenle, yasal birliği ve yerli hukuk sisteminde bbulımmayan yasal güvenceyi sağlayan Roma hukukunun

13.yy’dan sonra Batı Avrupa’da büyük bir etkinlik kazanması şaşırtıcı değildir.

12.yy’dan başlayarak, merkezi mahkemelerin kararlarına dayalı gelenek ve görenek hukukunun (sonradan eşitlik ilkesiyle bütünlenmiştir) geliştiği İngiltere, yukarıdaki durumun dışında kaldı. Yasama yetkisinden daha fazla yararlanılmaya başlandığı 19.yy’ın ikinci yarısına kadar hukuk bilimi İngiltere’de hukukun tek kaynağı olarak kaldı. Bu sistemde önemli rol oynayan Inns of Court (Yargıç ve Avukatlar Derneği), geleceğin hukuk uzmanlarının yetiştirilmesini üstlendi ve daha başlangıçta düzey çok yüksek olduğundan, Roma hukukuyla ilgili oir eğitime gerek duyulmadı.

Ulusları ne olursa olsun, tüm gemi kaptanlarıyla tüccarlar tabul edilen ve

13.yy’dan 19.yy’a kadir yaygın geçerliliği bulunan üçüncü birhukuk sistemi deniz hukukudur. Ticaret yapılan çeşitli denizlerde (Akdeniz, Baltk vb.) uygulanan deniz hukuku kuralları,bir geminin ticari amaçla çalışması, gerri ve yükün sigortası (fırtına gibi nedenlele bir gemi ya da yükünün uğradığı zamların toplamı aşmayacak biçimde karşlanması), gibi konularla ilgiliydi.
Tüm hakların yasalarla telirlenmesi gerektiğine ilişkin görüş ö.yy’la oluşturulan Roma hukukuyla 19.yy başlarında yürürlüğe giren Fransız Medeni Kanunu gibi yoğun yasama girişimlerine temel oluşturdu. Ancak deneyimler bunun her zaman doğru olmadığını kanıtladı, toplum yaşamının karmaşıklık nedeniyle, yasa koyucunun her durumu önceden görmesinin olanaksızlığı ortaya çıktı. Ayrıca, adalet sürekli bir evrim geçirdiğinden, günümüzde top-lumların haklı gördükleri bir kuralın gelecekti haksız gibi kabul edilmesi olasılığı vardır.

ilahiyatla felsefenin yan yana yürüdüğü ortaçağda “doğa” sözcüğüyle, Tanrı’nın yarattığı, Kutsal Kitap’ta açıklanan doğa anlatılmak istenmiyordu; akılcı doğal hukuk dönemi, insanın doğası gereği öteki insanlarla barış içinde yaşamaya itildiğini önce süren Grotius (1583-1645) ile başladı. Bu gerçekten, barış içinde yaşamak isteyen bir toplumun uyması gereken kurallar türetilebilir. Bu kuralların çıkarılmasını sağlayan araç insan mantığıdır. İnsanın barıyçıl ve iyi düzenlenmiş bir toplumun gerektirdiği kuralları belirleme yeteneğinde olduğu düşünülürken, bu kuram,

18.yy’ın ikinci yarısında toplumu değiştirme aracı olarak yaşama duyulan sonsuz inancın temelini oluşturdu. Temel yasalar, temel haklar ve yasaların hukuk kitaplarında sistemli bir biçimde toplanması (ko-difikasyon), bir ölçüde akılcı doğal hukukun ürünüydü.

19.yy başlarında sistemli yasaların oluşturulmaya başlandığı ülkelerde hukuka aşırı bir bağlılığın (legalizm) doğması sonucunda, hukuk dışında adaletin yer almaması ve yargıçların yasalar harfi harfine uyması yaklaşımı ortaya çıktı. Yorumun gerektiği durumlarda bu görev merkezi bir organa (Anayasa Mahkemesi, Temyiz Mahkemesi) veriliyordu. Legalizm, yurttaşların olanaklar elverdiğince özgür olması ve kurallarca az engellenmesi kuralların kesinlik sağlaması gerektiğini savunan 19.yy burjuva liberalizmiyle uyum içindeydi.

Almanya’da öncülüğünü Friedrich Cari von Savigny’nin (1779-1861) yaptığı, hak ya da adalet yasalarla ulaşılamayacağına inanan Tarihsel Okul’un üyeleri akılcılık, kodifikasyon ve legalizme karşı çıkıyorlardı. Bu ekole göre adalet bir toplumun gerçek niteliğinden doğan, tarihçe belirlenen, zaman ve yere göre değişen canlı gelişen bir organizmaydı. 19.yy’da bu kuramın etkisiyle yasalardan yoksun kalan Almanya’da hukuk bilimi uzmanları Roma hukukunu genişletmeyi sürdürdüler. Klasik eserler vermiş uzmanların di-gest ya da pardect’lerde toplanmış yazılarını kullanan hukukçular, hukuku matematiksel olarak, toplumsal, ekonomik ve siyasal gerçekliğin göz önüne alınmadığı bir soyut ilkeler sistemine dönüştüren pandect bilimini kurdular.

20.yy başlarında, hukukun toplumsal gerçekliklerden ayrılamayacağını savunan Eugen Ehrlich (1892-1922) gibi hukuk toplumbilimcileri de bu konudaki tartışmalardan etkilendi. Adaletin ne olduğunun belirlemebilmesi için yalnız pozitif hukukun (yasa koyucunun oluşturduğu kurallar ya da uygulamada yargıçların karar verirken kullandığı kurallar) değil, söz konusu toplumda yaşayan insanların davranışlarını yöneten kuralların da incelenmesi gerekir.

Yorum yazın