Varoluşçuluk Nedir

Varoluşçuluk Nedir – Varoluşçuluk Felsefesi Hakkında Bilgiler

Varoluşçuluk, egzîstansİyalîzm olarak da bilinir, insanın dünyadaki varoluşunu somutluğuna ve sorunluluğuna ağırlık vererek yorumlayan felsefe görüşlerinin ortak adı. Özellikle 1930’lardan sonra başlı başına bir görüş olarak yaygınlaşmış, en önemli temsilcileri Martin Heidegger, Karl Jaspers, Jean-Paul Sartre, Gabriel Marcel ve Maurice Merleau-Ponty olmuştur. Bununla birlikte belirgin özellikleri daha önce Nietzsche, Kierkegaard ve Husserl gibi filo-zoflarca ortaya konmuştur.

Yapısı. Varoluşçu düşünceye göre: 1) Varoluş her zaman tek ve bireyseldir. Bu görüş bilinç, tin, us ve düşünceye öncelik veren İdealizm biçimlerinin karşıtıdır. 2) Varoluş öncelikle varoluş sorununu içinde taşır ve dolayısıyla Varlık’ın anlamının araştırılmasını da içerir. Bu görüş insanı verili, eksiksiz bir gerçeklik olarak gören ve anlaşılabilmesi için parçalarına aynlması gereken bir birim olarak algılayan nesnelcilik biçimlerinin ve bilimselciliğin karşıtıdır. 3) Varoluş insanın içinden bir tanesini seçebileceği bir olanaklar bütünüdür. Bu görüş her türlü gerekirciliğin karşıtıdır. 4) İnsanın önündeki olanaklar bütünü öteki insanlarla ve nesnelerle ilişkilerinden oluştuğundan varoluş her zaman bir “dünyada var olma”dır. Bir başka deyişle insan her zaman seçimini sınırlayan ve koşullandıran somut tarihsel bir durum içindedir. Bu yönüyle de Varoluşçuluk yalnızca tek bir “ben”in varlığını vurgulayan Tekbenciliğin ve bilgi nesnelerinin zihinsel olduğunu vurgulayan epistemo-lojik İdealizmin karşıtıdır.

Bu temeller Varoluşçuluğun farklı birkaç yönde gelişmesine olanak verir. Varlık’ın varoluşu aşan yönünü vurgulaması tanrıcı bir biçim almasına yol açar. Öte yandan kendisini bir sorun olarak ortaya koyan insan varlığının tam bir özgürlük içinde kendi kendini yarattığını ileri sürerek ve Tann’nın işlevini yüklenerek tanrıtanımaz bir biçim alabilir, insan varlığının sonluluğunu, yani tasarım ve seçim olanaklarının içinde taşıdığı sınırları vurgulayarak bir tür hümanizm olarak da ortaya çıkabilir.

Tarihsel gelişimi. İnsanın ne olduğu sorunu, “kendini bil” diyen Sokrates’in düşüncesinde de belirgindi. Marcel ve Sartre gibi varoluşçuların görüşlerinde yer alan insanın kendi tinsel iç yapısına dönmesi ve onun yargısına başvurması düşüncesinin bir kaynağı Aziz Augustinus’un öznellik anlayışıydı. Varoluşçuluğun habercilerinden Pascal ise insanın Varlık ve Hiçlik arasında güvensiz bir durumda bulunduğunu ileri sürmüştü. Son döneminde Hegel’e karşı çıkan Schelling varoluşun usa indirgenemeyece-ğini savundu ve onun bu görüşü Varoluşçuluğun babası olarak kabul edilen Ş0ren Kierkegaard’ı önemli ölçüde etkiledi. İnsanı kendi tikelliği içinde anlama gereğine işaret eden Wilhelm Dilthey de bilimin yöntemlerinden farklı bir yaklaşım bulmaya yöneldi.

20. yüzyıla özgü biçimiyle Varoluşçuluk II. Dünya Savaşı’nın yarattığı maddi ve manevi çöküntünün içinden yeni bir arayış biçimi olarak çıktı. İnsan varlığının büyük bir tehlike içinde olduğunu, insanın istikrarsız bir dünyada yaşamak zorunda bırakıldığını, “dünyaya atılmış” olduğunu vurguladı. Varoluşun olumsuz yönleri olan acı, hüsran, hastalık ve ölüm 19. yüzyıl iyimserliğinin tersine insan gerçekliğinin temel özellikleri haline geldi. Hegelci gerekirciliğe karşı Kierkegaard varoluşun yorumlanmasında olanaklılığı temel aldı ve varoluşa egemen olan “kaygı”yı olabilirlik duygusunu dile getiren bir kavram olarak ortaya attı. Kaygı bütün hesaplarını yapıp önlemlerini alan insanın bile olabilecekleri bilememe duygusuydu. Kierkegaard’ın bu kavramının yanı sıra Marx ile gelen yabancılaşma kavramı ve Nietzsche’nin ortaya attığı amor fati (yazgısını sevme) çağdaş Varoluşçuluğun temelinde yer aldı.

Bütün çağdaş varoluşçulara göre insanın varoluşu, olanakların sınırları içinde geleceğe dönük bir tasarımdı. Bunlardan Heidegger ve Jaspers kökleri geçmişte yer alan varoluş olanaklarının geleceğe dönük her türlü tasarımı geçmişe yönelttiğini, dolayısıyla da seçilebilecek olanın zaten seçilmiş olanın dışına çıkamayacağını ileri sürdüler. Sartre sunulan olanakların sonsuz ve eşit olduğu, herhangi birini seçmenin de bir fark yaratmayacağı görüşündeydi. Merleau-Ponty ve Abbagnano ise varoluş olanaklarını durumun sınırlandırdığını, ama bunların seçimi belirlemedikleri gibi farksız da kılmadıklarını savundular. Bununla birlikte bütün bu düşünürler varoluş tasarımının ya da olanaklar içinden yapılacak seçimin, tehlike, inkâr ve sınırlamaları içerdiği konusunda birleştiler, Bu tehlikelerin başında, insanın bir nesneye dönüştürülerek özgün varoluşunu yitirmesi ve kendine yabancılaşması geliyordu. Tanrıcı varoluşçular bu tehlikenin Tann’ya iman yoluyla giderilebileceğini savundular. Bazı varoluşçular insanın öteki insanlarla kaçınılmaz ilişkisini kendine yabancılaşma ya da lanetlenme olarak görürken bazıları da kişisel iletişime dayanan bir ilişkinin insanın özgün varoluşunu olumlu etkileyebileceğini savundular.

Yöntembilim sorunları. Varoluşçu düşünürlerin yorumlarında uyguladıkları yöntem, yorumlayan ve yorumlanan, sorgulayan ve sorgulanan, varlık sorunu ile Varlık’ ın kendisi arasındaki ilişkinin dolaysızlığını kabul eder. İki terim varoluş içinde hep birbiriyle çakışır, çünkü “Varlık nedir?” sorusunu soran insan bu soruyu kendine sormak ve kendinden yola çıkarak yanıtlamak zorundadır. Bu ortak temele karşın her düşünür varoluşu açıklayabilmek için kendi özgün yöntemini kullanmıştır.

Ontolojik kaygılardan yola çıkan Heideg-ger’e göre olgular (fenomen) yalnızca görünüşler değil, kendi içinde Varlık’ın dışa vurumlarıydı. Fenomenoloji Varlık’ın yapısını ortaya çıkarabilirdi; dolayısıyla da çıkış noktası Varlık hakkında soru soran varlık, yani insan olan bir ontolojiydi. Psikopatoloji alanında uzmanlaşan Jaspers varoluşun ussal olarak açıklanması yöntemini benimsedi. Varoluşun ussal yollarla insanın kendini anlama çabası olduğunu ileri sürdü. Bu yaklaşım, varoluş ve usun insan varlığının iki uç noktası olduğu varsayımına dayanıyordu. Sartre’a göre genel olarak felsefenin yöntemi varoluşsal psikanalizdi. İnsanın varoluşunu kapsayan “temel tasarım’m çözümlendiği varoluşsal psikanaliz de Freudcu psikanalizin tersine, insanın dünyasını üzerine kurduğu ve öteki seçimlerini dayandırdığı “ilk seçim”i belirlemeye çalışıyordu. Hıristiyan varoluşçu Marcel için felsefenin yöntemi Varlık’ın gizeminin kabul edilmesine bağlıydı. Varlık’ın ussal ya da nesnel çözümleme ve tanıtlamalarla keşfedileme-yeceği kabul edilmeli, felsefe insanı vahyin aydınlatıcılığına yöneltmeliydi.

Hümanist Varoluşçuluğun temsilcileri Abbagnano ve Merleau-Ponty’e göre ise felsefenin yöntemi, bilinen bütün tekniklerden yararlanarak varoluşu oluşturan yapıların çözümlenmesi ve belirlenmesiydi. Bu yapılar insanı öteki varlıklara bağlayan, dolayısıyla da yalnız insanın değil, öteki varlıkların da oluşumunda yer tutan ilişkileri kapsıyordu.

Etkileri. Varoluşçuluğun etkileri çağdaş kültürün çeşitli alanlarında görüldü. Kierke-gaard’ı izleyen Franz Kafka D as Schloss (1926; Şato, 1966, 1982) ve Der Prozess’te (1925; Dava, 1968, 1984) insanın varoluşunu, bir türlü ulaşamadığı istikrarlı, güvenli ve parlak bir gerçeklik arayışı olarak betimledi. Çağdaş Varoluşçuluğun özgün temaları Sartre’ın oyunlarında ve romanlarında, Simone de Beauvoir’ın yapıtlarında ve Al-bert Camus’nün roman ve oyunlarında, özellikle L’Homme revolte (1951; Başkaldıran İnsan, 1967, 1975) adlı denemesinde işlendi. Camus bu yapıtında “metafizik başkaldırmamı insanın kendi içinde bulunduğu koşullara ve yaratılışın tümüne karşı bir eylem biçimi olarak tanımladı.

Sanatta Varoluşçuluğa benzer gelişmeler Gerçeküstücülük, Dışavurumculuk ve genel olarak sanat yapıtını insanın dışındaki bir gerçekliğin yansıması olarak değil, insan gerçekliğinin dolaysız ve özgür bir ifadesi olarak gören akımlar biçiminde ortaya çıktı. Psikopatolojide Jaspers’in etkili olduğu görülürken, ilahiyatta Barth Der Römerbrief te (1919; Romalılara Mektup) “bu Tanrı ile bu insan arasında, bu insan ile bu Tanrı arasındaki ilişkilerin Kitabı Mukaddes’in ve felsefenin tek konusu olduğunu” iddia etti.

Yorum yazın