Vakıf Nedir

Vakıf Nedir
vakıf, hukukta, bir gerçek ya da tüzel kişiliğin, belirli bir mülkü, başka bir kişi yararına ya da belirli bir hizmeti yerine getirmek üzere yönetme hakkına sahip kılındığı ilişkiler bütünü.

Hemen bütün hukuk sistemlerinde mülkiyet, mülkiyetin konusunu oluşturan malı ya da mülkü yönetme yetkisini ve kendisinden ya da gelirinden yararlanma hakkını da içerir. Ama kavramsal olarak, bazı kişiler mal ve mülklerini kendileri yönetebilecek durumda ya da yönetmeye istekli olmayabileceği için yasalar, herhangi bir mülkün ya da gelir kaynağının yönetilmesi ile o mülk ya da gelir kaynağından yararlanılması arasında bir ayrıma olanak tanır. Bu aynm mülkü ya da gelir kaynağını yönetme hakkını başka gerçek kişilere ya da bir vakıf kuruluşu ya da şirketine devir, teslim ve emanet etmek suretiyle gerçekleştirilebilir. Her vakıf olayının her zaman beş vazgeçilmez unsuru vardır: 1) Vakfeden, yani vakıf konusu mülkün sahibi (İslam hukukunda vâkıf), 2) vakfedilen mal, mülk ya da gelir kaynağı (İslam hukukunda mevkuf ya da vakıf), 3) mütevelli, yani vakfeden kişinin söz konusu mülk ya da gelir kaynağının belirli biçimde yönetilmesiyle görevlendirdiği kişi (Osmanlı toplumundaki bir başka adıyla vakıf emini), 4) mütevellinin yönetiminde vakfın doğuracağı gelir akımından belirli biçimde yararlanacak kişi, yer ya da hizmet (eski adıyla mevkufü’n-aleyh), 5) bütün bunların vakfeden tarafından açık ve ayrıntılı biçimde belirtildiği tek taraflı sözleşme metni ya da belgesi olarak vakıf senedi (İslam hukukunda, vakfiye). Günümüzde, yukandaki koşullar yerine getirilmek kaydıyla menkul ya da gayrimenkul, maddi ya da nominal her türlü değer vakıf konusu olabilir; bununla birlikte, toprak, hisse senetleri ve başka menkul kıymetler en çok vakfedilen mal ve mülkler arasındadır. Vakfın verimli yönetilmesi, vakıfların mal varlığının ve gelirinin artırılması için geliştirilen çağdaş yöntemler arasında vakıf şirketleri ile bağışların önemli yeri vardır. Vakıf şirketleri, ölmüş kişilerin mülklerini yönetmek, sağ ama hukuksal bakımdan ehil olmayan kişilerin mülklerine vesayet etmek ve vakıf antlaşmaları ya da vasiyetler çerçevesinde mütevelli heyeti olarak hizmet etmek üzere yasalarca yetkili kılınmış şirketlerdir. Şirketleşmiş vakıf kuramlarının gelişmesine ABD öncülük ettiği için, başka ülkelerdeki yasal düzenlemeler ve uygulamalar da büyük ölçüde ABD’den esinlenmiştir. Vakıf şirketleri, bireyler, ticari şirketler, kâr amacıyla çalışmayan kuruluşlar ve hükümet organları için mütevelli heyeti işlevi görebilir. Mütevelli heyeti olarak çalışırken vakıf şirketleri genellikle söz konusu mülkün mülkiyetini üzerine geçirir ve vakfın kökenine göre vakıf kurucusunun koyduğu kurallar, yasalann gerekleri ya da mahkeme kararları çerçevesinde işletir. Vakıf şirketi vekil olarak yalnızca işletme görevleri de üstlenebilir; bu durumda söz konusu mülkün mülkiyetini üstlenemez.

İlkçağdan beri hayır amacıyla pek çok vakıf kurulmuştur. Ama özel servetin kamu yararına kullanılmasını sağlayan hayır amaçlı hukuksal ve toplumsal birer kuram olarak vakıfların bağış toplama etkinlikleri de ağırlıklı olarak 20. yüzyılda ABD’de büyük gelişme göstermiştir. Bağışa dayalı hayır amaçlı vakıflar eğitim, bilim, tıp, kamu sağlığı ve sosyal refah gibi alanlarda kamu hizmetlerini ve araştırmaları desteklemek üzere oluşturulan özerk örgütlerdir. Bu vakıflar, hizmet ya da araştırma personeliyle birlikte fiilen hizmet verebilirse de temel amaçlan bağış toplamaktır. Bunlar hukuksal bakımdan hayır kurumu ya da kâr amacı gütmeyen tüzel kişilik konumundadır. Herkes miras ya da hibe yoluyla bir vakfa gelir sağlayabilir; bir şirket ya da bir aile de vakıf kurup sürekli bağışlarla vakfı destekleyebilir.

ABD’de kurulan bu tür ilk büyük vakıflardan Smithsonian Institution, Ingiliz bilim adamı James Smithson’un bağışladığı parayla Kongre’nin 1846’da aldığı bir kararla oluşturuldu. İş dünyasında servetler arttıkça ve örgütlenmiş yardım kurumlan geliştikçe başka genel amaçlı vakıflar da kuruldu. Bunlar arasında en önemlileri 1900’den sonra Andrew Carnegie ve John D. Rockefeller Jr.’in kurduğu vakıflardı. Kanada ve İngiltere’de olduğu gibi Avrupa’da da birkaç vakıf ABD’dekileri izledi. 1914’ten sonra ABD’de toplumsal amaçlı vakıflann sayısı hızla arttı. 1940’tan sonra da bireyler, aileler ve şirketler tarafından desteklenen yeni bir vakıf dalgası gelişti. 1936’da kurulan Ford Vakfı aile vakıflarının önemli bir örneği olup, yüzlerce milyon dolarlık bağışlarla dünyanın en büyük vakfı durumuna gelmiştir. Günümüzde dünyanın en zengin hayır vakıfları arasında Russell Sage Vakfı (1907), Commonwealth Vakfı (1918), Twentieth Century Fund, Inc. (1919), Duke Vakfı (1924), John Simon Guggenheim Anısal Vakfı (1925), Danforth Vakfı

(1927), W. K. Kellogg Vakfı (1930), Alfred P. Sloan Vakfı (1934), Lilly Endowment, Inc. (1937), John A. Hartford Vakfı (1942’de şirket oldu) sayılabilir.

Tarihte vakıflar. Çağdaş vakıf kuramunun ortaçağdaki öncülerinin ve prototiplerinin ortak özelliği, vakıf kavramı ile hayır işleri ve sadaka arasındaki iç içeliktir.

Eski Mısır, Yunan ve Roma’da vakıflar tek amaca yönelikti ve gelirleriyle okullar, kitaplıklar ya da bir yerel hayır kurumu desteklenirdi. Ortaçağda Avrupa’daki vakıflar kiliseye bağlı bir gelir kaynağı olarak manastırların, parasız yemek dağıtılan, yetimlere bakılan kuramların ya da okulların işletilmesi için kullanılırdı. Rönesans Döneminde tacirler eğitim ve yöredeki yoksullara yardım gibi amaçlarla çok sayıda özel vakıf kurdular. Vakıf kurumu ve hayır işleri arasındaki bağlantı, kapitalizm geliştikçe hem aşındı, hem de toplumsal katmanlaşmayı önleyen bir etmen olarak hücuma uğradı. Vakıflar 1750’lerden sonra kötü yönetim, amaçlarının güncelliğini yitirmesi, yeterince ciddi olmadıkları gibi gitgide ağırlaşan eleştirilere hedef oldu. 18. yüzyılda vakıfları ilk eleştirenler arasında Ingiltere’ de Adam Smith, Fransa’da Anne-Robert-Jacques Turgot gibi iktisatçılar bulunuyordu. Ortaçağda değişik kültür çevrelerindeki vakıfların bir başka ortak özelliği, Batı’da ve Doğu’da geleneksel ya da feodal toplum-larda her türlü zenginliğin başlıca kaynağı olan toprağın vakıfların başlıca konusunu oluşturmasıydı. Bu toplumlarda belirli bir toprak parçasının vakfedilmesi, çoğu zaman bir gelir kaynağı olarak söz konusu toprağı devletin, kralın ya da büyük feodal senyö-rün (süzeren) denetimi dışına çıkarıp genellikle vakfı kuran kişinin ailesi, çocukları ya da olası başka mirasçılar yararına özelleştirmenin aracıydı. Örneğin Osmanlı toplu-munda vakıf kurulması, olağan koşullarda alınıp satılamayan, miras bırakılamayan ve başkasına devredilemeyen miri araziyi(*) belirli bir ailenin sürekli denetimi altındaki bir gelir kaynağına dönüştürmenin çok sık başvurulan başlıca yöntemlerindendi. Mirî arazinin çıplak mülkiyeti bu tür araziye tasarruf edenlerin elinde olmadığı için, söz konusu toprak doğrudan doğruya vakfedile-miyordu; bunun için, önce bir padişah temliknamesi ile miri arazi mülk araziye dönüştürülüyor, ardından da vakfediliyordu. Mirî arazinin rakabesini(*) elinde tutan devlet, bu tür vakıflaştırmaları önlemeye çahşmış ve II. Mehmed (Fatih) döneminde olduğu gibi bazen müsadere ederek yeniden mirî araziye katmıştır (bak. mülk arazi, vakıf arazi).

Ortaçağda İngiltere’de de küçük vasallann ve hatta köylülerin toprağı vakıflaştırması yüzünden büyük lordlann, özellikle de en üst lord olarak kralın uğradığı gelir kaybı belirli dönemlerde, örneğin 1535’te vakıfların yasaklanması girişimlerine yol açmıştır. Hukuksal bir mekanizma olarak vakıf kuru-munun, tarih boyunca, belirli mülkleri ya da gelir kaynaklarım var olan mülkiyet, denetim ve bölüşüm ilişkileri sisteminin dışına çıkarmaya, alacaklılardan, başka hak sahiplerinden, ya da devletin müsaderesinden kaçırmaya yönelik işlevi ağırlık taşır.

İslam toplumlarında ve devletlerinde vakıf. İslam toplumlarında önemli toplumsal işlevler yerine getiren vakıf uygulamasının kökleri en azından İslam öncesi Arap toplumu-na değin uzanır. Arapların Kabe’deki putları için vakıflar kurduğu bilinmektedir. Başlangıçta yalnızca tapınaklar ya da toplu tapınma mekânları için gerçekleştirilen vakıf işlemi zamanla kişilerin değil kamunun tasarrufunda bulunması gereken başka alanları (örn. yollar, kuyular, su tesisleri, köprüler, hanlar) kapsamına almıştır. Müslüman Türk devletlerinde vakıflar kentleşme sürecine önemli katkıda bulunmuş, özellikle büyük cami ve külliyelerin çevresinde klasik Türk kentlerinin kurulmasına yardımcı olmuştur.

İslam hukukunda vakıf, belirli bir mülkün kendisinden ya da gelirinden yararlanma hakkının, mülk sahibi tarafından belirli bir amaçla, ama belirli bir süreyle sınırlı olmaksızın kamuya bırakılması anlamına gelir. Vakıf işlemi için ihtibas, tahbis, tesbil ve sadaka gibi adlar da kullanılır. Mülkünü vakfeden vâkıf, vakfedilen mülk mevkuf, malın vakfedildiği kişi ya da yer ise mevku-fü’n-aleyh, meşrutü’n-aleyh, meşrutü’n-leh ya da mesarifü’l-vakf gibi adlarla anılır. Vakıf gelirinin doğrudan dinsel bir amaç için kullanılması durumunda vakf-ı hayri, gelirin asıl amaç için harcanmadan önce vâkıfın ya da onun soyundan gelenlerin eline geçmesi durumunda vakf-ı ehli söz konusudur. Birden çok kişinin birlikte kurdukları vakıflar vakf-ı müşterek, süresi belirli bir amaç için oluşturulan vakıflarsa vakf-ı muvakkat olarak adlandırılır. Vâkıfın, başkasıyla ortak olduğu mülkün kendisine ait bölümünü vakfetmesi için vakfı müşa adı kullanılır.

Vakfın geçerli olabilmesi için, mülk sahibi tarafından yalnızca Tanrı’ya yakın olma (kurbiyet) amacıyla vakfedilmiş olması gerekir; mülkün geliri ya da yararlanma hakkı artık Tanrı kullarınındır (ibadullah). Vakfedilen mülkün kişilerce mülk edinilmesini (temellük) ya da mülk olarak verilmesini (temlik) önleyerek kamuya ait kılan da budur. Vakfın gerçekleşmesinin temel koşulu vâkıfın kişisel iradesini açıklamasıdır. Cami ve kabristan gibi doğrudan kamu kullanımına açık vakıflar dışında bu beyanın açık (sarih) olması zorunludur. Vakfiye olarak adlandırılan vakıf tüzüğü, İslam kurallarına uygunluğu belirlenerek tescil edildikten sonra yürürlüğe girer. Vâkıfın mülkü üzerindeki tasarruf yetkisinin ölüm, hastalık, borçluluk gibi bir durumla sınırlanmamış olması gerekir; ama vakıf işleminin ancak vâkıfın ölümünden sonra yürürlüğe girmesini öngören vakfiyeler geçerlidir. Vakıftan kimlerin yararlanacağının vakfiyede belirtilmesi zorunlu değilse de yalnızca zenginlerin yararlanacağı bir vakıf işlemi geçersizdir. Vakiin, yalnızca mülk sahiplerinin çocuklarına bırakıldığı vakıf işlemlerinin (vakf-ı ebnaiye ve vakf-ı evladiye) geçerliliği İslam hukukçuları arasında sürekli bir tartışma konusu olmuştur. Bu tür vakıflar, gerçekte, özel servet yığmanın ve miras bırakmanın güvenli olmadığı ortamlarda, aile mülkiyetini örten bir paravan işlevi görmüştür. Mülkün doğrudan kendisinden yararlanılmasını öngören vakıflar müesse-sat-ı hayriye olarak adlandırılır. Camiler, okullar, kütüphaneler, yetimhaneler, misafirhaneler bunlar arasındadır. Yalnızca gelirinden yararlanılmak üzere vakfedilen mülkler ise müsakkafat ve müstegillat biçiminde ikiye ayrılır. Mağaza ve han gibi vakıf binaları misakkafat, tanm için hazırlanmış topraklar ise müstegillat kapsamına girer. Belirli bir köy ya da mahalle halkının hastalık, yangın, kuraklık gibi durumlarda ortaya çıkan gereksinimlerini karşılamak ya da yoksulların vergilerini ödemek amacıyla kurulan vakıflar avarız vakfı olarak adlandı-nlır.

İslam tarihinde ilk vakfın 625’te Hz. Muhammed tarafından Medine’de kurulduğu kabul edilir. Buna göre peygamber kendi malı olan yedi hurma bahçesini Müslümanlığın savunulması için vakfetmiş, Fedek Hurmalığı adlı mülkünü de yiyeceği tükenen yolcular için bağışlamıştı. 629’da Hz. Ömer gene Medine’de Semeg adlı mülkünü yoksullara vakfetmişti. Araplar arasında İslam öncesinde kız çocukların mirastan yoksun bırakılması geleneği, vakıf düzeni içinde vakıf yönetiminin erkek çocuğa bırakılması biçiminde sürdü. Gitgide sayısı çoğalan vakıflar üzerinde bir kamu denetimi kurma gereksinimi ilk kez Abbasi halifeliği döneminde ortaya çıktı. Türklerin İslam dinini benimsemesinden sonra toy(*) geleneği ücretsiz yemek dağıtılan imaret kurum-lannın ve bu kurumlan ayakta tutan vakıf-lann gelişmesinde etkili oldu. 16. yüzyıl ortalannda yalnızca Anadolu’da vakıf konumunda 1.400 kadar cami ve mescit, 250 kadar mektep ve medrese, 600 tekke ve zaviye, 75 büyük han ve kervansaray, 45 büyük imaret vardı. 18. yüzyılda bugünkü Türkiye sınırları içindeki vakıfların sayısı 6 bine ulaşmıştı.

Osmanlı Döneminde ortaya çıkmış, kural dışı sayılan vakıf türlerinden biri icareteynli vakıftı. Bu vakıf türü, vakfedilen mülkün bir kiracı tarafından kiralanmasını öngörüyordu. Kiracı, söz konusu mülkün tasarruf hakkı karşılığında icare-i muaccele adı verilen bir peşin bedel ödedikten sonra her yıl sonunda icare-i müeccele adı verilen bir dönem kirası öderdi. Gene kuraldışı sayılan mukataalı vakıf türünde ise kiracı be-del-i hukr ya da icare-i zemin adı verilen bir kirayı ödeyerek vakfedilen arsa üzerinde kendi mülkü olmak üzere bina yapabilir, ağaç dikebilirdi. Bir devlet arazisinin kullanım hakkının, padişah ya da yetkili kıldığı kişi tarafından mülkiyeti devlette kalmak koşuluyla bir kişi ya da yere bırakılması vakf-ı irsadi olarak adlandırılırdı. Hükümdarla™ kurduğu vakıflar (selatin vakıflar) bunlar arasındaydı. Gene Osmanlı Döneminde taşınmaz mülklerin yanı sıra rehin-i kavi kefil-i meli adıyla yüzde 15’e varan oranlarda faize bağlanarak nakit para da vakfedilmeye başladı.

Mütevelli, kayyım, nazır, mütekellim ale’l-vakf gibi adlarla anılan vakıf yöneticisini atama hakkı öncelikle vakfın kurucusuna aitti. Vâkıftan sonra bu yetki, onun tarafından belirtilmişse vakıftan yararlananlara, belirtilmemişse yargıca aitti. Osmanlı Döneminde Tanzimat’tan sonra mütevelliler padişah tarafından atanmaya başladı; bu tür atamayla vakıf yönetimine gelen kişiye mansub mütevelli denirdi. Mütevellinin vakıf malları üzerinde tam tasarruf yetkisi vardı. Görevi karşılığında, vakıf kurucusunun ya da mahkemenin belirlediği bir ücret alır, görevini kendisi istifa edinceye ya da vâkıf ya da mahkeme tarafından görevden alınıncaya değin sürdürürdü. Mütevelliyi denetleme yetkisi öncelikle vâkıfa aitti. Vâkıf bu yetkiyi, mütevellinin tasarruflarını denetleyecek bir nazır atayarak kullanabilirdi; yargıçların da vakıflan denetleme yetkisi vardı.

Samani, Gazneli, Büyük Selçuklu, Eyyûbi, Memlûk ve Osmanlı yönetimlerinde vakıf işleriyle ilgili divanlar ve nezaretler kuruldu. Ösmanlı Devleti’nde en büyük merkezî vakıf örgütü, darü’s-saade ağasının başında bulunduğu Haremeyn Evkafı’ydı. Bu kuruluş 1826’da çıkarılan bir padişah iradesiyle Evkaf-ı Hümayun Nezareti olarak örgütlendi. Evkaf Nezareti kurulduktan sonra vakıflar yönetimlerine göre yeniden sınıflandırıldı. Yönetim görevi vâkıf tarafından belirlenen kişinin üzerinde olmakla birlikte yönetimi zaptedilerek Evkaf Nezareti’ne aktarılan vakıflar evkaf-ı mazbuta olarak adlandırıldı. Selatin vakıflar ile mütevellisi olmayan vakıflar da bunlar arasındaydı. Evkaf Ne-zareti’nce denetlenmekle birlikte mütevel-lilerce yönetilen vakıflar evkaf-ı mülhaka, Evkaf Nezareti’nin denetimi dışında doğrudan mütevellilerce yönetilen vakıflar ise müstesna vakıflar olarak tanımlandı. Cumhuriyet döneminde vakıf işleri önce Şeriye ve Evkaf Vekâleti’ne, 1924’te bu bakanlığın kaldırılmasıyla Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne(*) bağlandı.

Yorum yazın