Vakıf Arazi Nedir

Vakıf Arazi Nedir
vakıf arazi, arazí-í mevkufe ya da arazí-í vakfiye olarak da bilinir, Osmanlı Devleti’nde, mirî arazi(*) ve mülk arazi(*) ile birlikte, düzenli tarıma açılmış toprakların üçüncü büyük kategorisini oluşturan ve özel ya da kamu mülkiyetindeyken İslam hukukuna göre geliri bir hayır işi için vakfedilen topraklara verilen ad. Sözcük anlamı “tutulmuş toprak”tır.

Genellikle tüm İslam devletlerinde sultanî (mirî), haracî, mülkî her türden topraklar, şer’i kurallara uygun biçimde vakıf arazisine dönüştürülebilirdi. Toprak İlhanlılarda mülk, vakıf, hâlise (has) ve incü, Samanoğullarında da mülk-i sultanî, mülk-i haraç, öşriye ve vakıf olmak üzere dört sınıftı. Memlûklerde kapsamı geniş tutulan arazi-i emiriyenin büyük bir bölümü iktalara(*), bir bölümü de vakıflara ayrılmıştı. Vakıf arazi iki türlüydü. Cihat-ı birre (hayır ve iyilik işleri) ayrılan vakıf topraklar aile soyuna bırakılırken, bir bölüm vakıf arazi de maişet (aylık) olarak kişilere tahsis ediliyordu. Abbasilerde ve Büyük Selçuklularda vakıf topraklarda yaşayan topluluklar, miri topraklarda oturanlar gibi, yer değiştiremezler, toprağı bırakamazlardı. Köylü, ekip biçtiği vakıf toprağın öşürü ile başka vergi ve resimlerini mütevelliye ya da vakıf gailesine (sandığına) yatırır, bu gelir vakfın amacı doğrultusunda harcanırdı. Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklularında toprak ikta, mülk ve vakıf olarak üç türdü. Merkezde tutulan Divan-ı Âlâ kayıtlarında, ülkedeki vakıf topraklar da ayrıntıları ile işlenirdi. Vakıf topraklar miri araziden ayrılır, öşür ve resimleri çeşitli kuramların giderleri için vakfedilirdi. Gelirleri ancak vakıfnamelerindeki koşullara uyularak har-canabilirdi. Sultanlar yaptırdıkları büyük hayır kuramlarının sürekli ve düzenli çalışması için çok geniş topraklan vakıf arazi olarak ayınyor, yüksek kamu görevlilerine ikta edilen topraklar da vakfa dönüştürülerek yönetilebiliyordu. Bir mülk ya da miri toprak vakıf arazisi konumuna girdiğinde, orada yaşayan köylüler de vakıf reayası olurdu. Sultan adına eyaletleri yönetenler de kendi bölgelerinde miri toprakların bir bölümünü vakıf arazi olarak uygun gördükleri kişilere tahsis edebiliyorlardı.

Osmanlı Devleti’nde vakıf arazi başlıca iki yoldan oluşturulurdu: 1) Mülk arazi konumundayken vakfetmenin gerektirdiği şer’i koşullar yerine getirilerek vakfa bağlanan topraklar (arazi-i mevkufe-i sahiha), 2) mirî arazi konumundayken tamamı ya da bir bölümü, hükümdann yazılı onayı ile başka-lanna vakfedilen topraklar (arazi-i mevkufe-i gayrisahiha). ikinci tür vakıf arazi, mirî toprak parçalarının kuramsal olarak yalnızca hükümdar tarafından, beytülmaldan aylık ödenmesi gereken ilmiye mensuplarının, medrese öğrencilerinin yararlanmalanna tahsis edilmesiyle oluşurdu. Örneğin padişah rakabesi(*) kendinde sayılan toprakla-nn bir bölümünü bir medreseye, camiye vb kuruma vakfederek, bu yerin gelirinden vakıf kurumundaki görevlilerin belli koşullar ve paylarda yararlanmalarını sağlardı. Birinci durumda toprak gelirlerine tasarruf hakkıyla birlikte toprağın rakabesi de vakıf yönetiminde toplanır, ikinci durumda ise rakabe devlette kalır, vakıf yönetimi yalnızca toprak gelirine tasarruf ederdi. Her iki tür vakıf arazi hiçbir neden ve gerekçeyle satılamaz, kanunca elkonamaz, parçalanamaz, hukuki konumu değiştirilemezdi.

Bu koşul, mülklerini ya da giderek mülk-leşme yolundaki topraklarını devlet müsaderesine karşı korumak ve soylarının gelecekte de bunların gelirinden yararlanabilmesini sağlamak isteyen askeri sınıf mensuplarının söz konusu topraklan vakıf arazi statüsüne geçirmelerine yol açtı. Ayrıca, hukuki bakımdan mirî statüdeki toprakların da fiilen özelleştirilmesinde bir yöntem olarak hükümdarın biçimsel onayıyla vakıf tesisine başvuruldu. Bu durumda vakıf arazinin genişlemesi, merkezî devletin çıkarla-nna karşı bir gelişmeyi ifade ediyordu. Dolayısıyla da II. Mehmed (Fatih) gibi güçlü hükümdarlar, bazı olağanüstü dönem ve koşullarda, mülk arazi gibi hileli yoldan oluşturulduğu öne sürülen vakıf araziyi de müsadere edip yeniden mirî araziye katmaya girişebiliyorlardı. Çıkarlan zarar gören egemen sınıf kesimleri ise buna tepki gösteriyordu. Tanzimat Döneminde müsaderenin kaldırılmasıyla kamu yöneticilerinin ya da egemen sınıf mensuplarının taşınmazlarını müsadereden kurtarmak için arazi-i mevkufe-i gayrisahiha haline getirmelerine gerek kalmadı.

Vakıf arazilerin genel denetim ve gözetimi 1838’de Evkaf Nezareti’ne bırakılmış. Cumhuriyet döneminde bu görevi Vakıflar Genel Müdürlüğü(*) üstlenmiştir.

Yorum yazın